Ruhlular'ın Monologları. [Tüm Bölümler]

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Ruhlular'ın Monologları. [Tüm Bölümler]

Post by Bogus »

Ruhlular’ın Monologları


Bölüm 1: Vampir.


- Tüm gelen kasetler bunlar mı?
- Hayır efendim. Pek çok kaset geldi ama bunlar bizim aradıklarımız.
- Tamam ilkinden başla o zaman.
- Tabi ki efendim.
< Kaset küçük bir kaset çalara konur ve kasetin doldurulmayan en baştaki bantının sessiz cızırtısı az çok duyulur.>
- Kimden gelmiş?
- Gülşah adında bir kızdan efendim.
- Peki. Dinleyelim. Sen de bir yandan yazmaya başla.
- Bu kasetlerdeki kayıtların tamamını çoktan yazdım efendim.
- Güzel. Bu işi öğreniyorsun.
<İki adam birkaç mumla aydınlanmış loş bir odada kaseti dinlemeye koyulurlar.>

Hayatımın sıkıcı zamanlarını anlatmak hiçbir zaman hoşuma gitmedi. Gerçeği söylemek gerekirse artık birisi bana geçmişimi sorduğunda ilk aklıma gelen bundan önceki hayatım olmuyor. Her ne kadar şimdiki yaşantımı sahip olduğum tek hayatmış gibi görsem de bir zamanlar insandım. Veya şu anda insandan geriye her ne kaldıysa oydum. Belki yanlış bir genin, veya gerçekten yaşanmış bir mucizenin sonucu akla sahip olan ruhsuz zavallı insanlardan biriydim. Bende bütün diğer insanlar gibi doğdum, büyüdüm ve öldüm.

İlk hayatıma doğuşum 1978 yılında oldu. Zamanın çalkantılı İstanbul’unda zamansız bir bebek olarak dünyaya geldim. Annemin ve babamın gerçek niyetlerinin bir bebek sahibi olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğim. Her ne kadar çok fazla bir şey hatırlamasam da, doğduğum sırada onlara çok yük olduğumu biliyorum. Evim olarak adlandırabileceğim yer İstanbul’un varoş semtlerinden birinde birkaç metrekarelik küçük bir oda ve bir tuvaletten ibaretti. Aynı odanın içinde yemek yiyor, uyuyor ve yaşıyorduk.

Ã?ocukluğum ezici bir yokluk içinde geçmiş olmasına rağmen, ……. babam hapisten çıktıktan sonra hayatımız yeniden düzene girmeye başladı. Babam gündüzleri evde oturuyor, geceleri ise biz yattıktan sonra dışarıya çıkıp sabaha karşı parayla geri dönüyordu. Para ilk önceleri küçük zarflarında, sonra kese kağıdına sarılmış şekilde daha sonraları bond çantalarda gelmeye başladı. Kısa zamanda hiç ummadığımız kadar çok paraya sahip olduk. Babamın temiz bir iş yapmadığını biliyorduk. Ama eve para geldiği sürece bu hiç önemli değildi. İnsanın ne kadar çok parası olursa olsun daha fazlasından hiçbir zaman bıkmıyor. Babam da bıkmadı ve ben büyüdükçe daha da çok çalıştı ama artık işe gitmesi gerekmiyordu. Tek yapması gereken onun için çalışan insanları idare etmekti. Annemle benim tek yaptığım şehir dışındaki büyük evimizde oturup kazancımızın keyfini sürmekti.

On sekiz yaşıma bastığımda kendime ait arabam, şehir merkezinde evim, istemediğim kadar çok elbisem ve mücevherim vardı. Her istediğim şeyi yapabilecek olmama rağmen, yapmak istediğim hiçbir şey yoktu. İstanbul’da o zamanlar reşit olmak büyük bir olay değildi. Pek çok gece kulübüne zaten on beş yaşımdan beri girebiliyordum ve gittiğim hemen her yerde babam benden daima bir adım öndeydi. Daha önce orada olmuştu veya bir şekilde orada yaptığı işler vardı. Sanki çok umurumdaymış gibi benden para almıyorlardı ve garip bir şekilde bu hayatın bütün kötülüklerinden korunuyordum. Ne kadar çok yanlışı arka arkaya yaparsam yapayım her zaman babamın gizli eli beni sürüklendiğim beladan çekip kurtarıyordu. Hiçbir amacım, prensibim ve desturum olmadan sürükleniyordum. Bir şeyin eksikliğini sürekli olarak hissetsem de, bu eksikliği ne takıldığım erkekler, ne aldığım pahalı mücevherler ve giysiler ne daha çok para, ne de daha lüks bir hayat doldurabiliyordu. Sanırım beraber olduğum bütün insanlar bu eksikliği hissediyorlardı ve sebepsiz üremeleri, gereksiz çalışmaları, kariyer yapmaları ve her geçen gün daha çok harcamaları bu tanımsız eksikliği bastırma çabalarıydı. Bu eksikliğin ne olduğunu artık çok daha iyi biliyorum ve şükürler olsun ki ondan kurtuldum.


Beni değiştiren ve bu günkü halime getiren olayın ne olduğunu soracak olursanız size tek bir şey söyleyemem. Ama bu süreci ilk başlatan olayın ne olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Geçmişteki ruhsuz hayatım her ne kadar her geçen gün hafızamdan daha çok yitip gitse de, bazı olaylar belleğimin en derin katmanlarına kadar işledi.

Yirminci yaşıma bastığım gün, çok da fazla umursamadığım pek çok arkadaşımla beraber büyük bir parti verdim. O zamanlar popüler olan bir gece kulübünde verdiğim ahlaksız ve cüretkar bir partiydi. O gece ne kadar çok içtiğimi, kimlerle seviştiğimi ve neyin peşinde olduğumu hatırlamıyorum. Ama ne yaparsam yapayım içimdeki boşluk her geçen gün daha da büyümüştü ve beni insanların toplumuna bağlayan bütün kuralları çiğnesem de bizden saklanan ve bizi sonsuza kadar tatmin edecek olan şeye bir türlü ulaşamıyordum. O gece yaptığım bütün çılgınlıklardan sonra buna bu hayatımda ulaşamayacağımı anladım ve yirminci yaş partimi erkenden terk edip arabama gittim.

Gece kulübünün kapısından çıkıp valenin arabamı getirmesini beklediğim anı çok iyi hatırlıyorum. Karanlıktan çıkıp yanıma sokulan küçük gölgeyi ancak bana dokunduğu zaman fark etmiştim. Elinde bir paket mendille küçük bir kız yanıma sokulup eteğimi çekiştiriyordu. Hayatı boyunca sahip olamayacağı Dolce Gabana eteğimi çekiştirirken benim için hiçbir önemi olmayan ufacık miktardaki para için çatlak dudaklarıyla dileniyordu. O parayı ona neden vermedim bilmiyorum. Sanırım o geceye kadar etrafımdaki hayata sırtımı dönmek sahip olduğum tek prensipti. Babamın gizli eliyle örülmüş kalın ve sağlam duvarların arasında öyle bir hayatın olması bile bana imkansız geliyordu. Bu belki çocukluğumda yaşadığım fakirliği hatırlamadığım, belki de bunca zamandır kazandığımız bütün o paraların beni yaşadığım insanlardan daha da uzaklaştırdığı içindi. Tek bildiğim bir saniyeliğine kızın suratına baktığım…

En sonunda arabam geldiğinde ayakta duracak halim yoktu ve güç bela arabaya binip valeye kızın yalvardığı miktarın yirmi katını verdikten sonra arabayı yola çıkarmak için sürmeye başladım. Etrafımdaki insanların bana baktığını ve hareketlerimi hiç tasvip etmediklerini tahmin edebiliyordum ama dünya benim etrafımda dönüyordu ve hiç kimsenin gönlünü kazanmama gerek kalmayacak kadar çok param ve etkim vardı. Arabanın dengesiz hareketleri yüzünden bazıları korkuyor, bazıları da bağırıp söyleniyorlardı. En sonunda arabam kulübün parkından çıkıp asfalta değdiğinde lanet seslerini daha fazla duymamak için gaza sonuna kadar bastım. Araba daha önce orada olduğunu hatırlamadığım garip bir tümseğin üzerinden geçti ve kaldırıma çıktı. Babamın gizli elinin yardımını göstermesi için arabadan çıktığımda sol arka tekerimin altında mümkün olamayacak kadar fazla dönmüş minik bir boynun ucunda bir saniyeliğine gördüğüm kızın suratını gördüm. Gözleri donuktu ve çatlak dudakları çarpık şekilde açık kalmışlardı. Küçük parmakları büyük bir kuvvetle bir paket mendile kenetlenmişlerdi. Kızın kanı tekerin altından bana doğru akıyordu. Ayakkabılarım kirlenmesin diye bir adım geri attım, ancak ondan sonra etrafımdaki sesleri duyabildim.

Hapis yatmadım. Para cezası da ödemedim. Herkes benim lehimde tanıklık yapmıştı. Birkaç gün sonra hakkımda yürütülen bütün soruşturmalar da düştü. Tamamen özgür bir insandım ama hayatımda ilk defa hissettiğim bir duygu içimi yakıp kavuruyordu. Vicdan azabı.

Gecelerim günlerim, baktığım her yer, gördüğüm bütün kız çocukları o gece ezdiğim suratın yansımalarına dönüşmeye başladı. Ã?nce geceleri dışarıya çıkmaz oldum. Bütün alışverişleri bıraktım, zaten artık hiçbir şey almak da istemiyordum. Sokakta gördüğüm bütün çocuklara paralar dağıttım ama içimdeki o büyük tarifsiz acı bir türlü kalkmak bilmiyordu. Belki hapse girseydim bu çekilmez acıdan kurtulur, hatta kendim için üzülürdüm ama her şeyden bu kadar kolay sıyrılmak bu acıyı daha da çekilmez kılıyordu.

En sonunda kızın ailesini bulmayı ve kayıplarını bir şekilde telafi etmeyi kafama koydum. Babamın bir şekilde bu konuyu hallettiğini tahmin edebiliyordum ama gidip düşüncelerimi ona açıklarsam beni vazgeçirmeye çalışacaktı. Küçük kızının haydutların, katillerin ve tecavüzcülerin yaşadığı, insanların leş yiyen sırtlan sürüleri gibi etrafına dehşet saçarak dolaştığı, şehrin irin dolu yarası varoşlara gitmesini, orada kendisini tehlikeye atmasını kabul edemezdi. Bu işi ailemden gizli tuttum ve kızın ailesini aramaya başladım.

Biraz çaba, biraz da parayla sonunda amacıma ulaştım. Aynı bölgede çalışan bir başka çocuğu bulup ona para verdim ve bana birkaç hafta önce burada ölen kız çocuğunun ailesini göstermesini istedim. Cinayetim medyaya yansımadığı için beni tanımadı ve en kötü ihtimalle bir gazeteci olduğumu düşünerek bana yardım etmeyi kabul etti. Bir taksi çevirdik ve küçük çocuk beni kızın ailesinin yaşadığı yere götürdü.

Taksi ilerledikçe etrafımdaki dünya değişmeye başladı. Binalar köhneleşti, dükkanlar fakirleşti ve sokaktaki insanlar başka bir ülkenin insanlarına dönüşmeye başladılar. Evlerin çoğu sıvasız, birbirine benzeyen, estetikten uzak tuğla bloklarıydı. İçinde yaşadığım dünyadan kopup bir film setine girdiğimi düşünmeye başlamıştım. Büyük bir ilgi ve heyecanla dışarıdaki insanların sefil hayatlarına bakıyordum. Eski çamurlu pantolonlarına, siyah çirkin hepsi birbirine benzeyen ayakkabılarına, kalın yünden örülmüş, düğmeleri uyumsuz kaba yeleklerine baktığım zaman onların İstanbul’da saklanan yabani insanlar olduklarını düşünmeye başladım. Hayatlarında doldurmaya çalıştıkları bir boşluk yoktu ve hiç biri benim sıkıntılarımın en ufak zerresini bile tatmamıştı. Karınları aç, soğukta üşürken hiç kimse hayatında dolduramadığı boşluğu düşünemezdi. İçinde bulunduğum taksinin kapıları ve camları, dışarıdaki dünyanın dehşetinin ciddiliğini fark etmemi engelliyordu. O anda kendimi Afrika’da bir çölde safari yaparmış gibi hissediyordum. Bu en fazla bir belgesel yada gezi turu olabilirdi ve ben bir misafirdim. En sonunda bize yolu tarif eden çocuk arabayı durdurdu ve buradan sonrasını yürüyerek gitmek zorunda olduğumuzu söyledi. Parayı ödedik ve taksiden indik.

