Meleran: Kayıp Krallık ***Rp Ekranı***

Farklı sistemler ve dünyalar üzerine hazırlanan aktif oyunlarımızın bulunduğu bölümdür.
FrontsideAir
Gölge Ustası
Posts: 1245
Joined: Tue Aug 03, 2004 10:00 am
Location: İstanbul (İzmir)
Contact:

Post by FrontsideAir »

"Heeey, sen! Buraya geeel!", diye bağırıyordu Freor bir elini havaya kaldırıp sallayarak ama delikanlıda en ufak bir anlama belirtisi görmedi.

Lanet olası herif, tam da hengamenin ortasında uykuya daldı. Freor'un homurdanmaları bir devrilme sesi ve çığlıkla bölündü. Sesin geldiği tarafa dönen Freor durumun başka bir yer ve zamanda oldukça komik olabileceğini düşündü. Ozan İrülel bir tezgahın üzerine devrilmişti. Akreplerin biri tam karşısındaydı ve Ozan savunmasız durumdaydı. Akrep saldırırsa Ozan'ın hiç şansı olmayacaktı. Delikanlı da ayakta uyuduğuna göre onu kurtarabilecek tek kişi......kendisiydi... şimdi karar vermesi gerekiyordu: onu kurtarmak için kendisini tehlikeye atacak mıydı yoksa onu ölüme mi terk edecekti?

Adam az önce birisini öldürmüştü. Belki de kendince sebepleri vardı. Ama bir insanın canını almaya değer miydi? Peki ya adama yardım etmezse? O zaman kendisi de birisini öldürmüş olmayacak mıydı?

Freor'un aklı bir anlığına gördüğü, ölümün yeşil ve kahverengi enerjilerine gitti. Bu enerjileri ilk gördüğü güne gitti. Bataklıklarda dolaşıyordu ve bataklıklar yeşil enerji doluydu. Her yerde.. Doğanın bir kanunuydu ama bu. Meleran'da enerjiler serbestçe dolaşırdı. Ölüm böyle bir şeydi işte, kafada çok büyütmeye gerek yoktu. İnsan yaşıyordu va zamanı gelince de ölüyordu. Ölüm de hayatın bir parçasıydı. Nasıl insanın öfkesi bir süre sonra geçiyorsa, ölümün enerjileri de bir gün insanın bedeninin etrafını sarıyordu.

Ne yapacağını biliyordu Freor. Adama yardım edecekti. Elinde tuttuğu poşetteki karabiberden avcuna doldurup akrebin yanına doğru ilerledi. Karabiberi atabilecek ve sokulmayacak mesafeye gelince bacaklarını gerdi, eğer karabiber işe yaramazsa hemen kaçacaktı. Elini poşetten çıkardı, tam karabiberi atacaktı ki duyduğu ses ona yapmakta olduğu şeyi untturdu:

Ozan'ın öldürdüğü adam konuşuyordu! Aklını biraz toplayınca adamın hâlâ ölmemiş olabileceğini fark etti. O zaman son sözleri olmalıydı bunlar. Sözlere dikkatini verdi ama adamın sözleri çok karışıktı. Freor'un zihninde defalarca yankılanmasına rağmen bir sonuç çıkaramamıştı ve bu onu merak içinde bırakmıştı. Ama şu an merakın sırası değildi.
"ARKAMDAKİ ADAM!!! AKREPLERİ O KONTROL EDİYOR !!! ONU DURDURUN !!!"
Sesin sahibi ortalarda görünmüyordu. Ara sokaktan gelmişti ses ama. Demek ki handan çıktıklarında duydukları haykırışın sahibi olabilirdi. Sesin kimden bahsettiğini bilmiyordu ama bu cümleden anlaması gerekeni anlamıştı. Zihninde yankılanan cümleler yerine oturmuştu. Ozan'ın deldiği adam akrepleri kontrol ediyordu. Demek ki sesin sahibi olan kişi de adama yakındı ve ona arkasını dönmüştü. Adamın konuştuğu kişi de akrepti. Akreple nasıl konuşabildiğini sonra düşünürdü, şimdi adamı durdurması gerekliydi. Freor'un planı çok basitti: önce avcundaki karabiberi akrebe atacaktı. Eğer karabiber işe yaramazsa tüm hızıyla kaçacaktı. Eğer işe yararsa da.. Bir şekilde adamı durduracaktı.

Code: Select all

Kör sabahın beşinde,
Sessiz gölge peşinde;
Her soylunun leşinde,
Hançeri saplı Erober'in.

Geçmişin sayfalarına gömülü kullanıcı..
Darkgnome
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 3918
Joined: Sat Jan 31, 2004 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Darkgnome »

Ulrak zihnine üşüşen o sözleri bir kere daha ve bir kere daha duydu. İzle ve sor" Simyacı da böyle demişti. İzle ve sor demiş ve sonrasında ise kaybolmuştu. Onun çok tehlikeli bir suçlu olduğunu söylemişti askerler ise. Tehlikeli veya değil, onu bulmalıydı.

Daha o akrepler bu kutudan çıkmadan önce "İzle ve sor" sorusunun cevaplarını alacağını düşünmüştü. Ancak karşısında korkunç ve aklının alamadığı bir cevap vardı. Bu cevabı kabullenemezdi. Gözünün önünde birde olmaması gerektiği kadar büyümüş akrepler oluşmuştu. Adam onlara sormuş ve sonrasında ise izlemeye başlamıştı. Hatta şu anda belkide başka sorular ile böcekleri yönlendiriyordu.

Ulrak'ın aklından bir anlığına katı solucanı çıkartıpta onada soruları sormak geldi ama bunu yapmayacaktı. Bunun sonucunda ortaya çıkan yaratığın ne olacağını kestirebiliyordu. O akreplerin bu kadar büyümesi bu solucanın devasa bir şey olacağı anlamına geliyordu. Peki böylesi bir yaratığı değil çağırmak kontrol etmek için bile yeterli deneyimi varmıydı? Ya kontrolünden çıkan bu dev solucan etrafı yakıp yıkarsa?

Daha da öncesi düşündüğü gibi bir şey değilse bu. Bu solucanda aynı şekilde bir etki beklerken bu solucan patlarsa ne olacaktı? Kendisinin ölümüne sebep olursa ne olacaktı?

Hepsini geçtikten sonra yine bir olasılık daha vardı. Adamın yaptıklarını yaptıktan sonra solucanın hiç bir tepkime vermeme olasılığıda vardı. burada büyük bir büyülü bağ söz konusuydu ve Ulrak'ın büyü bilgisi simyadan öteye geçmezdi. Sadece zaman kaybı olacaktı.

İşte bu sebeplerden ötürü Ulrak solucanı kullanmayacaktı. Bunca düşünce ve sebep aslında sadece Ulrak'ın hisleriydi çünkü savaşta fazla düşünecek durumda olmuyordu.

Akrek Ulrağın karşısına bir şekilde dikildiğinde ise Ulrak düşünemez duruma gelmişti. Neden bu akrep sürekli olarak onu görüyorduki. Kendisi diğerlerinde şeklen biraz daha yuvarlak ve iri olduğu içinmi. Yoksa hepsinden daha fazla korktuğu ve terlediği içinmi.
"ADAM ARKAMDAKİ AKREPLERİ KONTROL EDİYOR! ONU DURDURUN!!!"
Evet adam gerçektende hala yaşamaktaydı. Ta derinlere kadar inen hırçın kılıcın derin yarası adamı öldürmemişti. Asıl hedefi o adam olacaktı. Eğer adamın onları görmesini engellerse yada adamın konsantrasyonunun dağılmasını sağlayabilirse...

Akrebin yanından gelen bir ok onun dikatini Ulraktan uzağa taşıdı. Ulrak'sa ilk aklına gelen şey olan yakınlardaki meyvalardan birine gitmekti. Adamın gözlerini yakacak bir şey yapabilirdi. Bu adama yaklaşmasını akreplerin önlediği belliydi. Ancak uzaktan atılacak bir

"Bir... Bir..."

Ulrak'ın etrafta gezen gözleri cüppelinin elinde belirmiş kara biberlere takıldı. Onlar işte. Adamın dikkatini dağıtmak için harika bir yöntemdi. Karabiber hapşırtır ve gözlerinde yaşlanmasına sebep olurdu. bununda yanında genze kaçarsa yanma ve dikkat dağılmasına da sebep olurdu. Büyücüler için konsantrasyonun simyacıların deneylerini yaparkenki titizlikleri kadar fazla olmasını umrak Ulrak cüppeli eziğe doğru hareket ederken, boştaki sol elide, elindeki karabiberleri uzandı. Bunları yaparken ise kara biberin ellerinde patlamaması için Cüppeli adama heyecanlı bir şekilde planını anlatıyordu.

"Karabiberi şu akrepleri çağıranda kullanalım. Görüşü ve zihnini bulandırabilirsek belki de bu akreplerden kurtulabiliriz."

Belki çağıran iptal edildiğinde büyülü yaratıklar eski zararsız hallerine dönebilirlerdi. Belki de dönmezlerdi ama bu çokta büyük bir kayıp olmazdı. Sonuçta ilgilenmeleri gereken akrepler zaten önlerindeydi.
Göz alıcı tepenin yerinde artık binalar yükseliyor. Büyük, ulu; ama büyüleyici mi? Sislerin ardından ışığı daha net görürdüm, şimdi, kalabalığın içinde, koca bir boşluktayım.
Eskisi ka
FrontsideAir
Gölge Ustası
Posts: 1245
Joined: Tue Aug 03, 2004 10:00 am
Location: İstanbul (İzmir)
Contact:

Post by FrontsideAir »

Freor fırlatmadan önce karabiberi elinde tartıyordu. Nasıl atmalıydı ki akrebe ulaşabilsin. Acaba akrebin üzerine serpmeli miydi? Yoksa taş atar gibi mi fırlatmalıydı? Bu karabiberin akrebe ne gibi bir zararı dokunacaktı?

Bir an önce soru sormayı bırakmalıydı çünkü Ozan tehlikedeydi. En iyisi tohum eker gibi serpmekti. Bu sırada ayakta uyuyan lanet delikanlı yanına geldi ve bir şeyler gevelemeye başladı. Anlaşılan gördüğü şeyler onu deli etmişti. Bu bugünkü kaçıncı deliydi? Heyecanlı heyecenlı bir plan anlatmaya başladı ama Freor'un aklı birçok düşüncedeydi. Planı genel olarak anladı ama üzerine fazla kafa yormadı. Adam durdurulmalıydı ve üzerine karabiber serpmek de saçma olurdu. Karabiberin akrebe bile zarar verebileceğinden emin değildi Freor, belki akrepler üzerinde özel bir etkisi vardı ama adama fazla zarar verebileceğini sanmıyordu. Eğer dikkatini dağıtmak istiyorsa kafasına vurmak daha kolaydı, ya da..

Poşeti şapşal delikanlının eline tutuşturarak: "Al şunu ve akrebe serp. Hancı verdi bunu, belki akrepler üzerinde işe yarayabilir. Ozan tehlikede. Adamla ben uğraşırım ve ne olursa olsun beni rahatsız etme!"

Artık iyice sinirlenmeye başlamıştı ve son cümleyi üzerine basa basa söylemişti. Zaten kafayı üşütmüş olan delikanlının fazla sorgulayacağını sanmıyordu. Dediklerini uygulayamasa bile en azından akrebi çekerek Ozan'a kalkma fırsatı verebilirdi. Ozan'ın iyi dövüştüğü belliydi, delikanlı da Ozan kalkana kadar akrepten kaçmayı becerebilirdi herhalde.

şimdi Freor güvenli bir mesafeye kadar adama yaklaşacaktı. Akrep Ozan'ın yıkıldığı tezgaha doğru dönmüşken, arasına delikanlıyı alacak şekilde akrebin arkasından dolaşarak adama yaklaştı. Tekniğini bildiği tek bir büyü vardı ve bunun adamın dikkatini dağıtmasını umdu.

Freor gözlerini yumdu ve bu kez zihnini boşaltmak için fazla uğraşmadı. Zaten bundan önce iki kez boşaltmıştı. Aklından akrepleri ve karabiberleri çıkarmaya çalıştı. Gözkapaklarının sağladığı karanlık, düşüncelerini bastırıyordu. Yüzünü konsantrasyonla kastı ve sonra gözlerini açtı. Enerjileri görüyordu. Etrafta rengarenk dolanıyorlardı ama izlemeye zaman yoktu. Üzerine doğru gelen büyük bir siyah enerji topunun yönünü değiştirerek kurtuldu ve yok oluşun enerjilerine odaklandı. Sağında kalın bir kahverengi-yeşil enerji gördü ve uzandı. Hem elleriyle hem de iradesiyle enerjiyi inceltip halat şekline getirdi ama bu işlem oldukça yorucu olmuştu. Daha önce defalarca denediği gibi bu halatın iki ucuna birer delik açtı. şimdi son bir iş kalmıştı. Enerji halatını adamın kulaklarına doğru yönlendirecekti. Enerjiyi elinden bıraktıktan sonra dalgalana dalgalana gidişini izlerken büyünün işe yarayacağından kuşkusu yoktu. Asıl kuşkusu büyünün adamın dikkatini dağıtıp dağıtmayacağıydı..

Code: Select all

Kör sabahın beşinde,
Sessiz gölge peşinde;
Her soylunun leşinde,
Hançeri saplı Erober'in.

Geçmişin sayfalarına gömülü kullanıcı..
Gorath
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 2057
Joined: Mon Mar 22, 2004 10:00 am
Location: Meleran
Contact:

Post by Gorath »

Esteria şehir Pazarı
Ayrı Gayrı Hanından Bir Kaç Sokak Ã?tede


İnsanlar haykırıyor, çığlık atıyor ve kaçıyorlardı. Daha o sokakta o kocaman şeyleri gördükleri anda sokaktan kaçmışlardı. Pazarcılar tezgâhları bırakmış ve oradan kaçan ilk kişiler olmuşlardı neredeyse. şimdi sokaklar delicesine koşturan ve birbirine dev akreplerin haberini veren insanlarla doluydular.

Derken bir el kaçanlardan birinin kolunu yakaladı ve "Ne oluyor?" diye sordu elin sahibi.

Adam titreyen bir ses ile "Ayrı Gayrı Hanı'nın önünde..." dedi. "Dev... dev yaratıklar..."

El adamı bıraktı ve adam delicesine koşarak uzaklaştı.

İki adamdan az önceki elin sahibi olan yanında durmakta olan bir diğerine baktı ve ardından "Git ve muhafızları çağır!" dedi. "Piskori yine o lânet olasıca deneylerini sürdürüyor ve bu sefer... bu sefer birilerinin canı yanabilir!"


Ayrı Gayrı Hanının Hemen Ã?nünde

Freor orada öylece durup büyüsünü yapmaya çabalarken bir anda elinde bir yanma hissetti ve oraya bakınca kızıl, kıpkırmızı bir enerjiyi tutmakta olduğunu fark etti. Eli alev alev yanarken elindeki enerjiyi hızla fırlattı ve o anda ellerini üflemeye başladı. İyi konsantre olamamış olmalıydı. Yanlış enerjiyi almış bir de üstüne üstlük bu enerjiyle halat yapmaya çalışmıştı. Acaba neyi yanlış yapmıştı? Enerjiler halat yapmak için mi vardı? Biraz daha ayrıntılı düşünmeliydi. Büyünün temelinde ayrıntılı düşünmek ve ayrıntılı uygulamak ama her şeyden önce iyi görmek vardı.

Ölümü düşünmeliydi. Ölümdeki kararlılığı ve kararsızlığı. Ölü gibi hissetmeliydi. Çok fazla paniklemişti ve her şeyi birbirine katmıştı Freor... Mantık... Bir Ölü Uyandıran (!) mantıklı olduğu kadar mantıksızda olurdu ama panik asla onun doğasında yoktu. Kararlar sade ve kesindi... Rahatlık... Rahatlık...

Freor bunları hissederken Ulrak elinde kara biber ile orada öylece duruyordu. Akrep ise her geçen saniye Ozan'a biraz daha yaklaşıyordu. Ulrak etrafına bakarken kendisine yakın tezgâhlarda Patates ve soğan gördü. Hatta biraz kış güneşi vardı. şu iyi koktuğu için çayın içine koyulan kuzey çiçeklerinden.

Derken kolunda bir el hissedince o tarafa döndü ve hancı Balbo'nun, nâmı değer Balbo amcanın kolunu çekiştirmekte olduğunu gördü. Adam eline koca bir bıçak tutuşturdu ve "Belki kullanabilirsin!" dedi.

Akrep'in tıkırtılar çıkaran ayağı Ozan'a doğru bir adım daha atınca Balbo korku ile yerinde zıpladı ve arkasını dönerek yine hana girip kayboldu. Arkasında ise sadece Ulrak'ın eline tutuşturduğu kahvaltı bıçağı (!) ve çığlıkları kalmıştı.

Ulrak'ın gözleri o anda tezgâhtaki soğan ve patateslere gitti.

Ã?ocuk ise yanında bir kahkaha patlattı. "Belki o bıçakla soğan doğrarsın da Akrepin gözleri yanar!" dedi alayla. O anda bile kahkaha atmayı başarmıştı bu sinir bozucu çocuk...


*


Gözler ve beden kımıldamıyordu. Adam ve Khutai hiç kımıldamadan ilk rakibinin hareket etmesini bekliyordu. Konsantre... Konsantre...

Alev saçan bakışlar alev saçan bakışlarla buluşuyor, nefret saygı ile adeta dans ediyordu.

İki hasım birbirinden bakışlarını kesmiyorlardı.

Derken ateş kubbesinin dışından bir şey fırladı ve iki bedenin ortasında yere saplanarak öylece dimdik kaldı. Hem Khutai'ye hem de adama eşit uzaklıkta yere saplanan bu şey Khutai'nin ateşin dışına fırlayan baltasıydı.

Balta yere saplandığı anda adam haykırdı ve baltaya doğru koşmaya başladı...


*


Grog akrebin altına atlamıştı ki akrebin kuyruğu yine az önce durduğu yerden geçti. O anda ise Grog kutuyu kapmış akrebin altında sürünüyordu. Evet, orada duramayacağını anlaması atlaması ile bir olmuştu. Akrebin altı onun gibi iri bir beden için çok alçaktı. Başkası olsaydı orada durabilirdi ama Grog... O planladığını uygulayamazdı.

Grog hızla akrebin arkasından çıkmıştı. Neredeyse aynı anda o adamın konuşmasını yine duydu.

"Arkana geçtiğini bil yeter! Onu yenebileceğini biliyor ve izliyorum!"

Akrep yavaşça dönmeye başladı. Yavaş ama kızgın bir şekilde dönüyordu...


*


Trias oturmuş hıçkırıklar içerisinde ağlıyordu. Göz yaşları gözlerinden boşalıyordu. Ama nedense içinde bir dokunuş ona yolunda gitmeyen hiçbir şey olmadığını hissettiriyordu. Yine de Trias ağlama isteğine karşı koyamıyordu.

Derken yanında sesler duydu. Tıkırtılar... Toynak sesleri gibiydiler. Ama daha hafiftiler. Ağlama ve hıçkırıklar arasında bile bunun gibi bir ara sokakta bir atın ne aradığını merak etti Trias.

Bakışlarını yavaşça kaldırdı ve salya sümük birbirine girmiş bir durumda baktı:

Tam önündei tepesine koca bir at... Hayır! Eşşşşeeek dikilmişti!

Trias ona bakarken eşek anırdı ve ayağı ile onu dürterek burnunu sokağa doğru salladı. Koca somak sokağa doğru sallanırken Trias anladı ki Eşek sanki bir şeyler gösteriyordu. Pazar sokağında bir şeyler olduğunu gösteriyor gibiydi. Eşek sanki Triastan bir şey ister gibi yavaşça eğildi. Sanki... sanki üstüne binmesini ve ona bu kısa yolculukta katılmasını istiyordu...
Hayatın anlamsız oyunlarında anlamlı bir kapı açmak için sadece gözlerini kapat ve... hisset...

Hisset yaşamak için olan savaşını, böylece elde edersin o sonsuz anlamı...
FrontsideAir
Gölge Ustası
Posts: 1245
Joined: Tue Aug 03, 2004 10:00 am
Location: İstanbul (İzmir)
Contact:

Post by FrontsideAir »

"Lanet!.."

Freor şekillendirmek için aldığı enerjinin bir kızıl enerji olduğunu fark ettiğinde çok geçti. Ã?fkenin enerjisi elini kavururken Freor da öfkeyle bir küfür savurdu. Elini sallayarak serinletmeye çalışırken konsantrasyonunu kaybetmekte olduğunu fark etti. Etmekte olduğu küfürü tutarak gözlerini yumdu. Her halükarda konsantrasyonunu kaybedecekti ama enerjilerin gözlerinin önünden gidişini izlemeye sinirleri dayanamayacaktı.

Freor gözlerini kapatarak görüntüleri zihninden kovdu. Sesleri de duymamak için zihninin derinliklerine döndü. Kendisini çevresinden tamamen soyutlayana kadar orada kaldı ve..........................sonra gözlerini açtı. Ã?evresindeki varlıkları aklındaki değerleri çağrıştırdığı şekliyle görmüyordu artık. Hepsi önemsiz birer nesneydi artık, önemli olan enerjilerdi..

Soğuk mantık hissi etrafını kaplarken Freor neyi yanlış yaptığını düşünüyordu. Temele indi. Enerjiler. Onlar hakkında ne biliyordu? Zihninde doğruları yapılandırmak için önce tüm bildiklerini yıkacak, sonra tekrar oluşturacaktı..

Enerjileri ilk gördüğü güne gitti. Bir bataklıkta durmuş açık yeşil ve kahverengi enerjilere bakıyordu. Ama onların ne olduğunu bilmiyordu. O anki gibi düşünmeye çalıştı. Bu etrafta yüzen renkli şeyler de ne? Ã?nünde dalgalanan "s" şeklindeki bir enerji ipliğini çekiştirdi. Bu enerji neydi, neye sebep oluyordu?

Sıcak pazar havasından bunalıp gölge aramak için üzerine konmuş bir sinek gördü siyah cüppesinin üzerinde. Enerjiyi ona yönlendirdi. Ne olacaktı acaba? Kendisini kibritle oynayan küçük bir çocuk gibi hissediyordu. Ama elini yakmadan öğrenemezdi.

Sinek önce çırpındı. Enerji ipliği küçük olmasına rağmen sineğe büyük bir etki ediyorlardı. Sinek uçmaya çalıştı ama uçamadı. Yavaş yavaş titreyişleri azalırken Freor ilgiyle izledi ve sonunda sinek öldü.

Enerji de sineğin yaşamıyla birlikte azalmıştı. Demek ki ölümün enerjileri ile yaşam birbirini nötrlüyordu. Peki neden kendisine zarar vermemişti? Ya da neden kızıl enerji zarar vermişti de yeşil enerji vermemişti?

Ã?ünkü kendisi de içinde ölümü barındırıyordu. Esteria'dan kaçıp bataklıklarda defalarca ölümle yüz yüze gelmişti. Kendisi bunun farkında olmasa da o günlerden beri ölümü taşımıştı yanında. Son olarak da anne ve babasının ölümünü öğrenmişti. Bu yüzden ölümün enerjileri ona zarar vermiyorlardı. Ama bu veremeyecekleri anlamına da gelmiyordu. Sadece küçük enerjileri zarar görmeden şekillendirebilirdi, daha büyükleri yaşamını içindeki ölümle birlikte yutabilirdi.

Kendini tanıyordu artık. şimdi de enerjiyi tanımalıydı. Sineği öldüren enerjiyi çekti ve göğüs hizasına kadar yükseltti. Enerjisi yavaş yavaş çekiliyordu ama umrunda değildi. Enerjiyi tanımadan onu kullanması imkansızdı. Serçe parmağıyla enerjinin ucuna doğru bir delik açtı. Sanki birden etraf biraz soğumuş gibiydi. Kulağına doğru yaklaştırdı enerjiyi yavaşça. Ses yükseliyordu. Bir ölü sesi gibiydi bu, ama ondan fazlasıydı. Bu ölümün sesiydi..

Soğuk bir ilgiyle dinledi sesi. Anlıyordu. Enerjinin içinde ölüm vardı; ölümün sesi, kokusu, dokunuşu. Ve ölümün ne olduğunu bilmeyen biri için korkutucu olabilirdi. Artık ne yapacağını ve nasıl yapacağını biliyordu.

Gözleriyle iyice taradı çevresini Freor. Az önceki enerji sineği öldürdüğüne göre adamın boyutuna uygun bir enerji bulmalıydı. Ama amacı adamı öldürmek değil, ölü sesi duymasını sağlamak olduğuna göre o kadar da büyük bir enerji olmamalıydı. Uygun bir enerji gördü birkaç adım ötesinde uzandı ve çekmeye çalıştı. Göründüğünden ağır gibiydi enerji, yanına getirmek gücünü büyük ölçüde harcamıştı. şimdi enerjiyi adama yönlendirmesi daha kolay olsun diye inceltip ip haline getirdi. Böylece mızrak atar gibi enerjiyi adama ulaştırabilecekti. Enerjinin iki ucuna birer delik açtı ki ölümün sesi dışarı çıkabilsin. Son olarak enerjinin iki ucundan tutarak adamın kulaklarını nişan alıp fırlattı. Enerji adamın kulaklarına varıp oraya tutunacak, adam da kulaklarında ölümün sesini duyacaktı, enerji tekrar deliklerini kapatıncaya kadar. Bedeninin yorgunluğuna direnerek bekledi Freor, sonucu görmeden yere düşmeyecekti..

Code: Select all

Kör sabahın beşinde,
Sessiz gölge peşinde;
Her soylunun leşinde,
Hançeri saplı Erober'in.

Geçmişin sayfalarına gömülü kullanıcı..
Ozan İnulüen
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 28
Joined: Mon Jan 02, 2006 10:00 am
Contact:

Post by Ozan İnulüen »

Ozan bir limon tezgahında, pazarlık yaparken bile bu kadar fazla durmazdı. bu artık sıkıcı olmaya başlamıştı, tipiik bir zıplama hareketiyle ayağa kalkıp, kılıcını ileri doğrulttu ozan. artık ne kaçma nede bekleme zamanıydı. yere düşen limonlardan birine, akrebe doğru yön vererek tekme attı ozan, bu hem zaman kazanmak, hemde bilgi edinmek iiçindi ama aklını kurcalayan bir soru vardı.fakat bunu yapmak için, kesinlikle yüksek bir yerde olmalıydı. bir kez bir çatıya çıktı mı, akrepler ona ulaşana kadar o klarnetini çıkartıp, sakinleştirici bir müzik çalabilirdi. bu yüzden gözleri, etrafı taradı ve hana doğru dolambaçlı bir yol aradı. yolu buldu mu tereddüte yer yoktu, hanın içine dal, bebeği de ikinci kata çıkart- bebeği bayaa ihmal etmişti ve güvenliğinden emin olmalıydı sonuçta- ve klarnetiyle,pencereden sarkıp, yılanlarda olduğu gibi işleyen bir sakinleştirici müzik çal... evet! BÃ?YLE YAP! ama önce, hana girmeliydi güven içinde...
ve sancı geç saatlerde...
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Niye ağlıyorsun Trias?

Yapamadım.. Beceremedim..

Neyi beceremedin Trias? En başından bu işe bulaşmamayı mı, yoksa çıplak barbarı öldürmeyi mi?

Barbarı öldürmeyi. Gerekirse onu öldürüp diğerlerini kurtarmalıydım. Belli ki sadece kan akmasını istiyor.

Buna neden karşısın Trias? Kurtarmaya çalıştığın kişiler hakkında ne biliyorsun ki? Belki onlar bu şaman ve yanındaki iki adamın ailelerini yok etmiş, onlara büyük acılar çektirmiş kimseler ve onlar da haklı olarak intikamlarını alıyorlar.

Hayır, bu yanlış. Kimse ölmemeli. Kimsenin yaşamı bu kadar değersiz değil.

Senin bile mi?

... Ben.. Ben farklıyım.

Evet, farklısın. Sen ne yapabilirsin ki? Elinden hiçbir iş gelmediği gibi, burnunu her şeye sokup başına bela almakta üstüne yok. Gerçekten de ölümü hak ediyorsun. Ölüp, yaşadığın her an boyunca çevrendekilere çektirdiklerin için Cehennem'de yanmayı hak ediyor- Bu da ne?!

Trias, hıçkırıkları artarken duyduğu tuhaf tıkırtıların ne olaabileceğini düşündü. Bir at mı? İyi de bir at burada ne arıyordu ki?

Trais başını kaldırdığında bunun bir at değil eşek olduğunu gördü. Eşek anırdıktan sonra ayağı ile onu dürterek burnuyla pazar yerini gösterdi.

"A-ama niye?"

Trias tüm ağrılarına rağmen ayağa kalkmaya çalıştı. Eşek nereden gelmişti? Neden gelmişti?

Aaaah, işte çıkış biletimiz. Ã?abuk şuna bin Trias ve buradan çıkalım.

Trias binbir güçlükle ayağa kalktı. Cebinden çıkarttığı bir mendile burnunu sümkürdü. Sonra mendili dikkatle katlayıp tekrar cebine koydu ve eşeğe tırmanmaya çalıştı.

Daha önce böyle bir şeyi hiç denememişti ve ilk denemesinde biraz fazla hızlı zıplayarak öbür tarafa sert bir şekilde çakıldı.

Zorlukla ayağa kalkan Trias, bir kez daha denedi ve bu sefer eşeğin üzerine oturmayı başardı. Sonra öne doğru eğilerek eşeğin boynuna sarıldı. Bunu nasıl hareket ettirecekti ki?

Topuklarınla eşeğin böğrünü dürt. Ama dikkat et, çok sert olursan seni yere atıp çifteleyebilir. Tuhaf hayvanlardır bunlar.

Trias cevap vermedi, sadece denedi ve topuklarıyla eşeğin böğrünü dürttü.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Yener
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1742
Joined: Wed Jan 12, 2005 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Yener »

Grog akrebin altına doğru gitmeden hemen ayağa kalktı, kutuyu almayı başarmıştı fakat bu kutunun ne işe yaradığını bilmiyordu kutuyu inceleme fırsatıda yoktu aslında ama aklına bir fikir gelmişti, belkide bu akrepler kutunun sahibine itaat ediyorlardı.


Grog eilindeki kutuyu yavaş yavaş akrebin önünde havaya kaldırdı.


"KUTUNUN SAHİBİNE İTAAT ET AKREP!!! KUTUNUN SAHİBİ şU ANDA BENİM !!!"


Barbar diğer akreplerinde dikkatini çekmeye çalışarak konuşmasına devam etti.


"AKREPLER YENİ EFENDİNİZ BENİM BANA UYUN BEN DURMANIZI EMREDİYORUM!!!"


Grog planının başarıya ulaşmaması halinde akrebin etrafında koşmaya hazır bir vaziyette bekliyordu.Akrep saldırmak için harekete geçerse akrebin etrafında koşmaya başlayacaktı.

------------------------------------------

Gorath===> İzle ve Sor bölümü Rp den çıkartılmıştır. İzle Ve Sor diyen olmadı ortamda. İzle ve Sor, Ulrak'ın düşüncelerinin bir parçasıydı sadece.
[b:bc27a75495]Ignorance is not bliss, merely uninformed misery.[/b:bc27a75495]
User avatar
khutai
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 83
Joined: Sun Jan 01, 2006 10:00 am
Location: Barbar Bozkırları(Meleran)
Contact:

Post by khutai »

"Hornnnn!"

Khutai okadar hızlı bağarmıştı ki kendi sesinden irkilircesine belindeki kasaturanın sapını kavrayıp hızla çekti ve baltaya ulaşmaya çalışan rakibinin üzerine bir kaplan çevikliğiyle atladı.Büyük ihtimalle daha adam baltayı kavrayıp yerden kaldıramadan Khutai kasaturayla adamın karnını deşebileceğini düşünüyordu.Ã?ünkü adamdan daha çevik olduğu su götürmez bir gerçekti.

Saniyeler durmuşçasına bir kaç adımdan sonra Khutai hızla adamın üzerine atladı.Omzunun yarasından akan kanlar ile kıpkırmızı boynanmış sol kolunu siper gibi kullanıp kafasının izasına kaldırdı ve kasaturasını kavrayan çelik bilekli eli ise yayından fırlamaya hazır bir ok gibi bekliyordu havada süzülürken.İlk temasta Khutai kasaturasını bu iri piç kurusunun kaburgaları arasından kalbine sokup onun işini bitirecekti.Kasatura bel hizasında pusuya yatmış bir yılan gibi bekledi.
Horn ölüleri say!!!!!
Darkgnome
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 3918
Joined: Sat Jan 31, 2004 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Darkgnome »

Ulrak hızla ve hışımla arkasında kalmış çocuğa döndü ve çatılmış kaşları altından bakan kızgın gözleriyle çocuğa bakarak yüksek sesle bağırdı.

"Kes be velet! Ben sana içeride kal dememişmiydim!"

Bağırmak iyi gelmişti, en azından artık deminki gibi heyecanlı değil kızgındı. Savaşçıların neden saldırırken bağırdıklarını şimdi daha iyi anlıyordu. Elinde zaten bir kahvaltı bıçağından büyük olan kılıcı duruyordu ve bu yüzden bıçağı yere attı ve asıl planına odaklandı. Tam karabiber kesesinin ağzını açıyorduki bir ses duydu.
"KUTUNUN SAHİBİNE İTAAT ET AKREP!!! KUTUNUN SAHİBİ şU ANDA BENİM !!!

KUTUNUN SAHİBİNE İTAAT ET, KUTUNUN SAHİBİ BENİM!!!"
Bu kadar kolay olmazdı. Adamın nasılda consantre olduğunu görebiliyordu Ulrak. Bu kutu ile değil başlka bir şey ile alakalı olmalıydı. şu anda adam kutuyu değil akrepleri umursuyordu.
"AKREPLER YENİ EFENDİNİZ BENİM BANA UYUN BEN DURMANIZI EMREDİYORUM!!!"
Asıl kilit adam olmalı diye düşündü Ulrak ve elindeki karabiber dolu kesenin ağzını sonuna kadar açtı. Keseyi karabiber dökülmesin diye tamda ağzından büzerek tutup bir koluyla adamın olduğu yönü gösterirken diğer kolunu geriye doğru gerdi ve belini hafif geriye doğru kırdı ki daha etkili bir atış yapabilsin. Sonrasında ise ağırlığını arkadaki ayağından öndeki ayağına aktarırken keseyi tutan kolu ağzından çıkan bir "aah!" sesi ile ileriye doğru yaylandı. Küçükken demiride hep bu şekilde savurması gerekirdi, burada ise sadece keseyi hareket tamamlanmadan biraz önce bıraması ve gücünü ayarlaması gerekiyordu.

Artık kese adamın olduğu yere havadan ilerliyordu ve ulrak bu uçuşun tamda adamın suratında bitmesi için bildiği tanrılara dua etmeye başlamıştı bile. Yüzünde bitmese bile etrafa saçılan karabiberin adamın gözlerini ve genzini rahatsız edeceğini biliyordu ama o çarpışın hazzını yaşamayı çok istiyordu.
Göz alıcı tepenin yerinde artık binalar yükseliyor. Büyük, ulu; ama büyüleyici mi? Sislerin ardından ışığı daha net görürdüm, şimdi, kalabalığın içinde, koca bir boşluktayım.
Eskisi ka
Gorath
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 2057
Joined: Mon Mar 22, 2004 10:00 am
Location: Meleran
Contact:

Post by Gorath »

Grog kutuyu kaldırmış haykırıyordu ki akrebin durmadan, tıkırdayan ayakları ile üzerine doğru gelmeye devam etmekte olduğunu gördü. O anda anladı Grog, kutu akrepleri çağırmak için bir cihazdı ama onları kontrol etmeye yaramıyordu. Akrepleri ancak arasında onlarla bağ olan birisi kontrol edebilirdi.

Karabiber paketi uçtu... uçtu...

Patladı...

Açık ağzından kara biberler etrafa saçılırken patlak tabanından da kara biberler etrafa yayıldılar. Akrepleri kontrol eden adam, Grog ve Akrep bir anda kara biberlerden oluşan bir dumanın altında kaldılar. Adam ve Grog dan yayılan hapşırık ve tıksırıklar bir anda ortalığı kapladı. Akrep ise öylece durmuş kararsızca, ne yapacağını bilmezcesine arkasında aksırıp tıksıran efendisine bakıyordu. Belli ki adamın kontrolü zayıflamıştı.

O sırada odaklanan Freor gerçekten de doğru enerjiyi bulmuş ve şekillendirmişti. Yine yanlış şekiler vermişti ama garipta olsa şekillendirmişti. Bir sineğe mi yapmıştı büyüsünü? Bunun bir hayal olduğu gerçekti. Bir sineğe büyü yapmak ile bir insana büyü yapmak arasında hiçbir fark yoktu. Ayrıca sinek daha küçük bir hedefti...

Freor bir anda elinin kolunun bağlandığını hissetti. Büyü yapamamıştı yine. Sinirlendi... Konsantrasyonu bozuldu. Sendeledi ve yanıdna ki çocuk onu tutarak dengesini sağladı.

"İyi misin?" diye sordu çocuk. Sesi sanki çok uzaklardan geliyordu. Freor iki büyü denemesinde bulunmuştu ve limitini dolduruyordu neredeyse. Yorulmuştu. Başarısızda olsalar büyü denemek onu yormuştu. Dinlenmeliydi.

Derken çocukta Freorda arkasında bir ses duydular. İri yarı bir adam hanın duvarına yaslanmış gözleri savaşanlarda bir şeyler anlatıyordu Freor ve çocuğa. Bu konuşmayı Ulrakta duyuyordu biraz ileriden. Adamı hana girdiklerinde içerde görmüşlerdi üçü de. Adam bir masada oturmuş bir yemek yiyordu. Garip görünüşlü bir tipti.

"Zamanın birinde o kadar heybetli, o kadar güçlü bir adam varmış ki; nam'ı tüm diyara yayılmış. Zamanla adamda kendinden ötesi yok sanmaya başlamış ve gücünü zulümle sergiler olmuş. Kibiri o kadar büyümüş ki başlamış bu dünyanın en güçlüsü benim demeye.

Bu güçlü adam yine bir gün şehirin pazarında geziniyomuş kasıla kasıla. Derken yaşlı sıska bir adama çarpmış ve onu düşürmüş. Ardından adamın üzerine eğilip bağırmış:

'Sen kim oluyorsun ihtiyar benim yoluma çıkyorsun? Bilmiyor musun ben dünyanın en güçlü insanıyım?'

İhtiyar ise adamı zaten tanıyormuş zamanında. Usulca yerinden kalkarak üstünü başını silkelemiş ve dönüp dünyanın en güçlü admına sormuş.

'İçin savaşma isteği ile doluyken savaşmayıp seyredecek kadar güçlü müsün?'"


Ulrak, Freor ve Ã?ocuk adama şaşkınca bakıp onun konuşmasını ve bu hikayeyi tamamlamasını dinlediler. Evet, garip görünüşlü bir adamdı. Garip olduğu kadar da deli olduğu ise hikayesinden anlaşılıyordu. Bu hikayeyi zamanında üçü de dinlemişlerdi. Bu artık öyle sıradan çocuk masalları yerini almıştı. Ama o sırada bunu bir barbar dinleseydi bunun büyük bir hikaye olduğunu söylerdi. Barbarların köylerinde dinlenebilecek türden gerçek bir hikaye...

Ozan limona bir tekme attı ve limon akrebin saplamak için savurduğu kuyruğu ile çarpışınca parçalara ayrıldı. O anda limonun suyu Ozan'ın gözlerine doldu ve bir anda etrafını göremez oldu.

O ümitsizlik anında bir ses tüm pazar sokağını sardı ve Ozan'ın yarı görmeyen gözleri de dahil tüm gözler Grog ve diğer adam ile akrepi içine almış olan yoğun kara biber dumanına çevrildi.

Ulrak, Freor, Ã?ocuk, Ozan... Hepsi oraya baktılar. Hatta kulaklarının dibinde ki sesi duyan Grog bile karabiberden etrafını göremez ve hapşırıklara boğulmuş haldeyken etrafına baktı.

Bir gölge Grog'un yanından hızla geçti ve kara biberlerin içerisinde şahlandı. Kişneme sesi o kadar gürdü ki ve şahlanan atın görüntüsü o kadar sarsıcıydı ki Ulrak, Freor, Ozan... Hepsi kurtulduklarını, akrepleri yenebilecek birinin onlara yardıma geldiğini düşündü. şu çocuk masallarında ki beyaz atlı prens bu olsa gerekti...

Beyaz... Beyazlar içerisinde... Etrafını sarmış siyah karabiberlerin de içinde...

şahlanan at durdu ve ayağı sesler çıkartarak ara sokakta ve onun ötesinde ki pazarda yankılanmasına neden olurken sokaktan dışarıya çıktı.

Tüm gözler o tarafa dönmüşken...

Ulrak bir anda şaşkınca bakakaldı. Freor ise ağzını bir karış açmıştı. Ozan ise kurtarıcısını tanımıştı. Tabiî ki kurtarıcı denebilirse...

Uzun kulaklar, sırıtan bir somak ve arada hapşırarak ortamdaki tüm umutları yeniden tüketen lânet olasıca bir eşek! Hayır! Ozan için bir eşek değil sadece eşek!

Üzerinde ise... Hafif kilolu bir genç adam. Gözlerinden akan yaşları halen kesemeyen ve salya sümük bir araya girmiş bir adam...

Zaten o günden sonra Esteria da çocuklar yeni bir hikaye daha anlatmaya başladılar. Hikayede ise Eşekli Prensden söz ediliyor, bu eşeğin orada yaptıkları anlatılıyordu...

Eşek ne mi yapmıştı?

Eşek Ozan'a doğru bir adım attı. Akrep şimdi Ozan'a saldırmıyordu. O da şaşalamış gibiydi ve arkasını dönmüş o tarafa doğru bakıyordu. Eşek, akreple göz göze geldi. Bir an cesurca kişnedi ve aynı anda akrepten tıkırtılar duyuldu. Eşek olduğu yerde durdu ve o anda delicesine arkasını dönerek koşmaya başladı.

Pazar sokağı boyunca koştu ve bir an sonra gözden kayboldu. O ve üzerinde ki çocuk o alanı terk ederek gitmişler, akrepleri savaşabilecek kişilerle başbaşa bırakmışlardı...


*


Khutai kasaturasını çektiği anda adam baltayı kaptı. Aynı anda acı bir haykırışla baltayı yeniden olduğu yerde bırakarak yere atladı. Khutai boşluğa sapladığı kasatura ile dengesini bulurken adam yeniden ayaklanmış ve bu sefer kılıca yönelmişti. Khutai ileriye atılırsa adam kılıcına yetişemeden onu alt etme şansı vardı.


*


Eşek pazar sokağını döndüğü anda aniden durdu ve Trias eşeğin üzerinden düşecek gibi oldu. Ã?nlerinde öylece dikilmiş duran iki adam vardı ve eşek onları görünce durmuştu.

Adamlardan birisi, bu oldukça genç bir adamdı, Trias'ın yanına yürüdü ve "Akrepler nerede?" dedi. "Belliki onlardan kaçıyorsun. Beni onlara götür..."

Trias karşısındaki adama baktı ve yanında ki diğer adama gözlerini kaydırdı. O sırada bu diğer adamın daha da genç olduğunu ve kollarını kavuşturmuş eşeğin önünde öylece durduğunu gördü. Nedense bu adamda güven veren bir ifade vardı.

Bu sefer konuşan o adamdı. Diğerine göre daha telaşsızca ilerledi ve "Lütfen göster bize..." dedi adam zerafet dolu bir sesle. "Göster ki birileri yaralanmadan zamanında yetişelim."

Diğer adam, telaşlı olan ve Trias'ın kolunu tutan adam, yeniden araya daldı ve "Efendi Kinisson'u duydun!" dedi. "Bir an önce bize orayı göster!"

O zaman Trias'ın dikkatini adamların gömleklerine işlenmiş yaprak sembolleri çekti. Aransun ayaklanması sonucunda kurulduğu söylenen Yaprak Yoldaşlarının o zarif sembolü... Yaprak Yoldaşları ve...

Ve...

Trias bakışlarını kaldırdı.

Ve onların lideri, Aransun Ayaklanmasını bastıran, ismi var kendisi yok olan Hayaller Ve Ölümler Labirentini yok eden. Büyük yıkıma müdahale eden Kinisson...


*


Grog'un etrafında ki karabiberler aşağıya sinmeye başlamıştı ve yerde yatan adam acılar içerisinde kıvranıyor ve buna ek olarak hapşırmaya devam ediyordu. Hapşırmaları adeta Grog'un hapşırmaları ile yankılanıyordu.

Ozan'ın gözlerinde ki yanma geçmeye başlamıştı.

Akreplerin ikisi de ne yapacağını bilemez halde oldukları yerde dönmüş efendilerine bakıyorlardı...

Freor koşan eşeğin ardından bakarken yere düşen bir beyazlık dikkatini çekti. Beyaz bir mendil eşeğin kaçma rüzgarında savruldu ve Freor'un tam önüne gelip orda yere düştü. Freor yere bakında bunun sümüklü bir mendil olduğunu gördü.

Ulrak ise o sırada birden kollarının aşağıya çekmesi ile kendine geldi ve baktığında kucağında koca bir karpuz duruyordu. Hayır! Bu bir kelekti.

Arkasına baktığında ise Hancı Balbo'nun yeniden hana doğru kaçtığını gördü.
Hayatın anlamsız oyunlarında anlamlı bir kapı açmak için sadece gözlerini kapat ve... hisset...

Hisset yaşamak için olan savaşını, böylece elde edersin o sonsuz anlamı...
Darkgnome
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 3918
Joined: Sat Jan 31, 2004 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Darkgnome »

Karabiber kesesi uçtu uçtu uçtu ve sonunda tam istediği yer olmasa da güzel bir yere kondu. Aslında konmadı düştü ve patladı ortalık yerde. şimdi düştüğü yerin etrafında burun deliklerine ve kısılmış gözlere dahi kaçan o küçücük toz tanecikleri havada uçuşuyordu. Zaferi için haykırmasa dahi, ileride bunu böbürlenerek anlatacaktı başkalarına. Kendini bir saniyeliğinede olsa kahraman gibi hissetemenin verdiği o büyük haz. Ã?ünkü akrepler öylece kalakalmıştı ve hareket etmiyorlardı.

Yanında gelen bir konuşma sesi onu hayallerinden çekti çıkarttı.
"Zamanın birinde o kadar heybetli, o kadar güçlü bir adam varmış ki; nam'ı tüm diyara yayılmış. Zamanla adamda kendinden ötesi yok sanmaya başlamış ve gücünü zulümle sergiler olmuş. Kibiri o kadar büyümüş ki başlamış bu dünyanın en güçlüsü benim demeye.

Bu güçlü adam yine bir gün şehirin pazarında geziniyomuş kasıla kasıla. Derken yaşlı sıska bir adama çarpmış ve onu düşürmüş. Ardından adamın üzerine eğilip bağırmış:

'Sen kim oluyorsun ihtiyar benim yoluma çıkyorsun? Bilmiyor musun ben dünyanın en güçlü insanıyım?'

İhtiyar ise adamı zaten tanıyormuş zamanında. Usulca yerinden kalkarak üstünü başını silkelemiş ve dönüp dünyanın en güçlü admına sormuş.

'İçin savaşma isteği ile doluyken savaşmayıp seyredecek kadar güçlü müsün?'"
Onca heyecan ve karmaşa içinde anlatılan bir hikayeyi dinlemişti birde. Neden öylece duruduğunu hala anlayabilmiş değildi. Adam adeta onu yerine mıhlamıştı ve hareketsiz bırakmıştı.

Sonunda hikayenin sonu geldiğinde Ulrak acaba ne demek istedi diye kalakaldı. Adam orada sadece dövüşü izleyerek daha güçlü olduğunu ispat ettiğinimi anlatmaya çalışıyordu yoksa. Yoksa adam orada kendisinin de onlara yardım etmesini söyleyen kişilere kendisini haklı çıkartmayamı çalışıyordu.

Birden müthiş bir kişneme eşliğinde karabiber dumanı içinden bir gölge belirdi. Haşmetli sürücüsü üstünde bir... eşşek...

*Eşşek*

...ve kapının önünü tıkayan şişman çocukta öksüre öksüre eşşeğin üstünde duruyordu. Ã?ocuk duruyordu ama eşşek durmayacak gibiydi. Yanlarından geçtiği gibi pazar alanına daldı ve sürücüsünü dört nala uızaklaştırmaya başladı. Duman inerken Ulrak savaşın çılgınlığı teriminin belkide o kadarda mecazi olmadığını düşündü. Ancak artık gitmeye hazırdı. Hapşırıkları ile baş etmeye çalışan akrep efendisi (bu ismi ona şimdi takmıştı) etrafındaki karabiber dumanı artık dağılmaya başlamıştı. Ulrak şimdi derken eskisinden daha ağır olan koluna baktı. Koluna bir şey sıkıştırılmışı. Bir kelek karpuz.

Hızla etrafına baktı ve bu şaka gibi şeyi kimin yaptığını tahmin etse de bunu doğrulmaya çalıştı. Balbo hanına doğru korkak adımlarla koşuyordu. Karabiber işe yaramıştı, bıçakta bir yere kadar anlaşılabilirdi, kırık bir masa bacağı da, bir süpürge sapı da yada kocaman bir battaniye de anlamlı gelebilirdi, ama bir karpuz. Kelek bir karpuzu ne için kullanabilirdiki!

"Kelek bir karpuzu ne için kullanabilirim ki?"

Hani eşşek olsa etrafta bir yere kadar. Kelek karpuzun kabuklarını ona verebilirdi belki. Belki de akreplerde karpuz yemekten hoşalanıyorlardı ve Balboda onun için vermişti. Oysaki annesinin ona, akrebin başka böcekleri nasıl yediğini anlattığını hatırlar gibiydi.

Karpuzu akrebin sağına tüm gücüyle atıp patlattı ve sonrasında arkasına bile bakmadan karabiberler dumanı içindeki akrep efendisine doğru koşmaya başladı. Elindeki kılıcı ona saplayamayacağını biliyordu. Ancak adamın bu deliliği durdurması için onu ikna edebileceğini düşünüyordu biraz zorla biraz kötülükle. Boğazına bir kılıç dayandığında bakalım ne kadar rahat edebilecekti. Ayrıca yarası için ona yardım edeceğini söylerse belkide kabul edebilirdi.
Göz alıcı tepenin yerinde artık binalar yükseliyor. Büyük, ulu; ama büyüleyici mi? Sislerin ardından ışığı daha net görürdüm, şimdi, kalabalığın içinde, koca bir boşluktayım.
Eskisi ka
Ozan İnulüen
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 28
Joined: Mon Jan 02, 2006 10:00 am
Contact:

Post by Ozan İnulüen »

Ozan, "şimdi" diye düşündü, " en güzel şaşırtmacanın sırasıdır", kılıcı da yanında akrebin yanından geçmek için koşmaya başladı, tek yapacağı, handan içeri girmekti ve o zaman sınırsız olanağa ve müzik çalacak kadar yeterli zaman ve yere ihtiyacı olacaktı. Ozan koşmaya başladı, bir yandan da kendi üstüne düşmeyecek ama bulabildiği tüm ipleri kesmeye karar verdi... herhangi bir ip gördüğünde anında kılıç darbesiyle kesecekti ipleri, belki akrebin üstüne düşerlerdi. ama dikkatli olmalıydı, hele önce bi akrebin yanından geçebilse...
ve sancı geç saatlerde...
User avatar
khutai
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 83
Joined: Sun Jan 01, 2006 10:00 am
Location: Barbar Bozkırları(Meleran)
Contact:

Post by khutai »

Khutai düşüncelerle vakit kaybedecek değildi.Hamlesinin boşa gitmesinden sonra çabucak toparlanarak büyük bir öfkeyle ileriye atıldı.Bu lanet alev kapanının içinde kedi fare gibi kapışmaktan bıkmıştı.Eline geçen bu fırsatı iyi değerlendirmeliydi ve bunun farkındaydı.

Hiç duraksamadan adamın üzerine bir kez daha atladı ama bu sefer kasaturasını elinde ters çevirip yukarıya kaldırmıştı ve sol kolunu her an adamın saldırısına karşı koyacak şekilde öne uzatıp parmaklarını bir pençe gibi kasmıştı.şimdi ileri atıldığında avına atlayan bir aslandan farkı yoktu sanki.
Horn ölüleri say!!!!!
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Eee?

...

Yani?

...

Bu sefer bir şey demeyecek misin?

...

Emin misin?

...

Peki, sen bilirsin.

Görünüşe göre o da çok şaşırmıştı. Hiçbir şey diyemiyordu. Eh, fırsatı varken Trias da kendi istediğini keyfince yapabilirdi.

Tabi kendisi de geçirmekte olduğu şoku atlatırsa...

Kinisson.. Burada ne arıyordu acaba? Yoksa burada gizlice oluşmuş büyük bir bela vardı da bunu o mu durduracaktı?

"E-evet efendim. B-benimle gelin."

Eşeği çevirmeyi denedi Trias. Nasıl yapacağını bilmiyordu. Başını tutup çekmeyi denedi, böğrünü tekrar tekmeledi, kulaklarından birini büktü... Eğer hiçbiri işe yaramazsa onları mecburen yürüyerek götürecekti.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Locked

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 1 guest