Siyah 206 (bir roman başlangıcı, 18 chapter yazdı

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
Molydeus
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 317
Joined: Fri Mar 05, 2004 10:00 am
Contact:

Siyah 206 (bir roman başlangıcı, 18 chapter yazdı

Post by Molydeus »

Sizden de yorum beklerim her zaman.... işte ilk üç chapter'i burada...


Molydeus

1

Siyah 206 otoparka girdiğinde gösteri yeni bitmişti. Saat 23'ü gösterirken hemen hemen bütün arabalar otoparkı terketmek için çıkış kapılarının önünde ince bir kuyruk
oluşturmaya başlamış, az önce değil bir arabayı, küçük bir motorsikleti bile park edecek yer bulunmayan otopark çok kısa bir süre içinde birkaç araç dışında bomboş kalmıştı.
Siyah 206 kolonların arasından zerafetle hamle yaparak farların tuhaf bir parlaklıkla aydınlattığı otopark zemininin üstünden kibarca süzüldü. Az önce binayı terketmiş olan seyircilerin otoparka inmek için kullandığı asansörün önüne gelince yavaşlayan araba sonunda iki kolonun arasında bekleyen beyaz Toyota'nın yanında durdu. Sürücü bölümündeki kapı yavaşca açılırken Toyota'nın yanında beklemekte olan, gecenin yıldızı, soprano, gözlerini siyah 206'dan çıkacak olan şeye dikti. Soprano Neda, bu gece gerçekten iyi bir iş çıkarmıştı, kariyerinin zirvesindeki gösterilerden birisinden sonra, ayakta dakikalarca alkışlandığı, ve odasının çiçeklerle doldurulduğu bir gösteriden hemen sonra siyah 206'nın içinden çıkacak şeyle yüzleşmek istediğine emin değildi.

Veya yüzleşmeye hazır olduğuna.

206'nın yavaşca açılan kapısı, sahneye saçları omuzlarına dökülen, eski siyah deri yağmurluğunun önü tokasız bir kemerle bağlı, yüzü neredeyse tamamen pardesünün gölgesinde kalmış bir adam arabadan yavaşca dışarı çıktı. Soprano, tabii ki de onu bekliyordu. Gördüğü şeyden hiç hoşnut kalmamışcasına yüzünü siyah arabadan inen adama çevirdi. Günlerdir yağan yağmurun etkisiyle nemlenmiş ve tavanından zayıf ışıklar yayan lambaların yerdeki su birikintilerindeki ölü yansımalarını sanki binanın bir parçası haline getirmiş, otoparkta birkaç boş arabadan başka sadece sopranonun nefeslerinin buharı tavana doğru yavaşca yükselmekteydi. Beyaz Toyota'sına yaslanan soprano yavaşca sahneye çıkan figürün üstüne doğru yürüdü. Yüzündeki memnuniyetsizlik ifadesi neredeyse hat sahfasına çıkmıştı. konuşmaya başladığında sesinde az önceki gösterinin yorgunluğundan çok farklı birşey vardı.

-Seni bir daha görmem sanmıştım.

Siyah yağmurluklu adam, bu sözün üstüne hafifçe tebessüm etti. ince kaşlarını yavaşca kaldırarak boğazını temizledi. -Hala formdasın, salonun dışındakilere bile gösteriyi kaçırma fırsatı sunmuyorsun. Sesinde ince bir alaycılık vardı. -Beklettim mi?. "Biraz" diye yanıtladı Nida. "Özür dilerim o halde. Herkes seni görmeye gelmiş. Girmek zor oldu içeriye." Hafif bir tebessüm vardı sesinde. Yavaşca durdu, siyah 206'nın sürücüsü. "Evet, uzun zamandır da böyle..." diye geçiştirici, hazırlıksız bir yanıt verdi soprano, kaşlarını daha da fazla çatarak. " Sen neden beni görmek istedin?"

Donuk yüzünde ifade diye bir kavramı sokmamaya yemin etmişcesine yanıtladı uzun saçlı adam "Neden, eski, dostlar birbirini özleyemez mi?". Bu yanıta sinirleri daha fazla bozulmuş olan, gerginliğ igittikçe artan soprano, "Lexus, biz birbirini görmek isteyecek türde "eski dostlar" değiliz". bir an için hafif bir sessizlik oldu otoparkda. "Neden buradasın Lexus?". Dışarıda ölmekte olan şehrin sessizliği otoparkın ağzından içeri girip zaten konuşmaya hevessiz olan Neda'yı iyice sessizleştiriyordu. Eğer ikili dışarıda olsaydı kısa süre önce dinmiş yağmurun, gökten tek başına düşüşünü tamalamış ve otopark kapısına bir kaç metre uzaklıktaki yeşil meşe ağacını istemsizce hedef almış bir tek damlayla resmen başladığını da farkederlerdi.

-Geri dönüyor, Neda. Lexus, mırıltıya benzer bir ses tonuyla konuşmaya çalıştı.

Lexus'un bu sözleri Neda'ya göğsünü hedef almış bir kurşundan daha fazla zarar vermişti. Durduğu yerde sarsılan Neda, tutanmak için Lexus'un omzuna uzandıysa da siyahlı adam zarif bir hareketle kendisini geriye çekti ve soprano'nun tutnabildiği tek şey siyah 206 oldu. Nefesi daralmaya başlayan Neda, gözlerinin önünden beyaz bulutların geçtiğini hissetti birden. Nefesi daralıyor, konuşmak için sözcükleri seçemiyordu. Aklından o anda birşeyler geçebilseydi herhalde sadece dehşet kareleri olurdu, başka birşey değil. Kendisini toparladı yavaşca, doğrulmaya çalıştı, ilk denemesinde başaramadı, sadece olduğu yerde biraz seğirdi. İkinci denemesinde ansızın doğrulan Neda, sorgular, suçlar hatta nefret edercesine Lexus'un yüzüne baktı. Elleri şiddetle titriyor, sağ eli sanki görünmeyen bir hedefe yumrk atmaya hazır beklercesine sıkılmıştı. Dudakalrından sadece bir sözcük dökülebildi "Nasıl"... "Her zaman beklememiz gerekirdi... boşverdik... Günahımızı biliyor, Neda. Günahlarımızın hepsini bizden bile daha iyi biliyor. Bilmeni istedim. Gitmeliyim". -DUR! diye haykırdı soprano. Lexus, bir kaç dakika önce indiği siyah 206'nın kapısını tekrardan açtı. "Uyarmam gerekenler var, çok geç olmadan". -DUR!! bekle, Lexus... Böyle gidemezsin. Geçmişi düşün. Bizi yalnız bırakma... Beni yalnız bırakma. Soprano'nun sesi artık hıçkırıklarla kesiliyor, boğuk, rahatsız edici bir tona dönüşüyor, yüzü histeri nöbetine tutulmuşcasına titriyordu. Soprano'nun sözlerine aldırış etmeden arabasına binen Lexus, kapıyı kapatmadan önce "Artık sizinle çalışmıyorum, Neda." dedi. "Geçmiş, ruhumuzun çarpıtılmış bir aynasıdır".

Siyah 206 parktan dışarıya çıkarken arkasında dizlerinin üstüne çökmüş ve gözyaşlarına boğulmuş bir kadın bıraktı...
Molydeus
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 317
Joined: Fri Mar 05, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Molydeus »

2


Ã?nceki gün geceden beri kenti aralıksız bombalayan yağmur, günün sabahında biraz daha hafiflemiş ancak şehrin sivri kubbeli binaları ve granit bezeli teraslarının üstünü saran gri bulutlar hala oldukları yerdeydiler. 6. Bölgeden polis dedektifi Blanc ofisine girdiğinde saat sabah 8.03'ü göstermekteydi. 6. Bölge karakolu şehrin yukarı tarafında kurulu, tarihi 1800'lere dayanan gotik süslemelerle dolu ve bir asma katını saymazsanız toplam on katlı bir binaydı. İlk iki katı genellikle büyük salonlarla -kimileri ince ve uzun, kimileri konik biçimde- dolu, sonraki sekiz katı ise her birimin ofisleri, memurların odaları, birkaç soru odası ve girişin hemen altında da toplam ondokuz hücreli bir nezarethanesi bulunan ve 6. Bölge memurlarının hatırlamadığı kadar uzun zamandır karakol olarak hizmet vermekteydi. Asma katı yine saymıyoruz çünkü orası arşivdi ve bir memur dışında genellikle kimse durmazdı başında. Dedektif Blanc binanin garaj kapısından içeri girdiğinde nezaretteki gece nöbetinden uykusuz birksç memurun ifadeden yoksun merhabalarına kısa bir yanıt verip, ofisine gitmek için binaya sonradan eklenmiş asansörlere doğru yürüdü. Tek katlara çıkan asansöre yönelmişken yolda kendisi gibi ofisine gitmekte olan Haberleşme'den Jean'a gözü takıldı.

"Günaydın dedektif". Vailjan gözlerini açarak dedektif Blanc'a doğru bir bakış fırlattı. "Erkencisiniz". Dedektif Blanc otuzlarının sonlarında veya kırklarının başlarında görünen, orta boylu, ince yapılı, kare çeneli ve kısa siyah saçları sağa doğru özensizce taranmış bir adamdı. Kısık kahverengi gözleri ona umursamaz bir hava veriyor, görece başladığından beri kullandığı kahverengi deri ceketi ile birleşince sokakta gördüğünüzde sıcak bir merhaba vermekten kaçınabileceğiniz bir adam halini alıyordu. Dedektif Blanc, en fazla yirmibeş yaşında görünen kısa boylu, çelimsiz oğlana kısa bir bakış fırlattı. Nedenini asla bilemeyecekti herhalde, ama bir şekilde Vailjan ona bürodaki -hatta binadaki tek sempatik adam gibi gelmekteydi. Sadece dedektifi değil, gördüğü herkese selam veren, kibar, karşı cinse karşı fazlasıyla çekingen ve tutuk bir adamdı o. Bu sebepten dolayı, haberleşme'deki kadın memureler asla Vailjan'a yaklaşmazlardı -eh, tip de yoktu denilebilirdi...-Dedektif "Selam Vailjan, trafiğe takılmadım bugün" diye yanıtladı adamı. Trafiğe takılmak, 6. şubedeki hemen hemen her polisin bildiği bir parolaydı, ve genelde gecenin -muhtemelen bir karşı cinsle beraber- yorucu geçtiğine işaret ediyordu. Gerçi, 6. şubeyle çalışmaya başladığından beri hiçkimse Dedektif Blanc'ın trafiğe takıldığını görmemişti ve şimdi böyle söylemesi Vailjan'ı bile şaşırtmamıştı. Dedektif her zaman dakikti ama Vailjan'da bu sorusunda her zaman ısrarcıydı. "İyi çalışmalar dedektif" diyen Vailjan, kısa ve mutlu bir gülümseme fırlatıp hızla asansörüne doğru gözden kayboldu. Dedektif başını kendi önüne çevirip, asansörü gelince bindi ve üstünde "7" yazan düğmeye bastı.

Blanc, cinayet bürosunda görevliydi ve neredeyse onbeş senedir ülkenin farklı yerlerinde narkotik bürosunda çalıştıktan sonra, sekiz ay önce süpriz bir kararla 6. Bölge cinayet masasına tayin edilmişti. alanı olan narkotikte oldukça deneyimli olan dedektif, bu ani tayini iki ayrı bölgedeki amirlerinin kendisi hakkında "istenmeyen adam" raporu yazmasına bağlıyordu. Hiç evlenmemişti ve dolaysısıyla da çocuğu yoktu. şu "işiyle evli" denilen adamlardan denilebilirdi. Çalıştığı hiçbir büroda çok samimi arkadaşlıklar kurmaz çünkü bir şekilde kimsenin -özellikle de eğlenirken- aradığı adam olmamıştı.

"Ding" ... Asansörrün tiz sesi Blanc'ı kendisine getirdi, gazetesini cebinden çıkartıp kolunun altına aldı, bu bir kaç yerinden birden katlanmış "Kayıp Dünya" gazetesiydi. Sadece şehirde değil, ülkede de en çok okunan gazete olduğu söylenebilirdi. Yavaşca asansörden dışarıya çıkıp buzlu camlı ofislerin uzandığı dar ve eski yeşil halılarla kaplı koridora baktı. Koridor sabah sabah çene çalma ihtiyacı duyan birkaç geveze memur dışında boştu. Sol köşedeki su makinesinin öünnden geçerken, Blanc, makinenin üstündeki şişeyi kimin ne zaman zahmet edip de dolu bir taneyle değiştireceğini düşündü. Sol tarafta kalan ve camında parlak altın rengi harflerle "Dedektif J. Blanc" yazan odanın kapısında geldiğinde garajdan ayrılalı beş dakika olmuştu. Cebinden anahtarı çıakrtıp kapısını yavaşca açtı ve sigara kokusu ile perdelerin o ağır ve garip kokusu sinmiş olan odasına yavaşca baktı. Herşey yerli yerindeydi. Olması gereken gibi. "Güzel" diye düşündü Blanc, ofise gelmek güzeldi... Gazetesini masasına bırakıp telesekreterini açtı. Mesaj yoktu. "Daha güzel" diye geçirdi içinden, kimsenin görmediği bir tebessümle birleştirerek bu duygusunu. Deri ceketini çıkartıp vestiyere bırakırken günün kolay geçeceğini umuyordu...

Çok kısa süre sonra yanıldığını anlayacaktı ama.
Molydeus
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 317
Joined: Fri Mar 05, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Molydeus »

3

Ansızın patlayan fotoğraf makinesinin flaşı Dedektif Blanc'ın gözlerini kısa bir süreliğine kör etmişti... "Gerizekalılar" diye mırıldandı içinden. "Gazeteciler başağrısı demektir" sözü polislik mesleği kadar olmasa bile gazetecilik mesleği kadar eskiydi neredeyse. "Memur Gotbyte, lütfen gazeteci..." yavaşca durakladı burada, boğazını temizleyerek daha uygun bir kelime aramaya girişti, aradığını da bir saniye sonra buldu da. "Lütfen basın mensubu arkadaşlara flaşlı çekim yapmadan önce haber vermelerini söyler misin? hazırlıksız yakalıyorlar bizi ve..." Yapmacık özürüne Daha fazla devam etme gereksinimi duymayan Blanc, sarı şeritleri kaldırıp 66. Karayolu'nun 26. parfesinde, trafik ekiplerinin geçici olarak kurduğu güvenlik bandının arkasına geçti. Saat öğleden önce 10 civarındaydı ve cinayet masasında her ne kadar kısa bir süre çalışmış olsa bile kodlardan "1031" verildiği zaman olay yerine gitmeden önce kahvaltı yapmaması gerektiğini biliyordu. "1031" süpheli ölüm ve intaharlar için kullanılan koddu ve sabah saat 08.16'da 66. Karayolu'nun 26. parfesinde görevli devriye memuru Gotbyte merkez karakoluna heyecanlı bir sesle "1031" çağrısı yapmıştı. Bir saat içinde Dedektif Blanc olay yerine intikal etmiş ve ne kadar acele etse de gazetecilerden -pardon, basın mensuplarından daha erken gelememişti. şu anda, sabahtan hafifçe şiddeti kesilen yağmurun altında, geniş otobanın denize bakan yüksek bir yamacında arkasında beş metre bile fren izi birakmadan beton otoban ayağına çarpmış beyaz Toyota marka arabaya bakmaktaydılar.

-"Berbat bir yağmur vardı dün gece dedektif. Böyle birşeyler olacağı belliydi" diye belli belirsiz mırıldandı Blanc'ı olay yerine getiren şöför. şöförün sözlerine aldırmadan memur Gotbyte'ın yanına yürüyen Dedektif Blanc, sorgulayan gözlerle etrafı süzdü. Kensini de şu uçok iyi biliyordu ki bu basit bir trfik kazası olsaydı onu çağırmazlardı. Artık hurdaya dönmüş olan beyaz Toyota'nın arkasından yürürken yerdeki fren izlerine, daha doğrusu fren izlerinin ne kadar da kısa olduğuna gözleri takıldı. Zihninden geçenleri bir sıraya koymak için ilk hamlesini yaptında ansızın kısa boylu memur Gotbyte'ın homurdanmaya benzeyen sesini duydu

-"Dedektif Blanc, hoşgeldiniz". Dalmış olan Blanc'ı yerinden zıplatmaya yeten bu sözcüklerdi işte. Gırtlağını temizleyerek başını yukarıya kaldırdı. "Evet, Gotbyte'dı değil mi? Memur Gotbyte... hoşbulduk..." ksıa bir duraklamanın arkasından "Evet, bir ceset var, sanırım beyaz, kadın.. 1031 demişsiniz telsizde?" gündelik işinin bu bölümünden nefret ediyordu Blanc. Parçalara ayrılmış hayatların son tanığı olmaktan diye hatırlatırdı bilinç altı kendisine ara sıra. İşte bugün de bu anlardan birisiydi. Bulunduğu yerden hurdaya dönmüş beyaz arabanın sürücü bölümünden akmış kırmızı kandan başka pek bir şey görünmüyordu. Memur Gotbyte başını onaylar anlamda salladı "dün gece çok yağmur yağmıştı ve sanıyorum ki geceyarısını br hayli geçe bu hanımefendi çok sürat yapmış...eee... isterseniz kendiniz bakın" diye beceriksizce toparlayan Gotbyte'ın belli belirsiz kulağına gelen sesini dinledi Blanc. Daha fazla açıklama beklemeden sürücü kabinine doğru yürümeye başladı. Bu dakikaya kadar toplanmış onca gazeteciye anlam veremeyen dedektif, bir saniye sonra herşeyi daha net anlayacaktı.

"Anlatmaya çalıştığım şey de bu efendim" gitgide daha büyük bir boşluktan gelir gibiydi memur Gotbyte'ın sesi.

şehrin en genç ve ününe yaraşır seslerinden birisi olan opera sanatçısı bayan Neda'ya ait olduğu kısa süre sonra anlaşılacak ceset çarpmanın ani ve arabanın kaputunu neredeyse dümdüz eden etkisiyle olduğu yere neredeyse yapışmıştı. metal, kauçuk ve polimer parçaları çarpılmış ve bükülmüş beden kalıntısından ayırmak neredeyse olanaksız görünüyordu. Dedektif Blanc'ın ilk düşüncesi "Bu rezaletleri tanrı istemiyor olmalı" olmuşsa bile çok kısa süre sonra tiksinme duygusu yerini acımayla karışık bir ifadesizliğe bırakmıştı. Neredeyse hep de böyle olurdu zaten. Sadece cesetlere değil de bazen onları görmek zorunda kalan ailelerine de acırdı Blanc ama bu başka bir konuydu. Ortada apaçık olan birşey varsa, dikkatsiz bir sürücünün yolun bu tarafında genelde yağmurlu günlerde olan sise yakalanıp, talihsizce bir kaza yaptığıydı.

Buna cinayet demek Blanc'ın meslekte gördüğü katillere yapılan düpedüz bir hakaretti.

"Bizi buraya neden çağırdın, Gotbyte?" cümlesi dedektifin dudaklarından biraz da olsa şaşkın çıkmıştı. "Trafik kazaları ne zamandan beri süpheli ölüm listesine giriyor? bana soracak olursan bu kadının ölümü pek de şüpheli değil, oldukça açık hatta...". "Efendim" diye söze başladı memur Gotbyte "aslında sizi çağırmayacaktık. Biliyorsunuz olay yerine ilk ben gendim ve bayanın yaşayıp yaşamadığını kontrol ederken.... gözüme birşey takıldı" Memur Gotbyte'ın sesinde hafif bir pürüz hissedilmiyor değildi. İlgisi daha çok çekilen Blanc, adamı dikkatlice dinlemeye başladı. "Dedektif" diyerek kadından geriye kalanlara doğru hafifçe eğilen Gotbyte, sol eliyle talihsiz sürücünün yüzünü dedektife doğru çevirdi "Buyrun, kendi gözlerinizle görün"

Onbeş senelik polislik hayatında dehşete düştüğü günler sayılı olan Blanc için, bu gün de bundan sonra o kategoriye girecekti.

Ã?evresindeki seslerin giderek anlamsız bir boşluk halini almaya başladığını hissetti Blanc. Gördüğü manzara karşısında gerçekten çok tereddütte kalmıştı. Kadın sürücünün gözleri soldan sağa gelen tek bir darbeyle yerlerinden sökülüp alınmış gibiydi. Sol sakağından başlayan kalın ve kafatasını kırmış gibi göründen bir kesik aşağıya doğru bir çapraz çizerek sağ elmacık kemiğinde kalınlaşarak sona eriyordu. Gözleri yerlerinde değildi, belli ki bu kesiğin şiddeti onları yerlerinden söküp atmıştı ve şimdi tanrı bilir neredeydiler şimdi. İşin daha da tuhafı, dedektif Blanc için, kadının sağ elinde bulunan ve kimi kutsal kitaplarda adı geçen "basilisk'in dili" olarak bilinen yerde sürünerek ilerlemeye hazır bir yılan biçiminde kavisli imal edilmiş, kabzası süslü ve ağır bir hançerdi ve hançerdeki kan...

Ve hançere yapışmış yumuşak bir doku... tıpkı yumurta akı gibi.

Kurban, bunu kendi kendine yapmıştı. Hem de otoyolda giderken. "İşte" dedi memur Gotbyte, "Bu yüzden bence 1031 efendim". Gözlerini cesetten uzak tutarak konuşmaya çalışan memur Gotbyte devam etti "Sanırım sizi boşuna yormamışız"

*.*


YORUM : bir roman olsun istemiştim... "Kızıl Nehirler" i izledikten sorna aklımda oluştu... öyle işte... sağolun!
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests