Yanan şehir

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
silverlance
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 11
Joined: Sun Jul 13, 2003 10:00 am
Contact:

Yanan şehir

Post by silverlance »

Deniz kıyısındaki Guarterik kasabasındaki sık ağaçlık meşaleler, yağ lambaları ve ateşlerle aydınlanmıştı, bir tanesi haricinde diğerlerinin genelde başı boştu. Ateş ağır ağır sarı-kızıl ışıklar çıkararak yanıyordu, ateşin sıcaklığı herkes için soğuyan gecede oldukça cezbediciydi, oysa kimse yerinden kımıldayamıyordu. Sık orman içersine kurulmuş, deniz ve nehrin birleşim noktasındaki bu köyde yaşlı kadının kırışık dolu, yumuşak yüzünde oynaşan ışıklar onu oldukça korkutucu yapmıştı. Yüzünün sol yanındaki en azından yarım asırlık; ince ama derin iz çenesine kadar iniyordu. Ã?ocuklarının çocukları da bu kadından aynı masalları, aynı ciddiyetle dinlerdi.

"Bir medeniyetin ne kadar ileri olduğu size ne anlatır ? Bir gölün durgun suyunda gördüğünüz yansımalar size ne hatırlatır ? Bir kum tanesinde kendi isminizi görebilir misiniz ? Bir mum ışığında güneşi hayal edebilir misiniz ?" dedi yaşlı masal anlatıcısı masalına her zamanki gibi başlarken.

"Anlatacağım yalnızca bir masal bunu unutmayın, tıpkı sizden öncekilerin yaptığı gibi ve tıpkı sizden sonrakilerinde yapacağı gibi..."
Yaşlı kadının gözlerine bakanlar, tıpkı onun gibi sahneyi saniyesi saniyesine yaşıyorlardı.


Soluğu henüz kesilmemişti, antrenmanlıydı ama ciğerleri yanmaya başlamıştı. Kubbeyle kapatılmış hareketli uzay şehrinin uzaydaki ağır akışının aksine dış duvara yakın olan ve kanun kontrolünden uzun zaman önce uzaklaşmış olan bu ara sokaktaki takip oldukça hızlıydı. Kısa düz ve kır saçlı polis uzun zamandır böyle koşmamıştı. Kız iyi koşuyordu. Emirler kesin olmasa kızı çoktan vurmuşlardı ama o canlı isteniyordu. Yine de hayatını aptal bir asi için tehlikeye atamazdı; Protektil fırlatıcı silahını çıkardı ve kurdu. Welardun'un nerede olduğunu düşündü, çoktan kızın önüne çıkması gerekirdi. Welardun'un Quar'ın altı aydır ortağıydı fakat Quar hala yarı-robot saçmalığına alışamamıştı. Quar köşeyi dönmeye çalışan kızın ayaklarının birden yerden kesildiğini ve arkadaki duvara hızla çarptığını duydu. Sokakta hareketsiz yatan kızın haricinde yuvarlanan bir çöp kutusu vardı ve bir de Welardun. Sonunda kızın yolunu kesmişti. Polis farkında bile olmadan ortağının parlak, sentetik tenine baktı. şehirdekiler Yarı-robotlara Sentetik diyorlardı. İçinden büyük bir sitemle Sentetik diye tekrarladı. İşimizi elimizden almak için yeni bir saçmalık daha... Dikkatini yeniden dört blok boyunca kovaladığı şüpheliye çevirdi.
Kız uzun, düz, siyah saçlıydı, saçları yüzünü tamamen kapatmıştı. Üzerinde açık kahverengi deri tunik ve dar bir deri pantolon vardı. Tabanları da deri bir ayakkabı giyiyordu. Quar "Acaba hangi sistemden geliyor?" diye düşündü. Yaklaştıkça kızın ağzının ve burnun kenarından akan kanı gördü.
"Kahretsin Welardun çok hızlı vurmuşsun!" dedi Quar ve nabzını ölçmek için elini uzattı. İşte sorgulamalarda bile defalarca anlattığı inanılmaz serüven o anda başladı.
"Hayır, ona hızlı vurmadım hala bilinçli olması gerekir, parametrelerim böyle..." ne yazık ki sentetik haklıydı. Gri gözlü kız ağır yol eğitimlerinde daha ağır darbeler alıp ayakta kalmıştı.
Pozitronik beyinli yapay insan olan Welardun"un soğuk kanlı sesi her zaman aynı tondaydı bu yüzden Quar için dikkat çekici olmamıştı. Kız bir anda gözlerini açtı, hızla parmakları gerildi ve avucunun uzantısı haline geldi. Quar'ın bileğine bu el çarptığında, Quar bileğinin kırıldığını bile anlayamadı. Quar'ı üstüne doğru çekmiş ve böyle Welardun'un ateşlediği C-sınıfı protektil sersemleticiden kurtulmuştu hem böylece diğer şehir-muhafızını da elemişti. Hızla Welardun'un bacaklarına doğru kendi ekseninde dönerek bir tekme attı. Welardun doldurmaya çalıştığı sersemleticisini uçarken gördü, parametreleri dengenin bozulması sinyalini veriyordu. Kız antik dövüşme stilleri biliyordu. Bu nasıl olabilirdi ki? imparatorluk muhafızları haricinde kimse bu hareketleri bilemezdi. Bu paradoks Welardun'un son değerlendirdiği konuydu. Her şey bir kaç saniye içinde olmuştu. İki şehir muhafızı da Tekrar Değerlendirme Ve Kullanım Odasına gidecek kadar ağır hasar almıştı.

Yaşlı kadın oturduğu ağaç köklerinde hafifçe kımıldandı, elindeki sopayla ateşi biraz daha kurcaladı. Köydeki yaşdaşları ona Ritar derdi, gerçi pek yaşdaşı kalmamış, kalanlarda ona garip bir hürmetle (Rüyalar yaratıcısı tanrı Tarer"in tarihi omzundaki sepette taşıyan ve herkese unutmamaları için hatırlatan kızı anlamına gelen.) Erilthar derdi. Ritar"ın ateşi közlemesi yanlarında tıpkı çocuklar gibi masalı dinleyen Hauras"ı birden hayal gücünden kopardı, orta yaşlarına gelmiş marangoz etrafına onun dalgınlığını kimsenin fark edip, etmediğini görmek için baktı. fakat yakınlarda ki herkes Erilthar"ı dinliyordu. Genç adam hemen yanında ki odunları usulca ateşe bıraktı. Erilthar ona aldırmadı bile. Yaşlı kadın ateşe bakıp, etrafındaki kabile çocuklarına masal anlatmaya devam etti.

Genç kız yüzündeki kanı farkında bile olmadan koluyla sildi. Bir savaşçı tetikteliğiyle etrafına baktı, hiç tanımadığı bir yerdeydi. Hayatı boyunca ilk kez böyle büyük binalar görüyordu. Garip bulduğu pek çok koku bir birine karışmıştı. Bir kedi gibi nazik ve sessiz adımlarla hızla yoluna devam etti, her gölgeyi her sığınağı gibi kullandı. Lanetleyenleri şehri çok büyüktü. şehirliler çok değişik yaşıyorlardı, sayıları çok fazlaydı ama hiç biri şu ana kadar onu yakalayamamıştı. Bir duvar kuytusunda dinlenmek için sırtını duvara yasladı.

Gözlerini kapattı ve evini düşündü,

Sonrada tanrıların gazabını;

Uçan şehir gelmiş ve köyünü tek bir yıldırımla yok etmişti. Walarie o sırada babasından öğrendiği gibi ava çıkmıştı. Babası Heradis o gün gelmemiş, ocağın bacasını onarması gerektiğini söylemişti. Bu ilk kez tek başına ava çıkışıydı ve Walarie babasının güvenine layık olduğunu ispatlayacaktı.
Heradis kızı geldiğinde ağzında piposuyla merdivene çıkıyordu.

"Baba sadakları getiriyim mi?"

Heradis içten içe gülümsedi, kasabada az sayıda Owak vardı ve Walarie yakında Owak sınavına hazır olacaktı. Kadın savaşçıların en iyisi, Owak rahibesi Teradeis Walarie'yi görünce onu bir Owak yapmak için bir gece Heradis'in evine gelmiş, yaşlı oduncunun göğsü kabarmıştı. Ona "Meraklanma Teradeis bir oğlum olsaydı bile bundan fazla gurur duyamayacağım kadar iyi yetişti o, Walarie'nin hazır olduğunu düşündüğümde sana yollayacağım. Heradis'in sözüne güven." demişti. Eski klanlar savaşları kahramanı Heradis'in sözü Mayalamana adındaki bu dünyada verilebilecek az sayıdaki garantiden biriydi. Yaşlı bedeninde sayısız yara izi bulunan, beyaz saçlı adam yapamayacağı hiçbir şeyi söylemezdi.

"Baba ?"

"Ha!? Hmm evet sadaklar ve yaylar, hayır Wal. sen git, bu baca onarılmazsa akşama ikimizde tavukların yanında uyumak zorunda kalırız." şüphesiz ki Heradis'in eşi Suanna bu konuda oldukça kararlı olsa da, baca Heradis'in en fazla bir çeyrek saatini alırdı. Yinede adam artık zamanın geldiğini biliyordu.

"Sahi mi? Yani gidebilir miyim?" dedi Wal gözleri büyüyerek.

Heradis'in tavrı alışılmadık bir şekilde sakindi. Omzunu silkip, piposunu derince çekerek "Evet ama dikkatli ol!" dedi. Kız sanki bir melekmişçesine sevinmişti. Koşar adımlarla av malzemelerine giderken babası gülümsemesini bastırarak ardından seslendi. "Ve Walarie!"
"Evet baba?" dedi siyah saçları omzunun üzerinden savrulurken genç kız.

"Féardun Deaq!" dedi gür bir sesle Heradis

Walarie "Féardun Deaq! Baba." Dedi yüzüne yayılan gülümsemesiyle.

Deaq Kökleri unutulmuş bir dilin ve tanrının ismiydi. Yarı ejderha yarı insandı ve bu kasabanın koruyucusuydu. Bir zamanlar köy oluşmadan önce Deaq burada bir periyi sevmiş ve evlenmişti. Ã?ocuklarıysa bu gün ki Kafer köyünü oluşturmuşlardı. Oysa Walarie"den sonraki nesiller bu efsanenin hiçte böyle olmadığını öğrenmişlerdi.

Féardun Deaq! Deaq"la git!

Walarie uzaklaşırken Heradis istemeyerek de olsa kızının ardından baktı. Garip bir şekilde boğazına bir şeyler düğümlendi. Başını sallayarak "Yaşlanıyorum" diye düşündü.





Qurew adındaki serbest uzay şehri Mayalamana"nın atmosferine girdiğinde şehir yöneticisi Kaledor Birinci Yönetim odasının penceresindeydi. Işın kalkanlarının yarattığı görüntüyü her zaman severdi. Holodiafon birden sinyal verdi ve açıldı, karşısında ki yarı saydam, titreyen görüntüdeki önlüklü adam oldukça heyecanlıydı. Kaledor yavaşça ona doğru döndü, doktor Yu Wengi uzun zamandır tanırdı, hiç böyle sevinçli olduğunu görmemişti, nedenini düşündü ve vardığı sonuç gülümsemesine yol açtı. Evet bitirmiş olmalılar diye düşündü.

"Doktor" sesini her zamanki gibi diplomatik tonlamasıyla karşısındakinin etkilemesini izledi.

Ne yazık ki doktor buna aldırmayacak kadar heyecanlıydı. "Evet efendim bitti! Silahı tamamladık!" dedi genç araştırmacı. Kaledor"un gözleri parıldadı. "Sizi tebrik ederim sevgili doktor ne zaman deneyebiliriz acaba?" diye sordu. Sesindeki heyecanlı tınıyı önleyememiş olmasını fark etmişti. Bu deneyimli bir politikacı için ölümcül bir hata olsa da bu seferlik Kaledor kendisini bağışladı. Bu silahı uzun zamandır bekliyordu.
"Derhal efendim."

"Güzel..." dedi şevkle oturduğu koltuğuna yaslanarak.

Qurew uzun zamandır yoldaydı, şehir ve yüzyıl savaşları her yerde başlayan çeşitli dinlerin cihatları, uzayı oldukça tehlikeli bir yer haline getirmişti. Qurew halkı da herhangi bir tarafı açıkça tutmak istememişti. Tarafsızlık ticaretle uğraşmasanız da karlıydı. Bu sebeple gidilecek güvenli bir rota aranmıştı. En azından savaşlar bitinceye ve belirgin bir otorite bu kaosta belirinceye kadar. şüphesiz ki o zaman şehir o otoriteye sadakatini bildirecekti. Bu rotayı bir askeri okul öğrencisi tarih arşivinde imparatorluk yoluculukları adlı bir başlık altında bulmuştu. İkinci dönem ve Yedinci dönem arasında hüküm süren İmparatorluk -ki hala aynı soy hüküm sürmekteydi. Bu rota üzerinde Ht-12938757 adlı bu gezegenden yakıt ve su ikmali yapmak için duraksadıklarında, suikast amaçlı bir saldırıya maruz kalmışlardı. İki İmparatorluk H-sınıfı destroyer yok olmuş, bir tanesi de gezegene zorunlu olarak inmişti İmparatorluk Konvoyu öyle kötü bir durumda kalmıştı ki, atlamayla kaçmışlar, kalanları kaderleriyle yalnız bırakmışlardı. Burası mükemmel bir rotaydı ve mükemmel bir yakıt istasyonu. Suya ve çeşitli elementlere ihtiyaçları vardı. Böylece Qurew yolculuğuna başlamıştı.

Holo diafon yeni görüşme için tekrar uyarı sinyali verdiğinde üç boyutlu hologramda Üst teğmen Rea vardı. "Sayın başkan!" Sakin tonlu teğmen "Bir yerleşim merkezi tespit ettik, henüz bir teknolojik ilerleme göstermemişler."

"İşte fırsat." diye düşündü Kaledor. şüphesiz ki İmparatorluğun bu konuda hassas kuralları vardı. Fakat Qurew İmparatorluğun kontrolünden artık çok uzaktaydı.Zaten İmparatorlukta bu küçük uzay şehrinin kaybını önemsemezdi. Bir kaç dakika içinde Qurew bu isimsiz Kasabanın üzerine gelmiş ve yeni silah kasabada denenmişti.




Walarie çok geçmeden tersliği anladı. Ormana girdiğinden beri huzursuzdu ve nedenini bir türlü anlamamıştı. Hep biraz geç anlardı zaten, biri onu takip ediyordu. Avcı avdı. Gri gözleriyle fark ettirmeden çevresine bakarak hızla takipçiyi buldu ve kendini sakladı. Elagar Uzun zamandır Walarie"den hoşlanıyordu, oysa hiç bunu ona söylememişti. Bir ejderha ile bile dövüşürdü ama Walarie"ye aşık olduğunu söylemek... İşte bu onun için çok zordu. Walarie"yi düşünürken Walarie onu bulmuştu, soğuk çeliğin keskinliğini soluk borusunun üzerinde hissedince tüm romantizm hayalleri birden kayboldu.

"B... Benim Walarie. Elagar."

"Tanrılar aşkına!" Bağırdı keskin yüz hatlı kız. "Beni neden takip ediyordun sersem! Seni öldürebilirdim."

Cevap verebilmek için ağzını faydasızca aralayan Elagar cesareti yine bulamadı içinde, buna oldukça pişman oldu. Oysa ki arkalarından gelen bir ışık onları neredeyse kör edecekti. Walarie ve Elagar hızla geriye döndüler. Göğü yırtan ses dalgası ışığın ardındaki köyün üzerindeki büyük ateş topunu ve çevresinde uçuşan ağaçların görüntülerinin görüntünün dalgalanmasına sersemlemiş bir şekilde baka kaldılar. şok dalgası onlara çarptığında sarsılsalar da yere düşmeyecek kadar merkezden uzaklaşmışlardı. Walarie kasaba üzerindeki şehri görünce bir anda dualar ederek yere oturdu, Elagar ise ayaktaydı. Zorlukla konuşabildi.

"Kafer"e... Kö... köye dönmeliyiz."

Yine de iki gençte ancak on beş dakika sonra hareket edebilmişler, tüm güçleriyle koşmuşlardı. Uçan şehir artık köyün üzerinde değil, üç mil aşağısındaki Alalers gölünün yakınlarındaydı. Walarie gözlerinde yaşlarla etrafa bakıyordu, herkes ölmüştü. Sokaklar yüksek ısıdan sadece cama dönüşmüştü. Tüm evler ve diğer binalar merkezden dış kavise uzanacak bir biçimde savrulmuştu. Tanrı onları cezalandırmıştı. Herkesi bir avuç küle çevirmişti... Genç kız gözlerinde daha önce hiç kimsenin daha önce görmediği bir nefretin alevleriyle göl üzerindeki büyük kütleye döndü.

Tanrıların vahşeti hataydı.

Hataların bedelini ödemelilerdi.






Kaledor muhafızlarının zafer haberini odasında bekliyordu. Uzun zamandır başını ağrıtan asilerden kurtulacaktı. Yerlerini biliyordu ama atmosfer içinde olmadıkları için onlara dokunamıyordu. Büyük bir patlama her şeyi bitirebilirdi ve artık etraflarında bir atmosfer vardı. Kaledor"un emriyle basınç eşitlemeleri bir haftada kimseye sezdirilmeden yapılmıştı, böylece asileri kuşkulandırmamışlardı.
Bu çok uzun zamandır Kaledor"un çılgınca istediği bir şeydi. Senatodayken -ki bu on sene kadar önceydi. Her şeyi gizliden gizliye desteklediği üniversitenin bile deli gözüyle baktığı insanların toplandığı, herkesten gizlenen İleri Tarih Hesaplamaları bölümünün hesaplamalarına dayandırmıştı. Hesaplamalar yanlış olamazdı. Bu güne kadar hiç yanılmamıştı.
Yirmi beş sene önce federasyon ve imparatorluk dört yüzyıllık anlaşmalarını bir sınır ihlali yüzünden bozmuşlar ve tüm güçleriyle birbirlerine saldırmışlardı. Uzun zamandır savaşan şehirler, federasyon ve İmparatorluğun her şehri bir kaleye dönmüştü. Bir süre sonra hepsi tükenecek ve Qurew uzun süre kalan en büyük güç olacaktı. Kaledor "Tek güç" diye düşündü. "İmparatorluk bile kurabilecek olan tek bir güç! ...İmparatorluk!" bu gezegende kalmalarının tek nedeni buydu. Uzay onlara ihtiyaç duyduğunda Qurew orada olacaktı. Kaledor"un imparatorluğu için. Kaledor duvardaki antik silahlar koleksiyonun en değerli parçaları olan kılıçlara baktı. Gerçek tek gücün olduğu zamanları düşündü, kralları ve yarı tanrı imparatorları... İmparatorluğunu... Kaledor duvardaki antik kılıçlara özlemle baktı.
Oysa bir politikacı olarak genç bir yaşta olan adamın bilmediği tek şey basınç ayarlamaları ve gezegenden ihtiyaçların giderilmesi için indirilen asansörlerin yarattığı güvenlik boşluğundan yararlanan iki öfkeli gölgenin şehre sızdığıydı. Bu yüzden uzun sayılmayan bir süre sonunda kişisel hırsıyla parıldayan Kaledor öfkeden çıldırmıştı;

"Nasıl bir kızı elinizden kaçırırsınız ha!? Diğeri ne oldu?" Utançtan kızaran muhafız komutanı zorlukla konuşuyordu;

"Öldü efendim, kızın kaçmasına yardımcı olmak için muhafızlara saldırmış onlarda... kendilerini korumak zorunda kalmışlar."

"Bir vahşiden mi?"

Muhafız komutanı Albay Rumar başlarına geleni birden hatırlayarak, kendine hakim olamadı ve bağırdı;
"O vahşi bir su borusuyla altı adamımızı öldürdü efendim! Üstelik iki tanesi de Yarı-robottu!"



Yaşlı kadın bol elbiseleri arasından çıkardığı ince, uzun, yaban gülü kökünden yapılmış, açık kahverengi tonlarındaki piposunu yaktı. Her nefesinde çevresinde oturdukları ateşin yüzlerini aydınlatması gibi piponun koru da yaşlı kadının her geçen yılda çevresinde ince çizgilerin artığı, çelik ifadeli gri gözlerini aydınlatıyordu. Konuşması hala etkileyici sakinlik tınısıyla doluydu. " Kız... yani Walarie arada sırada şehir birlikte girdikleri Elegar"ı düşünüyormuş" dedi yüzündeki mahzun bir gülümsemeyle. "şüphesiz o zamana kadar tanrılar onların bu cesaretini takdir ederek hep talihlerine birazda olsa yardım etmiş. Tanrıların izni olmadan biz ölümlüler şansımızı çok zorlamamalıyız. Tanrılar bu iki genç ölümlüye değer vermişler ve onların gerçeği öğrenmelerini istemişler. Walarie ve Elegar gizlice girdikleri uçan şehrin tanrılara ait değil, insanlara ait olduğunu öğrenmişler. Elegar buna uzun süre inanamamış. Erkekler hep zor anlar zaten. "kısa bir göz kırpışıyla Hauras"a muzipçe bakarak- Oysa kızın içinde, bunu öğrendiğinde büyük bir burukluk yayılmış. Bir insan kendini hiç koruyamayacak olan başka bir insana, nasıl böyle bir avantajını kullanabilirdi ki?diye düşünmüş kız. Bunlar genç rahibe adayının ahlak anlayışının çok dışında olan fikirlermiş. Elegar ise bunu öğrendiğinde daha da öfkelenmiş. O zaman genç kız yeniden yanındaki geniş yüzlü adama bakmış. Walarie Elegar"a uzun süre önde ondan hoşlandığını anlatmaya çalışmış... Ama genç adam anlamamakta inat etmiş..." Yaşlı kadın gözleri çok uzaktaki noktalara dalarcasına bakarken derince bir iç çekişle piposunu yeniden dudaklarına götürdü. "...Ama Elegar kızın yaklaşma isteğini hep görmezlikten gelmiş. Aslında Walarie durumun böyle olmadığı çok sonra fark etmiş. Yine de Elegar ile hayatta kalmış olabilmeleri çok büyük bir şansmış. Bu yüzden bulundukları durumdan kurtulmaları için dikkatlerini ve çok daha fazlasını şehirliler tarafından yakalanmadan intikamlarını almak için toplamaları gerekiyormuş. Wal Elegar"a hiçbir şey söylememiş. Buna cesaret edememiş. Bu arada tıpkı şehre girişleri gibi tanrıların kaderlerini çizmeleriyle şehir yönetimine ayaklanmaya hazırlanan bir grupla karşılaşmışlar. Wal ve Elegar düşmanlarının düşmanlarını buldukları için Deaq"a şükretmişler. Girdikleri şehirde şehir yöneticisi kötü lord Kaledor"a karşı ayaklanan asilerin sayısı fazla değilmiş, yine de sizde bilirsiniz çocuklar karanlıkta bir çift ele dost gerekir, az sayıda da olsa asiler Wal ve Elegar"ın yalnız kalmasından daha iyiymiş. En azından iki genç bu yabancı şehirde onlara rehberlik yapabilecek birilerini bulmuşlar. Ne yazık ki bu birliktelik fazla uzun sürmemiş. Kızıl Kaledor"un şehir muhafızları bir gezegen içinde olmanın verdiği rahatlıkla daha önce yerlerini belirledikleri asilere saldırmışlar." Yaşlı kadın piponun ahenkli, egzotik kokulu dumanın ağır ağır yüzen dumanı ardından dinleyicilerine bir göz gezdirdi.

Elegar alt hangarların tavana kadar konteynırlarla kaplı şehir kanalizasyonları ve diğer boru sistemlerinden çıkan ve ağır ağır çevreyi diz hizasına kadar kaplamış dumanlı, dar koridorlarda koşarken arkalarından gelen sayısız muhafızın ayak seslerini duyabiliyordu. Elinde bir yerlerden kopardığı metal bir boru vardı. Borunun uzunluğu yedi karış kadardı. Kılıcı geride bir muhafızın göğüs kafesinde kalmıştı. Elegar sonunda yakalanacaklarını biliyordu. Tabii bu koridorlarda birileri muhafızları durdurmazsa. Koşarken dalgalanan kuzguni uzun saçlara baktı. Gözleri vahşice kısıldı. O bir şansı hak ediyordu. Walarie birden ardından gelen ayak seslerinin kesildiğini duydu. Kalbi durmak istedi ama beyni genç kızı koşmaya devam ettirdi. Ayak seslerini kesilmesinin bir tek açıklaması vardı; Elegar onları durduracaktı, en azından bir süre... Bu köy savaşçılarının bir baskın taktiğiydi. Bir kişi tüm bir grup için feda edilebilirdi. Ardından gelen bağrışmaları tanıdı, bu ölümün sesiydi. Sarf edilen iki kelime ölmekte olan ve kurtulan için çok şey anlatıyordu.

"Féardun Deaq!"

Elegar bir gülümsemeyle bağırdı. Sesinin yankılanmasıyla kızın ince uzun silueti yan yana dizili konteynırların arasındaki karanlık koridorda kayboldu. Yolun öğretisiyle çarpışma pozisyonu aldı. Üzerine koşmaya devam eden ve devamlı olarak çevresindekilere bağıran muhafızı bekledi. İlk muhafız döner dönmez soluk borusunu elindeki çelik boruyla ezdi. Adam ne olduğunu bile anlayamadı. Geriye doğru kavis çizerek düşerken gurultuyla ağzından salya ve kan karışımı dışarıya fışkırdı. Bu kadar heyecanlı olmasa yada orada savaşan kendisi olmasa Elegar çoktan kusmaya başlamıştı. Ancak durum oldukça farklıydı. Muhafızın düşmesi ikincisi için beklenmeyen bir şeydi ve ona takılan ikinci muhafızda bu hatasını hayatıyla ödedi. Hızla hava yere paralel bir şekilde başının üzerinde döndürdüğü çelik boruyu düşmanının sol şakağına vuran Elegar aslında hayatı boyunca hiç savaşmamıştı. Kılıç, hançer, yay ya da mızrak kullanmayı ayakta durur durmaz öğrenirlerdi. Sonra da yol"u. Yol bir savaş ve disiplin sanatıydı. Kafer"de ve diğer tüm köylerde bu değişmezdi, herkesin kendine ait bir eğitim sistemi olsa da yol hep aynıydı. Her zaman kati bir disiplinle iç dengeyi dış dengeye çevirmeye, dengenin merkezi olmaya ve her şeyden önce kendileriyle mücadele etmeye dayanıyordu. Bu olgunluğa ulaşan yoldaşlar bedenlerini tam bir kontrolle, her hangi bir silaha gereksinim duymadan kendilerini korumayı öğreniyorlardı.
Muhafızlar artık Elagar"dan uzak duruyorlardı. Muhafız komutanı Albayın elleri titriyordu, bir çocuk nasıl böyle vahşi olabilirdi ki? Birkaç saniyede altı muhafız ölüvermişti. Albay Zannadof artık emirleri umursamıyordu bile.

"Öldürün onu!" dedi titreyen çenesi ve kızarmış yüzüyle. Deneyimli bir onbaşı kararsızlıkla bir silahına bir de cesetlerin ortasındaki geniş omuzlu düz saçlı gence baktı. Komutanlarının emirleri Yöneticinin emirlerinin tamimiyle tersiydi. "Ama efendim amirlerin em..." diyerek itiraz etmeye çalıştı. Ama albayın mantıklı bir karar verebileceği hadde çok geride kalmıştı. Zonnadof onbaşıyı dinlemeden gür sesiyle kükredi.


"Nişan al!"

Elegar hayatı boyunca hiç savaşmamıştı ama düşmanları birbiri ardına ölüyordu ta ki bacaklarının yanındaki o garip şeyleri çıkartıncaya kadar. Birkaç dakika önceki baskında o araçların bir tür ok silahı olduğunu anlamıştı; insanların vücudunda delikler açıyordu. Genç adam ona koşan kaderini karşılamak için Deaq"ı dualarıyla selamladı.

"Ateş!"

Gezegende üç haftadır bulunuyorlardı, asilerin Kızıl lakabını taktıkları Kaledor bu gezegenden nefret ediyordu. Bunun sebebi tek bir kişiydi. Gezegenin yerlilerinden olan vahşi bir kız tüm muhafız alaylarıyla dalga geçiyordu. Bunu onuruna yediremeyen bir ikinci muhafız birliği komutanı Albay Zonnadof geçen hafta meclis soruşturmasının sonunda kendini holovizyon önünde vurmuştu. Daha da kötüsü muhafızlardan sızan dedikodularla meclis ve insanlar yeni silahın varlığını ve nasıl denendiğini öğrenmişti. Muhalefet yüzde otuz beş artış göstermişti. Kaledor dişlerinin arasından anlaşılmaz şekilde bir dizi küfür savurdu. Ne olursa olsun Qurew yeni imparatorluğun baş kenti olacaktı! İki saat önce başlayan raporlar hala deli gibi geliyordu. Sıkı yönetime halk isyan etmiş bazıları mekiklerle gezegene kaçıyordu. Kaçakları ne bulmak, ne de takip etmek mümkün oluyordu. Muhafızların işleri çoktan baş edebileceklerinin ötesine taşmıştı. Aslında hepsini öldürmeliyim. Diye düşündü Kızıl Kaledor şu lanet gezegeni parçalara ayırmak için acaba silaha ne kadar enerji gerekir ki? Daldığı düşüncelerden acil yardım anonslarıyla sıyrıldı. Hoparlördeki tiz ve cızırtılı sesler ümitsizliğin verdiği bir öfkeyle bağırıyorlardı.


"Motor kontrol bölümü yardım edin !"

"Hava kordinat merkezi! Enerjimiz kesildi!"

"Ana iticiler olmadan gezegene çakılırız, birileri motor bölümüne enerji aktarsın!" ağır bir homurdanmayla tüm şehrin duvarları sarsıldıktan sonra "Çok geç ikinci motor bölümü alevler içinde!"

"Ulu tanrılar... Birileri yardım yollasın... Ã?ağrımı duyan var mı?"

Raporlar durmak bilmiyordu. Bir çoğunun sebebi o kızdı. Kaledor duvardaki antik kılıçlara baktı. şu kızın kafasının onlardan biriyle kopması ne hoş olurdu. Birden her zamanki tanıdık duvarda bir gariplik sezdi; kısa kılıçlardan biri yoktu ve burnu geçte olsa kokuyu aldı; ter kokusu... Kaledor"un son gördüğü şey bir çift gri göz olmuştu. Son nefesinde "İmparatorluk" diye düşündü. Bedeni ufak kasılmalarla gök mavisi halının üzerine düşerken görüntü vericisi hala kapalı olan holovizyonun hoparlörü hala hırıltılı bir şekilde çığlıklar atıyordu.

"Ã?ağrımı duyan var mı?"

"Lanet olsun! Burası ikinci kontrol merkezi. Kalan motorları daha fazla tutamayız. Artık çok geç, bu bir kırmızı kod! Derhal Qurew"i terk edin!"

"Tekrar ediyorum tüm üniteler bu bir kırmızı kod! Derhal Qurew"i terk edin!"

Bir süre boyunca odada hoparlörün sesleri yankı yapmadan cızırdadı. Sonra masaya kanlı bir kılıcı koyan el hoparlörü kapattı ve odadan çıktı.


Ortak lisanın sözlü tarihine göre; Qurew"den kaçan pek çok mekik gezegenin uygun gördükleri yerlerine inerek saklandılar. Pek çoğu yerlilerle karşılaşarak onlara her şeyi anlattılar. Bu sayede kabileler arasında Walarie efsanesi büyüdükçe büyüdü. Sonunda oluşan efsaneye ortak dilde İntikamın Adaleti anlamında ki Jenarassa ismi verildi. Fakat yaşlı kadın bunları hiç anlatmadı.
şehir alevler içinde batı denizinin yakınlarında bir ada grubuna çakıldı. Uzaklarda bir kıyıda dalgalar şokun oluşturacağı o delirmiş pozisyona gelmemişken Walarie şehrin son yolculuğunu seyrediyordu.

Ritar yaklaşan torununu gördü, ayrılık vakti gelmişti.

"Evet, geleceğin hediyeleri, uyku vaktiniz geldi. Haydi bakalım, doğru yatağa."

Tia geldiğinde, çocuklar heyecanlı masalın sonuna yaklaşmışlardı, hepsi mümkün olduğunca ateşe yaklaşmış. Bazıları dayanamayıp uyuya kalmıştı, Ritar"la göz göze geldi, gülümsedi, bir zamanlar kendi de böyleydi. Büyükbabasının, büyükannesi Ritar hakkında anlattıklarını hiç unutmamıştı. Büyükbabasının kabilesi Guarterik, Batı ormanları diyarı Kafer"de yer olarak deniz kıyısını seçmiş ve deniz tanrısı Mertiq"in verdikleriyle yetinmişlerdi. Bir sabah erkenden korkunç bir gök gürültüsü ile uyanmışlardı. Rüzgardan pek çok evin çatısı yıkılmıştı. Teknelerini merak edip kıyıya gelenler, genç bir kızı kıyıda harap haline rağmen, ayakta ve uzak ufuğa kadar siyah bir bulut bırakan o şeye bakarken bulmuşlardı. Kız bir şeyler fısıldamış ama hiç biri bir şey anlamıştı. Birkaç hafta sonra birbirlerini yavaş yavaş anlamaya başlamışlardı. Her kabile kabul ettiği üyelerine kendi isimlerini koyarlar, kızın ismi Walarie"ydi, kabile reisi ona bu isim yerine Ritar Jenarassa ( Fırtına ile gelen intikamın adaleti ) ismini vermişti. Tia bunu çocuklara söyleyip söylememe konusunda kararsız kaldı. Sonra yeterince uykusuz kaldıklarını hatırladı ve vazgeçti. Onlarda tıpkı diğerleri gibi yeterince büyüdüklerinde Baş rahibe Rithar"ın efsanesini öğreneceklerdi.
Ã?ocukları uykularına yollarken Hunajunun oğlu olan, sarışın, kısık yeşil gözlü çocuk büyük büyük annesinin elini çekerek onun gri gözlerine baktı. "Büyük büyük büyük anne" dedi. "Büyük babam bize her masaldan bir ders çıkarmamız gerektiğini söylemişti. Bu masalın dersi nedir?"
Rithar piposunu söndürürken gülümsedi. "Bu masalın dersi kötülüğün mutlaka cezasını çekeceğidir. Yalnız bunu tanrılara değil adalete yada kendi azminize dayanmasıdır." Ã?ocuk anlamadığını anlatırcasına başını yana yatırdı "Yani mutlaka yapılanın intikamını almak mı gerekir?" "Hayır küçüğüm" dedi baş rahibe. "Tabii ki değil. Yalnızca doğru olmadığını bildiğin her şeye başkaldırabilmen gerekir. Bunu yapan tanrılar bile olsa cevap sora bilemek gerçek erdemdir. Hadi artık uykunun tatlı kollarına git bakalım. İyi uykular küçüğüm."
Küçük çocuk annesinin kucağına koşarken baş rahibe de sessizce deniz kenarında dinlendirici bir yürüyüş yapabilmek için kamptan uzaklaştı. Ve çocuklar o gece rüyalarında yanan bir şehri ve kıyıda dizlerine kadar denize girip onu seyreden genç kızı gördüler.




SİLVERLANCE
hergün dönüp dolaşıp aynı çıkmazda bulmak kendini... kimseye anlatamamak. Anlaşılmayacağını bilerek susmak ve uzaklaşmak. Uzaktan tüm bir dünyanın kendi azametiyle akışını izlemek ve bu akışta
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests