Ölüm Labirenti

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Locked
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Thereon yolculuk sırasında korsanlarla savaşırken karşısına çıkan ve muhtemelen ev sahibi olan adama karşı çağırdığı üç böceğin daha büyük halini çağırmıştı ve onun omzunda seyahat ediyordu. Millet yorulup kamp kurmaya başladığında ise "Yine mi yoruldunuz be! Böyle giderse Reven'a asla varamayız," diyerek söyleniyordu. Karnı acıktığında ise ormanın içlerine doğru kısa bir yolculuğa çıkıyor, bir kaç meyve kopartıp yiyordu. Eh, meyve bulmak zaten zor idi, bir de bulduğu meyve miktarı dişinin kovuğuna bile yetmeyecek kadar az olunca gün geçtikçe sinirleri bozulmaya başladı. Sadece o değil tuvalet ve temizlik sorunu da vardı. Herkesin kafasında sinekler uçuşmaya başlamıştı bile. İki gün su görmeyince kaşınan kafasını kaşımaktan uyuz olmuştu. Diğerlerinin halini düşününce sırıttı. En azından o yürüme zahmetine girmiyordu. Bir keresinde yine arkadaşlarını bırakıp yalnız başına ormanın derinliklerinde dolaşmaya başladı. Uzun bir süre gelmeyince herkes meraklanmıştı fakat bu sinir bozucu adamı kimse aramak istemiyordu.

Hızlı, sert ve büyük bir gürültüyle ilerleyen ayak sesleri duyulduğunda grup arkadaşları mola vermek için hazırlanıyordu. Mola verildikten sonra Thereon'u arama kararı alınmıştı. Ayak sesleri -gürültü demek daha mantıklı olurdu- yaklaştığında herkes silahını çekmiş gelebilecek bir tehlike için gözünü dört açıyordu. Sonunda ağaçların arasından iki buçuk metre boyunda devasa bir silüet gözüktü. Silüetin üst yarım metresi sanki o devasa yaratıktan farklı gibi görünüyordu. Ve silüet de sanki üstündeki o fazlalığı atmak için bir boğa gibi tepiniyordu. Gruptakiler silüetleri seçtiğinde bunların Thereon ve büyük böceği olduğunu farketmişlerdi.

"Sakin ol oğlum, sakin ol!" uzun süredir aynı lafı tekrar edip durmasına rağmen canavarın sakinleşeceği falan yoktu. İki elini kenetleyip böceğin kafasına sert bir darbe geçirdi. Sinirlenen böcek eliyle Thereon'un tutup ağaca ters bir şekilde fırlattı. Kafası yere çarpmasın diye topuklarını ağaca bastırıp sırtüstü yere düştü. "Aptal yaratık," diye gücü yettiğince söylendi. Ve aldığı darbeden dolayı üşenip yerde olduğu gibi yattı.

Hikayenin zaman akışına uygun olmadığı için düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ortak bir karar alınana kadar aradan günler geçmiş gibi yazılmasın lütfen. BOGUS
Image
Lydronk
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 882
Joined: Fri Feb 10, 2006 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Lydronk »

Kerrae yavaşça yere oturdu. Reven'e gitmelilerdi fakat oturuyorlardı. Bir kralı bekletmek istemiyordu! Gerçi oturmak da iyi gelmişti. Ayakları bir süre dinlense iyi olacaktı. Yoksa yüksek elf kralını sadece bekletmiş olmayacaktı: ona yük de olacaktı!

Çok garipti. Soyluların olduğu bir gurba düştüğü halde, soysuzlarla bir aradaymış gibi geliyordu. Belki bunun sebebi asillerin sessiz kalmayı, asil olmayanlarınsa boş boş konuşmayı seçmesiydi. Tabii Daylight'a laf etmiyordu. Evet, bazı yanlış düşüncelere kapılmıştı genç kız; ama bunun herhalde geçmişiyle alakası vardı. Gerçekten imansız bir grupta mıydı? Kızl elf, gerçek bir tanrı olmasa da birine inanıyordu. Ama o domuz adam? O kesinlikle sadece bir pislikti.

Sanki bütün grup, onun bu asillerin yanında bir hiç olduğunu yüzüne vuruyordu. Haklılardı da... Belki haklılardı. şu an asil olmaması onun suçu değildi ya! Kesinlikle kendini bu insanlarla bir tutmuyordu ama yanlarında kendini biraz zayıf hissediyordu.

Kafasını ayılmak istermiş gibi şertçe iki yana salladı. Neler düşünüyordu Kerrae? O onurlu bir şövalyeydi, Olevia tapınağının değerli bir şövalyesi! Hem tek 'normal insan' da değildi gruptaki. Bu düşünceyle birlkikte, sıkıntısının kaynağını buldu.

Kerrae kesinlikle o pis domuzdan ya da şu kendine Thereon diyen adamdan daha değerliydi. Ama o bir başbüyücü ya da bir prenses de değildi! Grubu ise kendi kafasında asiller ve asil olmayanlar diye ayırıyordu. Kendisi asil olmayanlar grubundaydı. Yani şu Adrian ve Thereon'la aynı grupta!

Olayı çözünce derin bir nefes aldı! Bu artık grubu üçe ayırması gerekiyor demekti: pislikler, insanlar ve asil insanlar olarak! Pislikler grubunda Thereon ve Adrian vardı. İnsanlasr grubunu barbar kız, kızıl elf, Daylight ve kendisi paylaşırken asiller grubunda Kiba, başbüyücü, babası, orman elfi kralı ve yüksek elf prensesi vardı!

Tabii, geçmişinde onu tanrısına bağlayan olaylar olmasaydı, Kerrae de asiller grubunda olacaktı! Etrafındaki insanlar onun tanrısıyla bağını anlamıyor gibiydiler. Doğaldı... Onunki normal bir bağ değildi ki! Tapınakta yükselmesinin sebebi de bu bağydı! O hayatını adayacak bir şey kalmayınca Olevia'ya dayanmıştı. Tanrısı onun ve birçok başka insanın arkasındaydı. Onun himayesi altnda güvende hissediyordu. Tanrısını anladığını düşünüyordu. Anladığı şeyleri ise benimsiyordu. Fakat onun zihni, bir tanrının her şeyini anlamaya yetmezdi...
Illyra
Forum Yöneticisi
Posts: 2113
Joined: Tue Jan 25, 2005 10:00 am
Location: Duskwood
Contact:

Post by Illyra »

...Güneş çok parlaktı ama gözlerini rahatsız etmiyordu. Her zaman giydiği deri zırhın aksine üzerinde beyaz, uzun ve yumuşak bir elbise vardı. Hatta kumaşın serinliğini bile cildinde hissedebiliyordu. Ã?ıplak ayakları yeşil çimenlerin üzerindeydi. Ã?evrede bir sürü güzel büyük ağaç ve çiçek vardı. Kısa bir süre sonra esen rüzgarı hisseti, uzun kıvırcık saçları açıktı ve belinden aşağı doğru uzanıyordu, rüzgar ise bu saçlara dokunup onları dalgalandırmıştı. Yakınlarda bir su sesi duyuyordu. Ama gözleri bu ayrıntıları görmüyor gibiydi. Ã?evresine baktığında Bargier'i göremedi ve kuzgununun yokluğu kötü hissetmesine yol açtı. Eteklerini toplayarak çimenlerin üzerinde yürümeye başladı. Bir yandan sesleniyordu.

"Bargier, neredesin Bargier?"

Kısa bir süre sonra zihinin içinde Bargier'in fısıltısını duyumsadı.

"Burdayım, bana gel..."

Sesli olarak bağırdı.

"Neredesin?"

Ses yine zihninin içinde fısıltıydı.

"Bana gel Daylight..."

Ses zihninin içinde olduğu için yön kestirmesi pek mümkün değildi bu yüzden sık ağaçların arasında yürümeye başladı. Bu orman fazlası ile neşeliydi, hayvanlar ise korkusuzdu. Küçük bir sincap tam kafasının üzerinden diğer ağaca atlamış, bir kelebek saçında kısa bir süre durmuştu. Bir ara başını kaldırıp Bargier'i görme umudu ile gökyüzüne baktığında, göğü kaplayan kocaman bir gökkuşağı görmüştü. Aramasına devam ederken zihnindeki fısıltılar git gide güçleniyordu. Sonunda Bargier'in hissine başkasının hissinin karıştığını anladı. Aynı şeyleri söylüyordu.

"Bana gel Daylight, hadi..."

Bir süre yürürken bu sesin kime ait olduğunu anlamak için iyice dinledi. Ve sonunda sesin sahibini tanıdı. şaşkınlıkla konuşarak sordu.

"Dellanor?"

Cevap yine zihnindeydi.

"Evet benim. Hadi gel bana. Senin için bekliyorum. Tıpkı söylediğim gibi."

Bir süre daha ilerledi. Kuzgunun ve elfin sesleri kafasında gittikçe güçleniyordu. Sonunda onları ormanın derinliklerinde bir açıklıkta buldu. Dellanor iki büyük çınar ağacının arasına platformla kurulmuş çok güzel bir tahta ağaç evinin balkonunda duruyordu. Bargier omzuna tünemişti. Dellanor'un üzerinde de zırhı yoktu, koyu yeşil elf elbiseleri giymişti.

Bargier kızın geldiğini görünce bir sevinç sesi ile elfin omzundan uçarak Daylight'a geldi. Dellanor ise üç insan boyundan yüksek olan ve normalde kimin böyle yapsa başına iyi şeyler gelmeyeceği tahta platformdan atlayarak yere indi. Rahatça iki ayağı üzerinde durarak sakin adımlarla hala eteklerini tutan kızın yanına geldi, gülerek ellerini eteklerden çekiştirerek kendi avuçlarına hapsetti.

"Sonunda geldin, öyle uzun zamandır seni bekliyorum ki?"

Daylight'in aklına verecek bir cevap gelmiyordu. Gözleri tahta eve kaydı, yüzü pembeleşmişti.

"O ev bizim. Sadece senin ve benim. Burada çok iyiyim ben, ve sen de benimle kalırsan çok iyi olacaksın."

Yeniden cevap verememişti. Dellanor elleri ile kızın omuzlarını kavradı, tam gözlerinin içine bakıyordu.

"Benimle kalacakmısın?"

Bir yandan Bargier'in sesini zihninin içinde duyuyordu.

"Evet de, evet de, o seni seviyor..."

Daylight cevap olarak başını sallayabildi. Ardından elf korucu kollarını onun omuzlarına dolayarak başını kendisine yasladı.

"Ã?yle mutluyum ki..."

Ardından kızın alnına hafif bir öpücük kondurdu... Başı dönüyordu...


...Başı dönüyordu. Kollarının ve sırtının acıdığını hissetti. Olduğu yerden doğruldu. Hava karanlıktı ve ilk gördüğü kişi şövalye hanımdı. Sırtını ovuşturdu. Rüya görmüş olmalıydı. Ne kadar tuhaf bir rüya diye düşündü. Bu sırada havadan aşağı süzülen Bargier omzuna yerleşti.

Gördüğü rüyanın etkisinde ve onun anlamını düşünerek, suratında tuhaf, derin bir ifade ile çevredeki diğer insanları seyretmeye başladı...
Image
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Mola süreleri konusunda Serferal aceleci davranıyordu. Reven'e hemen varmak ve elf kralı Gulthar'dan gerekli bilgileri edinmek istiyordu.
"Umarım Miae Reven'e varmıştır. Ã?ünkü bu işlerimizi aşırı kolaylaştıracaktır." dedi Serferal.
Illyra
Forum Yöneticisi
Posts: 2113
Joined: Tue Jan 25, 2005 10:00 am
Location: Duskwood
Contact:

Post by Illyra »

Bir şekilde huzursuzdu. Herkesin üzerindeki dinginliği fark etmesi uzun zaman almamıştı. Kamptaki kimse konuşmuyor gibiydi. İçinin sıkıldığını anladı. Bargier'e hafif bir sesle mırıldanmaya başladı.

"Çok tuhaf bir rüya gördüm Bargier. Çok güzel bir ormandaydım. Ama seni kaybetmiştim. Bana sesleniyordun. Seni arıyordum. Ama sonunda senin sesinde Dellanor'da vardı. Sonra sizi çok güzel bir ağaç evinde buldum. Dellanor bana bir şey ima ediyordu..."

Bunu anlatırken bile yüzü pembeleşmişti.

"Benden evinin hanımı olmamı istiyordu. Hiç onun hakkında böyle şeyler düşünmemiştim. En tuhafı ise senin bana evet dememi söylemendi. Onun beni sevdiğini söylüyordun..."

Sessizce içini çekti.

"Ama bu sadece bir rüya. İnsanlar bazen tuhaf rüyalar görür..."

Gülmeye başladı. Düşündükçe aklına başka fikirler oluşuyordu. Bu sefer zihni ile kuzgununa seslendi.

"Hem Dellanor kadar yakışıklı ve iyi bir elf korucu Ferrias'ın pasaklı günışığna baksın ki..."

Bargier ise cevap verdi.

"Ã?ünkü günışığı kör ve aptal..."

Kız kuzgunun cevabı üzerine irkildi artık gülmüyordu. şaşkınlıktan yüksek sesle konuştu.

"Sen ne demek istiyorsun?"

"Ne diyorsam onu. Sen daha hislerinle büyümemiş bir yavrusun. Eğer olgun bir ruh olsaydın, diğer ruhun kanadını sana bağlamasını anlardın..."

Elleri ile ağzını kapattı ve aniden aklına gelmiş gibi yüzüğünü boynundan çıkartıp incelemeye başladı... Gecenin karanlığında bile ay ışığı gibi parıldıyordu gümüş yapraklar. Kendi kendine konuşarak sordu.

"Bu ne demek şimdi..."

Gözünün önünde olan gerçeği görmüyor veya anlamıyor gibiydi...
Image
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Serferal, kuzgunuyla konuşan Daylight'ın yanına gitti. İkiçift biriyle laf etmenin hep kendisi hep konuşacağı kişiye iyi geleceğini düşünüyordu.
"Bahsettiğin Dellanor da kim?" diye sordu.
Sonra korucu kızın elinde tuttuğu yüzüğe baktı: "Sakın bir elfle sözlendiğini söyleme bana." dedi şaşkınlıkla.
Illyra
Forum Yöneticisi
Posts: 2113
Joined: Tue Jan 25, 2005 10:00 am
Location: Duskwood
Contact:

Post by Illyra »

Kızın yüzü kızarıp bozarmıştı.

"Yani ben, emin değilim. Sadece bunu bana verdi..."

Yakından bakabilmesi için yüzüğü ona uzattı.

"Ve beni bekleyeceğini söyledi.. Ben hiç bir şey anlamamıştım... Bu yüzük... neyin nesi ki?"
Image
Edmond
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 5509
Joined: Mon Jul 03, 2006 10:00 am
Location: Çanakkale
Contact:

Post by Edmond »

Huor etrafta olan biteni seyretmekten yorulmuştu, gerçekten dinlenmeye ihtiyacı vardı, zehrin etkisi tamamıyla etkisini yitirmemişti, aslında kral, o zehrin kendisini nasıl olup da öldürmediğini anlamaya çalışıyordu.

İleride genç kolcu ile Serfera konuşuyorlardı, canı sıkılmıştı Huor'un.Yanlarına gitmek istedi önce, sonra ise vazgeçti, kendisi yaşlı bir bunaktı, Serferal'dan çok daha yaşlı.Konuşmayı sıkabilirdi.Vazgeçti.

Thereon'un yanına gidebilirdi, Thereon tam anlamıyla coşmuş bir şekilde "böcek" kullanıyordu (!). Ya da Thereon'a benzeyen, aslının kim olduğu bilinmeyen birisi.

Bir de Kerrae, Huor onun yüzündeki aşağılık kompleksini hemen anlayabiliyordu ama bir şey diyemiyordu.şovalye, Olevia'nın en soylu şovalyelerinden birisi, kendisini oraya layik hissetmiyordu, bunu şovalyeye elbette söyleyemezdi, yani tutup da "Bak Kerrae, aramızda hiçbir fark yok, sen de Olevia'nın kulusun, ben de!" demek komik kaçardı, fakat bunu da bir şekilde aşmalıydı.Nasıl olursa olsun.

Kızıl Elf, son anda kendi hayatını kurtarmıştı.Eğer o lanet olası kişi, kızı iyileştirmiş gibi yapsaydı, Huor çoktan ölmüştü.Fakat Kızıl Elf son anda kurtarmıştı Huor'u, gerçekten şanslıydı Huor.İçinden "Teşekkürler Teemieri!" derken bunu Teemieri'ye yollamıştı bile.

Ve tabiî, düşmanların kendisini istemesi, bu gerçekten muallakta olan bir durumdu.Huor bunu düşünmmemeyi yeğledi.

Adrian'a baktı, o da kendi hâlindeydi, Huor hiçbir zaman onun ne istediğini bilemeyecekti, fakat Elf şehrine gidince bir kadın isteyeceğini tahmin edebiliyordu.
Last edited by Edmond on Thu Aug 14, 2008 8:51 am, edited 1 time in total.
I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.

The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.

I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.

-Freddie Mercury
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Serferal yüzüğü dikkatlice inceledi.
"Bu yüzük iki aşık birbirlerine sevdiklerini açıklarında erkek olanın kıza verdiği sadakat başka bir deyişle söz yüzüğüdür. Bu yüzük takıldıktan sonra erkek olan ailesine kızdan hoşlandığını açıklar ve onlardan izin alır. Sonra da kız tarafının ailesindne izin alınıp düğün hazırlıklarına başlanılır. Rutin Reven geleneklerindne bir kaçı. Benim de vardı bir arar bu yüzükten. Kim bilir Arferel ne yaptı sonra? Arferel benim eşimdi. Oldukça güzel ve hep gülen bir yüze sahip bir elf prensesiydi. Ama eflerin yarı-elf soylarını bir günah keçisi olduklarını gördüklerinden beridir elf dışındaki kişilerle evlenmeleri yasaklanmıştı. Kızım Theresa'yı öz teyzesi sırf Olevia'ya saygısızlık olduğunu düşündüğü için kendi öz yeğenini öldürdü. Az daha hamile eşim Arafel'i de öldüreceklerdi ki o sırada Safiel'e hamileydi. Neyse bunlar uzun ve acıklı mevzular. Ama bu anlattıklarımdna ders çıkart ve Dellanor'u bir daha görürsen ki herhalde Reven'de karşılaşırsınız ona bu yüzüğü geri ver. Ne kadar birbirinizi sevseniz de olan çocuklarınıza olur. Onlar acı çeker. Seni kırmak istemiyorum, kızım! Ama yaşayacağın acı şeylere şimdiden hazır olsan iyi olur." diye anlattı Serferal uzun uzun.
Sonra Daylight'ı düşünceleriyle yalnız bıraktı.
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Bogus »

Kiba uzun yürüyüşlerden bitkin düşmüştü ama Wanga yorulmak nedir bilmiyordu. Daylight’ın kürkünü de aldıktan sonra soğuk problemi ortadan kalkmıştı ve barbar kız ırkının özelliklerinin avantajını kullanarak gruba ayak uydurabiliyordu. Barbar kürkten pelerinin eteklerini kısaltmış –Daylight’a sormadan-, Kiba’ya bir yelek uydurmuştu. Böylece gruptakilerin arasında en garip kıyafet şüphe götürmeyecek şekilde Rhuan’lı denizciye aitti. Kıyafetini limanda bıraktığından beridir kılıcını saklayamayan Kiba dağınık saçları, kürkten yeleği, Rhuan işi siyah pantalonu ve ayakkabılarıyla çamaşır iplerinin arasından koşarken üstüne takılan çamaşırları sürükleyen bir çocuğa benziyordu.

Rhuan’lı denizci uzun yürüyüşlerin adamı değildi ama ihtiyar Serferal’ın da arkasında kalmak istemiyordu. Bu yüzden arada bir Thereon’un böceğini inceleme bahanesine üstüne çıkıyor ve kendini taşıtıyordu, melez çocuk bir şekilde mola yerine gelene kadar gruba ayak uydurmayı beceriyordu. Thereon Kiba’nın bu kaçak yolculuklarını fark ediyorsa bile sesini çıkarmıyordu.

Miae’nin Griffon’ı denizci çocuğu çok etkilemişti. Hayatında hiç uçmadığı için ormanların, denizlerin ve ovaların gökyüzünden nasıl gözüktüğünü çok merak ediyordu ama elf prensesine kalkıp “Benim için de orada yer var mı?” diye soramazdı. Griffon’a binemeyeceği için böcekle yetinmesi gerekiyordu.

Mola yerinde herkes kendi halindeydi, bu yüzden Kiba’da Wanga’nın yanına oturdu ve uzun yolculukları için güç toplamaya çalıştı. Daylight artık gruba gözcülük yaptığı için avlanma işini Wanga üstlenmişti. Diğerleri yürüyüşlerine devam ederken o etrafta gördüğü tavşanları avlıyordu. Uzun yolculuk sırasında sarmaşık dallarından yaptığı ağını örüyor, her seferinde biraz daha büyüyen ağına yine yolda bulduğu taşları bağlıyordu. Böylece gördüğü bir tavşanı avlamak için dakikalarca peşinden koşmaktansa hayvanı ağıyla kolayca avlıyordu. Kendi ağını yeterince büyüttükten sonra barbar kız Kiba için de bir ağ ördü. İki ağla avlanmak daha kolaydı çünkü tavşan birinden kaçarken diğer avcının ağına daha kolay yakalanıyordu. Kiba ilk başta zorlandıysa da zamanla ağla tavşan avlamayı öğrendi. Hatta yakalanan tavşanların ağı kemirip yemeye çalışmaları oldukça eğlenceliydi. Ama bu eğlence Wanga onları ağdan çıkartıp boyunlarını kırdığında son buluyordu.

Kiba barbar kızın saf vahşiliği karşısında büyülenmekten kendisini alıkoyamıyordu. Pufuduk şirin tavşanlar kızın nasırlı ellerinde neredeyse hiç acı çekmeden ölüyorlardı ve Kiba her bir “çtrık!” sesinde irkiliyor, toprağın altına gömdüğü kızı hatırlıyordu. Rhuan’lı melez arkadaşının yüzüne baktığında hiç bir ifade göremiyordu. Wanga yaptığı işten irkilmiyor, korkmuyor, tiksinmiyordu. Tavşanlara acımıyordu ama onlara karşı acımasız da değildi. Bu farkındalık onda bilinçli değildi, zor yaşamın getirdiği bir içgüdüydü.

Diğerleri kendi halinde dinlenirken Wanga oldukça küçük bir ateş yaktı ve ölü meşe dalları kor haline gelene kadar bekledi, sonra da yüzdüğü tavşanların etlerini dilimlere ayırıp tahta şişlere geçirdi ve odun ateşinde pişirmeye başladı. Yemek yapma faslı çabuk bitsin diye bir kaç şişi de Kiba’nın eline tutuşturdu ve ona her bir tarafını ne kadar ateşte tutması gerektiğini öğretti. Kiba ateşte yemek pişirme işine oldukça yabancıydı çünkü gemide mümkün mertebe ateşten uzak durulurdu ama tekniğini öğrendikten sonra zor bir işe benzemiyordu. Ayrıca çıkan koku da harikaydı. Rhuan’lı denizci farkında olmadan Wanga’dan ormanda hayatta kalmanın yollarını öğreniyordu.

Ateş başında duran her insana olduğu gibi iki arkadaşa da koyu bir muhabbete dalma dürtüsü çöreklenmişti. Wanga arkadaşına bakıp insiyatifi ele aldı ve ona ilk sorusunu sordu.

“Gimsin sen Kiba? Bu kurupla ne işin var? Neden ailenin yagında degilsin?”

Rhuanlı melez denizci elindeki şişe geçirilmiş etlerin pişip pişmediğini kontrol ederken kızın ona sorduğu soruyu düşündü. Bu yolculuğun başında aklında kimliği ile ilgili ne kadar da çok soru vardı, bu soruların hiç birine bir cevap bulamamıştı ama bu yanlış soruları sormasından kaynaklanıyordu. Doğru soru “Ben kimim?” değil, “Ben kim olmak istiyorum?” du.

“Ben Kiba Tokugawa’yım. Babam Tokuwa Tokugawa Rhuan’ın asilzadelerinden biri ve Elessar’ın yakın arkadaşı. Bu gurubu bir araya toplayan Elessar babamı da çağırmış ama onun yerine ben geldim. Ã?ünkü babam Loy adasında bir tutsak.”

Wanga korsan lafını duyduğunda hiddetlenmişti ve neredeyse elindeki şişi yere düşürüyordu. Demek korsanlar senin aileni de parçaladılar... Onlardan nefret ediyorum.

“Ben de bir korsandım Wanga... Babam beni buraya gönderene kadar Deniz Kestanesi adında bir korsan gemisinin tayfasıydım.”

Barbar kız hışımlar yerinden kalktı ve Kiba’ya ölümcül gözlerle baktı. Onun artık bir korsan olmadığını biliyordu ama bir zamanlar bir korsan olduğu düşüncesi kızın midesini bulandırmıştı. Ã?ocuğu o geminin içinde görseydi pek ala ellerini çocuğun ensesinde birleştirip tavşanlara yaptığı şeyi yapabilirdi. Kız kaderin cilvesine şaşırıp tekrar yerine oturdu. Pişen etlere bakarken sanki köyünün kurulu olduğu ucsuz bucaksız barbar bozkırlarında pişen bir ete bakıyordu. Kiba kızın donuk bakışlarına rağmen konuşmaya devam etti.

“Babam bundan 13 yıl kadar önce karısı ile birlikte Rhuan’dan Elessar’ın yanına giderken gemisi yolda korsanların saldırısına uğramış. Annem ölmüş, babam ise kılık değiştirerek hayatını kurtarmış. Korsanların gemiyi fidye için değil, sadece kendisini ve karısını öldürmek için yakaladıklarını anlamış... Basit bir Rhuan’lı gibi davrandığı için korsanlar onu öldürmemiş ve köle olarak kullanmaya karar vermişler. Bu esaret sırasında bir şekilde ben dünyaya gelmişim. Babamın karısının gemide öldüğünü ve benim bir melez olduğumu biliyorum. Gerisini sen anla işte. Babam bana annemin kim olduğunu hiç bir zaman söylemedi. Ben de açıkcası çok fazla merak etmedim. Denizci olmak köle olmaktan bir gömlek daha iyi olduğu için babam beni 10 yaşımdayken Deniz Kestanesi’nin kaptanına emanet etti. Kendisi kadın olmasına rağmen tüm Loy adasının en korkulan korsanlarından biridir...”

“Telia Falconhook... Bahzettigin gemiyi ve gaptanı biliyorum Kiba. O gadın benim ailemi barcaladı. Karaya cıkıp göyümüzü yagmaladılar, bütün ergeg cocukları öldürüp kadınları ve gız cocuklarını gacırdılar. Yajı yeterince büyük olanlara decavüz ettiler...Ben zadece 9 yajındaydım... Angwa ise 7...” Ã?öpe geçirilmiş tavşan etlerinin bir tarafı yanmıştı, yanık et kokusu Wanga’nın yanan köyünün kokusuna karışıyordu. Barbar kız ağlamadı ama sonraki bir kaç heceyi ağzından güç bela çıkartabildi. Utanç duyduğu bir sırrını söyleyen pişman birisine benziyordu. “Onu gömemedim bile...”

Wanga yanmış eti ateşten uzaklaştırdı ve hatasının külfetini kendisi çekmeye karar verdi. Eti biraz soğuması için kenara koyduktan sonra kendisi yiyecekti. Bu sırada kız kendisini toparladı ve konuşmasını sürdürdü.

“Bubam ve diger erkekler avdaydılar. Normalde bumam beni de ava götürürdü ama o gün geride gardeşimle ve anamla galdım. Bu yüzden biz de gorsanlar için golay hedef oldug. Eminim ki babam erkeg gardeşimi ve anamı gömdü ve sana yemin ediyorum Deniz Gestanesi’nden ve gaptanı Telia’dan bir gün intikamımı alacagım.”

Barbar kızın sözleri değişmeyen okyanus akıntıları gibi kararlı ve sabitti. Kiba kızın yüreğinde yanan ateşin sıcaklığını hissedebiliyordu. Deniz Kestanesi’nin bir barbar köyüne saldırdığını hatırlamıyordu ama gemiye ilk kabul edilişinde köle pazarına götürülen köleler olduğunu hayal meyal hatırlıyor gibiydi. Loy adası köleler ile doluydu bu yüzden o zamanlar buna hiç dikkat etmemişti ama belki de Kiba arkadaşı Wanga’yı 9 yaşında küçük bir kızken ilk kez burada görmüş olabilirdi. Kiba bunu bilmek istemediğini düşündü ama içinden bir his ağaç kabuğunun içinde kaderi ile ilgili Dryad kıza söylediği şeylerin kendisine şimdi biraz daha anlamlı geldiğini fark etti.

“O gemide üç yılım geçti Wanga ama ben içindeyken bir barbar köyüne saldırmadık. Orada arkadaşlarım vardı, benden biraz daha büyük çocuklar ve kimisi öldü, kimisi de hayatta kaldılar ve onlar da o gemide bir korsan olacaklar. Ben asla çocukları katletmem veya ... yani onların yaptıklarını yapamam. Artık bir korsan olmadığımı biliyorum ama ben de pek ala bir korsana dönüşebilirdim. Ne diyeceğimi bilmiyorum... bir işe yaramayacağını biliyorum ama onların adına özür dilerim.”

“Bojver Kiba. Sennin gorsan olmadıgını biliyorum. Ama Telia Falconhook elimde ölceg. Simdi etler sogumadan digerlerine dagıtalım istersen.”

Kiba ve Wanga ateşin başından kalkıp bir taşın üstüne dizdikleri çöpleri herkese dört tane düşecek üzere diğerlerine dağıtmaya başladılar. Kiba şövalyenin payını verirken kadının yaralarının nasıl olduğunu sordu. Daylight ve yaşlı büyücü bir yüzüğe bakıp uzun uzun konuşmuşlardı ve konuşmaları şimdi bitmiş gibi gözüküyoru. Kiba yaklaşıp ikisine de paylarını verdi. Bu sırada Wanga da gurubun geri kalanına, Huor ve Thereon’a paylarını veriyordu. Thereon büyük ihtimalle doymayacaktı ama onu doyurmak için diğerlerinin aç kalması gerekmiyordu.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

Wanga'nın avcılık yetenekleri çok işe yarıyordu. Adrian da artık yan gelip yatıyor vahşi kıza tüm av işlerini bırakıyordu. Kiba da Wanga'nın yanındna ayrılmıyor o nereye giderse peşindne gidiyordu.
Serferal, Teemieri'nin yanıan gitti. Kızıl elf, yaşlı büyücüyü gördüğüne pek şaşırmış gibiydi.
"Bu sefer ne oldu, bunak büyücü?" diye sordu ruhsuz ses tonunu değiştirmeden.
"Yeteri kadar sabrımı denedin, kızıl elf. Reven'de zaten seni içeri kabul etmeyecekler. Yıllar geçse de Safir Savaşında öldürdüğün elfleri unutmayacaklardır ve seni gördüklerinde idam tahtasını da hazır edecekelrdir hemen." dedi Serferal sert bir sesle.
"Yani benim gitmemi istiyorsun."
"Doğru tahmin ettin. Hadi Ziher'e eksiksiz raporunu sunmana izin veriyorum. Defol ve bir daha karşıma çıkma, Esten'in itiyken zaten çürümüşün biriydi şimdi yaşayan bie boktan başka bir şey değilsin." diye azarladı Serferal.
Kızıl elf gruba bir daha bakmadan gölgelerin içine girdi ve bir daha görünmedi.
O sırada diğer taraftan hışırtılar geldi. Gelenler yüksek elflerdi. Gulthar onları bulması için bir kaç askerini yollamıştı.
Serferal güleryüzle elfleri karşıladı. Elfler özellikle Huor'a saygıyla eğildiler. Sonra gruptakileri tek tek selamdılar. Elflerin arkasından Miae ortaya çıktı:
"Siz ekalsa bir yıl değil on yılda varamazsını, Reven'e. Bu yüzden dedemden rica etti o da beni kırmadı ve Larfell dostlarıyla beraber yardımınıza geldi." dedi gülümseyerek.
Bir kaç tane daha griffon Larfell'in arkasındna belirdi.
"Artık Reven yolculuğumuz bir saat sürecekmiş gibi gözüküyor." dedi Serferal keyifle.
Illyra
Forum Yöneticisi
Posts: 2113
Joined: Tue Jan 25, 2005 10:00 am
Location: Duskwood
Contact:

Post by Illyra »

Ã?ncelikle Miaé'nin yanına gitti ve ağırbaşlılıkla arkadaşının ellerini sıkarak onu selamadı.

"İyi olmana çok sevindim."

Miaé aynı şekilde ona gülümsedi.

"Ben de senin..."

"Kısa sürede Reven'e gidebileceğiz."

"Evet."

Daylight sessizce griffonların yanına süzülerek ayran bakışlarla hepsinin yanında tek tek dolşaıp onları izlemeye başladı...
Image
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Thereon kendisine sunulan bir kaç parça ete bakıyordu. "En azından et," diyerek yemeye başladı. Bu sırada Kiba'nın yanına giderek "Kadın kaptan ha? Hemde en korkulanı. Korsanların bir kadından korkması oldukça gülünç bir durum," dedi sırıtarak. "Bu arada şu arkadaşına konuşmayı öğretsen iyi olacak hani."

Elfler gelmişti ve yanlarında kanatlı dostlarınıda getirmişlerdi. "Hahah, daha fazla kadın suratlı adam ha? Bu yolculuk güzelleşmeye başlıyor." Böceğinden inerek kıçına bir şaplak indirdi. Yaratık bir kaç adım uzaklaştıktan sonra çölde eriyen bir buz misali dağılarak birsürü küçük böceğe dönüştü ve bu böceklerde toprağın altına girerek kayboldu. "Eee, ne zaman uçuyoruz?"
Image
Edmond
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 5509
Joined: Mon Jul 03, 2006 10:00 am
Location: Çanakkale
Contact:

Post by Edmond »

Huor yeni gelen müthiş kutsal yaratıklara bakarak bir iç çekti.Hayvanlar müthiş oldukları kadar güzellerdi, güzel oldukları kadar, ilahîydiler.

Gelen yaratıklardan birisinin yanına yaklaştı.Gülümsüyordu, hayvanın da gülümsediğini farketmişti.Hayvanın üzerine nazikçe ve okşayarak bindi.Aklına kartallarla yaptığı seyahat gelmişti.Bu sefer boyut biraz daha "ilahîydi".

"Serferal, Safiel bizi görmek isterdi!"
I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.

The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.

I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.

-Freddie Mercury
Starfell
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 693
Joined: Thu Apr 17, 2008 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Starfell »

Adrian, Thereon'nın elfler hakkındaki yorumuna katılıyordu.Suraında ufak bir gülümsene belirdi.Bir ara adamın düşüncelerini destekleyecekti ancak sessiz kalmasının daha akılcıl olduğuna karar verd ve sessizce olup iteni izledi.
Locked

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 0 guests