Ölüm Zamanı: Karanlığın Tohumları! (Ortak
"O zaman iyi geceler dilerim, yarın sabah 7'de sizi uyandırmaya geleceğim. Sabah kahvaltısından sonra tarikatın önemli bir şahsiyetiyle tanışacaksınız, daha sonra da biliyorsunuz asıl işimize başlayacağız." dedi Hüsnü Bey ve yanlarından ayrıldı.
Gökhan Slicer ve Statham'a samimi olmaya çalışarak iyi geceler diledi ve odasına yerleşti. Selim ile Julio da Gökhan'ın kalacağı odayı paylaşıyorlardı. Kafasına yastığa koymadan önce yatağın kenarına bırakılmış pijamaları eline aldı ve üstünde onun adını fark etti: "Hey, bizim hangi odada ve yatakta kalacağımızı önceden nasıl bilebildiler ki?"
Pijamalarını utanarak giyerken: "Hepimizin pijamalarının kırmızı çizgiler taşıyan ipeksi bir kumaştan yapılmasını normal karşılamalıyız değil mi?" dedi.
Lise yıllarında beden eğitimi dersi için soyunma odasında üstünü değiştirirken de utanırdı, aklı o yıllara gidiverdi birden: "Bunlar üniforma gibi ve kanalizasyon sıçcanı üstüne sıçmış gibi kokuyor. Bok çuvalına girmiş gibi hissetmiyorum artık, çünkü teknik olarak girmiş oldum bile."
Julio ve Selim'e döndü, onları gevezelikleriyle bayağı bir rahatsız edebildiğini fark ederken Statham ile Slicer'ın da pijamalar konusunda ne düşündüğünü merak ediyordu.
Gökhan Slicer ve Statham'a samimi olmaya çalışarak iyi geceler diledi ve odasına yerleşti. Selim ile Julio da Gökhan'ın kalacağı odayı paylaşıyorlardı. Kafasına yastığa koymadan önce yatağın kenarına bırakılmış pijamaları eline aldı ve üstünde onun adını fark etti: "Hey, bizim hangi odada ve yatakta kalacağımızı önceden nasıl bilebildiler ki?"
Pijamalarını utanarak giyerken: "Hepimizin pijamalarının kırmızı çizgiler taşıyan ipeksi bir kumaştan yapılmasını normal karşılamalıyız değil mi?" dedi.
Lise yıllarında beden eğitimi dersi için soyunma odasında üstünü değiştirirken de utanırdı, aklı o yıllara gidiverdi birden: "Bunlar üniforma gibi ve kanalizasyon sıçcanı üstüne sıçmış gibi kokuyor. Bok çuvalına girmiş gibi hissetmiyorum artık, çünkü teknik olarak girmiş oldum bile."
Julio ve Selim'e döndü, onları gevezelikleriyle bayağı bir rahatsız edebildiğini fark ederken Statham ile Slicer'ın da pijamalar konusunda ne düşündüğünü merak ediyordu.
Statham ve Slicer'a öylesine bir iyi geceler mırıldanıp acele etmeden odaya girdi Julio.
Pijamaların üzerindeki ağır ve ekşi kokudan burnunu kırıştırmadan edemedi. Gökhan denen o çocuk, çözülmüştü hemen odaya girince. Belli, ya Slicer'dan, ya Statham'dan rahatsız oluyordu. Ki haksız da sayılmazdı, Slicer göz korkutmaya çalışıyor gibiydi.
"Koku berbat, kumaş idare eder." Bir an, kendi gömleğinin üzerinde gezdirdi elini. Başını iki yana salladı: "Yok, o kadar da iyi bir kumaş değil. Belli ki tarikat iş kıyafetlere gelince cimri davranıyor. Zamanın biraz gerisinde kalmışlar gibi, çizgili pijamaları diyorum. Uzun süredir ne ben giydim, ne giyeni gördüm."
Tarikatın yatak ve oda seçimleri hakkında yaptığı isabetli tahminlere kafa yormadı. Aslında şaşırmaması da gerekirdi. Pijamaları üstünden geçirip yatağa uzandı. şile de aslında çok alıştığı gibi değildi. Daha iyilerinin üstünde uyuduğu olmuştu. Pijamasını burnundan uzaklaştırmayı deneyerek, üfleyerek, püfleyerek biraz debelendi. Sonra sinirlenip silteye bir yumruk indirdi. Yankılı sesi dinledi biraz. Gözleri hala açık duruyordu. Bir süre de öyle kalacağa benziyordu. Tarikat ne kadar değerli olduklarını söylüyor olursa olsun, onları kesinlikle ağırlayabileceği en iyi şekilde ağırlamıyordu. şiltenin bir yumruk daha hakettiğini düşündü, ama yine de kendsini tuttu.
Pijamaların üzerindeki ağır ve ekşi kokudan burnunu kırıştırmadan edemedi. Gökhan denen o çocuk, çözülmüştü hemen odaya girince. Belli, ya Slicer'dan, ya Statham'dan rahatsız oluyordu. Ki haksız da sayılmazdı, Slicer göz korkutmaya çalışıyor gibiydi.
"Koku berbat, kumaş idare eder." Bir an, kendi gömleğinin üzerinde gezdirdi elini. Başını iki yana salladı: "Yok, o kadar da iyi bir kumaş değil. Belli ki tarikat iş kıyafetlere gelince cimri davranıyor. Zamanın biraz gerisinde kalmışlar gibi, çizgili pijamaları diyorum. Uzun süredir ne ben giydim, ne giyeni gördüm."
Tarikatın yatak ve oda seçimleri hakkında yaptığı isabetli tahminlere kafa yormadı. Aslında şaşırmaması da gerekirdi. Pijamaları üstünden geçirip yatağa uzandı. şile de aslında çok alıştığı gibi değildi. Daha iyilerinin üstünde uyuduğu olmuştu. Pijamasını burnundan uzaklaştırmayı deneyerek, üfleyerek, püfleyerek biraz debelendi. Sonra sinirlenip silteye bir yumruk indirdi. Yankılı sesi dinledi biraz. Gözleri hala açık duruyordu. Bir süre de öyle kalacağa benziyordu. Tarikat ne kadar değerli olduklarını söylüyor olursa olsun, onları kesinlikle ağırlayabileceği en iyi şekilde ağırlamıyordu. şiltenin bir yumruk daha hakettiğini düşündü, ama yine de kendsini tuttu.
-
Alenthas
- Forum Yöneticisi
- Posts: 2670
- Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
- Location: Innsmouth
- Contact:
Slicer verilen pijamayı giymemişti. Zaten bir gece kalacaktı, hem üzerindeki kıyafet yeterince rahattı. Gözlerini kapattığında göz kapaklarının nasıl yorulduğunu hissetti. Bugün olanları kafasında döndürüp çeviriyordu. "Keşke şöyle deseydim"ler yerini "keşke şöyle yapsaydım"lara bıraktı. Sonra söylemek ve yapmak istediklerini yarın sabah halletmek üzere not etti. Tabii her zamanki gibi sabah olduğunda gece uykulu hâldeyken düşündüklerinin hepsi uçup gidecekti. Bir süre sonra kendinden geçip uyuya kaldı.
Pijamaları hiç takmamış bir kolunu da üstüne sarkıtmıştı. Kapüşonlu hırkasının verdiği zevki hiç bir pijama verememişti daha ona. Bunu giyerken rahat ediyor. Huzura eriyordu. Uyurken de mutlu ve rahat olurdu. Ama bu gece değildi.
Ben gelecek için hiç endişe duymadım.O yeterince hızlı geliyor zaten.
Albert Einstein
Albert Einstein
Selim gülümsedi.
"Neyse ki pijama giymem."
Sonra olduğu gibi yatağa atladı.
"Eşofmanla dolaşmanın yararları, ayrıca tarikatın benim eski evim olması dolayısıyla her şeyim tarikatta zaten."
"Neyse ki pijama giymem."
Sonra olduğu gibi yatağa atladı.
"Eşofmanla dolaşmanın yararları, ayrıca tarikatın benim eski evim olması dolayısıyla her şeyim tarikatta zaten."
I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
Gökhan, Selim ile arkadaş olmayı aklının bir köşesine yazdı. Tarikat ile oldukça içli dışlı olan bu kişiyle arkadaş olmanın öncelik iş olması gerektiğini düşünüyordu.
Ardından gözlerini kapadı ve acı dolu rüyalarıyla geçen bir uyku seansına merhaba dedi. Normalde derin bir uyku çekmek konusunda sıkıntı yaşardı ama bir kere daldı mı sabaha kadar uyanmamıştı. Tabi bunda odalara gizlice oda spreyi gibi sıkılan uyku getiren aromatik kokuların da etkisi vardı. Gökhan kokuları hafif nane ile zencefil karışımı diye hatırlayacaktı.
Herkes uyurken Hüsnü Bey ise kendi odasına çekiliyordu. Yatağının üstüne bir kağıt bırakılmıştı. Kağıtta "Engin denizde huzursuzluk artıyor." yazmaktaydı.
Ardından gözlerini kapadı ve acı dolu rüyalarıyla geçen bir uyku seansına merhaba dedi. Normalde derin bir uyku çekmek konusunda sıkıntı yaşardı ama bir kere daldı mı sabaha kadar uyanmamıştı. Tabi bunda odalara gizlice oda spreyi gibi sıkılan uyku getiren aromatik kokuların da etkisi vardı. Gökhan kokuları hafif nane ile zencefil karışımı diye hatırlayacaktı.
Herkes uyurken Hüsnü Bey ise kendi odasına çekiliyordu. Yatağının üstüne bir kağıt bırakılmıştı. Kağıtta "Engin denizde huzursuzluk artıyor." yazmaktaydı.
Julio tepinmekten bıkmış ve pes etmiş halde tavana baktı. şöylece inceledi, tavandaki çatlakları, girintileri, çıkıntıları saydığı sırada uykusu geldi zaten.
Anlamsız bir takım rüyalar gördü; bir sokakta yürüyordu mesela, sonra biri ondan bir yol tarifi alıyordu. Julio da nedense yol tarifi isteyen adamdan hemen bir taksi çevirip kaçarken, taksi bozuluyordu, taksici de yandaki arabayı kullanan adama para verip, Julio'yu onun götürmesini istiyordu. Rüya zaten bundan sonra bulanık bir hal alıyordu. Büyük ihtimalle alakasız ve saçma bir şeydi. Julio rüyalarını hep saçma bulurdu zaten!
Anlamsız bir takım rüyalar gördü; bir sokakta yürüyordu mesela, sonra biri ondan bir yol tarifi alıyordu. Julio da nedense yol tarifi isteyen adamdan hemen bir taksi çevirip kaçarken, taksi bozuluyordu, taksici de yandaki arabayı kullanan adama para verip, Julio'yu onun götürmesini istiyordu. Rüya zaten bundan sonra bulanık bir hal alıyordu. Büyük ihtimalle alakasız ve saçma bir şeydi. Julio rüyalarını hep saçma bulurdu zaten!
Selim yatağa yatmış, her zaman olduğu gibi, saatlerce yatakta dönmüş, aklından değişik hikayeler kurgulamış, kimi kurgularda kavga etmiş, hatta bazılarında o kadar ilerlemişti ki 3. dünya savaşı çıkmış, hatta bu savaş, cehennemin de işin içine girmesiyle evrensel bir hâl almıştı.
Daha sonra bu hayallerin kim bilir hangisinde uyuyakalmıştı, ama uyuduğunda saat muhtemelen en az 2 idi.
Herhângi bir rüya görmedi, ama zaten gördüyse de bu kurgulardan birisine karışmıştı, hangisi kurgu hangisi rüya ayırt edemezdi zaten.Kurgularına da müdahele etme yeteneğini kaybetmişti bu yüzden.Bir keresinde kendisine küstüğü bile olmuştu bu kurgularda.
Daha sonra bu hayallerin kim bilir hangisinde uyuyakalmıştı, ama uyuduğunda saat muhtemelen en az 2 idi.
Herhângi bir rüya görmedi, ama zaten gördüyse de bu kurgulardan birisine karışmıştı, hangisi kurgu hangisi rüya ayırt edemezdi zaten.Kurgularına da müdahele etme yeteneğini kaybetmişti bu yüzden.Bir keresinde kendisine küstüğü bile olmuştu bu kurgularda.
Code: Select all
Gerçek bir hayat hikayesinden alıntıdır :P I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
Gökhan, sahil kenarında dolaşırken yanında bir adam yaklaşmıştı. Garip kahverengi bakışlarına pek güvenilmez bir adama benziyordu. Yabancı adam: “İyi günler, Gökhan. Sana bir iş teklifinde bulunmak istiyordum.” dediğinde Gökhan ne diyeceğini bilememişti.
“şaşırmış olmanı doğal karşılıyorum, öncelikle adımı söylemeliydim. Benim adım Hüsnü Karabulut ve patronlarım seni benim yıllardan beri içinde olduğum oluşuma katılmanı istiyorlar. Umarım seni ikna edebilirim.”
“Nasıl bir oluşumdan bahsediyorsunuz?”
“Otuz yıl önce kurulan gizli bir oluşumdan bahsediyorum. Tarikat diye geçse de ben böyle demekten pek hoşlanmıyorum, insanın aklına uyuşturucu pazarlayan mafya grupları geliyor. Sence de öyle değil mi?”
Gökhan’a göre öyle olmasa da kibar olmaya özen göstererek: “Sanırım.” diyebildi.
“Sana kartımı takdim edeyim. Yarın onda seni ofisimde ağırlamak istiyorum. Konak Meydanı’na çok yakın, otobüsle meydana vardıktan sonra yürüyerek bile ulaşabilirsin. Hem adamlarım da seni bekliyor olacaklar. Kaybolman olanaksız.”
“İsmimi nereden biliyorsunuz ve patronları beni ne diye istiyorlar? Benim bir hiç olduğumdan haberleri yok herhalde.”
“Bizim de amacımız zaten sana bir hiç olmadığını göstermek olacak, kimliğinde adı soyadı ve ailevi bilgileri şüpheye yer bırakmayacak şekilde yazan herkes bir şeydir. Kimse hiç değildir, hele sen kendi potansiyeli bilmiyorsun. Neyse yarın daha iyi anlayacaksın.”
Hüsnü Bey yanından ayrıldığında Gökhan bir süre elindeki karta odaklanmıştı sadece. Hüsnü Karabulut - İnşaat Mühendisi yazıyordu kartta.
Bir hafta sonra ise Gökhan kendini garip bir binada tanımadığı insanlarla kliması bile olmayan bir odada uyumak üzereyken bulmuştu. Rüyasında kendini yüksek bir odanın tepesinde görüyordu. Atlamak istiyordu ama bunu yapacak cesareti kendinde bulamıyordu. Rüzgârı teninde hissetmek ve özgür olduğunu haykırmayı dilerken arkasında onu sinsice izleyen gölgeyi fark etti.
“Sen de kimsin? Beni ne diye takip ediyorsun?” diye bağırdı gölgelerin arasına sığınan kişiye.
Gölgelerin arasından onu takip eden kişi çıktığında Gökhan kendini görüverdi. Kendisiyle karşı karşıyaydı.
“Bundan kurtulamazsın.” dedi karşısındaki kendisi.
“Neden bahsediyorsun?”
“Yalan söyledin, sakladın. Sonunda acı dolu bir ölümü seçtin. Ölümü hak ettiğini düşünüyorsun ama yanılıyorsun. Yüreğin ne söylüyor, onu dinlemek bile istiyor musun?”
“Beni tanımıyorsun bile.”
“Seni gayet iyi tanıyorum. Ben senin bir parçanım.”
“Benden uzak dur, bu sırrı kendimle birlikte gömeceğim. Kimse bu sırrı benden alamayacak. Acı çeksem de saklamaya devam edeceğim ta ki...”
“Ölene kadar...”
Gökhan gözlerini aniden açtığında ilk fark ettiği dün gece yattığı odada olmadığıydı. Diğerleri gibi duvara yaslanılmış yatağa sıkıca bağlanılmıştı, konuşamasınlar diye de ağız çevresi uyuşturulmuştu. Ama zihinlerinin açık kalmasını istiyorlardı belli ki.
Karşılarında ise genç biri vardı. Gür saçlı, sıradan bir gençti. Gökhan’dan hiçbir farkı yoktu. Ama gözlerinde bir gariplik vardı. Arada bir sanki gözlerinden kızıl bir ışık seçilebiliyordu.
“Sizi uyutmak zorunda kaldığımız için özür dilerim. Bunu yapmak zorundaydık. Kahvaltınızı size serumlar halinde verdiğimiz için aç olmadığınızı belirterek belki biraz olsun kızgınlığınızı azaltabilirsiniz.” diye açıklama yaptı genç.
Sırayla herkesi süzdükten sonra: “Benim adım Serdar, yani kimi kandırıyoruz ki? Benim bir insan olmadığımı anlamışsınızdır. Ben bir iblisim, bu ismi kim bulduysa. Daha yaratıcı olunabilinirdi aslında, insanın içini ürpertmiyor mu bu isim? Tekrar düşündüm de asıl amaç insanın için ürpertmek değil miydi? Neyse çok özel birinin bedenini şu anda kullanıyorum, bedenin sahibi de kendi zihninin karanlık mahzenlerinde hapsedilmiş durumda. Eğer bana hitap etmek için bir isim arıyorsanız elçi demenizi öneririm, o kadar çok uzun yıllar geçti ki asıl ismim hafızamdan çıktı gitti, sadece herkesin benden bahsettiği şekliyle elçi olarak biliniyorum artık.” diye anlattı.
Eline aldığı bıçakla iki elini de kesti ve kanını bir tasa akıtmaya başladı: “Size yetenek verecek o ilaç var ya, dünya üzerinde bulunan bir element bile içermiyor aslında. Formül bedenini kullandığım kişide ve bir de başkasında mevcut, yani bu kişinin kanını sizin damarlarınıza enjekte ettiğimizde bekleyeceğiz bakalım işe yarayacak mı diye. şu ana kadar yaradı tabi yan etkileri saymazsak, ama önemli olan yaramış olması.”
Tasın içinde kanı iğneye aktardıktan sonra ilk olarak Gökhan’a yöneldi: “Nedense ilk başta sende denemek istedi canım, belki de meraklı bakışların ilgimi çekmiştir.”
Bir an bile tereddüt etmeden iğneyi Gökhan’ın kalbine sapladı: “Direk kalp pompalamaya başlasın ki kan hızla vücudun her tarafına yayılıversin, ardından bedeninin tepkisini inceleyeceğiz.”
Gökhan ise duyduğu acıya rağmen uyuşuk ağzını kıpırdatamadan durdu sadece. İblisin insafına kalmıştı artık. Kendisi bayıldığında sırayla iblisin diğerlerine de kandan verdiğini görmüştü en son.
Uyandığında kendini yatağında buldu. Yoksa bir rüya mıydı diye düşünürken sol göğsünün üzerindeki bandajı fark etti: “Rüya değilmiş.”
Julio ve Selim de ayılmak üzereydi. Statham ve Slicer kendi odalarında olmalıydı. Onlar da yeni uyanmaya başlamış olmalıydı. Gökhan, Selim’e kızgın bakışlar atarak: “İblisten haberin var mıydı? İlacın aslında iblis kanı olduğunu biliyor muydun?” diye bağırdı.
“şaşırmış olmanı doğal karşılıyorum, öncelikle adımı söylemeliydim. Benim adım Hüsnü Karabulut ve patronlarım seni benim yıllardan beri içinde olduğum oluşuma katılmanı istiyorlar. Umarım seni ikna edebilirim.”
“Nasıl bir oluşumdan bahsediyorsunuz?”
“Otuz yıl önce kurulan gizli bir oluşumdan bahsediyorum. Tarikat diye geçse de ben böyle demekten pek hoşlanmıyorum, insanın aklına uyuşturucu pazarlayan mafya grupları geliyor. Sence de öyle değil mi?”
Gökhan’a göre öyle olmasa da kibar olmaya özen göstererek: “Sanırım.” diyebildi.
“Sana kartımı takdim edeyim. Yarın onda seni ofisimde ağırlamak istiyorum. Konak Meydanı’na çok yakın, otobüsle meydana vardıktan sonra yürüyerek bile ulaşabilirsin. Hem adamlarım da seni bekliyor olacaklar. Kaybolman olanaksız.”
“İsmimi nereden biliyorsunuz ve patronları beni ne diye istiyorlar? Benim bir hiç olduğumdan haberleri yok herhalde.”
“Bizim de amacımız zaten sana bir hiç olmadığını göstermek olacak, kimliğinde adı soyadı ve ailevi bilgileri şüpheye yer bırakmayacak şekilde yazan herkes bir şeydir. Kimse hiç değildir, hele sen kendi potansiyeli bilmiyorsun. Neyse yarın daha iyi anlayacaksın.”
Hüsnü Bey yanından ayrıldığında Gökhan bir süre elindeki karta odaklanmıştı sadece. Hüsnü Karabulut - İnşaat Mühendisi yazıyordu kartta.
Bir hafta sonra ise Gökhan kendini garip bir binada tanımadığı insanlarla kliması bile olmayan bir odada uyumak üzereyken bulmuştu. Rüyasında kendini yüksek bir odanın tepesinde görüyordu. Atlamak istiyordu ama bunu yapacak cesareti kendinde bulamıyordu. Rüzgârı teninde hissetmek ve özgür olduğunu haykırmayı dilerken arkasında onu sinsice izleyen gölgeyi fark etti.
“Sen de kimsin? Beni ne diye takip ediyorsun?” diye bağırdı gölgelerin arasına sığınan kişiye.
Gölgelerin arasından onu takip eden kişi çıktığında Gökhan kendini görüverdi. Kendisiyle karşı karşıyaydı.
“Bundan kurtulamazsın.” dedi karşısındaki kendisi.
“Neden bahsediyorsun?”
“Yalan söyledin, sakladın. Sonunda acı dolu bir ölümü seçtin. Ölümü hak ettiğini düşünüyorsun ama yanılıyorsun. Yüreğin ne söylüyor, onu dinlemek bile istiyor musun?”
“Beni tanımıyorsun bile.”
“Seni gayet iyi tanıyorum. Ben senin bir parçanım.”
“Benden uzak dur, bu sırrı kendimle birlikte gömeceğim. Kimse bu sırrı benden alamayacak. Acı çeksem de saklamaya devam edeceğim ta ki...”
“Ölene kadar...”
Gökhan gözlerini aniden açtığında ilk fark ettiği dün gece yattığı odada olmadığıydı. Diğerleri gibi duvara yaslanılmış yatağa sıkıca bağlanılmıştı, konuşamasınlar diye de ağız çevresi uyuşturulmuştu. Ama zihinlerinin açık kalmasını istiyorlardı belli ki.
Karşılarında ise genç biri vardı. Gür saçlı, sıradan bir gençti. Gökhan’dan hiçbir farkı yoktu. Ama gözlerinde bir gariplik vardı. Arada bir sanki gözlerinden kızıl bir ışık seçilebiliyordu.
“Sizi uyutmak zorunda kaldığımız için özür dilerim. Bunu yapmak zorundaydık. Kahvaltınızı size serumlar halinde verdiğimiz için aç olmadığınızı belirterek belki biraz olsun kızgınlığınızı azaltabilirsiniz.” diye açıklama yaptı genç.
Sırayla herkesi süzdükten sonra: “Benim adım Serdar, yani kimi kandırıyoruz ki? Benim bir insan olmadığımı anlamışsınızdır. Ben bir iblisim, bu ismi kim bulduysa. Daha yaratıcı olunabilinirdi aslında, insanın içini ürpertmiyor mu bu isim? Tekrar düşündüm de asıl amaç insanın için ürpertmek değil miydi? Neyse çok özel birinin bedenini şu anda kullanıyorum, bedenin sahibi de kendi zihninin karanlık mahzenlerinde hapsedilmiş durumda. Eğer bana hitap etmek için bir isim arıyorsanız elçi demenizi öneririm, o kadar çok uzun yıllar geçti ki asıl ismim hafızamdan çıktı gitti, sadece herkesin benden bahsettiği şekliyle elçi olarak biliniyorum artık.” diye anlattı.
Eline aldığı bıçakla iki elini de kesti ve kanını bir tasa akıtmaya başladı: “Size yetenek verecek o ilaç var ya, dünya üzerinde bulunan bir element bile içermiyor aslında. Formül bedenini kullandığım kişide ve bir de başkasında mevcut, yani bu kişinin kanını sizin damarlarınıza enjekte ettiğimizde bekleyeceğiz bakalım işe yarayacak mı diye. şu ana kadar yaradı tabi yan etkileri saymazsak, ama önemli olan yaramış olması.”
Tasın içinde kanı iğneye aktardıktan sonra ilk olarak Gökhan’a yöneldi: “Nedense ilk başta sende denemek istedi canım, belki de meraklı bakışların ilgimi çekmiştir.”
Bir an bile tereddüt etmeden iğneyi Gökhan’ın kalbine sapladı: “Direk kalp pompalamaya başlasın ki kan hızla vücudun her tarafına yayılıversin, ardından bedeninin tepkisini inceleyeceğiz.”
Gökhan ise duyduğu acıya rağmen uyuşuk ağzını kıpırdatamadan durdu sadece. İblisin insafına kalmıştı artık. Kendisi bayıldığında sırayla iblisin diğerlerine de kandan verdiğini görmüştü en son.
Uyandığında kendini yatağında buldu. Yoksa bir rüya mıydı diye düşünürken sol göğsünün üzerindeki bandajı fark etti: “Rüya değilmiş.”
Julio ve Selim de ayılmak üzereydi. Statham ve Slicer kendi odalarında olmalıydı. Onlar da yeni uyanmaya başlamış olmalıydı. Gökhan, Selim’e kızgın bakışlar atarak: “İblisten haberin var mıydı? İlacın aslında iblis kanı olduğunu biliyor muydun?” diye bağırdı.
Julio şu adamın çıkıp iblis olduğunu söylemesinden sonra pek bir şey yapamamıştı. Zaten saçma rüyalarından sonra, bir sözde iblis önünde konuşunda kafası allak bullak olmuştu.Bilincini kaybetmiş olmalıydı, ama emin değildi. Gözlerini kapattığını hatırlıyordu çünkü. Yoksa kendiliğinden mi kapanmışlardı? Emin olmak zordu.
Vücudunu tekrar hissettiğinde gözlerini açmadı. Henüz buna cüret edemezdi. Solunda, yani aslında kalbinin olduğu yerde soluk bir acı vardı. Kalplere iğne yapmışlardı değil mi? İblis yapmıştı. Kalbine. İğne. Ne vardı ilacın içinde? Formülden bahsedildiğini hatırlıyordu. Gökhan mı bahsetmişti? Yok, iblis formülle ilgili bir şey demişti. Dünyadaki tüm elementleri mi barındırıyordu formül? Ã?yle değildi, öyle olsa ölmüş olurdu zaten.
Ne yaptığını tam olarak düşünmeden, gözlerini açmadan doğruldu. Yataktaydı. şilteyi hissedebiliyordu. Doğrulur doğrulmaz gözlerini açtı ve kendine bir tokat yapıştırdı. Bu hayal mayal görüyorsa kendine getirmeliydi onu. Manzaranın farkına varmadan önce başını iki yana salladı hızla. şaçları iyicene dağıldı. Sonra, bakışlarını tavana odakladı.
Bir an sanki açık havadaymış gibi geldi. Sonra, nefesleri daha normal bir hale gelince o 'bulutların' dün gece ezberlediği tavan olduğunu fark etti. Odadaydı. Ama iblis adamın da gerçekliğinin farkındaydı.
Yanağındaki yanma hissini yok saymaya çalışarak düşündü. Formülün bahsi geçmişti. Ne durumda, tam olarak bilmiyordu da, formül onlara enjekte edilmişti. Tamam. şimdi? Güçten bahsetmişlerdi. Formülden ve getireceği güçlerden. Tek eliyle bina kaldırmak gibi bir güç müydü?
Bunu tamamen boşverdi. pijamaları çıkarıp aceleyle kendi kıyafetlerini giydi. Uyandı mı pijamayla dolaşmak hiç hoşuna gitmezdi. Güç nasıl bir şeydi acaba?
Hafızası panikle bir oraya, bir buraya odaklanırken kısa süre önce Gökhan'ın konuştuğunu anımsadı. Ne demişti? Bilmiyordu. Onu da umursamamaya karar verdi.
Sonunda kıyafetlerini giydi, ve yatağa oturup, duvara dayandı. Neye bulaşmıştı? Her neyse, kötü bir şey olamazdı; annesinin izinden gidiyordu, annesi babasından daha az hata yapardı sonuçta; ve iş kendini adayacağın grup olunca, hata affedilemez oluyordu. Annesi tarikat konusunda hatalı bir seçim yapmamıştı. Julio sadece buna güvenebilirdi.
Kendine gelmesi gerekiyordu. Yere baktı; tavanı ezberlediği gibi yeri de ezberlemeye çalıştı. Tavandan ve duvarlardan dökülmüş irili ufaklı parçalar vardı. Tarikat yerlere iyi bakmıyordu. Acaba tarikata girerken annesi de mi iblis kontrolündeydi? İblis kontrolünde olan başka kimvardı ki? Doğru, o adam. İblis onun vucüdünü kullanıyordu.
Detaylar teker teker oturmaya başlıyordu. Julio artık daha sakindi. Yere bakıyordu hala. Yere ve üzerindeki dökülmüş parçalara. Sebepsiz yere ürperdi. Bir dürtü, içgüdünün varlığının farkına vardı. Onun içinde. İçine iblis mi girmişti? Yok, formülle ilgili olmalıydı. Kendini farklı hissetmesi normal olmalıydı. Yine de, dürtüyle savaşmalıydı.
Bir an, dikkati yine geçmişe kaydı. Annesinin ölümüne. Orada değildi, ölüme tanıklık etmemişti. Ama ölümün sebebini adı gibi biliyordu. Bunu düşünürken, dürtünün içinden çıkıp o fark edemeden saldırdığını anlaması zaman aldı. Sanki vücudunun yeni bir parçası vardı. Bedensiz bir şey, sanki bedenine bağlı, ama ondan bağımsız hareket edebilen bir şey. Bir his gibiydi daha çok.
Yerdeki bir taş, gözlerinin önünden hızla kaydı. Arkasında silik bir iz bırakıyordu, tok bir sesle kapıya çarptı taş. Hala ilerlemeye çalışıyordu, ama koskoca kapıydı sonuçta, taşın yıkıp delebileceği bir şey değil.
Taş mücadeleyi bıraktığında, Julio'nun o vücutsuz organı hakkında bütün hisleri kayboldu. Sanki o organ hiç yokmuş gibi. Ama bir şekilde onu tekrar kullanabileceğini biliyordu. Nefesleri yine hızlı ve kesik kesikti; hiçbir şey olmamış gibi yere bakıyordu; ama taşın durup dururken kapıya çarpması dikkat çekebilirdi. Ã?ekerdi. Olduğu gibi kalmaya çalıştı Julio. Yeri inceliyordu hala. Yeri incelemekten başka bir şey yapmadığına ikna olmalıydı herkes. Taş nasıl oraya çarptı bilmiyordu, kendisiyle alakası vardı. Onu biliyordu sadece.
Vücudunu tekrar hissettiğinde gözlerini açmadı. Henüz buna cüret edemezdi. Solunda, yani aslında kalbinin olduğu yerde soluk bir acı vardı. Kalplere iğne yapmışlardı değil mi? İblis yapmıştı. Kalbine. İğne. Ne vardı ilacın içinde? Formülden bahsedildiğini hatırlıyordu. Gökhan mı bahsetmişti? Yok, iblis formülle ilgili bir şey demişti. Dünyadaki tüm elementleri mi barındırıyordu formül? Ã?yle değildi, öyle olsa ölmüş olurdu zaten.
Ne yaptığını tam olarak düşünmeden, gözlerini açmadan doğruldu. Yataktaydı. şilteyi hissedebiliyordu. Doğrulur doğrulmaz gözlerini açtı ve kendine bir tokat yapıştırdı. Bu hayal mayal görüyorsa kendine getirmeliydi onu. Manzaranın farkına varmadan önce başını iki yana salladı hızla. şaçları iyicene dağıldı. Sonra, bakışlarını tavana odakladı.
Bir an sanki açık havadaymış gibi geldi. Sonra, nefesleri daha normal bir hale gelince o 'bulutların' dün gece ezberlediği tavan olduğunu fark etti. Odadaydı. Ama iblis adamın da gerçekliğinin farkındaydı.
Yanağındaki yanma hissini yok saymaya çalışarak düşündü. Formülün bahsi geçmişti. Ne durumda, tam olarak bilmiyordu da, formül onlara enjekte edilmişti. Tamam. şimdi? Güçten bahsetmişlerdi. Formülden ve getireceği güçlerden. Tek eliyle bina kaldırmak gibi bir güç müydü?
Bunu tamamen boşverdi. pijamaları çıkarıp aceleyle kendi kıyafetlerini giydi. Uyandı mı pijamayla dolaşmak hiç hoşuna gitmezdi. Güç nasıl bir şeydi acaba?
Hafızası panikle bir oraya, bir buraya odaklanırken kısa süre önce Gökhan'ın konuştuğunu anımsadı. Ne demişti? Bilmiyordu. Onu da umursamamaya karar verdi.
Sonunda kıyafetlerini giydi, ve yatağa oturup, duvara dayandı. Neye bulaşmıştı? Her neyse, kötü bir şey olamazdı; annesinin izinden gidiyordu, annesi babasından daha az hata yapardı sonuçta; ve iş kendini adayacağın grup olunca, hata affedilemez oluyordu. Annesi tarikat konusunda hatalı bir seçim yapmamıştı. Julio sadece buna güvenebilirdi.
Kendine gelmesi gerekiyordu. Yere baktı; tavanı ezberlediği gibi yeri de ezberlemeye çalıştı. Tavandan ve duvarlardan dökülmüş irili ufaklı parçalar vardı. Tarikat yerlere iyi bakmıyordu. Acaba tarikata girerken annesi de mi iblis kontrolündeydi? İblis kontrolünde olan başka kimvardı ki? Doğru, o adam. İblis onun vucüdünü kullanıyordu.
Detaylar teker teker oturmaya başlıyordu. Julio artık daha sakindi. Yere bakıyordu hala. Yere ve üzerindeki dökülmüş parçalara. Sebepsiz yere ürperdi. Bir dürtü, içgüdünün varlığının farkına vardı. Onun içinde. İçine iblis mi girmişti? Yok, formülle ilgili olmalıydı. Kendini farklı hissetmesi normal olmalıydı. Yine de, dürtüyle savaşmalıydı.
Bir an, dikkati yine geçmişe kaydı. Annesinin ölümüne. Orada değildi, ölüme tanıklık etmemişti. Ama ölümün sebebini adı gibi biliyordu. Bunu düşünürken, dürtünün içinden çıkıp o fark edemeden saldırdığını anlaması zaman aldı. Sanki vücudunun yeni bir parçası vardı. Bedensiz bir şey, sanki bedenine bağlı, ama ondan bağımsız hareket edebilen bir şey. Bir his gibiydi daha çok.
Yerdeki bir taş, gözlerinin önünden hızla kaydı. Arkasında silik bir iz bırakıyordu, tok bir sesle kapıya çarptı taş. Hala ilerlemeye çalışıyordu, ama koskoca kapıydı sonuçta, taşın yıkıp delebileceği bir şey değil.
Taş mücadeleyi bıraktığında, Julio'nun o vücutsuz organı hakkında bütün hisleri kayboldu. Sanki o organ hiç yokmuş gibi. Ama bir şekilde onu tekrar kullanabileceğini biliyordu. Nefesleri yine hızlı ve kesik kesikti; hiçbir şey olmamış gibi yere bakıyordu; ama taşın durup dururken kapıya çarpması dikkat çekebilirdi. Ã?ekerdi. Olduğu gibi kalmaya çalıştı Julio. Yeri inceliyordu hala. Yeri incelemekten başka bir şey yapmadığına ikna olmalıydı herkes. Taş nasıl oraya çarptı bilmiyordu, kendisiyle alakası vardı. Onu biliyordu sadece.
Odaya geldiğinde içten içe küfrediyor inanmakta güçlük çekiyor ve gülüyordu! Sonra kendi kendine konuştu. "Hahahaha! Lanet bir iblis tarafından şişlendim!". Kalbinin olduğu kısma dokundu. Bandaj hala duruyordu. Bu olaydan sonra sanki kırılma noktasına gelmişti. Kafasını topladı. Terden sırılsıklam olmuştu. Ter damlası burnunun ucundan aşağıya doğru düşüyordu. Bir irkilmeyle gözünü kapadı.
Açtığında ter damlasını gördü. Bir şey ona bakması için onu dürtmüştü. Ter damlası havada asılı kalmıştı. Dört ya da beş saniye geçtikten sonra tekrar eski halinde yere doğru düşmeye başladı. Yere düştü. şap diye kısa bir ses duyuldu. Hafifçe ve kısık bir şekilde "Lanet olsun." dedi. Yorgunluktan pek bir şey yapamıyordu. Gözleri kayıyordu. Uyumalıydı. Kafası hafifçe yastığın üstüne düştü. Mavi gözler yavaşça kapandı.
Açtığında ter damlasını gördü. Bir şey ona bakması için onu dürtmüştü. Ter damlası havada asılı kalmıştı. Dört ya da beş saniye geçtikten sonra tekrar eski halinde yere doğru düşmeye başladı. Yere düştü. şap diye kısa bir ses duyuldu. Hafifçe ve kısık bir şekilde "Lanet olsun." dedi. Yorgunluktan pek bir şey yapamıyordu. Gözleri kayıyordu. Uyumalıydı. Kafası hafifçe yastığın üstüne düştü. Mavi gözler yavaşça kapandı.
Ben gelecek için hiç endişe duymadım.O yeterince hızlı geliyor zaten.
Albert Einstein
Albert Einstein
*Engin*
Cebinden telefonu çıkartıp uzatmıştı Engin. Aldıktan sonra kadın telefonla ilgilenmedi bile. Kısa bir sessizlikten sonra.
-Ne kabayım. İçeri gelip soluklanmak istemez misiniz? Benim için yoruldunuz o kadar.
-Rahatsızlık vermek istemem.
-Ã?yle şey mi olur ben size fazlasıyla verdim zaten.
Bu kez kadın Engin'in kolundan tutmuştu.
-Lütfen buyrun diye ekledi. Reddedemedi. Reddetmek de istemiyordu zaten.
-Ayakkabınızı içeride çıkartabilirsiniz.
Dediği gibi yapacaktı. İçeri adımını attı. Fena bir ev değildi. Çok fazla eşya yok gibiydi. Ayakkabılarını çıkarmak için eğildi. Boynunda çok hafif bir acı hissetti.
...
Gerisi yoktu. Tamamen bir boşluk. Film şeridinin kopması deyiminin ne demek olduğunu ancak o zaman anlayabilmişti. Ne olduğunu hatırlayamadığı bir sürü saçma sapan rüyayla boğuşmuştu. Uyandığında yatıyordu. Hiç dinlenmiş gizi değildi. Sanki daha yorgun yapmıştı. Hatırlamaya çalıştı. Telefonu vermeye gitmişti. Sonrası yoktu. Bir çeşit ilaçla uyutulmuş olmalıydı. İlk izlenimi gözlerinin bağlanmış olmasıydı. Kollarını hareket ettirmeye çalıştı. Fazla yorgundular. Zorladı... Hareket ettirememişti fakat bunun halsizlikle alakası yoktu kolları tamamen bağlıydı. Bacaklarını kontrol etti. bacakları da öyleydi. Etrafı dinlediğinde ise sadece periyodik bir bip sesi ile bir makinenin çalışma uğultusunu duyabildi.
Nefes alıp verişi oldukça sıklaştı. Ã?ıldırmak üzereydi. Bağırmak istedi. Nefes alış verişi daha da sıklaştı. Kalbi de bir anda inanılmaz derecede hızlanmıştı. Söyleyecek bir kelime bile gelmedi aklına.
"Aaaaaghhh" diye bağırdı sesinin çıkabildiği kadar. Sonra hiçbir şey söylemedi. Kendini sakinleştirmeye çalıştı ama bir yolu yok gibiydi. En azından bağırmamaya çalışıyordu. Nefes alış veriş sesi artık diğer sesleri bastırıyordu neredeyse...
Sanki bir insanın konuştuğunu duymuştu. Nefesini tuttu. Bir duvar ya da kapının arkasından geliyordu.
-Görünüşe göre bilinci yerine geldi. Yeterince vakit kaybettik başlayalım artık.
-Eğer uyurken yapsaydık hiç vakit kaybetmemiş olurduk.
-Sürecin kişi ayıkken denenmesi gerektiği konusunda ısrarcıyım. Kaç defa söylemem gerekiyor ki.
-Peki dediğiniz gibi olsun.
Lanet olsun nereye düşmüştü? Aklına ilk gelen ihtimal organ mafyası oldu. Evet böbreğini falan almak istiyor olmalılardı. Belki daha sonra serbest bırakacaklarını umdu. Bu durumda bu bile bir kurtuluş gibi geliyordu. Geçmişte çaresiz olduğunu düşündüğü her dakikaya lanet etti. şu anki durumunun yanında bahsi bile edilemezdi.
Kapı gıcırtıyla açıldı. Odanın taş yüzeyinde ayak seslerini duydu.
-Kimsiniz. Ne İstiyorsunuz benden?
-Bir süre konuğumuz olacaksınız Engin bey. Rahatınıza bakın.
-Ne tür bir manyaksınız siz? Serbest bırakın beni.
Sadece hafif bir gülme sesi duydu "Hıh" demişti sadece. Söylediğinin aptalca olduğunu düşündü fakat akıllıca bir söz yoktu.
"şimdi bu işi bizim için ne kadar kolaylaştırırsanız kendiniz için de o kadar kolaylaştırırsınız. Direndiğiniz sürece acı çekebilirsiniz... Sanırım..."
Artık konuşmayı tamamen bırakmıştı. Son bir kez çırpındı ve kurtulamayacağını kabul etti. Kelimenin tam anlamıyla çaresizdi. Dua etmek bile yararsızdı sanki. Bir mucizenin olmasını beklemekten başka bir şey yapamayacağını fark etti. Mucize hiç gelmedi...
"5cc ile başlıyoruz bu kez." dedi aynı ses.
Engin sanırım tekrar uyutacaklar diye düşündü. Buna memnun bile olabilirdi. Sol koluna bir iğnenin girdiğini hissetti. Fakat içeri akan bir şey hissetmiyordu. Daha sonra kolundaki baskı arttı. Pıst diye bir ses duydu. Uyumayı bekliyordu...
Fakat öyle olmadı.
-Az değil mi?
-Fark etmez. Bu kez kontrollü gidelim. Geçen seferki gibi olmasın.
Geçen sefer ne olmuştu. Artık hiçbir şekilde fikir dahi yürütemiyordu.
Kanında yayılan bir şey hissetti. Hiç hissetmediği garip bir acı veriyordu. Sanki geçitiği yerleri parçalıyormuş gibi. Kolundan omzuna doğru acı yayıldı göğsüne birden bire ulaşmıştı. Bir çok dalgası yaşamıştı. Sonra vücudunda dağıldığını hissetti. Bütün kasları sanki bir süre titredi. Sonra titreme gitti. Fakat bip sesleri çılgına dönmüştü. Hala öleceğini düşündü. Bedeninde ona ait olmayan bir şeyler hissediyordu.
Kolundan bir şey daha verdiklerini hissetti. Kalp atışları tekrar azalıyordu. Yayılan bir yorgunluk hissetti bu kez. Acıya rağmen yorgunluk...
"Serum bağlayın" dedi önceden konuşan ses."Sonra devam edeceğiz. Geçmiş olsun Engin Bey."
Adamın sesi son derece küstah ve insanın kanını donduracak şekilde soğuk kanlıydı. Fazla dayanamadan bilincini kaybetti.
Cebinden telefonu çıkartıp uzatmıştı Engin. Aldıktan sonra kadın telefonla ilgilenmedi bile. Kısa bir sessizlikten sonra.
-Ne kabayım. İçeri gelip soluklanmak istemez misiniz? Benim için yoruldunuz o kadar.
-Rahatsızlık vermek istemem.
-Ã?yle şey mi olur ben size fazlasıyla verdim zaten.
Bu kez kadın Engin'in kolundan tutmuştu.
-Lütfen buyrun diye ekledi. Reddedemedi. Reddetmek de istemiyordu zaten.
-Ayakkabınızı içeride çıkartabilirsiniz.
Dediği gibi yapacaktı. İçeri adımını attı. Fena bir ev değildi. Çok fazla eşya yok gibiydi. Ayakkabılarını çıkarmak için eğildi. Boynunda çok hafif bir acı hissetti.
...
Gerisi yoktu. Tamamen bir boşluk. Film şeridinin kopması deyiminin ne demek olduğunu ancak o zaman anlayabilmişti. Ne olduğunu hatırlayamadığı bir sürü saçma sapan rüyayla boğuşmuştu. Uyandığında yatıyordu. Hiç dinlenmiş gizi değildi. Sanki daha yorgun yapmıştı. Hatırlamaya çalıştı. Telefonu vermeye gitmişti. Sonrası yoktu. Bir çeşit ilaçla uyutulmuş olmalıydı. İlk izlenimi gözlerinin bağlanmış olmasıydı. Kollarını hareket ettirmeye çalıştı. Fazla yorgundular. Zorladı... Hareket ettirememişti fakat bunun halsizlikle alakası yoktu kolları tamamen bağlıydı. Bacaklarını kontrol etti. bacakları da öyleydi. Etrafı dinlediğinde ise sadece periyodik bir bip sesi ile bir makinenin çalışma uğultusunu duyabildi.
Nefes alıp verişi oldukça sıklaştı. Ã?ıldırmak üzereydi. Bağırmak istedi. Nefes alış verişi daha da sıklaştı. Kalbi de bir anda inanılmaz derecede hızlanmıştı. Söyleyecek bir kelime bile gelmedi aklına.
"Aaaaaghhh" diye bağırdı sesinin çıkabildiği kadar. Sonra hiçbir şey söylemedi. Kendini sakinleştirmeye çalıştı ama bir yolu yok gibiydi. En azından bağırmamaya çalışıyordu. Nefes alış veriş sesi artık diğer sesleri bastırıyordu neredeyse...
Sanki bir insanın konuştuğunu duymuştu. Nefesini tuttu. Bir duvar ya da kapının arkasından geliyordu.
-Görünüşe göre bilinci yerine geldi. Yeterince vakit kaybettik başlayalım artık.
-Eğer uyurken yapsaydık hiç vakit kaybetmemiş olurduk.
-Sürecin kişi ayıkken denenmesi gerektiği konusunda ısrarcıyım. Kaç defa söylemem gerekiyor ki.
-Peki dediğiniz gibi olsun.
Lanet olsun nereye düşmüştü? Aklına ilk gelen ihtimal organ mafyası oldu. Evet böbreğini falan almak istiyor olmalılardı. Belki daha sonra serbest bırakacaklarını umdu. Bu durumda bu bile bir kurtuluş gibi geliyordu. Geçmişte çaresiz olduğunu düşündüğü her dakikaya lanet etti. şu anki durumunun yanında bahsi bile edilemezdi.
Kapı gıcırtıyla açıldı. Odanın taş yüzeyinde ayak seslerini duydu.
-Kimsiniz. Ne İstiyorsunuz benden?
-Bir süre konuğumuz olacaksınız Engin bey. Rahatınıza bakın.
-Ne tür bir manyaksınız siz? Serbest bırakın beni.
Sadece hafif bir gülme sesi duydu "Hıh" demişti sadece. Söylediğinin aptalca olduğunu düşündü fakat akıllıca bir söz yoktu.
"şimdi bu işi bizim için ne kadar kolaylaştırırsanız kendiniz için de o kadar kolaylaştırırsınız. Direndiğiniz sürece acı çekebilirsiniz... Sanırım..."
Artık konuşmayı tamamen bırakmıştı. Son bir kez çırpındı ve kurtulamayacağını kabul etti. Kelimenin tam anlamıyla çaresizdi. Dua etmek bile yararsızdı sanki. Bir mucizenin olmasını beklemekten başka bir şey yapamayacağını fark etti. Mucize hiç gelmedi...
"5cc ile başlıyoruz bu kez." dedi aynı ses.
Engin sanırım tekrar uyutacaklar diye düşündü. Buna memnun bile olabilirdi. Sol koluna bir iğnenin girdiğini hissetti. Fakat içeri akan bir şey hissetmiyordu. Daha sonra kolundaki baskı arttı. Pıst diye bir ses duydu. Uyumayı bekliyordu...
Fakat öyle olmadı.
-Az değil mi?
-Fark etmez. Bu kez kontrollü gidelim. Geçen seferki gibi olmasın.
Geçen sefer ne olmuştu. Artık hiçbir şekilde fikir dahi yürütemiyordu.
Kanında yayılan bir şey hissetti. Hiç hissetmediği garip bir acı veriyordu. Sanki geçitiği yerleri parçalıyormuş gibi. Kolundan omzuna doğru acı yayıldı göğsüne birden bire ulaşmıştı. Bir çok dalgası yaşamıştı. Sonra vücudunda dağıldığını hissetti. Bütün kasları sanki bir süre titredi. Sonra titreme gitti. Fakat bip sesleri çılgına dönmüştü. Hala öleceğini düşündü. Bedeninde ona ait olmayan bir şeyler hissediyordu.
Kolundan bir şey daha verdiklerini hissetti. Kalp atışları tekrar azalıyordu. Yayılan bir yorgunluk hissetti bu kez. Acıya rağmen yorgunluk...
"Serum bağlayın" dedi önceden konuşan ses."Sonra devam edeceğiz. Geçmiş olsun Engin Bey."
Adamın sesi son derece küstah ve insanın kanını donduracak şekilde soğuk kanlıydı. Fazla dayanamadan bilincini kaybetti.
Chaos is the law of nature,
Order is the dream of man.
Order is the dream of man.
*Selim*
Gözkapaklarına hakim olmaya uğraşıyordu, kaldırmaya çalıştıkça yoruluyor, yoruldukça daha fazla iniyordu o kapaklar.
Kalbine giren iğneyi hayal meyal hatırlıyordu, hatta acıyı yalnızca ismen hatırlıyordu.Bir acı duymuştu, ama acının şiddetini hatırlamıyordu.
"İblisten haberin var mıydı? İlacın aslında iblis kanı olduğunu biliyor muydun?"
İblisi hatırlamaya çalıtşı, çok zor oluyordu, ama yine de hatırlamaya başladı.Muhtemelen delinin tekiydi.Selim ömrü boyunca o iblise hizmet edeceğine söz vermişti ama aslında alakası yoktu.Bütün amacı güçlenip, kaçmaktı.Ve hâlâ güçleniyordu.
"Evet, ömrüm boyunca bana ona hizmet etmeyi, hayatımı ona adamam gerektiğini, yaşamamı ona ve babasına, şeytana borçlu olduğumu öğrettiler.!"
Selim'e tabiî ki şeytanla işi olmadığını söylemedi, dinleniyorlardı çünkü.
Daha sonra nasıl bir güç kazandığını merak etti.Ama anında bulamayacağını tahmin ediyordu.Kalp atışları hızlanmaya başlıyordu sanki.Daha sonra sakinleşmesi gerektiğine karar verdi.Fakat nasıl oluyorsa bir türlü sakinleşemiyordu.Sürekli olarak bir kıpırdama vardı bedeninde, ilk önce sakinleşmesi gerektiğini düşündü ama artık zaten sakin olduğunu fark etti.Kanının hızlanmasının sebebi başkaydı.Bir şey oluyordu.
Ardından bedeni yok oldu, gözleri de.Görme duyusu değişmişti, etrafı artık hava durumundaki basınç görüntüleri gibi görüyordu.Bütün şekiller yerindeydi, tamam. Ama renkler eksikti.Siyah beyaz değil, sanki, sanki bir rüzgarın gözünden görüyordu.
Havaya dönüştüğünü farketti.Eğer öyleyse, hareket etmek biraz daha farklı olacaktı. Ã?nce Gökhan'a "Beni görebiliyor musun?" demek istedi ama bunu yapamayacağını anladı acıyla. Bir ağzı yoktu.
Sonra Gökhan'ın üstüne doğru bütün gücüyle esti, aslında Gökhan'ın sadece kıyafetini hafifçe dalgalandırdı, fakat zaten Gökhan eğer kendisine bakıyorduysa bu esnada, kıyafetlerin biraz rüzgar eşliğinde yere içi boş düştüğünü farketmişti.
Ardından nasıl eski hâline dönüşmesi gerektiğini düşünerek kıyafetinin olduğu yere gitti, kıyafetini bir rüzgar akımıyla havaya kaldırdı, çok zorluyordu bu onu, daha sonra içine girdi, kıyafet sanki büyülü bir askıdaymış gibi havada asılıydı şimdi.Sonra içindeki hava bir sis gibi bir hâl aldı.Biraz daha zaman geçince bu sis netleşmeye, en sonunda insana dönüşmeye başladı.
Ağzı gelince yerine, bu kadar yorgunluğun üstüne rüzgar gibi özgür olmanın onu dinlendirdiğini farketti.
"Oh be!"
Gülümsedi, yeni gelen ağzıyla.
Gözkapaklarına hakim olmaya uğraşıyordu, kaldırmaya çalıştıkça yoruluyor, yoruldukça daha fazla iniyordu o kapaklar.
Kalbine giren iğneyi hayal meyal hatırlıyordu, hatta acıyı yalnızca ismen hatırlıyordu.Bir acı duymuştu, ama acının şiddetini hatırlamıyordu.
"İblisten haberin var mıydı? İlacın aslında iblis kanı olduğunu biliyor muydun?"
İblisi hatırlamaya çalıtşı, çok zor oluyordu, ama yine de hatırlamaya başladı.Muhtemelen delinin tekiydi.Selim ömrü boyunca o iblise hizmet edeceğine söz vermişti ama aslında alakası yoktu.Bütün amacı güçlenip, kaçmaktı.Ve hâlâ güçleniyordu.
"Evet, ömrüm boyunca bana ona hizmet etmeyi, hayatımı ona adamam gerektiğini, yaşamamı ona ve babasına, şeytana borçlu olduğumu öğrettiler.!"
Selim'e tabiî ki şeytanla işi olmadığını söylemedi, dinleniyorlardı çünkü.
Daha sonra nasıl bir güç kazandığını merak etti.Ama anında bulamayacağını tahmin ediyordu.Kalp atışları hızlanmaya başlıyordu sanki.Daha sonra sakinleşmesi gerektiğine karar verdi.Fakat nasıl oluyorsa bir türlü sakinleşemiyordu.Sürekli olarak bir kıpırdama vardı bedeninde, ilk önce sakinleşmesi gerektiğini düşündü ama artık zaten sakin olduğunu fark etti.Kanının hızlanmasının sebebi başkaydı.Bir şey oluyordu.
Ardından bedeni yok oldu, gözleri de.Görme duyusu değişmişti, etrafı artık hava durumundaki basınç görüntüleri gibi görüyordu.Bütün şekiller yerindeydi, tamam. Ama renkler eksikti.Siyah beyaz değil, sanki, sanki bir rüzgarın gözünden görüyordu.
Havaya dönüştüğünü farketti.Eğer öyleyse, hareket etmek biraz daha farklı olacaktı. Ã?nce Gökhan'a "Beni görebiliyor musun?" demek istedi ama bunu yapamayacağını anladı acıyla. Bir ağzı yoktu.
Sonra Gökhan'ın üstüne doğru bütün gücüyle esti, aslında Gökhan'ın sadece kıyafetini hafifçe dalgalandırdı, fakat zaten Gökhan eğer kendisine bakıyorduysa bu esnada, kıyafetlerin biraz rüzgar eşliğinde yere içi boş düştüğünü farketmişti.
Ardından nasıl eski hâline dönüşmesi gerektiğini düşünerek kıyafetinin olduğu yere gitti, kıyafetini bir rüzgar akımıyla havaya kaldırdı, çok zorluyordu bu onu, daha sonra içine girdi, kıyafet sanki büyülü bir askıdaymış gibi havada asılıydı şimdi.Sonra içindeki hava bir sis gibi bir hâl aldı.Biraz daha zaman geçince bu sis netleşmeye, en sonunda insana dönüşmeye başladı.
Ağzı gelince yerine, bu kadar yorgunluğun üstüne rüzgar gibi özgür olmanın onu dinlendirdiğini farketti.
"Oh be!"
Gülümsedi, yeni gelen ağzıyla.
I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
-
Alenthas
- Forum Yöneticisi
- Posts: 2670
- Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
- Location: Innsmouth
- Contact:
Sanki uzun zaman nefessiz kalmışçasına kısa, hızlı ve şiddetli bir nefes alıp yatağından fırladı. Nefes alışı zorlaşmıştı. Ã?ksüre öksüre kapıya doğru ilerledi. Görüşü bulanıktı ama kapının yerini buldu. Eliyle yoklayarak kapının kolunu da buldu ama kapı kilitliydi. Zorladı, itti, omuzladı, ne yaparsa yapsın kapı açılmıyordu, gücü de yavaşça tükenmekteydi. Bir an gözleri karardı, ardından hatırladığı şey dizlerinin üzerinde oluşuydu. Düşmüş müydü? Ne olduğunu hatırlamıyordu. Ama hatırladığı bir şey vardı o da hayatının en önemli kararını hiç sorgulamadan kabul etmişti. Büyük bir hata yapmıştı ve artık geri dönüşü yoktu bunun. Kendisini geri zekalı gibi hissediyordu. Keşke bir şansım daha olsaydı, herşeyi yoluna koyabilmek için, keşke bir şans daha verilseydi...
Gözleri kaydı ve kendinden geçti.
Tekrar uyandı. Her tarafı tutulmuştu. Kaç saat geçmişti tanrı bilir, bu yerdeyken bütün zaman kavramı kaybolmuştu. Vücudundaki her bir kemik ağrıyordu ama acıya dayanarak yavaşça ayağa kalktı. Yatağının ayak ucuna oturup dirseklerini dizlerinin üzerine dayayıp, elini de avuç içleriyle kapatıp kendine gelmeye çalıştı. Olanları düşününce sırtından bir ürperti geçti. Yatağında uzandı ama ayakları hâlâ yerdeydi.
Kendi halinde bir şarkı mırıldanmaya başladı.
"Have you seen the black dog's teeth, sharp as a knife?
Have you seen him tear apart a throat, to take a life?
Black dog don't belive in sin.
Think of where the black dog's been.
Think of where he's been today."
Bu garip derecede rahatlatıcı şarkı aklına nerden gelmişti bilmiyordu. Belki çok eskiden unuttuğu bir şarkıydı. Melodisi aklına gelmişti ve mırıldandıkça gerisi geliyordu yavaş yavaş.
"Have you seen the black dog's eyes starin' in the fire?
It would not occur to him ... to question your desire.
Black dog don't belive in sin.
Think of where the black dog's been.
Think of where he's been today."
Müzik aklında tamamen şekillenmişti şimdi. Ve solistin sesini de aklında canlandırabiliyordu. Bu kıt'adan sonra bir piano solosu giriyordu. Ona odaklandı ve o da kafasında oluşmaya başlamıştı.
Mırıldanmaya çalıştı ama bu mırıldanmadan daha çok müziğin kendisiydi. Resmen ağzından piano notaları çıkıyordu. şaşırdı. Yanlış mı duymuştu? Yoksa beyninin ona oynadığı bir oyun, bir halisünasyon muydu bu?
Tekrar denedi. Gerçek olamacak kadar gerçekçiydi pianonun sesi. Diğer kıt'aya geçti.
"I've always had a fear of creatures cryin' in the dark.
And every form of evil seems to bear an evil mark.
Black dog don't belive in sin.
Think of where the black dog's been.
Think of where he's been today."
şimdi sesi aynı şarkıyı söyleyen kadınınki gibi çıkmıştı. Bu noktadan sonra dünyadaki hiç bir şey artık onu şaşırtamazdı.
Ona yaptıkları bu muydu? Onu çok özel, çok güçlü yapacak şey bu muydu?
Sinirlendi. Köpeksi, hatta daha çok şeytansı bir sesle gürledi "Bütün bu acıya ve saçmalıklara dayanmamın sebebi bu mu?"
Uzun bir süre odanın içinde volta atıp durmuştu. Yeri gelince sinirleniyordu, yeri geldiğinde hayatta olduğu için şükrediyordu, onun dışında elinden geldiği kadar küfrediyordu. Sonunda tekrar yorgun düşüp uykusuna döndü.
Oda arkadaşının deliye benzeyen gülüşüyle tekrar uyandı... Gözünü hafifçe aralayıp bir baktı, sonda umursamayıp uykusuna devam etti, zaten çok yorucu bir gece geçirmişti.
Gözleri kaydı ve kendinden geçti.
Tekrar uyandı. Her tarafı tutulmuştu. Kaç saat geçmişti tanrı bilir, bu yerdeyken bütün zaman kavramı kaybolmuştu. Vücudundaki her bir kemik ağrıyordu ama acıya dayanarak yavaşça ayağa kalktı. Yatağının ayak ucuna oturup dirseklerini dizlerinin üzerine dayayıp, elini de avuç içleriyle kapatıp kendine gelmeye çalıştı. Olanları düşününce sırtından bir ürperti geçti. Yatağında uzandı ama ayakları hâlâ yerdeydi.
Kendi halinde bir şarkı mırıldanmaya başladı.
"Have you seen the black dog's teeth, sharp as a knife?
Have you seen him tear apart a throat, to take a life?
Black dog don't belive in sin.
Think of where the black dog's been.
Think of where he's been today."
Bu garip derecede rahatlatıcı şarkı aklına nerden gelmişti bilmiyordu. Belki çok eskiden unuttuğu bir şarkıydı. Melodisi aklına gelmişti ve mırıldandıkça gerisi geliyordu yavaş yavaş.
"Have you seen the black dog's eyes starin' in the fire?
It would not occur to him ... to question your desire.
Black dog don't belive in sin.
Think of where the black dog's been.
Think of where he's been today."
Müzik aklında tamamen şekillenmişti şimdi. Ve solistin sesini de aklında canlandırabiliyordu. Bu kıt'adan sonra bir piano solosu giriyordu. Ona odaklandı ve o da kafasında oluşmaya başlamıştı.
Mırıldanmaya çalıştı ama bu mırıldanmadan daha çok müziğin kendisiydi. Resmen ağzından piano notaları çıkıyordu. şaşırdı. Yanlış mı duymuştu? Yoksa beyninin ona oynadığı bir oyun, bir halisünasyon muydu bu?
Tekrar denedi. Gerçek olamacak kadar gerçekçiydi pianonun sesi. Diğer kıt'aya geçti.
"I've always had a fear of creatures cryin' in the dark.
And every form of evil seems to bear an evil mark.
Black dog don't belive in sin.
Think of where the black dog's been.
Think of where he's been today."
şimdi sesi aynı şarkıyı söyleyen kadınınki gibi çıkmıştı. Bu noktadan sonra dünyadaki hiç bir şey artık onu şaşırtamazdı.
Ona yaptıkları bu muydu? Onu çok özel, çok güçlü yapacak şey bu muydu?
Sinirlendi. Köpeksi, hatta daha çok şeytansı bir sesle gürledi "Bütün bu acıya ve saçmalıklara dayanmamın sebebi bu mu?"
Uzun bir süre odanın içinde volta atıp durmuştu. Yeri gelince sinirleniyordu, yeri geldiğinde hayatta olduğu için şükrediyordu, onun dışında elinden geldiği kadar küfrediyordu. Sonunda tekrar yorgun düşüp uykusuna döndü.
Oda arkadaşının deliye benzeyen gülüşüyle tekrar uyandı... Gözünü hafifçe aralayıp bir baktı, sonda umursamayıp uykusuna devam etti, zaten çok yorucu bir gece geçirmişti.
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 1 guest