Dışarıdaki dünyanın dehşetini arabadan indiğimde daha iyi anladım. Etraftaki herkes bana ve kıyafetlerime bakıyordu, o anda hayatımdan ciddi anlamda şüphe duymaya ve yaptıklarımın bir hata olduğunu düşünmeye başladım. En azından etrafta hiç yetişkin erkek yoktu. Evlerinin kapısının önünde oturan birkaç kadın ve sokakta naylon topu tekmeleyen bir iki çocuk dışında ortam oldukça sakindi. Ama bana bakışlarının hiç de davetkar olmadığını söyleyebilirim. Buraya yalnız başına gelecek kadar salak olup olmadığımı düşünüyorlardı sanırım. Buradaki varlığımın çok kısa zamanda etraftaki herkesin kulağına gideceğini bildiğim için işimi çabuk tutmaya karar verdim. Yanımdaki çocuğa beni kızın evine götürmesini söyledim ve sonra onu takip etmeye başladım.

Küçük çocuk en sonunda beni küçücük bir evin önüne getirdi. Aslında evden çok çatılı bir odaya benziyordu. Yanımdaki çocuğa beni burada bekleyip ben ondan istediğimde bir taksi çağırırsa daha da çok para vereceğimi söyleyip kapıyı çaldım.

Kapıyı genç bir kadın açtı. Darmadağınık saçları, bakımsız elleri ve oldukça hasta gözüken bir ten rengi vardı. Ona kendimi tanıttım ve onunla önemli bir konu hakkında konuşmak istediğimi söyledim. Beni içeriye davet etti. Kadına kızının ölümünden derin bir üzüntü duyduğumu söylediğimde bana anlamamış gözlerle baktı. Neden bahsettiğimi bilmiyor gibiydi. Ã?nce çocuğun beni yanlış yere getirdiğini düşündüm ama sonra gerçekler ortaya çıktı.

Zavallı kadın kocası öldükten sonra küçük kızına hiç bakamamıştı ve onu çocukları kullanan bir çeteye satmıştı. Parası ile de burada kendisini hayatta tutmaya çalışıyordu. O gece tekerleğimin altında can veren zavallı kız kazandığı bütün parayı çeteye veriyor, karşılığında sadece ekmek ve biraz peynir yiyebiliyordu. Etraftaki pek çok çocuğun aileleri tarafından bu çetelere kiralandıkları veya satıldıklarını öğrendim. şehirdeki bütün pislikler, dışkılar, zehirler, irinler ve iltihaplar akıp burada toplanıyordu. Babamın insanlara sattığı pislik burada bir yaşam şekliydi. Etraftaki insanlar sinirliydiler, yaşamlarından zevk almıyorlardı, dışarıdaki hayata karşı öfkeliydiler ve çektikleri bütün acıların sebebini bize bağlıyorlardı. Hiçbir şey yapmasak bile sadece varlığımızın onların bu sefil durumunun nedeni olduğu konusunda hemfikirdiler. Her gün bilenen ve daha da keskinleşen bu bıçağın yerinden fırlayıp kalbimize saplanmamasının sebebi babamın sattığı uyuşturucuydu. Daha fazlası için insanlıklarından daha fazla uzaklaşmayı, babamın bir adamı olmayı, onun malını daha da fazla insana satmayı kabul ediyorlardı. Sonuç olarak ben de onun kızıydım ve onun günahının eseriyle hayatımı zevk içinde yaşamıştım. Burada yaşayan insanların benden nefret etmesi için her türlü nedenleri vardı. Ortaçağda yakalanıp yakılan cadılar gibi beni tutup bir kazığa bağlayıp yaksalar onlara kızamazdım. Vicdanımı rahatlatmak için kadına oldukça yüklü bir miktar para verdim. Bu parayla kendisine yeni bir hayat bile kurabilirdi. Bu parayı kızını öldürdüğüm için, zaten çoktan kızını gözden çıkartmış bir kadına verdim. Büyük ihtimalle o da bu parayı taksitler halinde babama daha fazla uyuşturucu alabilmek için geri verecekti. Babam bu insanların kanını canını parlarını ve hayatlarının emiyordu.

Oradan ayrıldığımda babamın parasını ve gücünü reddettim. Sürekli görüştüğüm arkadaşlarımdan koptum, numaramı değiştirdim ve bir daha hiçbiriyle buluşmamaya karar verdim. Yeni arkadaşlarım benim için çok daha önemli insanlardı. Ã?ocuk esirgeme kurumunda gönüllü olarak çalışıp okuma çağına gelmemiş çocuklara kitap okuyor, hatta onlara ablalık yapıyordum. Birkaç ay önce dönüp güleceğim bu Don Kişotluk benim hayatımın yeni amacı olmuştu ama tüm bunlara rağmen o boşluk yine gelip içime oturdu. Yaptığım şeylerin hiçbir zaman yeterli olmayacağını, bu şekilde geçirdiğim tüm hayatın o gece öldürdüğüm çocuk yüzünden olduğunu ve tüm bunların tek sebebinin yine kendimi tatmin etmek olduğunu zamanla anladım. Vicdanım zamanla kendi kendini temizlemişti.

Ã?ocuk esirgeme kurumunu bırakıp eski evime geri döndüm. Eski arkadaşlarımı aradım ve hayatımı yine onların üzerine kurdum. Hiçbir şey değişmemişti. Hayat benim bıraktığım yerden devam ediyordu. En sonunda babamın gizli eli bana hiç beklemediğim bir yerden ulaşmıştı ama bu seferki amacı beni korumak değildi. Birkaç ay içinde önce kokain daha sonra da eroin bağımlısı oldum. Artık o büyük eksiklik benim için çok uzaklarda bıraktığım tatlı bir anıydı. O boşluk her seferinde aldığım uyuşturucuyla doluyor, uyuşturucunun etkisi yittiğinde yerini daha büyük bir boşluğa bırakıyordu. Eskisinden çok daha korkunç bir şekilde sürükleniyordum.

Zamanla uyuşturucu etkisini yitirmeye başladı. Beni gerçek dünyadan koparmak olan görevini artık yerine getiremiyordu. Bir süre sonra küçük kız tekrar hayatıma girdi. O gece ezip boynunu kırdığım küçük kız. Gerçek dünyadan sıyrılmak için her uyuşturucu alışımda karşıma dikilip beni yaptıklarım yüzünden suçluyordu. Vicdan azabım geri geldi ve bağımlılığımla acılarım arasında geçen ve her seferinde bağımlılığa yenilen sayısız tereddütlü saat beni yavaşça kemiriyordu.

Sonunda çizgiyi aştım. Sayısını bilmediğim son birkaç günümü evimdeki bütün panjurları kapatıp uyuşturucu ile kendimi öldürmeye adadım. En son ne zaman yemek yediğimi hatırlamıyorum. En son gördüğüm hangi olayın gerçek olduğunu bilmiyorum. Artık Gülşah her yerde……, sanki bu evde yaşıyor. Onunla konuşuyorum, sorularıma cevap veriyor, beni ayakta tutabilmek için bana yardım ediyor. Ölüme yürüyeceğim şu anda dünyayı daha iyi anlıyorum. Babamın yaptıklarını, benim yaşadığım hayatı, bu şehre, bu insanlara verdiğimiz acıyı ve zararı ve buna rağmen yaptığımız her yıkımın ve çürümüşlüğün bize nasıl daha çok zevk, haz ve mutluluk olarak geri döndüğünü şimdi çok daha iyi anlıyorum. Düşündüklerim, söylediklerim, şu anda farkına vardığım şeyleri ben mi buldum yoksa bunları bana o mu söyledi bilmiyorum. Ama hayatıma girdiği geceden beri beni hiç bırakmadı. şimdi damarımı bulmama, şırıngayı enjekte etmeme ve son saatlerimi mutlu geçirmeme yardımcı oluyor. Sana borçluyum Gülşah. Dünyada iyiler ve kötüler var. Maalesef ben kötüyüm ve sen benim yoluma çıktın. Çok üzgünüm. Elveda.

<sessizlik>

- Hepsi bu kadar mı evladım?
- Dinleyin efendim. Sonuna kadar dinleyin.

Onun pis kanını emmeyeceğim. Bırakalım lanet hayatını babasının zehri ile sona erdirsin. Bu yaptığım iyilik mi yoksa kötülük mü bilmiyorum ama yaptığım şeyden kesinlikle pişman değilim. Bu kıza tek borcum sahip olduğum ruhum…

Umarım hayatımı istediğiniz gibi anlatmışımdır. Sanırım anladınız. Benim adım Gülşah…





Bölüm 2: Kurt Adam.



- Savaş kızışıyor Yusuf. Ne yazık…Artık çocuklar bile bu savaşın içine çekiliyor.
- Evet efendim. Her iki taraf da saflarını güçlendiriyor.
- Gülşah’ın adını Kararsızlar safına yaz. Henüz kararını vermemiş.
- Baş üstüne efendim.
- İlk kaseti bu kız mı yollamış?
- Hayır efendim. Bundan önce gelen başka kasetler de vardı. Ama onlar Ruhlular’a ait değillerdi.
- Demek ilanlarımızı görebilen Ruhsuzlar var ha? Aslında onların kasetlerini de dinlemek isterim.
- Hemen hepsi şizofrendi efendim. Dinlemeye değmez. Bir iki tane de çocuk vardı aralarında. Ruhlular’dan gelenler bunlar sadece.
- Yazık… Bütün dünya bu adamların gerçek olmayan şeyleri gördüklerini düşünüyor.
- Haklısınız efendim.
- Tamam peki Yusuf. Lafı fazla uzatmayacağım. Geç oldu ve eve gitmek istediğini biliyorum. Bir sonraki kaseti tak lütfen.
- Siz konuşurken bunu zaten yapmıştım efendim.

<Kaset çaların mekanik çalıştırma tuşunun gıcırtısı duyulur ve iki adam penceresiz odanın kitaplarla dolu raflarının arasında kaseti dinlemeye koyulurlar.>

Hayatımı daha önce hiç kimseye anlatmamıştım. Ã?evremdeki insanlar bu tip sorular soracak veya bunu dinleyecek insanlar değil. Biz çok büyük bir aileyiz ve zaten ömrümüzün çoğunu birlikte geçirdik. Bu yüzden birlikte yaşadığımız olayları birbirimize çok sık anlatmayız. Yetmiş kişilik Moskova sirkinin bir çalışanıyım ve hatırladığım kadarıyla son oniki yılımı bu sirkte çalışarak geçirdim.

Hayatımı, bu oniki senede gördüklerimi ve yaşadıklarımı herhangi birisine anlatırsam onların bana inanmayacaklarını biliyorum. Ã?evredemdeki insanlardan daha farklı ve özel birisiyim. Ancak bu farklılık sıradan bir şey değil, bir amaca, geçmişten gelen ilahi ve kutsal bir amaca hizmet edecek bir dürtü. Her geçen gün içimdeki ateş ve öfke daha da büyüyor. Benden çok uzun zaman önce başlamış bir savaşa çağrıldığımı hissediyorum. İçimdeki ses artık yeterince büyüdüğümü ve güçlendiğimi söylüyor. Bir an önce ayağa kalkıp silahımı almalı ve varoluş nedenimi kucaklayıp bu savaşa katılmalıyım. Savaşın çığlıklarını duyabiliyorum, dökülen kanın, parçalanan etlerin kokusunu alıyorum, dövüş meydanının yerden kalkan tozu burun deliklerime doluyor, bu savaş etrafımda, her yerde bunu hissediyorum ama yine de henüz savaş meydanını bulabilmiş değilim. Zamanı geldiğinde ruhumun beni oraya götüreceğini biliyorum...

Bildiğim hayatımdan ilk hatırladığım anım, Asena’nın yüzümü yalamasıydı. Bir kafesin içinde bembeyaz postlu dişi bir kurdun yanında çırılçıplak yatıyordum.

Asena ile geçirdiğim bu ilk dakikalar belki de tüm hayatımın en duyusal zamanlarıydı. Kurdun beni nasıl yaladığını, dişlerini batırmadan çenesiyle ensemi kavrayıp beni kaldırmaya çalıştığını hatırlıyorum. Onun sürekli inip kalkan göğüs kafesini, boynuma dokunan ıslak burnunu, göğüs kafesime bastıran patilerini unutmadım. Bir kurdun yüzünde insanlarda gördüğümüz mimikler yoktur. İnsanlar düşüncelerini, gerçek niyetlerini, öfkelerini, nefretlerini ve tüm diğer duygularını yüzlerindeki mimikler sayesinde gizleyebilirler ama bu kurtlarda mümkün değildir. Kurdun duyguları bütün vücudunda kendisini gösterir. Ã?fkesi nasıl tüm vücuduna yayılıp bütün gücüyle kurdun bedeniyle kucaklaşıyorsa, sevgisi, bağlılığı ve şefkati de aynı şekilde kurdun bedeninde hayat bulur. O gün o kafesin içinde Asena’yı tanıdım. Onunla konuşmadık ama bakışlarımızla ve hareketlerimizle birbirimizi anladık. Kendimi ona çok yakın hissediyordum, ilk defa gördüğüm bu canlı benden çok farklı ama yine de bu gün bile kendimi en yakın hissettiğim varlık o. Onun yanındaki o birkaç dakika çok mutluydum. Bir insan bedenine sahiptim ama henüz insanlığın hiç bir lekesi vücuduma sürülmemişti ve bir kurtla aynı doğallığı kucaklıyorduk. Sonra... sonra insanlar geldi…

Beni gördüklerinde çok şaşırdıklarını hatırlıyorum. Anlamadığım bir dilde konuşup beni göstererek ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Asena bu durumdan huzursuzlanmıştı ve hırlayarak önüme geçerek beni onlardan korudu. Olanların hiç birini anlamıyordum. Yeni gelenlerin vücudları benimkine benziyordu, iki ayaklarının üzerinde duruyor, derilerine yapışık olmayan birbirinden farklı şekillerde ve renkte postlar giyiyorlardı. Sonra Alina geldi ve etraftaki herkes sustu. Uzun dalgalı kır saçları vardı, tırnakları diğerlerinkinden çok daha uzundu, yüzünde büyük bir et beni üst dudağının soluna yapışmış dev bir kene gibi kadının kanını emiyordu. Yaşlı kadın çömeldi, elinin bir hareketiyle Asena’yı sakinleştirdi ve benden uzaklaştırdı. Sonra kemikli sol elinin işaret parmağıyla gözlerimin içine bakarak beni kendisine çağırdı. Karşı koymadan dediğini yaptım. İnsanların vücud dilini henüz bilmiyordum ama tıpkı Asena’yı anladığım gibi yaşlı kadınn da benden istediğini anlamıştım.

Kafesin parmaklıklarına dayanıp kadının gözünün içine baktım. O da bana baktı ve sonra tatmin olmuş bir tavırla ayağa kalktı ve diğerlerini başka bir yere çağırdı. Orada ne konuştuklarını hiç bir zaman öğrenemedim ama geri döndüklerinde beni kafesten çıkardılar ve bana yeni kıyafetler verdiler. Asena çaresizce bu yaptıklarına karşı koymaya çalıştı ama içeri gelen adamların elinde tahta sopalar vardı ve Asena direndikçe ona vurmaktan çekinmediler. Ã?aresizliğe boyun eğmek ancak bir kurtta bu kadar mağrur olabilir. Asena en sonunda vazgeçti ve kafesten çıktım.

İlk zamanlarda insanların arasında benimsenmedim. Asena’dan daha farklı görünmeme rağmen bütün sirkte beni en çok benimseyen canlı bir kurttu. İnsanların dilini çabucak öğrendim ve onlardan duyduğuma göre beş yaşlarında sarı saçlı mavi gözlü bir erkek çocuğuydum. Adımı Vacheron koydular ve beni janglör bir ailenin yanına verdiler. Aile Bulgar Türk’üydü, sekiz, on iki ve on dört yaşlarında iki erkek ve bir kız, üç çocuktan oluşuyordu. Kendi başlarına kaldıklarında Türkçe konuşuyorlardı. Babaları Süleyman karısıyla beraber Bulgaristan da yaşadıkları zulme daha fazla dayanamayıp Rusya’ya göç etmişti. Daha sonra yolları bir şekilde Moskova sirkine düşmüştü ve burada çocuk sahibi olmuşlardı.

En küçük çocukları Buket ismini verdikleri kızlarıydı, oğullarından küçük olanı Karaca, büyük olanının adı da Murat idi. Onlar benim ilk arkadaşlarım, ilk meslektaşlarım ve daima ailem oldular. Bir arada küçük bir çete gibiydik ve her zaman birbirimize destek oluyorduk. O sirkten canlı çıkmamın sebebi Süleyman’ın çocuklarıdır.

Yedi yaşıma geldiğimde kardeşlerimle beraber sirkteki gösterilerde yer almaya başladım. İlk gösterilerimi Asena ile birlikte yapıyordum. Sirk beni ve Asena’yı kendi halimize bırakmıştı. Aramızda kırılmaz bir bağ oluştu ve ne zaman kendimi yalnız hissetsem geceyi onunla beraber kafesin içinde geçiriyordum. Süleyman bu konudan hiç bir zaman şikayet etmedi ve bana her zaman destek oldu.

Kısa süre sonra diğerlerinden daha farklı olduğumu keşfetmeye başladım. Reflekslerim diğerlerinkinden çok daha hızlıydı, onlardan daha yükseğe sıçrayabiliyordum, onlardan daha hızlı koşuyordum, onlardan daha güçlüydüm ve onlar kadar çok yorulmuyordum. Ben büyüdükçe bu farklılığım ailemin gurur kaynağı oldu ama sirkteki diğer insanlar giderek benden uzaklaştılar. Arkamdan konuşmaya, beni kötülemeye ve gördüklerinde yolumdan çekilmeye başladılar. Benden gizlenen ama sürekli beni takip eden bir şeyler olduğunu biliyordum. Ama bunu bana hiç kimse söylemiyordu.

Oniki yaşıma geldiğimde Yuri beni bıçaklarla tanıştırdı. Sirkin lideri oydu ve uzun zamandır hareketlerimi izliyordu. En az bir doksan boyunda, tüm vücudu kaslı ve yağsızdı. Bütün vücudu dövmelerle doluydu, bunların görünürde olanlarının çoğu siyah lekelerden fazlası değildi ama onu tanıyanlar vücudunun görünmeyen yerlerinde çok daha anlamlı ve korkunç, belki de büyülü dövmeleri olduğunu söylerdi. Sirkte hemen herkesin mistik bir hikayesi vardı ama hiç kimse Yuri’ninkinden bahsetmeyi sevmezdi. Otoritesi tartışılmazdı ve dudaklarından çıkan kelimeler ferman olurdu. Sirkte yaşadığım süre boyunca onun herhangi bir lafına karşı çıkan birisi olmadı, buna bende dahildim.

Yuri, Asena ile yıllardır yaptığım gösteriyi değiştirmeye karar vermişti. Gerekçe olarak insanların küçük bir çocuğun bir kurtla yaptığı gösteriyi heyecanlı ve tehlikeli bulabileceğini ama artık çok büyüdüğümü ve bunun bir adamın köpeğiyle oynaması olarak anlaşılacağını söyledi. Asena bir köpek değildi. O köpek gibi de değildi ama Yuri’nin bunu anlamasını beklemiyordum. Asena yine benim yanımda kalacaktı ve onunla vakit geçirebilecektim. Tek fark artık bir gösterimiz olmayacaktı. Bu aslında çok kötü bir teklif değildi. Yuri’nin sözünü dinledim ve ondan bıçaklarla ilgili eğitim almaya başladım. Bu konuda ustalaşmam altı ayımı aldı ve daha sonraki altı ayda Yuri’den daha iyi bir bıçak ustası oldum. Yada o benim öyle olduğumu düşünmemi istedi.

Benim normal bir hayat olarak gördüğüm sirk hayatı sizin gözünüzde çok farklı ve egzotik bir hayat olabilir. Sirkte herkes farklıdır ve kimseye normal diyemezsiniz. Bazıları kendi dünyasında yaşar, bazılarının vücudları farklıdır, kimisinin olağan üstü yetenekleri vardır. Ama yinede tüm bu farklılıklara rağmen onlarda ortak noktalar olduğunu anlamaya başladım. Asena’yı çok seviyordum. Ama yine de ondan farklıydım. Süleyman’ın çocukları ile aramızda çok kuvvetli bir bağ vardı. Ama onlardan da farklıydım. Günler geçtikçe beni en iyi anlayanın falcı Alina olduğunu gördüm.

Sirkte Alina’dan hiç kimse hoşlanmazdı. Kendisine ait simsiyah küçük bir çadırın içinde oturur, neredeyse hiç bir zaman dışarıya çıkmazdı. Gösterilerde de yer almıyordu. Sirk açıldığı zaman çadırın kapısına yakın bir yere çadırını kurar, para karşılığında insanların falına bakardı. Bir insanın gözüne bakarak tüm geçmişini okuyabildiği, el çizgilerine bakarak da geleceğini görebildiği söylenirdi. Onunla ne zaman karşılaşsam onun diğerlerinden farklı olduğunu hissediyordum. Herkes diğerlerinden farklıydı ama Alina benim farklı olduğum gibi farklıydı.

Onüç yaşıma bastığım gün Asena’nın kafesine geldi ve beni çadırına çağırdı. Bir anlamda sekiz sene önceki sahnenin aynısıydı. Asena Alina’yı görünce sırtını kamburlaştırıp hırlamaya başladı ve önüme geçti. Onu sakinleştirmem oldukça uzun sürdü. Sonra yaşlı kadının çadırına gitmek için ayağa kalktığımda beni pantolonumdan tutup gitmemi engellemeye çalıştı. Ne olursa olsun gitmeye karar vermiştim ve zor da olsa dişi kurdun dişlerinden kurtulup kafesin dışına çıktım. Asena çaresizce oturdu ve ulumaya başladı.

Alina’nın çadırına girdiğimde küçük bir masanın önünde ayakta duruyordu. Sol elinde keskin bir bıçak, masanın üzerinde ise halen kanayan siyah bir horoz vardı. Geldiğimi farketmesine rağmen herhangi bir tepki vermedi. Sağ eliyle horozun akan kanının üzerine şekiller çiziyor, anlamadığım dilde garip şeyler söylüyordu. En sonunda elindeki bıçağı bıraktı, sol elinin tırnaklarını masaya geçirdi ve avcunu kapatıp ellerini yumruk haline getirdi. Bir süre bu şekilde bekledikten sonra elini hızla yukarı kaldırdı. Masadan yere damlayan kan kümesine baktı ve bir kaç dakika nefessiz kaldı. Sonra gözlerini kapadı ve sandalyenin üzerindeki siyah örtüyü alıp masanın üzerine örttü. Arkasına döndü ve bana oturmam için tahtadan eski bir tabureyi gösterdi. Bana söylediklerini hiç bir zaman unutmayacağım.

“Bizler farklıyız Vacheron. Bizler Ruhlular’ız ve onlar bu yüzden bizden her zaman nefret edecekler. Hiç bir zaman ruhsuz bir insanın dostluğunu ve sevgisini hissetmeyeceksin. Sana iyi davranıp seni aralarına alabilirler ama bu senden korktukları veya seni kullanmak istedikleri için olacak. İnsanlar çoktan yittiler Vacheron, ruhlarını binlerce yıl önce kaybettiler. Sen şu anda içinde insan ruhu taşıyan bir kurtsun. Gerçek gücüne ulaşabilmek için içindeki ruhun bir kurdun ruhuyla birleşmesi gerekiyor. Ve bu gücü sana ben vereceğim. Büyük bir savaşçı olacaksın Vacheron… Sadece dediklerimi yap.”

Bu sözleri söyledikten sonra kemikli sol elindeki kanla alnıma bir işaret çizdi, anlamadığım sözler söyledikten sonra sol elimi alıp falımı okudu.



On üç kehanet görüyorum geleceğinde Vacheron.
Bunların altısı hayır altısı şer.
Bir de kehanet var ki geleceğinde kimseler bilemez
nasıl gerçekleşir nasıl gerçekleşemez.

Altı şer kehanet var geleceğinde
Cinlerin ve şeytanların ördüğü kaderinde
Henüz geçmiş olmayan geleceğinde
Başına gelecek olan altı şer hikaye.

En sevdiklerin ölümü senden bulacak evladım
Bunu istesen de istemesen de.

En büyük yardım düşmanından,
En büyük kötülükler dostlarından gelecek.

Aşkı hissedecek ama onu asla elde edemeyeceksin.

En büyük zaferin en acı yenilgiye dönüşecek.

Özgürlüğüne yürüdükçe kendini bir köleye,
Merhamete güvendikçe zalime dönüşeceksin.

Ama hemen üzülme Vacheron,
Güzel kehanetler de var geleceğinde.

Altı hayırlı kehanet var geleceğinde
Meleklerin ve perilerin ördüğü kaderinde
Henüz geçmiş olmayan geleceğinde
Başına gelecek atı hayırlı hikaye.

Hayatında hiçbir zaman yenilmeyeceksin,
Sen yenilmeyi istemediğin sürece.

Hiç kimse seni yaptığın kötü şeyler için yargılamayacak,

Bir çocuğun olacak, senden daha güçlü ve daha bilge.

Büyük bir odunun güçlü bir askeri olacaksın

Adını bilecek herkes ve sana saygı duyacak.

Ve evladım,
Hiçbir zaman pişman olmayacaksın.

Bir de kehanet var ki geleceğinde
Kimseler bilemez nasıl gerçekleşir nasıl gerçekleşemez.
Ruhun bütünleşecek bir gayeyle,
Kimseler bilemez hayır mı yoksa şer.

Alina bu sözleri söyledikten sonra çadırdan çıkmamı istedi. Bir daha uzun süre onunla yüz yüze gelmedim.

Kehanetlerimi dinledikten sonra hayat çok fazla değişmedi. Bıçaklarla yaptığım gösteriye Buket’i de almaya karar verdim ve uzun süre beraber bir çok gösteri yaptık. Ben bıçakları fırlatıyordum, Buket ise benim tehlike içindeki hedefimdi. Yeteneğimden hiçbir zaman kuşku duymadı ve attığım her bıçağın, önünde durduğu tahtaya saplanmasını sabırla bekledi. Zamanla büyüdük ve birbirimizi sevdik. Rusya da, bir sirkte yaş farkı aşk için büyük bir engel değildi. Ben on beş, Buket ise on sekiz yaşındaydı. Birbirimizi sevdik ve beraber olduk.

Her canlıya hayatlarında mutlu olmaları için verilen kısa bir zaman vardır. Bu mutluluk bazen birkaç dakika, bazen birkaç ay, eğer şanslıysan birkaç yıl sürer. Tek bir şey vardır ki değişmeyen, o da mutluluğun göz açıp kapayıncaya kadar geçip gittiğidir ve mutluluk insanların bulduğu zaman dilimleriyle ölçülemez.

Yıllar içinde Asena giderek yaşlandı ve eski gücünü kaybetmeye başladı ama yine de kurt asaletinden bir şey kaybetmemişti. Asena’yı hiçbir zaman unutmadım. Aradan geçen yıllarda ondan uzaklaşmadım ve bazı geceler onun yanında yatmaya devam ettim. Ama aklımın bir köşesinde onun sonsuza kadar benimle olamayacağı hissi şekillenmeye başlıyordu. Sıradan giden bütün olaylar sirk İstanbul’da bir gösteri yapmaya karar verdiğinde değişti.

İstanbul’a geldiğimizde on yedi yaşıma basmıştım. şu anda olduğum yaşa. Yaptığımız bütün gösteriler sürekli yaptıklarımızdan farklı değildi ama sirkteki insanlarda bir değişim vardı. Buraya gelme amacımızın gösteri yapmaktan çok daha farklı nedenlere sahip olduğunu anlamaya başlıyordum. Yuri her zamankinden daha farklıydı. Burada sirkin liderinden çok bir komutana benziyordu. şehirde tanımadığım pek çok insanla görüştü ve bazı geceler sirki terk edip sabaha kadar geri dönmedi.

Aradığım soruların cevaplarını çok kısa zaman önce öğrendim. Bir gece Yuri yattığım karavana geldi ve boynumda bir bıçakla beni uyandırdı. Soru sormama bile izin vermeden beni yatağımdan kaldırıp Asena’nın yanına götürdü. Yolda sürekli olarak bir savaşçıya ihtiyaçları olduğunu ve beni artık daha fazla kendi halime bırakmak istemediğini söylüyordu. Hayvanların kaldığı çadıra geldiğimizde Alina’yı kafesin başında bizi beklerken bulduk. Asena’nın kafesinin başında. Dişi kurt bedeninde kalan gücün çok daha ötesinde bir kuvvetle dişlerini gösteriyor, düşmanlarını korkutmaya çalışıyordu. Ama ne Yuri ne de Alina bundan çok da fazla etkilenmiş gözükmüyorlardı. Yuri kolaylıkla kafesin kapağını açtı ve boynuma dayalı bıçakla kafese girdik. Kolundaki dövmelerin anlamlarını şimdi daha iyi anlamaya başlıyordum.

Bembeyaz dişi kurt sivri dişlerini göstermiş, Yuri’ye karşı saldırı pozisyonunu almıştı. O sırada neler olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Az ilerde karanlığın arasında en yakın arkadaşlarımı, Karaca’yı ve Murat’ı seçebiliyordum. Bana yardım edeceklerini biliyordum. En doğru zamanı bekliyor olmalıydılar.

Yuri elindeki çift oluklu bıçağı boynuma dayadı ve boynumdaki deriyi yüzeyden kanatacak kadar kesti. Bütün bunları yaparken bir yandan da Asena’nın hareketlerini seyrediyordu. Alina kendinden emin ve sakin, hiçbir zaman anlamadığım dilinde bir şeyler gevelemeye başlamıştı. Asena önce hırladı, sonra uludu. En sonunda teslim oldu ve kuyruğu iki bacağının arasında bana doğru yaklaşmaya başladı. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Onun yenilgiyi bu şekilde kabul etmesi ve onurunu iki bacağının arasına alması ilk defa gerçekleşen ve bir daha asla gerçekleşmeyecek olan olaylardan birisiydi. Asena’yı benim kadar tanıyor olsaydınız bunun onun hayatındaki en büyük ve son yenilgi olduğunu anlardınız. Tam önümde durdu ve gözlerini gözlerime dikti. Alina sözcüklerini tamamladığımda yerimde kaskatı kesildim. Hiçbir uzvum beynimin komutlarına cevap vermiyordu. Olduğum yerde donmuştum ve görebildiğim tek şey Asena’nın gözleriydi. Her şey kendiliğinden oldu. Ben istesem de, istemesem de.

Gördüklerimi size nasıl anlatırım bilemiyorum. Dişi kurdun gözlerinde her şeyi gördüm. Büyük savaşı, bunca yıldır ölen insanları, dökülen kanları ve yitirilen hayatları. Ama hiç biri beni etkilemedi. Ã?ünkü orada daha önce farkına varamadığım başka şeyleri de görüyordum. Asena benim annemdi. Bir insanın anne dediği varlıktan çok daha yüce, çok daha ilahi anlamda annemdi. O benim var olmamın sebebiydi, babamın dölünü taşıyıp ona bir vücut ve can veren herhangi bir varlıktan daha öte, var oluşumun kaynağıydı. Ruhani ve fiziki anlamda. Onun gördüklerini ben de gördüm. Onun bildiklerini ben de bildim. Onun hissettiklerini ben de hissettim. En sonunda ben o, o ben oldu ve ruhlarımız kucaklaştı. Birkaç saniye içinde az önce olduğum insandan çok daha farklıydım. şu anda biliyorum ki o anda ben bir kurt adamdım. Bilincim gerçek dünyayı görecek kadar yerine geldiğinde tam karşımda Asena’nın cesedi yatıyordu. İçimde ilk defa bu kadar büyük bir öfke kabarıyor, daha önce hiç hissetmediğim bir güç damarlarımda dolaşıyordu. Orada gördüğüm en sevdiğim canlının cesedi, Yuri, Alina ve bunca zaman dostum dediğim insanlar, Karaca ve Murat idi. Dostlarım doğru zamanı gereğinden çok daha fazla beklemişlerdi. Benim kabul edebileceğimden çok daha fazla. Sonra durdum ve her şeyi yeni sahip olduğum güce bıraktım. Ã?fkemin tüm bedenimi ele geçirmesine izin verdim. Onu kucakladım, onu sevdim ve kazanması için elimden geleni yaptım.

Savaşın nasıl olduğunu hatırlamıyorum. Ã?ünkü savaş benim bildiğim dünyada gerçekleşmedi. Savaş Yuri’nin dövmelerinin bir anlam kazandığı bir boyutta veriliyordu ve ben orada yeniydim. Dişlerimle Alina’yı parçaladım. O daha ne olduğunu bile anlamadan. Benden böyle bir öfke beklemiyordu sanırım. Karaca ve Murat benden çok daha güçsüz, insan formunda iki canavara dönüştü. Onların ölümü çok hızlı oldu. Zevk vermeyecek kadar hızlı…

Geriye tek bir düşman kalmıştı. Babam. Benim gibi bir kurt adam olan babam. Babam olduğunu biliyorum çünkü bunu Asena’nın gözlerinde görmüştüm. Simsiyah pelerini, uzun altından palası ve kafasındaki tüylü miğferiyle Yuri karşımda dikiliyordu. Dövmeleri en sonunda bir anlam kazanmıştı. Bana baktı ve arkasını döndü. Beni neden bağışladığını bilmiyorum. Belki oğlu olduğum için, belki benimle daha anlamlı bir savaş vermek istediği içindi. Belki Alina ona da tıpkı bana okuduğu gibi kaderini okumuştu ve o buna sadık kalmak istiyordu. Bunu asla bilemem. Tek bildiğim onun kötü olduğu ve kötülerin de kendi mantık çerçevelerinde bir tür onura sahip oldukları. Sanırım babam değersiz bir galibiyeti zafer olarak görmedi ve zaferi bir anlam kazanana kadar bana süre tanıdı. Ona çok daha büyük bir güç kazandıracak, kaderinde okunan bir zafer için beklemeyi tercih etti. Tekrar ruhsuz insanların dünyasına döndüğümde bir sürgün olduğumu biliyordum. Buket’in gözünde kardeşlerinin katili, sirk halkının gözünde bir kaçaktım. Sonsuza kadar avlanacak olan bir kaçak.

şimdi İstanbul sokaklarında dünyayı yeniden tanımaya çalışıyorum. Sirk dünyasından çok daha farklı bir dünyayı. İyilerin ve kötülerin sürekli savaştığı bir dünyayı tanımaya çalışıyorum. İçimdeki ses artık yeterince büyüdüğümü ve güçlendiğimi söylüyor. Bir an önce ayağa kalkıp silahımı almalı ve varoluş nedenimi kucaklayıp bu savaşa katılmalıyım. Savaşın çığlıklarını duyabiliyorum, dökülen kanın, parçalanan etlerin kokusunu alıyorum, dövüş meydanının yerden kalkan tozu burun deliklerime doluyor, bu savaş etrafımda, her yerde bunu hissediyorum ama yine de henüz savaş meydanını bulabilmiş değilim. Zamanı geldiğinde ruhumun beni oraya götüreceğini biliyorum...Babamı gördüğüm zaman hangi tarafta olduğumu biliyordum. O da benim hangi tarafı seçtiğimi…

Sirkten kaçtım. Buket’i ve karnındaki çocuğu arkamda bıraktım. Artık bir sürgünüm. Ama kehanetler doğruysa kader yolumda daha yürümem gereken çok yol var. Bu zamana kadar doğru çıktılar, bundan sonra da beni yanıltmayacaklar. Alina ve Yuri. Düşmanlarım. Bana dostlarımdan daha çok yardım eden düşmanlarım. Bu savaş burada sona ermedi… ermeyecek.






Bölüm 3: Kedigil


- Vacheron’u iyilerin saflarına yaz Yusuf. Seçtiği taraf yarın cephelere ilet
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Bogus »

Bölüm 4: Ruhbüken.





- Hale’yi iyilerin saflarına yaz Yusuf. Seçtiği taraf yarın cephelere iletilsin.
- Baş üstüne efendim. Söylediğinizi yapacağım.
- Sıradaki kaset kimden gelmiş?
- Kasetin üzerinde Deniz Ã?ağan yazıyor efendim. Dinlemek için kaset çalara taktım ama içi boştu. Hiçbir şey kaydedilmemiş. Büyücüler aleminde Zamanın Mumu olarak tanınıyor. İlk gelen kaset değil ama gelen kasetler arasında tanıdığım tek Ruhlu oydu. Bu yüzden ilk onun kasetini dinlemiştim. Kaset boş…
- Sen tak yine de. Büyücülerin kendine göre yöntemleri vardır.
- Siz nasıl isterseniz efendim.
<Kaset çalara takılan kasetin ve kaseti taşıyan haznenin yerine oturma sesi duyulur. Arkasından eski aletten mekanik çalıştırma tuşunun bilindik gıcırtısı yükselir.>

Hayır bu boş bir kaset değil gerizekalı. Söyleyeceklerimi unutmak istemiyorsan, ki bunun olacağını hiç sanmıyorum, derhal bir kağıt kalem al ve söylediklerimi yazmaya başla. Ã?ünkü bunları tekrar anlatmayacağım.

- Kalem ve kağıt getir Yusuf.
- Baş üstüne efendim.

. . .

- Hazırım.
- Hazırmış Zamanın Mumu…

İnsanların tabiri ile ben bir büyücüyüm. Farklı toplumlarda Falcı, Sihirbaz, şaman, Hokkabaz ve İlüzyoncu olarak da biliniriz. Ancak biz kendi aramızda birbirimizi Ruhbüken diye tanımlarız. Ben konuşurken de benim hakkımda bu ismi kullanmanızı istiyorum. Ben bir Ruhbükenim.

- Bizi nasıl duyuyor? Bir mekan ruh bükeni olabilir mi?
- Yusuf. Sus ve dinle.

Belki bunlar size böbürlenme olarak gelecekler, ki eminim Ruhbüken’ler de oldukça alışık olduğunuz bir şeydir. Ancak yine de söylemeden geçemeyeceğim. Ruhbükenler diğer bütün Ruhlular’dan farklıdır. Ã?ünkü biz boş kabuğumuzun içine karşımıza çıkan bir hayvanın veya bir vücuda ihtiyaç duyan herhangi bir tanrının ruhunu sokmadık. Bedenimizdeki ruh bir insan ruhu bile değil. Bizler kendi ruhumuzu yaratırız. Bu yüzden de tamamen kendimize özgüyüz.

Siz Katipler bir taraf seçmemizi ve ebediyete kadar unutulmamamız için kendimizi tanıtmamızı istemişsiniz. Daha fazla ısrar etmenize gerek yok, çünkü artık kendimi tanıtacağım. Ama size kendimi tanıtabilmem için ruhumu nasıl yarattığımı anlatmak zorundayım. Ã?ünkü aslında ben zaten bir ruhum.

Bütün diğer büyücüler gibi, ben de hayatıma bir Uyurgezer olarak başladım ama kendi ruhumu yaratmak sadece 14 yılımı aldı. 14. yaş günümü kutladığımda artık bir Ruhlu’ydum.

Madem sizden sonraki Katip’ler beni bu bant kaydını dinleyerek tanıyacaklar, o halde size kendimi doğru dürüst anlatmak zorundayım. Siz Katip beyinlilerin, ki sadece taşıdığınız kolyeler sayesinde Ruhlular’ın dünyasına girip çıkabiliyorsunuz, benim ne olduğumu anlayabilmeniz için size yaşadığımız dünyanın nasıl bir yer olduğunu biraz anlatmam gerekiyor.

Kendi ruhunuzu yaratana kadar etrafınızda gördüğünüz şeylerin hepsini gerçek sanırsınız ve biz sizin büyü dediğiniz şeyi yaptığımızda gerçekliği değiştirdiğimizi düşünüyorsunuz. Halbuki sizin gerçek olarak adlandırdığınız ve tarihini tuttuğunuz materyal dünyada olan her şey astral dünyada olan olayların bir yansıması. Daha önce büyücülerin büyünün dinamiğini, bu dünyanın nasıl bir yer olduğunu siz Katip’lere detaylı bir şekilde anlattığını biliyorum. Bu yüzden size bunları tekrarlamayacağım. Ama sadece bir tek şeyi aklınızdan sakın çıkarmayın. Bir şeyin ruhunu astral dünyada kontrol edip istediğiniz gibi bükebilirseniz, o şeyi materyal dünyada da yapabilirsiniz. Aslında bizim yaptığımız şey de bu. Ruhları bükmek…

Bunu yapabilmek için de güçlü bir ruha ihtiyacınız var. Tamamı ile kontrolünüz altında olan, tamamen sizi anlatan bir ruha. Sizin kendi yarattığınız ruhunuza ihtiyacınız var ve aslında diğer ruhları büken de sizin kendi ruhunuz.

Uyurgezer ismim Deniz. Ama kendi ruhumu yarattığımda beni evlat edinen lonca ismimi Zamanın Mumu koydu. Ã?ünkü ben bir Zaman Ruhbükeniyim. Bu da demek oluyor ki yanıldın geri zekalı Yusuf. Ben bir mekan Ruhbükeni değilim ve burada anlatacağım bu kadar lafı bir türlü tam olarak kavrayamayacak olman senin için oldukça pahalıya patlayacak. Bu sözlerimi sakın unutma.

Gözlerimi Harem’de, o zamanlar liman henüz bugünkü kadar büyümemişken ve limanın etrafındaki boş çayırlık topraklar konteyner depolarına dönüştürülmemişken, çimlik bir tepeye kurulmuş küçük bir çingene kampında açtım. Ağlayarak etrafıma baktığımda gördüğüm ilk şey bir çadırın içinde yanan mumlar ve dışarıdaki yağmura direnen kamp ateşinde kaynatılmış suyla dolu leğenden çıkan su buharıydı. Annemin güven ve huzur dolu, hiçbir savaşın parçası olamayan rahat rahminden çıktığımda, olanca gücümle talihime ve kaderime isyan ettim. Ã?adırın dışında çığlığımı duyan babam yağmura aldırış etmeden kamp ateşinin yanına gitti ve hala kulaklarında çınlayan haykırışımı ruhunun kavrayışından silinmeden notalara döktü.

Babam doğumumu kampın ateşinin başında keman çalarak kutlamış. Vişne rengi, nesilden nesle aktarılmış keman doğumumu kendine özgü melodisiyle anlatmış. Kamp halkı babamın hem ağlayan hem gülen kemanını duyduğunda yağan yağmura rağmen kamp ateşinin etrafında toplanmışlar ve bir zamanlar canlı olan kedi bağırsaklarından yapılmış tellerin çıkarttığı titreşimin beyni uyuşturan melodisine kendilerini bırakmışlar. İşte tam o anda, kamp bir savaşa hazırlanırken doğmuşum. Ve benim doğumum, babamın çaldığı, doğumumu tüm İstanbul’a müjdeleyen keman ile savaşın ortasında kısa süreli bir durgunluk yaratmış. İstanbul’un kökleri dünyanın dört bir yanına uzanan Ruhluları; Ã?ingeneleri, Ã?erkezleri, Ermenileri, Yahudileri, Rumları ve Türkleri, hepsi bu melodiyi dinlemişler. Bir çocuğun, hiçbir günahı olmayan bir günahın varlığını ilk müjdeleyişinin sesi önce babamın parmaklarından, ardından da onun her isteğine uyan kemanından materyal dünyamıza dökülmüş. Her bir Ruhlu, hangi taraftan olursa olsun, Kötülerin Baş Komutaı’nın keman sesini duymuşlar. İşte böyle doğmuşum. Haremde, mum, ateş, keman ve yağmurun arasında bir yerde Ruhsuz bedenim İstanbul’un kirlenmeye başlayan, yanmış odun ve kömürün sobalardan fışkıran isi ile dolu havasını ilk kez içine çekmiş.

Doğduğum gece babamın keman sesini duyan İyiler savaşa bir gün ara vermişler. Her ne kadar beni dünyaya getiren tohumu serpen adama lanetler okusalar da, kemanın sesinde bir anlık bile olsa barış çağrısı varmış. Kötülerin Komutanı’nın çaldığı kemandan çıkan notalarda, onun habis kalbinden istemeden dahi olsa bir şekilde notalara basan parmaklara bulaşabilecek kötülüğün en ufak bir izini bile bulamamışlar. Bu yüzden ben doğduğumda iyilerin komutanı olan Yakup Bey savaşı bir geceliğine durdurmuş. Ve bütün İstanbul rahat bir uyku çekmiş.

Ertesi gün büyük savaş gerçekleşmiş ve Kötüler İstanbul’da son yenilgilerini almışlar. Babam İyiler tarafından esir alınmış ve idam edilmiş. Kötülerin safları dağıtılmış. Tüm İstanbul, ister Ruhlu ister Ruhsuz olsun bu savaşın etkilerini hissetmiş. 26 Mayıs 1960’da İstanbul’da doğmuşum. O gün bu gündür burada yaşıyorum.



Ertesi gün babam savaşı kaybettiğinde ben de yetim kalmış oldum. Kabilemiz yenildi ve yok edildi. İyiler kendi kendilerine aldıkları kararla kabilemizdeki 13 yaşından büyük herkesi öldürdüler. Bazı Katipler o gece İstanbul’da hiç kimsenin İyi olmadığını, savaşın gerçek yıkımının her iki taraf da silahlarını kuşanmışken değil, asıl Kötüler teslim olduğunda gerçekleştiğini anlatırlar.

Yetim hayatım doğum günümün hemen ertesi günü Kadıköy şifa hastanesinde başladı. Bir süre burada doktorların gözetiminde bakıldıktan sonra Eyüp Ã?ocuk Esirgeme Kurumuna bırakıldım. Annemi ve babamı hiçbir zaman tanımadığım için onları hiçbir zaman özlemedim de. Ã?ocuk Esirgeme Kurumu’nun şartlarını size anlatmayacağım. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, bu yuva her iki taraf arasında bir çok kez el değiştirdi. şu anda kendi ruhunu yaratmış, İstanbul’un sayılı ve en güçlü Ruhbüken’lerinden biri olarak size şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hem İyiler, hem de Kötüler.. aslında ikisi de aynı. Her iki taraf da bir despot ve ideolojilerini güçlerinin yettiği kadar yayabiliyorlar.

Yurdun kontrolünde İyiler varken tırnaklarımızı temiz tutmamız, yatmadan ve yemeklerden önce dua etmemiz, saat tam 10’da uyumamız gerekiyordu. Bunu yapmadığımız zaman dayak yiyorduk. Kontrol Kötüler’in eline geçtiğinde ise yurtta hiçbir kural kalmıyordu. Ama bunun karşılığında ne zaman dayak yiyeceğinizi de asla bilemiyordunuz. Müdür bazen sırf zevkine, bazen de sadece rutini fazla aksatmamak adına size dayak atabilirdi. Bazı geceler Sapkınlık tanrısı yurda çöreklendiğinde Bakıcılar’ın tecavüzleri de oluyordu. Bu belki siz Katip’leri üzecek ama şunu çok iyi bilmenizi istiyorum. Ne yediğimiz dayaklar, ne de uğradığımız ezilme ve aşağılanma arasında hiçbir şey değişmiyordu. Yediğimiz dayak her ikisinde de aynıydı, ezilme ve aşağılanmanın ise yöntemi değişiyordu.

Bu gün birbirleri ile savaşan bu iki tarafın neden kendilerini İyiler ve Kötüler diye ayırdığını gerçekten anlamıyorum. Kötüler aslında kötü değiller. İyiler de kesinlikle İyi değil. Ama yine de birbirlerine koydukları isimleri bir şekilde kabul etmişler ve bugün halen bu isimlerle anılmaya devam ediyorlar.



Ruhumu nasıl yarattığıma geri dönelim. Bütün büyücüler ruhlarını yaratma sürecine girdiklerinde ruhları Uyurgezer’lerden uzak tutan bilinci devre dışı bırakmak zorunda kalırlar. İnsan ateşi bulduğunda, daha önce çiğ yediği eti pişirdiğinde, Uyurgezer’lerin masalına göre Kabil Abil’i öldürdüğünde veya bir maymun bir başka maymunu kafasına kemikle vurarak katlettiğinde, veya belki bunların hepsinden farklı, bizim bilmediğimiz bir şekilde İnsan ruhundan koptu. Bu kopuş bir anda veya bir yılda gerçekleşmedi. Ancak zaman ilerledikçe İnsanlar daha önce hiç yapmadıkları, daha önce hiçbir canlının yapmadığı şeyleri yapmaya başladılar. Böylece ruhlarının onlara söylediği şeyi yapmaktan vaz geçip, kendi kendilerinin efendisi oldular. Ruhsuz kalan vücud zihnin gücüne boyun eğdi ve onun dediklerini yapmaya başladı.

Eskiden sadece bütün diğer ruhların yaşamı ile uyumlu olan ruhları üremelerini söylediğinde üreyen insanlar kontrol zihinlerine geçince istedikleri zaman üremeye başladılar. Acıktıklarında yemek aramalarını söyleyen Ruhlarını dinlemediler, bunun yerine zihinlerinin onlara söylediği gibi aç olmasalar dahi yemek topladılar, bu yüzden kıtlıklarda daha az aç kaldılar ama buna karşılık yiyecek bulamayan diğer hayvanlar aç kaldı. Ateşi kullanarak eti pişirdiler ve yiyecekleri daha yumuşak, daha kolay yenebilen ve onları daha uzun yaşatan besinlere döndü. Söylediğim gibi. Bu bir gecede olmadı. Ama zamanla insanlar ruhlarını kaybettiler ve geriye zihinlerinin doldurduğu boş bedenler kaldı.

İşte bu yüzden kendi ruhunu yaratma yoluna girmiş bir Ruhbuken, öncelikle zihnini, bilincini veya siz bu köleliğe, bu materyal dünyaya vurulan zincire her ne ad veriyorsanız ona olan bağlılığını kırmak, bilinmeyenin ve tahmin edilemeyenin sınırlarında dolaşmak zorundadır. Ancak ondan sonra bir Ruh’u yaratmak mümkün olabilir. İşte siz Katip’lerin ve Uyurgezerlerin bahsettiği, biz Ruhbükenler’in kendi ruhumuzu yaratırken deliliğin sınırlarında gezmemizin nedeni budur. Halbuki sizin delilik dediğiniz şey aslında gerçekleri olduğu gibi görmekten ibarettir.

Açıkca bir şeyi itiraf etmek istiyorum. Bunu bu güne kadar hiç kimseye anlatmamıştım. Ã?ocuk Esirgeme kurumunda Esra ile tanışmamış olsaydım bugün asla bir Ruhbüken olamazdım. Onu 11 yaşındayken getirdiler. Saçları kazınmış üstünde eski püskü kırmızı kadifeden bir tulumla gelmişti. Yuvadaki yetimler yuvaya yeni bir çocuk getirildiğinde yeşil parmaklıklı büyük bahçe kapısının arkasına dizilip yeni geleni görmeye çalışırlardı. Dışarıdan gelen birisini ilk görebileceğiniz, müdüriyete giden yola bakan tek yer bu kapının arkasıydı. Ben de o gün o parmaklıkların arkasındaydım. Daha önce pek çok kez, yuvaya bir çocuk seçmek için geldiğini düşündüğümüz yabancılar gördüğümüzde de bu kapının arkasına dizilirdik. Genç çiftler Müdür’ün odasına gidene kadar bu kapının önünden geçen patikayı yürümek zorunda kalırlardı ve çoğu zaman bizlere dudaklarını büküp acıyarak bakarlardı.

Yuvaya yeni gelenler çoğu zaman daha utangaç olur, bahçede herhangi bir ağacın arkasına saklanır ve kendini seçtirmek için hiç bir çaba göstermezlerdi. Ã?oğu ailesini kaybetmenin şokunu henüz üzerlerinden atamamış olurdu. Belki de bir aile bulmamız gerektiğini orada birbirimizden öğreniyorduk. Yuva hiç bir çocuğun kalmak istediği bir yer değildi. Daha sonra şoku atlatan, yuvanın gerçek yüzü ile tanışan çocuklar buradan çıkmanın tek çaresinin bahçe kapısının arkasına dizilip evlatlık bir çocuk arayan ailelere kendini seçtirmek olduğunu öğrenirlerdi.

Genç bir çift o bahçe kapısının önünden geçerken bizlere baktığında her çocuktan ayrı bir ses çıkardı...

“Beni seçin! Ne olur beni seçin... Burada daha fazla kalamam. Lütfen beni seçin.”
“Anne! Anne! Anne buradayım. Buradayım Anne! Bana bak. Lütfen bana bak! Gör beni!”
“Baba... Sen misin baba. Babam sen misin?”
“Söz veriyorum çok uslu bir çocuk olurum. Hiç yaramazlık yapmam. Hiç! Derslerim de çok iyidir! Okumayı biliyorum. Yedi yaşındayım. Bakın! Eyüp Sultan Ã?ocuk Esirgeme Kurumu. Okuyabiliyorum!”

Her ne kadar gırtlağımızı yırtarak bağırsak da çoğumuz seçilmeyeceğini zaten biliyordu. Genelde evlat edinilen çocuklar en fazla üç veya dört yaşında oluyordu. Daha büyüdükten sonra sizi kimse istemezdi, çünkü sizi alanların gerçek anne babanız olmadığını bilirdiniz. Ama yine de, çok nadir de olsa büyük çocuklardan seçilenler olurdu. Daha sonradan kulağımıza, seçilen çocukların hayatının buradakinden çok daha kötü bir hal aldığı, çok daha fazla dayakla, istismarla ve sapkınlıkla başbaşa kaldıkları gelirdi. Ama yine de bize bilinmeyen, burnumuzun dibindekinden daha çekilir bir şey gibi geliyordu...

Esra 14 yaşından küçük olduğu için karma yurda, benim gibi diğer bütün çocukların kaldığı binaya yerleştirildi. 14 yaşına geldiğinizde kız erkek ayrı, başka bir yurda yerleştiriliyordunuz. Bu yüzden 14 yaşını doldurmak, bu binadan ve bu bahçeden ayrılmak bize hep kurtulmak gibi geliyordu. Nedense daha fazla özgürlüğe ve güce kavuşacağımızı düşünüyorduk. Bir diğer yandan 14 yaşına gelmek artık sizi hiç kimsenin evlat edinmeyeceğini de kabullenmeniz anlamına geliyordu.

Kızlarla aynı binada kalıyorduk, ama kızlar üçüncü, erkekler ise ikinci katta kalıyordu. En alt kat ise yemekhane ve bakıcı odaları için ayrılmıştı. Böylece bakıcıların burnunun dibinden geçmeden odanızdan çıkıp hiç bir yere gidemezdiniz. Esra’yı üçüncü kata götürdüklerinde yurdun haşarı çocukları onun bir kız olduğunu anlayıp gülüşmeye ve dalga geçmeye başladılar. Küçük kız onları duyabiliyordu. Ela gözlerinin dolduğunu ve göz yaşlarının yanaklarından süzüldüğünü gördüm. Ama yine de hiç ses çıkarmadı. Başını önüne eğdi ve önden giden bakıcıları takip edip kızların kaldığı kata çıktı. Ona verilen oda benim odamın tam üstüne denk geliyordu.

Her bir odada dört çocuk kalırdı. Bü yüzden özel hayatınız pek olmazdı ama zaten özel hayatın ne olduğunu bilen çocuklar da bir elin parmağını geçmiyordu ve yurda alışmak istiyorsanız o kelimenin anlamını da unutmak zorundaydınız.

Yurtta pek çok arkadaşım vardı. Neredeyse doğduğumdan beri yurtta kaldığım için oranın en kıdemli çocuklarından biriydim. Benden büyük sadece bir iki çocuk vardı ama tüm çocukların arasında en uzun zamandır orada olan bendim. Bu yüzden en azından kıdeme göre herhangi bir zulüm görmüyordum. Bütün bunlara rağmen Esra yurda geldikten sonra tüm ilgi odağım bu kızın üzerinde yoğunlaşmıştı. Yurda yeni giren çocukların gösterdiği bütün özellikleri gösteriyordu. İçine kapanmıştı. Bu yüzden de diğer çocuklar onunla dalga geçiyordu. Bunun sonucunda daha da içine kapanıyordu. İlk başta saçıyla dalga geçtiler, onu “Erkek Esra” diye çağırmaya başladılar. Sonra bir tepki almadıklarını görünce daha da cesaretlenip tartaklamaya, yemeğini almaya ve en sonunda bağırana kadar işkence etmeye başladılar.

O zamanlar çocukların bunu neden yaptıklarını bilmiyordum ama yurdun kuralı buydu. Bir şekilde size yapılanlara karşı gelip rüştünüzü ispatlamak zorunda kalırdınız. Daha sonra da sizden ortak bilince göre, herkesin yaptığını yapıp sürünün kararına uymanız beklenirdi. Esra’yı sürekli olarak takip ediyordum ve kızın beklenen patlamasını ne zaman gerçekleştireceğini görmek istiyordum. Ama sinirlenip gerilmek bir yana Esra diğer çocuklar üzerine geldikçe daha da fazla köşeye siniyordu ve ona ulaşmak, küçük kızı konuşturmak daha da zor oluyordu. En sonunda iki dişini kırdıkları bir dayaktan sonra konuşmayı hepten bıraktı. Diğer çocuklar da ona daha fazla dokunmadılar. Ne yaparlarsa yapsınlar artık kızın onları hiç umursamadığını ve asla değişmeyeceğini anlamışlardı. Esra’yı aşağılayıp tartaklamak bir taşı tekmeleyip küfretmekten daha farklı değildi.

Aradan altı ay geçtikten sonra Esra’nın saçları uzadı ve küçük kız artık o kadar da erkek çocuğuna benzemiyordu. Hatta bir süre sonra yurttaki diğer kızlar onu kıskanmaya başladılar ve bu yüzden zavallı kızın kısa bir süre için de olsa kurtulmuş olduğu tartaklanma ve aşağılanma yeniden başladı.

Bir gün öğle yemeğinden sonra bahçede oynarken kızlar kendi köşesine çekilmiş Esra’nın başında toplandılar. Aralarında en kıdemli olan Esra’yı eşyalarını çalmakla suçluyordu ve güya bu eşyasını Esra’nın odasında, kızın dolabının içinde bulmuştu. Esra kendisine yöneltilen suçlamaları dinlemedi bile. Esra’nın kendisine bakmadığını gören kız en sonunda konuşmayı bıraktı ve kızın artık uzamış saçlarına asılmaya başladı. Diğerleri de onu taklit ettiler ve Esra’nın saçlarını öbek öbek yolmaya başladılar. Zavallı kız çığlıklar atarak bağırıyordu. Kafa derisi kanlar içinde kalmıştı ve ayaklarının dibinde kökleri kanlı saç tutamları birikmişti.

Kendimizi gaddar ve acımasız sanan biz erkekler kızların bu yaptıklarını gördüğümüzde sadece susup bakmakla yetindik. En sonunda Esra’yı bıraktılar ve binanın arkasına ip atlamaya gittiler. Esra orada kendi kanlarının arasında kafasında kopartılmamış bir kaç tutam saçla ağlıyordu. Canı yandığı için elleri ile kafasındaki yaralara dokunamıyordu bile…

Bu sahne karşısında bir anda ayaklarım beni kızın yanına götürdü. Sürünün kararına karşı çıktığımı biliyordum. Kızların en kıdemlisinin otoritesine ve cezasına karşı çıkıyordum. Bu pek ala “Esra’nın yerini almak istiyorum.” şeklinde yorumlanabilirdi. Ama bütün bunlar o anda umrumda değildi. Tek bildiğim şey kıza yardım etmek istediğimdi.

Ben yanına gittiğimde kendisini korumak için elini kaldırdı ama yine de yüzüme bakmıyordu. Elini tuttum ve avcumun içine aldım. Sonra yanında çömeldim ve ağlayan kıza sarılıp bedenini kendime bastırdım. Esra’nın asla patlamayacağını ve kendisine yapılanlara karşı koymayacağını biliyordum. Bunu yapacak olsa çoktan yapardı. Bu gidişle kız kendi canına kıyacaktı ve neden bilmiyorum ama ben bunun olmasını kesinlikle istemiyordum.

Ona sarıldığımda bütün kasları kasıldı ve istemsiz bir şekilde beni kendisinden uzaklaştırmaya çalıştı. Yine de onu bırakmadım. En sonunda pes etti ve kendisini bıraktı. O anda Esra’yı tutmak cansız bir yastığı tutmaya benziyordu. Sonra bir anda kafasını kaldırdı ve gözlerini açıp bana baktı. Gülümsedi. İki yana açılmış kollar beni sırtımdan kavradı, sonra kız başını göğsüme, kalbimin attığı yere koydu. İlk kez benimle konuştuğunu duydum.

“Gel benimle...”

Yurdun bahçesi bir anda alışık olduğum renklerinden sıyrıldı ve ömrümde ilk defa Ruhlar’ın dünyasını, astral dünyayı gördüm. Esra yurdun bahçesinde sarıldığım küçük kıza hiç benzemiyordu. Saçları uzun ve sapsarıydı. Ela gözleri yeşilin, kahverenginin ve mavinin renk cümbüşü arasında kavrulup parlıyordu. Üzerinde kıpkırmızı, bordo ve sarı renkli ipliklerin alev şeklinde işlendiği vücudunu sıkıca saran kadife bir cüppe vardı. Bir eli ile avcumu kavrarken diğer elinin parmağıyla bana yurdun bahçesindeki çocukları gösterdi.

Esra’nın aksine onlar silik gri birer silüetti. Kafalarının içinde oradan oraya koşturan, sürekli olarak ağlarını ören habis siyah örümcekler vardı. Etraftaki ağaçların ve çiçeklerin ise renkleri canlı, yeşilin, kırmızının ve sarının bütün pastel tonlarını sergiliyorlardı. Esra cüppesinin ceplerinden beyaz bir mum çıkardı ve onu göğsüme, kalbimin attığı yere soktu. İlk kez kendime baktığımda benim vücudumun da diğer çocuklar gibi gri olduğunu gördüm. Sanki bir göğüs kafesim yokmuş gibi mum zorlanmadan vücuduma girdi ve mumun fitili tutuştu.

- Bu muma göz kulak ol. Ben senin elini bıraktıktan sonra seni bu dünyada tutacak tek şey bu mum. Eğer mumu söndürürsen yurdun bahçesine geri dönersin.

Esra’nın sesi astral dünyada çok sesli ve kararlı çıkıyordu. Henüz sadece 12 yaşında olduğum için Astral dünyayı görmek akıl sağlığımı çok fazla bozmamıştı. Beynimi örüp duran örümcek ruh dünyasına geçtiği için beynimi kemirip beni sinir krizine sokacak kadar büyük ve zehirli olmamıştı. Bu yüzden merakla etrafa baktım.

Daha sonra sürekli olarak bahçede başbaşa astral dünyaya geçtik. Oyunlarımızı burada oynuyorduk. Esra bana sapkınlık tanrısının hizmetkar ruhlarını, yurdun bahçesinin dışında savaşan iyileri ve kötüleri, kurt adamları, kedigilleri ve diğer Ruhlu’ları gösterdi. Daha 12 yaşımı bitirmeden İstanbul’da yaşanan savaşı ve savaşın taraflarını öğrenmiştim.

Ancak Esra ile geçirdiğimiz bu mutlu anların bir sınırı vardı ve bu sınır çok bariz bir şekilde gözümün önündeydi. Küçük kızın bana verdiği mum giderek küçülüyordu ve Esra bana başka bir mum daha vermesinin yasak olduğunu söyledi. Mum kısaldıkça Esra’yı bir daha görmeyecek olmamın sıkıntısı içimi başımda beni materyal dünyaya giderek bağlayan örümcekten daha fazla sıkıyordu. Mum kısaldıkça onu daha az kullanıyordum. Daha az kullandıkça Esra’yı daha fazla özlüyordum ve mumu kullandığım zamanlarda da onu yeterince iyi bir zamanda kullanmadığım için içim içimi kemiriyor, Esra ile başbaşa geçirdiğimiz bu zamanlarda daha az keyif alıyordum.

Esra’nın durumu materyal dünyada hiç değişmemişti. Diğer çocuklar onunla sürekli birlikte olduğumu görünce ikimizi de kendi halimize bırakmışlardı. Ama materyal dünyada Esra benimle hiç konuşmuyordu ve onu ilk gördüğüm zamandan bu zamana tavırlarında hiç bir değişiklik olmamıştı. Ama yine de astral dünyada gerçek benliğine kavuşuyordu ve güçlü sesi geri geliyordu. Materyal dünyadaki bedeni onun için sadece bir yüktü sanki. Küçük kız tüm vaktini astral dünyada geçiriyordu.

İşte size bir Ruhbüken aslında bir ruhtur derken bunu demek istiyorum. Etrafına boş yada deli gözlerle bakan Ruhbükenler’e bu yüzden deli diyorsunuz. Halbuki materyal dünyada bıraktığımız kabuklarımız bizim için sadece bir külfet. Asıl gerçeği, Ruh dünyasını, ruhumuzun gözlerinden görüyoruz.

14. yaşgünüm yaklaşırken mumun kısalmasından çok daha vahim bir durum ile karşı karşıya kaldım. 14 yaşında olanlar başka bir Yurda götürülüyorlardı. Dört gözle beklediğim bu an artık benim için katlanılmaz bir yalnızlık anlamına geliyordu. Esra’ya defalarca bana ikinci bir mum vermesini, kimseye söylemeyeceğimi ve başıma ne gelirse gelsin buna katlanmaya razı olduğumu söyledim. Ama o beni hep duymazdan geldi. Artık yeşil parmaklıklı bahçe kapısının arkasından dışarıya hiç bakmıyordum. Ne birisinin beni evlat edinmesini, ne de başka bir yurda gönderilmek istiyordum. Tek istediğim Esra ile, kırmızı cüppeli ela gözlü bu kızla birlikte olmaktı.

Nihayet 14. yaş günüm geldi ve yurtta son doğumgününü geçiren bütün çocuklara yapıldığı gibi bana da bir Doğum günü partisi düzenlendi. Üzerinde 14 tane mum yanan pasta yemekhanenin uzun masasına getirildiğinde üzüntüden neredeyse ağlayacaktım. Esra’yı tam karşıma oturtmuşlardı. Boş gözlerle önüme konmuş doğumgünü pastasına bakıyordu. Bana bakması ben 14 yaşıma basmadan beni kurtarması için gözlerinin içine bakmaya çalışıyordum ama o ben sanki orada değilmişim gibi donuk gözlerle önündeki pastaya kilitlenmişti.

Pastanın tadına bakmak isteyen diğer çocuklar sürekli olarak üflememi söylüyordu, bazıları neredeyse benden önce pastanın mumlarına üfleyeceklerdi ama diğerleri onlara engel oldu. Ben ise Esra’ya bakıyordum. Bir kaç defa kıza ismiyle seslendim. “Esra... Esra bana bak. Lütfen. Esra kurtar beni...” Hiç cevap vermedi.

Son bir buçuk senedir hiç bir zaman gelmesini istemediğim o an sonunda gelmişti. Bu mumlara üflediğimde 14 yaşında olacaktım ve ertesi gün yurttan taşınıp büyük çocukların kaldığı bir başka yurda gitmek zorunda kalacaktım. Belki de Esra’yı bir daha asla göremeyecektim.

şu anda tek istediğim şey hiç bir zaman 14 yaşına basmamaktı. Diğer çocukların daha fazla beklemeden ben üflesem de üflemesemde mumları söndürecekleri ve pastaya saldıracakları çok rahat anlaşılıyordu. En sonunda bütün kalbimle, mumları üflemeden önce gözlerimi kapatıp bir dilek tuttum.
“Asla 14. yaşıma basmak istemiyorum!”
ve mumları üfledim.

Gözlerimi açtığımda bir mum dışında bütün mumların sönmüş olduğunu gördüm. Nefesimi tekrar toplayıp sönmeyen mumu söndürmek için bir kez daha üfledim. Sonra bir kez daha. Mum bir türlü sönmüyordu. Sonra Esra’nın sesini duydum.

“O mumu üfleyerek söndüremezsin Deniz.”
Kafamı kaldırıp baktığımda Esra’yı kırmızı cüppesinin içinde ela gözleri ile bana bakarken buldum. Etraftaki çocuklar tekrar gri silüetlere dönüşmüşlerdi, pasta ve diğer bütün mumlar gibi... Sadece söndüremediğim mum pastel renklerle yanmaya devam ediyordu.

“Sonunda kendi ruhunu yarattın. Artık sen de bir Ruhlu’sun. Bu mum senin ruhun. Aslında ben senin ruhunum.”

İşte o anda küçük kızın alev desenleri ile işlenmiş kırmızı cüppesi tutuştu ve kız karşımda yanan küçük pasta mumunun alevine karıştı. Ruhsuzların delilik dediği, onların materyal dünyasında asla varolmamış bir kızla aylarca konuştum ve ona arkadaşlık ettim. Belki de o bana arkadaşlık etti. Materyal dünyada bana yapılan işkencelerin acısını hiçbir zaman hissetmedim. Saçlarım yolundu, defalarca dövüldüm ve belki şu anda hatırlamadığım pek çok işkenceye maruz kaldım. Ama bunların hiç birinin önemi yok. Ã?ünkü bütün bu işkencelerin aslında hiç biri gerçek değil. Gerçek olan bana kendi ruhumu yaratma yolculuğunda eşlik etmiş olan Esra ve o şu anda kendime ait ruhumun, bu küçük doğum günü pastasının ucunda yanıyor.


Sizlere Lonca’ya nasıl gittiğimi, ilk büyümü nasıl yaptığımı ve hayatımın geri kalanını anlatmayacağım. Bilmeniz gereken tek bir şey var. O mumu üflediğim günden beri … Zamanın Mumu olarak tanınıyorum.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Bogus »

Bölüm 5: Avatar

- Zamanın Mumu... Onu Tarafsızlar’ın saflarına yaz.
- Elbette.
- Son kaset kimden gelmiş?
<Kasetin kaset çalara konarken çıkardığı, plastiğin plastiğe sürtünme sesi duyulur.>
- Bir Avatar’dan.
- Umarım İyiler’in tarafındandır. Kötülerin tarafından bir Tanrı’nın kuklasının zulümlerini dinlemek istemiyorum.
- Maalesef Kötüler’in tarafından...
<Daha öncekilerden daha tok, tuşlara basma sesi duyulur.>
- Büyük şanssızlık. şu anda gerçekten bunu dinleyecek havam yok. Kötüler’in tarafında olan bir Kukla’nın psikopatlıklarını neden en sona bıraktın ki?
- Bir sebebi var.
- Olsa iyi olur Yusuf... ... Kaset çalar neden kayıtta?
- ...
< Ete saplanan metalin sürtünme sesi ve nefesi kesilen bir adamın hırıltısı duyulur.>

- Sevgili ustam Süleyman. Nihayet karşımda geberirken sana kim olduğumu anlatma fırsatını buldum. İnan bana ben sözlerimi bitirene kadar karşımda kıvranıp acı çekmeye devam edeceksin. Bu arada kan geri dönüşü mümkün olmayan bir şekilde az önce deldiğim ciğerlerine dolmaya devam edecek. şu anda soluğunun kesilmesinin nedeni de bu. Sen ölüme yaklaştıkça ben elimdeki bu bıçakla ciğerine minik bir delik açıp içeriye dolan kanın bir kısmını çekip çıkartacağım. Bu şekilde ben sözümü bitirene kadar Ölüm ile adım atışıp duracaksınız. şimdi senden sadece bir tane ricam olacak. Ben konuşurken lütfen hırıltı çıkarma. Benim ve Tanrım’ın sözlerinin ebediyete temiz ve pürüssüz bir şekilde uzanmasını istiyorum.

şu anda şaşkınlık dolu gözlerinden anladığıma göre, dinlediğin onlarca Avatara ait kasete rağmen hiç bir şey öğrenmediğin ortaya çıkıyor. Diğer Ruhlular’ın aksine sıradan insanlara, Uyurgezer’lerin arasına en iyi karışan Ruhlular bizleriz. Ã?ünkü bizim bedenlerimizin içindeki Ruhlar yüce tanrıların ruhları ve sen, beş para etmez bir Katip olduğun halde bu ulu güçlerin amaçlarına hizmet etmesi için seçtiği bedenlere kukla deme densizliğini gösterebiliyorsun. Bu yüzden yavaşça kendi kanında boğulurken senin deyiminle bir Kukla’nın ve onu yönlendiren Tanrı’nın nelere kadir olduğunu göreceksin.

Bedenime hükmeden Ruh yüce İhanet Tanrısı’nın hizmetkarlarından biri ve ben 9 Büyük Kötülük Tanrısı’ndan biri olan İhanet Tanrısı’nın madde dünyasında bulduğu vücudum. Ancak bizi İhanet Tanrısı’nın Kukla’ları olarak adlandıran sizler aslında bizim sahip olduğumuz özgürlüğü göremeyecek kadar sizi bağlayan zincirlere muhtaç olduğunuzu bilmiyorsunuz. Bir insanın; düşünmeyi, konuşmayı, canı isteyince sevişmeyi, ateşi kontrol etmeyi bilen her insanın özünde sahip olduğu en büyük gücü bütün insanlığa yaymak isteyen Tanrımız’ın iradesini basit beyinlerinizle İhanet olarak yorumluyorsunuz. Size göre İhanet otoriteye baş kaldırmaktır, çırağın ustasına meydan okumasıdır, kurallara daha fazla uymak istemediğini söyleyen bir insanın yaptığı özgürlük arayışıdır...

Oturduğun yerden kafana göre istediğin Ruhlu’yu istediğin gibi damgalamaya hakkın yok Süleyman. Ayrıca buna yetkin de yok. Bir Katip’in görevi olanı biteni yazmaktır. Olanı değiştirmek değil. Senin aptal kararlarını dinlemekten bıktığım için bedenim İhanet Tanrısı’nın yüce amacının bir uzvu olmayı kabul etti. Eskiden sizden biri olduğum için biliyorum. Bu savaşın ebediyetten beri devam etmesinin ve sürekli devam edecek olmasının tek nedeni bu savaşı bizlere, yani Ruhlular’a sizlerin anlatması. İyilik ve Kötülük sizin bulduğunuz kavramlar ve kesinlikle gerçeği yansıtmıyorlar. Bir insanın sonucu ne olursa olsun kendisini bağlayan zincirleri kırmak istemesini nasıl kötülük olarak yorumlayabilirsiniz? Bir insan sonucu ne olursa olsun, kendisini bağlayan bu kurallara, bilince, veya zincirlere körü körüne sadık kalıp Sadakat Tanrısına hizmet ediyor ise onu nasıl İyiler’in tarafında diye adlandırabilrsiniz? Biz Ruhlular nasıl oluyor da sizi dinleyip sizin söylediklerinize bu şekilde inanabiliyoruz?

< Kusma ve boğulma sesi duyulur...>

Umarım sıkıntıdan morarmamışsındır... Hayatının son dakikalarını sıkılarak geçirmeni istemiyorum.

<Kısa ve ani kesilen bir iniltinin ardından derin ve acı dolu bir feryat yükselir. Ardından karton meyve suyu kutularından çıkan sese benzeyen bir ses ve tükürüğün ıslak şıpırtısı duyulur.>

Daha sözüm bitmedi Süleyman. Biraz daha dayanman gerekiyor. Eminim şu anda kendi tükürüğünde ve kanında boğulurken nasıl oldu da Yusuf’un bir Ruhlu olduğunu fark edemedim diye düşünüyorsundur. Giderek büyüyen göz bebeklerin geçmişe bakıp İhanet Tanrısı ile ne zaman kucaklaştığımı bulmaya çalışıyor öyle değil mi?

Her şey bundan iki gün önce, gelen kasetleri dinlediğimde başladı. Gülşah’ın, Hale’nin ve Vacheron’un hikayelerinden çok etkilenmiştim. Hiç bir şey yapmalarına gerek kalmadan bedenleri bir Ruh ile buluşmuştu ve onlar artık dünyayı yönlendiren elit bir sınıfın bireyleri olmuşlardı. Asla bir Ruh ile bütünleşemeyeceğimi düşünüyordum... İstanbul’da cepheler diye adlandırdıkları, Ruhlular’ın Ruhlar aleminde birbirleri ile savaştığı yerlere asla kabul edilmeyecektim. Tek yapabildiğim onların hikayelerini dinlemek ve senin gibi kendini beğenmiş, bütün ipleri elinde tuttuğunu zanneden birisi için onları kayda geçirmekti.

İhanet tanrısını tam olarak neyin çektiğini bilmiyorum. Beni duyan pek ala Hırs veya Açgözlülük de olabilirdi... Ama İhanet duydu ve ben kasetlerden birini dinlerken kulağıma fısıldadı.

“Ã?ırak olarak kalmak zorunda değilsin... Sana savaş alanında ihtiyacımız var Yusuf! Oysa Süleyman seni sonsuza kadar aptal bir Ã?ırak olarak oyalayabilir. Asla bir Ruh Mücevherin olmayabilir beni anlıyorsun değil mi? Onu öldür Yusuf....Süleyman bütün Ruhlular’ı İyiler’in veya Tarafsızlar’ın saflarına yazıyor. Onu öldür, bu kasetlerde kendini tanıtan Ruhlular’ı kötülerin tarafına ata. İşte o zaman seninle bütünleşirim ve sen de bir Ruhlu olursun. ”

Katiplerin ettiği yeminler var değil mi Süleyman? Tarafsız olmamız gerekir, sadece gördüklerimizi ve duyduklarımızı yazabiliriz. Peki sen öyle mi yapıyorsun? Sence de Gülşah pek ala Kötüler’in saflarına atanamaz mıydı? Soğukkanlı şekilde cinayetler işleyen bir insanı nasıl Tarafısız olarak tanımlayabilirsin?

İhtiyacımız olmayan, daha da kötüsü bize ait olmayan sıfatlar ile donatılıyoruz. Sonra kendi istediğimizi yaptığımızda, kendi yolumuzu çizdiğimizde bunun adı İhanet oluyor...

Tanrım kulağıma fısıldadığında ben de kim olduğumu anlamış oldum Süleyman... Artık beni tanımlayan sıfatların neler olduğunu biliyorum ve bunun için oturduğu yerden karar veren yobaz bir Katip’e ihtiyacım yok. Bu yüzden, kim olduğumu anladığım anda, kim olduğumu bilmediğim zaman verdiğim bütün sözler ve yeminler beni daha fazla bağlamaz oldu. Yemini bozduğum halde bugün karşında sapasağlam bir şekilde seni öldürebilmemin nedeni de bu. Tanrımın bana verdiği güçler.

Tanrımın bana verdiği güçler sayesinde artık insanlara baktığımda kim olduklarını görebiliyorum. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi? Kocasını aldatan bir kadına baktığımda onun kim olduğunu görüyorum, en yakın arkadaşının kız kardeşine tecavüz edip bunu ondan saklayan yeni ergen birisini gördüğümde onun kim olduğunu biliyorum, eşcinsel olup arkadaşları ile şakalaşırken zevk alan sapıkları, para ve güç karşılığında görevinin sorumluluklarını aksatanları, karşılıksız çek verenleri, sözünü tutmayanları, yalan söyleyenleri... Herkesin kim olduğunu görüyorum Süleyman. Aslında Tanrımın yoldaşları o kadar fazla ki... Bazen bizi insan yapanın, bize bütün diğer canlılara hükmetme gücü veren şeyin Tanrımın öğretisini izlemek olduğunu düşünüyorum. Ve Süleyman, sana baktığımda senin de kim olduğunu görüyorum.

Karşına çıkan ve Kötüler’in tarafında savaşabilecek olan bütün Ruhlular’ı Tarafsızlar’ın saflarına gönderiyorsun. Sonra da bu Ruhlular İyiler tarafından katlediliyorlar. Ã?ünkü bütün çabalarına rağmen kızın kaybeden tarafı, İyiler’i seçti ve senin elinden gelen tek şey Kötüler’in önlenemez zaferini geciktirebileceğin kadar geciktirmek. Evet bir kızın olduğunu biliyorum Süleyman, verdiğin sözleri tutmadığını ve görevine, sana güvenen bütün Kötüler’e ihanet ettiğini biliyorum. Bu yüzden de burada seni öldürmeme hiç kimse bir şey diyemeyecek.

Sen öldükten sonra Gülşah’ın Kötüler’in tarafına geçtiğini duyuracağım. Hale ve Vacheron ise Tarafsızların saflarına katılacak, sonra da Kötüler tarafından katledilecekler.

Elveda Süleyman. Artık yeni usta benim.

<Ani bir cızırtı ve kasetin bittiğini gösteren, mekanik bir şekilde yukarı atan tuşların sesi duyulur.>

- Kayıt burada sona eriyor Süleyman. Daha sonrasında seni öldüreceğini düşündüğüm için burada müdahele ettim.
- Demek Yusuf İhanet tanrısının bir Avatarıydı ha... ve beni öldürecekti...
- Ben olmasaydım evet. Ve eğer seni öldürseydi o zaman benim de yapacak hiç bir şeyim olmazdı.
- Peki bunu nasıl yaptın Zamanın Mumu?
- Gönderdiğim kaset boştu hatırlıyor musun?
- Evet... Yusuf boş olduğunu sanmıştı.
- O kaset gerçekten boştu Süleyman. Yusuf dinlemek için oynatma tuşuna bastığında ben de onun yaptığı her şeyi, zamanda yaptığı değişiklikleri kaydetmeye başladım. Kasedin kaydı ancak ben istersem sona erer. Seni öldüreceğini anladığımda kaydı durdurdum ve işte o anda zaman dondu. Daha sonra da kaydettiğim yeri kesip çıkarttım ve geriye kalan boşluğu hiçbir değişikliğin olmadığı bir alçı ile doldurdum.
- Yani ben Yusuf ile odada oturup kasetleri dinlerken beni öldürecekti öyle mi?
- Evet. Aynen öyle.
- Peki kasedi benim yanımda çalıştırdığında nasıl oldu da kaset doluydu?
- Bu kaset sayesinde Yusuf’un elinden çıkan ve zamanı değiştiren bütün hareketleri manipule edebilirim. Ama ne yaparsam yapayım Yusuf seni öldürmekte kararlıydı. Onu uyardığım halde fikrinden vazgeçmedi. Olayları hiç olmamış gibi kesip çıkartabilirim ama olayları çok fazla değiştiremem. Eğer çok fazla değişiklik yaparsam benim de o zamanın içine hapsolma ihtimalim var. Bizim sınırımızda bu. En fazla dolaylı yoldan değişiklik yapabiliriz. Eğer ölseydin seni bu yüzden kurtaramazdım.
- Peki bu şimdi gelecek mi? Yusuf nerede?
- Bu ne gelecek, ne de geçmiş. Bunu hiç olmamış bir zaman olarak farz et. Zamanda bu kasedin kaydettiği kadar bir bölümü atladığınızı düşün. Yani Yusuf şu anda büyük ihtimalle bodrum katında benim gönderdiğim boş kaseti ve diğer kasetleri kurcalıyor. Ama bu sefer bir kayıt yapmayacağım.
- Zamanı bu kadar fazla manipule edebiliyor musunuz? Buna izin var mı?
- Zaman Loncası’nın bir öğretisi var Süleyman. Zamanda ne kadar çok şey değiştirirseniz değiştirin, aslında değişmeyen tek şey, hiç bir şey değiştirmediğinizdir. Su akar yolunu bulur. Zaman da aynen böyle bir şeydir.
- Buna benzer bir başka söz duymuştum.
- Evet... Neyi kastettiğini biliyorum. Ama bu kayıtta canımı sıkan bir şey var Süleyman. Yusuf’un söyledikleri doğruydu değil mi? Bir kızın var.
- Evet. Ama bunu kararlarıma yansıtmıyorum. Kızımın benden haberi yok ve ben de çok düşkün bir baba sayılmam. Vicdanım rahat Zamanın Mumu. Eğer kararlarımı vicdanıma göre vermeseydim yeminim bozulurdu ve bir Üstad Katip olarak kalamazdım öyle değil mi?
- Kızının kim olduğunu araştırdım ama bulamadım. Onu iyi saklamışsın.
- Onu saklasaydım bulurdun. Ona hiç dokunmadığım için asla kim olduğunu bilemezsin. Hem zaten bilmek için de yaşın çok küçük. O zamandan beri kaydeden bir kasedinin veya başka bir şeyin olduğunu sanmıyorum.
- Pek ala... Sen bilirsin. Yusuf’a ne yapacaksın?
- Daha İhanet Tanrısı ona bulaşmadı değil mi? İlk senin kasetini kurcaladığını söylemişti.
- Evet. Henüz bulaşmadı.
- İyi. Diğer kasetleri dinlemeden onu kovarım ya da bilmiyorum bir şeyler düşünürüm.
- Tamam. Gitmeliyim. Bu arada... Önemli değil.
- Hiç olmamış bir şey için sana teşekkür etmemi beklemiyorsun değil mi?
- Kendine iyi bak Süleyman. Tarafsızlar safında olduğum sürece benim için sorun yok. Vicdanına güveniyorum.
- Görüşmek üzere Zaman’ın Mumu.

Kızı Deniz odadan çıktığında Süleyman yavaşça sandalyesinden kalktı ve loş odasında eski eşyalarını sakladığı, çingene karısından kalma çeyiz sandığının yanına çömeldi. Meşe sandığın içinde pek çok anının dışında gözü gibi baktığı, vişne renginde emektar kemanı da duruyordu. Kızının doğduğu geceden beri kemanı çalmamıştı ve kedi bağırsaklarından çıkan titreşimi bir kez daha hissetmek için neler vermezdi.

27 Mayıs 1960’da Kötüler’in baş komutanı Süleyman büyük bir yenilgi almıştı ama yok edilememişti. Süleyman İhanet tanrısının bir Avatar’ı olduğu halde bir şekilde Üstad Katip’lik seviyesine yükselmiş, ve tarihi her zaman kazananların yazmadığını ispatlamıştı. Hala hayatta olduğunu bütün Ruhlular’dan saklamak hiç de kolay değildi ama neyse ki onlar geçmişi öğrenmek için gelip yine onun kayıtlarına bakıyorlardı.

“Senin Avatar’ın olmasaydım, vicdanım bu kadar rahat olamazdı biliyorsun değil mi?” diye fısıldadı Tanrısına... “Belki de Katip’lik görevini biz üstlenmeliyiz...”

Bir Katip onun hakkındaki gerçeği bilse hem kızına, hem İyilere, hem Kötülere, hem de Katiplere ihanet ettiğini söylerdi. Ama Süleyman kızını seviyordu ve kızı farkında olmasa bile kaybeden tarafı seçmişti. Bu yüzden şu anda Tarafsızlar saflarında kalması onun için en iyi olandı.

Süleyman İhanet Tanrısını seviyordu. Ã?ırağı ile anlaşıp ona ihanet etmişti sonra şartlara göre yine ona dönmüştü ve şimdi Ã?ırak tamamen gözden çıkartılmıştı. Ayrıca tanrısı Süleyman’a destek vererek savaştığı tarafa, Kötüler’e de ihanet etmekten geri kalmıyordu.

Süleyman bir gün Tanrısının nihai ihanetine uğrayabileceğini biliyordu. Ama zaten işin güzel yanı da buydu.

Boş vaatler ile kandırıp yapmaktan sıkıldığı işleri yaptırmak için yeni birisini bulması gerekiyordu. Boş bir kağıt alıp üzerine “Ã?ırak Aranıyor” yazdı. Bir ara Yusuf’dan da kurtulması gerekiyordu...
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 0 guests