"Hayallerim vardı. Hem de ne hayaller. Aslında o kadar da büyük hayallar değildi. Kimine basit gelebilecek kimine de ulaşılması olası olmayan hayaller olarak tasvir edilecek. Benim içinse hayatımın anlamı olan hayaller. Hayatımı onlar üzerine kurdum. Onları gerçekleştirebilme umuduyla yaşadım ve onları gerçekleştirebilmek adına ölümü göze aldım, yeter ki onlar olsun, onların gerçekleştiğini görecek kadar yaşayım dedim. Ama eğer bazı gerçekleri kabul etseydim, savaşsaydım belki yaşardım ama bu sefer de hayallerimi ertelerdim.
Nefes almak, acı çekmeden, burnunun içinde mayın tarlası hissi olmadan. Ne zaman kalbinde o acı tekrardan başlayacak diye korkmadan yaşamak, heyecanlanmanı gerektirecek her türlü şeyden uzak durmak zorunda kalmak demek benim için, ama hayallerim için katlanmalıyım. Onlar olmadan ölürüm ben, hoş onlarsız da ölüyüm, onlar varken de.
Bu kadar hayalci, bu kadar arka planda yaşamak zorunda kalan ve her şeyden kendini soyutlayan birinin ölümü elbette daha farklı bakış açılarına da gebe oluyor. Herkesin bir teorisi oluyor, herkes arkanızdan konuşuyor. Sessizlik yemini ettiğiniz o dönemlerde bir derdinizin olduğunu bile bilemeyen bu insanlar şimdi ya pişmanlıkla ya da sadece ilgilenilmiş gibi yapmak adına bir şeyler söylüyorlar.
Belki de bu sır olmasaydı..."
"Hey ne diye perdeleri açıyorsun?"
Oktay aniden perdenin açılmasıyla yüzüne vuran güneşten rahatsız olmuştu. Defterini aniden kapatmıştı, kimsenin okumayacağını biliyor olsa da önlemini almak istemişti.
Meltem tekerlekli sandalyeyi yatağın kenarına kadar getirdikten sonra: "Artık sabah oldu, uyanmanız gerekiyor, Bay Yükselen." dedi. Gülümsemesi yarım yamalak da olsa bir gülümsemeydi en azından.
Üç aydır Oktay"ın bakıcısı olarak çalışıyordu. Oktay gibi bir yazar ile uğraşmak gerçekten de özel bir yetenek gerektiriyordu. O kadar sinir bozucu ve geveze biriydi ki Meltem aldığı para gerçekten de cebini doldurmasa bir gün bile daha katlanamazdı bu adama.
Aslında Oktay eskiden böyle değildi, iki yıl önce geçirdiği bir trafik kazasının ardından yürüyemez olmuştu, kazada annesini ve kız kardeşini de kaybetmişti. O zamandan beri de kendini öykülerine vermişti. Tanınmış yazarlardan biriydi. Genelde kişiliğini pek yansıtmayacak derece duygusal ve felsefik yönden derin öyküler yazardı. Gerçek hayatta ise tam tersi sert, basit düşünen ve aşırı derecede pragmatist biriydi.
"Gördüğünüz üzere zaten uyanıktım, yatağımda defterime bir şeyler karalamakla meşguldüm." diye azarladı Oktay soğuk bir sesle.
"Böyle odanıza girmek istemezdim. Ama erkek kardeşinizin öğlen yemeğine geleceğini söylemiştiniz."
"Yani?"
"Ã?ğlen oldu, kardeşiniz geldi ve sizi bekliyor."
Fırat üç tane gazeteyi baştan sona okumuştu zaman geçirmek için ama Oktay hala gelmemişti. Amatör olarak bilgisayar oyunlarıyla uğraşırdı, yani oynamaktan ziyade kendisi yapardı. Ama arkadaş grubuyla şirket kurma hayallerini ertelemesini gerektirecek büyük bir sorun vardı: Zengin yazar ağabeyinden bir türlü finansal destek alamıyordu.
Hatta şirketin adı bile hazırdı: "WestGames." Batı Oyunları anlamında, ismin akılda kalıcı olmasının yanında bu işe en çok para ayırmış olan arkadaşlarının soyadını koymaları en azından gönül borcunu ödemeleri anlamına gelir diye düşünmelerine yol açmıştı. Ama Batı soyadlı arkadaşları çoktan büyük bir oyun firmasının grafik departmanında iş bulmuştu bile.
"Justisar serisinin isim hakkını mı alacaksınız? Oğlum, o serinin yazarı Hollywood ile anlaşmış, filmleri çekilecek. Yani boş hayaller ve fikirlerle gelmeyin. Deli etmeyin beni. Hadi kapatıyorum, tekerlek sesi yaklaşıyor, ağabeyimin evinde cep telefonuyla konuşulmasına izin yok, ondan hadi görüşürüz."
"Telefonla mı konuşuyordun?"
Fırat aniden yalan söyleme refleksini harekete geçirmek istemişti, ama ağabeyi böyle cevabını bildiği sorularını sorduğu zaman ne diyeceğini bilemiyordu her seferinde.
"Bilinmeyen bir numaraydı da ondan açtım. Yanlışmış zaten."
"Kısa kes, neden geldin? Anlat bir hele."
Anlaşılan Oktay"ın yine sinir tellerinin uçları yakın temastaydı bugün de, zaten olmadığı gün mü vardı? Fırat ağabeyine karşı işe yaramayacağı bilse de sevimli bir şekilde konuşmaya karar verdi. Elinden şimdilik bu kadar geliyordu.
"Ağabey, bugün ne de güzel bir gün. Güneş açmış, çiçekler gökyüzünde pırıl pırıl bakışıyorlar birbirlerine. Ay dede gelse de elinden öpüversek. Hatta dayanamaycağım, önce senin bir elini öpeyim."
Oktay kardeşinin elini öpmesine izin verdi. Ama bu yine de saçmaladığı her bir cümlenin hesabını sormayacağı anlamına gelmiyordu: "Kısa kes dedim, bu aynı zamanda saçmalama da demek oluyor. Bayram değil, peki benim hayırsız kardeşim buraya neden geldi? Yoksa parayı mı ihtiyacın var? Hala gerçekleştiremeyeceğin hayallerinin mi peşindesin?"
"Son kez bir sorayım dedim, yoksa bugün bankadan kredi çekeceğim. Ã?ünkü kararlıyım, hayallerimin peşinden gideceğim, ağabey."
"O banka borcunu ödeyecek olan sanki kendinmiş gibi diyorsun bir de, yüzsüzce karşıma geçmiş."
"Eğer hayallerim gerçek olursa bir daha sana para diye sızlanmam, merak etme."
Oktay öfkelenmişti, hele karşısına birisinin geçerek onunla böyle konuşmasına gelemezdi: "Ã?ık dışarı, benim senin gibi bir kardeşim yok. Boş hayallerin adamı, defol git. Bir daha da gelme."
Fırat bir şey demedi, zaten ne diyebilirdi ki. Defolup gitti o da, Oktay"ın deyimiyle.
Hayalci
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests
