Senaryo Yarışması Sonuçları

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Senaryo Yarışması Sonuçları

Post by Firble »

Arkadaşlar öncelikle tekrar senaryo yollayan arkadaşlara çok teşekkür ediyorum. Birincinin belirlenmesinin oldukça zor olduğunu belirteyim.

Kazanan senaryo Artemis'in...

Yarışmaya katılmış tüm senaryoları aşağıya koyuyorum. Umarım güzel bir yarışma olmuştur hepimiz için.

Ã?dülü de en kısa süre içinde yollayacağım. : )
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Artemis Entreri'nin Senaryosu

GÃ?LÃ?MSE !



Nedim Gür, uzun bir apartmanın düz çatısının kenarına oturmuştu. Ayaklarını aşağıya sarkıtmış bir şekilde gün doğumunu izliyordu. Burnunu çekti. Yakalandığı grip yüzünden beti benzi atmıştı. Elleri arasında bir fotoğraf tutuyordu fakat belli ki fotoğrafa bakmak istemiyordu.


Fotoğrafı yanına bırakarak çantasına uzandı. Ã?antası ve giyimi, bir postacı olduğunu ele veriyordu. Kısa saçlara, yakışıklı bir yüze sahipti. Geniş omuzları yorgunluktan çökmüştü. İstanbul’un soğuğundan korunmak için üstüne eski bir kabanı geçirmiş ve paramparça olmuş postalları giymişti. Ã?antasından bir mektup çıkardı. Üzerinde, “Gülümse…” yazıyordu. Bir süre mektuba baktıktan sonra onu parçalayarak açıverdi.



Kadıköy’ün denize bakan açık alanlarından birinde, kucağında çantası, bir banka oturmuş günün doğuşunu izliyordu. Saatine baktı. 7 yi 20 geçiyordu. Manzaranın tadını çıkarması için hala 40 dakikası vardı. Saat 8 de bölge amirliğine uğraması ve o gün dağıtılacak postaları alması gerekiyordu. Hafifçe öksürünceye kadar yanına gelip oturmuş olan kadının farkına varmadı.


“Affedersiniz,” dedi kadın. “Bir anket yapıyorum, katılmak ister misiniz?” Hayatında gördüğü en güzel kadındı bu ve bunu ilk bakışta söyleyebilirdi. Etrafına hoş bir koku yayıyordu. Uzun saçları rüzgarla dalgalandı ve gülümsedi. Nedim’in içi erimesine rağmen, duruşunu ve ifadesini hiç değiştirmeden cevap verdi. “Kusura bakmayın hanımefendi, bir anket için harcayacak vaktim yok.”


Kadın bir kaşını havaya kaldırarak sordu. “Gerçekten mi? Birkaç dakikadır sizi izliyorum ve bana boş boş oturuyormuşsunuz gibi geldi.” Adam, hafif kırılmış bir ses tonuyla, “Boş boş oturmuyorum.” dedi. Başını da hafifçe öne eğdi. “Ya ne yapıyorsunuz?” diye sordu kadın, adamın gözlerine kilitlenerek. Postacı kafasını kaldırdı. Direkt olarak kadının gözlerine baktı. “Hayal kuruyorum.” dedi.


Kısa bir sessizlikten sonra kadın adamın koluna dokunarak ve onu ürperterek şöyle söyledi. “O zaman vaktinizi harcadığım süre zarfında size bir kahve ikram etmeme ne dersiniz?” diye sordu. Bu kadar ısrara dayanamayan adam gülümseyerek başını salladı. Kadın elini uzattı. “Benim adım Mine.” “Nedim ben.”

(1)



O günün günbatımında Nedim ile Mine, ilk başta tanıştıkları banklara kahkahalarla geri dönerler. Banklara vardıklarında, Mine gülmekten karnına ağrılar girmiş bir vaziyette Nedim’e elini kolunu sallar. “Ne olursun dur, öleceğim gülmekten. Ahh.” Kendisini banklardan birine atar ve kıkırdamaya devam eder. Nedim’de yanına oturur. İkili, birbirlerinden ayrılamamış, tüm günü beraber geçirmiştir. Bir süre sonra sesler kesilir ve uzaklardan yaklaşan vapurun sesinden başka bir şey kalmaz. Ã?ylece oturuverirler, günbatımını izleyerek.


Sessizliği ilk bozan Mine olur. “Peki, şimdi ne yapacağız?”

“Sanırım ayrılma vakti geldi.”

“Ne yani, akşam 8’den sonra dışarı çıkma yasağın mı var?”

“Akşamları dışarıda olmayı pek sevmem.”

“O zaman senin eve gidiyoruz sanırım. Yalnız başına mı kalıyorsun?”

Nedim bu soruyu cevaplamaz. İlk önce bir şaşkınlık hakim olur yüzüne, bu kadının kendisine nasıl böyle bağlandığına hayret eder. İkinci olarak bir hüzün kaplar içini.

“Evet, ailemi bir kazada kaybettim.”

“Özgünüm.” der Mine. Vücudunu Nedim’e doğru kaydırır ve başını onun omzuna koyar. Yine bir süre geçer aradan. Vapurun sesi tekrar duyulur. “Biliyor musun, eskiden çok sevdiğim bir şiir vardı. Sürekli söyleyip dururdum. Canım sıkkın olduğunda canımı daha çok sıkardı. Bir kıtası şöyleydi.”


(2)


“Delme zırhlarını zihnimin,

Deyme gönlüme ne olur,

Dikme üzerime gözlerini

Ne olur benden uzak dur.”


“Hiç duymuş muydun?” diye sordu başını kaldırıp Nedim’e dönerek. Nedim ise cevap olarak devam kıtasını söyledi.


“Yaklaşma zaman, henüz bitme.

Kabusumda olsan gece, lütfen gitme

Güneş, hayat ve gerçek olan her şey

Ne olur benden uzak dur.”


Mine gülümsedi. “Bundan sonra bu şiiri söylemek yok. Anlaştık mı?”

Nedim, sadece evet anlamında başını sallayabildi.



(3)


17 Ocak 2007 günü Mineyle Nedim lunaparkta dönme dolapta gördüler. Zirveye çıktıkları noktada güneşe bakarak birbirlerine sarıldılar.

18 Ocak 2007 günü Mineyle Nedim bir romantik komedi filmine gittiler. Keyifli kahkahalar atarak eğlendiler. (4) Ã?ıkışta dondurma yediler ve paraları kalmadığı için eve yürüyerek dönmek zorunda kaldılar. Nedim, kabanını Mineye verdiği için eve geldiğinde üşütmüştü.

19 Ocak 2007 günü Mineyle Nedim Ortaköy’de kumpir yerken görüldüler. Oradan boğaz turu yaptılar. Ardından koşarak kız kulesine giden son vapura atladılar. Geri döndüklerinde, eve gidecek paraları kalmadığı için yürüdüler.

20 Ocak 2007 günü Eminönü’nde balık tuttular. Nedim, denize fazla yaklaştığı bir anda ayağı kaydı ve denize düştü. Mine’nin keyifli gülücükleri arasında çevre ahalisi tarafından kıyıya çıkarıldı.

21 Ocak 2007 günü Fransız sokağında şarap içerken görüldüler. (5)

……..

……..(6)

……..

8 şubat 2007 günü Mineyle Nedim Galata Kulesine çıktılar. Mine, Nedim’in koluna girmişti. Restorana oturup bir şeyler içtiler. O sırada Mine Nedim’e sordu. “Benimle ilgili en çok neyi seviyorsun?” Nedim hiç tereddüt etmeden cevap verdi. “Gülümsemeni.” Mine güldü. “Peki ya sen?” diye sordu Nedim. “Bana bakışını.” dedi Mine aynı hızda. “O zaman,” dedi Nedim “en güzeli bir fotoğraf çekilmek. Hadi gel.” Mineyi çekiştirerek getirmeye çalıştı ama Mine direndi. “Hadi ama, anı yaşayalım, gelecekte bakmak için değil, o an hissetmek için yaşayalım.” Ama Nedim ısrar etti. “Sadece bir tanecik.” Mine somurtarak ayağa kalktı. “Pekala, sadece bir tane.” Restorandan çıkıp kulenin tepesinde, güzel bir manzaranın önüne geçtiler. Arkalarında haliç uzanıyordu. Nedim, bir fotoğrafçıyı dürterek para verdi ve resimlerini çekmesini söyledi. Minenin beline sarılarak poz verdi.


(7)Fotoğrafçı seslendi. “Gülümse.” Flaş patladıktan 2 saniye sonra, resim makineden çıktı.



Bir fotoğraf.


Galata kulesi… Arkada haliç manzarası. Son derece güzel bir fotoğraf. Ama resimdeki adam, boşluğa doğru elini uzatmış, sanki birisine sarılmak istemiş gibi. Fakat orada kimse yok. Yalnız bir adam, yalnız bir fotoğraf. Yıkılan hayaller. Biten bir hikaye.


Nedim Gür, uzun bir apartmanın düz çatısının kenarına oturmuştu. Bir resim tutuyordu elinde. Sessizce ağlıyordu. Omuzları titriyordu. “Bu olamaz…” diyordu, gerçeklik tüm çıplaklığıyla karşısında dururken. “Olamaz…”


Mektup’un yazarı Mine Aksoy’du. Yani aslında kendisi. Bir hikaye anlatılıyordu içinde, yalnız bir adamın, kendi hikayesi. Kısa bir süre için, dünyadaki en mutlu insan olmuştu o. Kısa bir süre için iki kişi olmuştu. Ve artık yaşanılan o günlerin, bir ömüre bedel olduğunu, bundan sonra yaşamanın ise çekilmez olduğuna karar vermişti. Hayalleri, onun tüm yaşam sevincini çalmıştı.


Bir an için bir mutluluk sardı içini. Bu mutluluk, tüm hayallerini geride bırakırken, bir amaç veriyordu ona. Mektubu çantasına koydu, ayağa kalktı. Ã?atının kenarına olabildiğince yaklaştı. Fotoğraf hala elindeydi. Bir şeyler söylüyordu. Bir şiirdi bu. Unutulmaya neredeyse yüz tutmuş eski bir dostun sesiydi. şiirin sesi. Doğan güneşe doğru haykırdı.


“Yaklaşma zaman, henüz bitme.

Kabusumda olsan gece, lütfen gitme

Güneş, hayat ve gerçek olan her şey

Ne olur benden uzak dur.”


Gülümsedi. Bir adım attı.







KARAKTERLER:


Kirli sakallı, kısa saçlı, hafif esmer yüzlü, koyu kahverengi gözlü, yakışıklı bir türk erkeği Nedim Gür. 20 yaşında bir yangında ailesini kaybettiğinden beri çok yalnız. Geçimini postacılıkla sağlıyor. Bir gün Mine Aksoy ismindeki kadınla yolda karşılaşınca tüm hayatı değişiveriyor.


Uzun boyu, kara gözleri ve kaşları, simsiyah saçları ile bir güzellik kraliçesi Mine Aksoy. Hayatı ile ilgili her şeyi gizli tutuyor. Monoton bir hayatın içinden, bir gün sokakta Nedim Gür’le tanıştığında çıkıveriyor.


MEKANLAR:


Bu bölüm hakkında söylenecek fazla bir şey aslında yok. Mekanların hepsi gerçektir. Bu yüzden Mekanlar bölümü ile, Tavsiyeler bölümünü birleştirerek anlatmaya çalışacağım.


için : Bu kısımda ikili banktan ayrıldıktan sonra, kamera Kadıköy bankalarından güneşi izlemeye devam eder. Zaman hızlı ilerler ve gün batımına gelir. Kamera döndüğünde az önce uzaklaşan ikilinin, şimdi banklara doğru ilerlediğini görür.
İçin : şiir söylenirken, arka planda bir iki piyano melodisi çalabilir. 5 – 10 saniyelik kısa bir müzik belki. Kız söyledikten sonra müzik kesilcek ve erkek devam ettirirken tekrar başlayacak.
İçin : Kamera, 17 Ocak’ı gösteren bir takvimle açılacak. Bu sırada film ile ilgili ana müzik de çalmaya başlar. (Bunun için Yann Tiersen’dan Comptine D’un Autre Ete öneririm.) Takvim sayfası çevrildiğinde lunapark manzarası gözükecek. Bir süre bu çekim yapıldıktan sonra tekrar takvim gelerek 18 Ocak 2007 yazacak ve sayfa çevrildiğinde yeni sahne ekrana gelecek.
İçin : Hafif bir yağmur, bu sahne için uygun olabilir.
İçin : Fransız sokağı : Ã?nce merdivenler gözükür. Nedim’in gözünden merdivenlerden çıkılır. Mine dönüp Nedim’e bir şeyler söyler fakat o sırada sadece müzik çalmaktadır, Mine’nin sesi duyulmaz. Merdivenlerden çıktıktan sonra mekana girilir. Mum ışıkları vs. Giderseniz görürsünüz zaten mekanı
İçin : Takvim sayfaları burada hızlı bir şekilde çevrilmeli. Sanki bir takvimden sırayla günleri yırtıyormuş gibi. 8 şubat’a gelince duracak ve sayfa bir daha döndüğünde Galata Kulesi açılacak.
İçin : Bu sahne fotoğrafçının gözünden çekilebilir. Ã?ekim sırasında fotoğraf karesi içinde Mine’nin de olduğu açık bir şekilde gösterilmelidir. Fakat gerçek fotoğrafta tabii ki Mine olmayacak.
GENEL : Film çekiminde, özellik tarihlerin hızla geçtiği bölümde, hikayede yer almayan bazı detayların işlenmesi güzel olabilir. Mesela vapur gezisinde etrafta uçuşan martıların çekimi, Ortaköy’de İstanbul’umuza dair manzaralar, sokaktan geçen bir kedi belki de. Konuyla ilgisiz birkaç ayrıntı, filmi rahatlatacaktır.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Devrimk'nın Senaryosu

OL KİTABI.


Gündüz, yıpranmış bina görüntüleri, kamera pan yapar, sokakta kaza yapmış arabalar durmaktadır herhangi bir hareket yoktur. (İstanbul Atakent inşaat halinde burada bu tip çekimler yapılabilir. )


Konuşma sesi (Kolcu):

“Burası benim doğduğum yer. Eski çağlarda insanlar bu taş yığınlarında yaşarmış, artık yaşanmıyor. Irk-hainler oraları ele geçirdiğinden beri insanlar açık arazide yaşıyoruz.

İnsanlar bir zamanlar büyük bir medeniyet kurmuş artık yok, ne olduğunu bilmiyorum.”


Üzerine post ve deriden elbise yapmış sırtında katana taşıyan kahramanımız bakımsız bir yolda hafif tempoyla koşmaktadır. Durur, Kamera yakın plan girer, kahramanımız eğilip yeri inceler, yerdeki iz dev tırnaklı insan ayağına benzer bir şeydir. Uzaktan can hıraş bir çığlık gelir, kahramanımız hızla döner ve arkasına bakar, kaçarcasına hızlı bir şekilde koşmaya devam eder. Ekran kararır.



Akşam, ihtiyar bir adam ateş başında oturmaktadır. Gölgeler arasından kahramanımız belirir.

Kolcu:

-Efendi Kardeş beni çağırtmışsın.

İhtiyar elindeki kitabı göğsünün içine koyar.

-Hoş geldin kolcu, gel, otur şöyle.

Genç oturur, ihtiyar piposundan bir nefes çeker.

İhtiyar:

-Seninle bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor. Elf diyarına gideceğiz.

Gencin gözleri korkuyla açılır;

Kolcu:

-Elflere mi? Ama onlar insanları hiç sevmez onların yaşadığı yere giden kimse dönmedi şimdiye kadar.

İhtiyar:

-Biz döneceğiz, çünkü kitapta öyle yazıyor. Hain-ırka karşı beraber mücadele edeceğiz. Sana kitabı göstermiştim değil mi?

Göğsünden kitabı çıkarıp içini açar bak burada buluşmamız gerektiği açıkça yazıyor.

Genç bir şey anlamadan bakar, kitabın üstüne fiske vurur.

Kolcu:

-Karınca gibi bir şeyler var.

İhtiyar:

-Aptal çocuk kutsal metinlere vurma.

İhtiyar hızla kitabı göğsüne geri koyar.

İhtiyar:

-Siz yazı okuyamıyorsunuz ben bu yazıyı çözmek için yıllarımı harcadım, ve sonunda kutsal kitap bana geldi. Kitap bana emrediyor, halkımızın kurtuluşu için uymamız lazım..

Kolcu:

-Elflerde bize yardım edecek?

İhtiyar:

-Evet elfler.

İhtiyar muzipçe güler



Gündüz yürüyerek yolculuk ederler ihtiyar asasına dayanarak ilerlemektedir.

Konuşma sesi İhtiyar:

“Elfler. Onların bölgesine giren kimse geri dönmedi, ben hariç. Yıllar önce oraya gittim onların büyülü eşyalarını gördüm, hastalandığım zaman beni tedavi ettiler. Bana okumayı öğrettiler. Kutsal kitabı sonra buldum, ve şimdi kaderimize doğru gidiyoruz.”



Tren istasyonu gece ihtiyar ve gençten başka kimse yok. Genç lambaları gösterir:

Kolcu

-Efendi kardeş, bu küçük ateşler nasıl yanıyor?

İhtiyar:

-Ateş değil onlar, elflerin büyüsü, sakın dokunma.

Kolcu:

-Buradan nereye gideceğiz?

İhtiyar:

-Aşağıya en dibe kadar ineceğiz.


Boş alışveriş merkezi garajı gibi çeşitli kapalı alanlarda kahramanlarımız yollarına devam ederler. Yürürlerken ihtiyar yere düşer;

Kolcu:

-Ne oldu?

İhtiyar kusmaya başlar.

İhtiyar:

-Elflerin korunma büyüsü, etki gösterdiğine göre elflerde burada olmalı. Biraz daha dayan.

Elf:

-NE İşİNİZ VAR BURADA?

Kamera pan yapar sırttan üniformalı kel kafalı birini görürüz.

Kolcu:

-Irk-Hainlerle savaşabilmek için yardımınızı almaya geldik.

Elf:

-Irk-Hain mi? Neden bahsediyorsun, radyasyon sizi daha fazla etkilemeden çıkın buradan.

Kamera açısı değişir, üniformalı zayıf ve kel olan kişinin arkasında üç adet modern silahlı, üniformalı nöbetçi vardır.

İhtiyarın kusması biraz geçmiştir;

İhtiyar:

-Irk-Hainler eskiden bizden olup sonradan canavarlaşanlar.

Elf:

-Mutantlar mı? Niye onlarla savaşmak istiyorsunuz? Buraya gelmeniz yasak olduğu halde bu saçma sebeple mi buraya geldiniz?

İhtiyar:

-Ben gizli ateşin hizmetkarıyım, mor alevi kullanırım. Kara ateş onları kurtarmaz, odun ateşi.

Elf:

-Neler saçmalıyorsun? Bura…

sözü yarım kalır ihtiyar bağırmaya başlar:

-Saldır! Bunlar sadece bizi kandırmak için gönderilmiş yaratıklar.


İhtiyar sopasını savurmak üzere kaldırır arkadaki nöbetçiler ihtiyarı vurur. Kolcu fırlar, olağanüstü bir hızla ihtiyarı vuran kişiyi keser. Diğeri kolcuyu vurur, kolcu etkilenmez kan yerine beyaz bir sıvı çıkar. İlk elf bağırır;

-Cybooorg!!!

Diğer nöbetçi ve baş elfi aynı hızla keser. (Buradaki çekimlerin manga tarzı olması düşünüldü.)


Kolcu ihtiyarın başına eğilir, ihtiyar ölmek üzeredir.

İhtiyar:

-Ben doğru kelimeleri söyledim niye bizi kabul etmediler? Sen kutsal kitabı al, zamanı gelince tekrar dene ben başaramadım.

İhtiyar ölmeden önce kitabı kolcuya verir.

Kamera kitabın kapağına yaklaşır.

Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi Yüzük kardeşliği kitabıdır bu. Kitabın kapağı yıpranmış ve yırtılmıştır.

Tolkien’in Ol’u ve Efendi kardeş okunmaktadır sadece.



İstanbul manzarası, kamera kayar, hareket yoktur.

Konuşma Elf

“Dış dünyadan iki birim bölgemize sızmaya çalıştı, radyasyon yüzünden insan olan yarı delirmişti.”


Güvenlik kamerası ihtiyar ve kolcunun kayıtları görünür, çeşitli veriler akar.

“Koruma birimi diğerinin cyborg olduğunu ilk anda fark edemedi ve imha edildi. Sahip olmadığımız bu teknolojiyi ele geçirmek üst dünyaya ekip gönderildi.”

Ã?EKİM TAVSİYELERİ

Kostümler:

Kolcu: sweatshirt üstüne t-shirt, sırtına panço gibi bir şey atmış, parçalanmış kot pantalonlu, sırtında bir katana var.


İhtiyar: gri-bej renklerinde bir cübbe giymiş.


Elfler: Asker ya da polis üniforması



Ã?ekim yerleri:


Pan yapılan şehir görüntüleri ve mekanlar:

Bunlar fotoğraf olarak çekilecek, yıpranma efektleri photoshop olarak yapılacak. (Fotoğraf çekim pikselleri kameraya göre büyük olduğu için pan yapma sorunu olmayacak.)


İlk sahneler kolcunun koştuğu bölüm büyük binalar ve yıpranmış çamurlu yollar (İstanbul Atakent inşaat halinde burada bu tip çekimler için uygun.)


İhtiyarla yolculuk, açık hava ormanlık arazi çekimleri konulabilir, akşam boş bulmak mümkün olursa tren istasyonu yada metro elflerin merkezine giriş bölgesi olarak kullanılacak.


Elflerle karşılaşılan yer:

Burası herhangi bir alış veriş merkezinin otoparkı olacak, bunun için izin almamız gerekir.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

CLİCKS'İN Senaryosu

Odasında oturup geleceğin ne hal alacağını düşünüyordu. Kendisi hırslı ve güçlü

bir büyücüydü ama hırs bazen ölüme güç de yenilgiye neden olabilirdi. Bunu düşünmek

yıllarını almış ve kararını vermişti. Oturduğu yerden kalkıp büyü kitap ve parşomenlerinin

olduğu dolaba yöneldi. Dolap kapısına koyduğu 20 yıllık mühürü kaldırmak için bir kaç söz

söyledi. Tozlu kapı açıldı büyü malzemeleri ve büyüyle ilgili her şey sanki her gün

temizleniyormuşçasına gecenin ışığında parlıyordu. İçlerinden en sade olanını seçti ve

masasına koydu. Kapağını açtı. Kitabı korumak için konulmuş herhangi bir büyü yoktu.

Ã?nceden belirlenmiş bir sayfayı açtı. Gözlerini kapadı ve karanlığın onu alıp götürmesine

izin verdi.




Ayışığının tüyleri ürperten serinliğinin altında bir barakaya ulaşmıştı. Baraka dışarıdan

uzun yıllardır kullanılmayan bir yer gibi gözüküyordu. Küçük bir tebessümle yavaşça kapıyı

araladı. İçerisi dışarıdan gözüken bakıldığında inanılamayacak kadar büyüktü. İleriden bir

bir ses:

-"Sonunda karar verebildinmi Déanma?"

-"Evet."

-"Ne karar verdiğini sormama gerek var mı?"

-"Evet."

-"Ah, neymiş söyle bakalım?"

-"Hayatın."

-"Ne demeğe çalışıyorsun?"

-"Canını almaya geldim eski dostum."

-"Demek öyle? Ahh, ne halt edeceksen başlayabilirsin." dedi kendinden emin bir ifadeyle.

-"Kara sanatlarına veda et Burmiandalus." dedi dolabından çıkardığı kitabı elinde tutarak.

Büyü sözleriyle beraber şöminede birden ateş beliriverdi. Kitabı hiç düşünmeden oraya fırlattı.Burmiandalus bu olayı şaşkınlıkla izliyordu. Kitabın yanmasıyla beraber büyük bir inilti çıkardı.

-"Kara sanatta benden üstün olman beni yenebileceğin anlamına gelmez. Aslına bakarsan

artık bana karşı kullanabileceğin bir kara sanatın da yok."

-"Seni budala herif. Kara sanatlarda en iyi olmam diğer sanatlarda ki gücümü kısıtlamıyor.

Artık kullanabileceğim bir kara sanat yok ama hala aklına gelebilecek her tür büyüyü

kullabilirim."

-"Seninde zaafın bu Burmiandalus. Düşünerek geçirdiğim o yılları hiç hesaba katmıyorsun.

O yıllar bana bilgelik verdi ve artık zihnimle herşeyi kontrol edebiliyorum. Herşeyi..."

-"O zaman bana yardım ette şu cüppemi getir ha?" dedi kahkahalarla.

-"Zevkle." dedi ve kenardaki bir cüppe Burmiandalus'un suratına savruldu. Bundan sonra

beyni bir insanınkine göre hayli hızlı çalışmaya başlamıştı. Aklından binbir türlü

şey geçiyordu. Onu şaşırtabildim mi? Onu nasıl öldürmeliyim? Buradan kim sağ çıkacak?

Bunları düşünmeyi bırakıp Burniandalus'un şaşkın suratına baktı. Tebessüm etti ve zihin

yoluyla vücüdüna egemen oldu. Tek bir düşünceyle onu öldürebilir. Dünya'nın tekrar özgür

kalabilmesini sağlayabilirdi. Bu arada Déanma bunları düşünürken baraka cayır cayır yanıyordu.

-"Her şeyime sahip olamazsın eski dostum ben ölürsem sende ölürsün! Ve bu ikimizdeki

büyü mirası kimseye geçemez. Bir gün çocukların olsun istemezmisin?" diyerek duygusal açıdanonu yıkmaya çalışıyordu.

-"Hala anlayamadın mı Burmiandalus? O kadar yıl bana çok yaradı. Duygularımı bastırmayı

başardım. Bende duygudan eser kalmadı be adam!"

-"Bu ikimizinde son konuşması olacak öyleyse. Ne kadar aptalsı..." diyemeden yere

doğru ölü bir şekilde kapaklandı.

-"Evet bu ikimizinde son konuşması ölü dostum. Belkide ölüm bizim için yeniden canlanmaktır ha?" dedi ve yere oturdu. Vücudunu acıdan arındırabilecek bir büyü söyledi ve alevlerin kendisini sarmasını bekledi...





KARAKTERLER



Déanma: Soylu bir aileden gelen Déanma ailesi tarafından 15 yaşında

evlatlıktan reddedildi. Bunun sebebi bir büyü ustası olmak için verdiği

çabaydı. 20 yaşına kadar hanlarda veya tanıdğı kişilerin evlerinde konakladı.

Sonra bir büyücülük okulu tarafından keşfedildi. Oradaki en iyi büyücülerden biri

olup çıkmıştı. Onun gücücünün ötesinde tek bir kişi vardı. Dostu olarak gördüğü

Burmiandalus. İleride gücüne ve hırsına yenik düşüp kötülüğe dönmüş olması Déanma

ile dostluğunu bitirmişti. Artık düşmanlardı ve aynı kaderi paylaşacaklardı.


Burmiandalus: Aile sevgisinden mahrum kalmış olan Burmiandalus şans eseri bir adam

tarafından evlatlık edindi. Ona çocuğu gibi bakmasına rağmen içinde hiç küçülmeyen

bir nefret vardı. Annesine, babasına karşı. Bir gün herkesten bunun öcünü alacaktı.

Kendisine bakan adam hayatını iyi bir şekilde yaşayabilmesi için okula gönderdi.

Okula her yıl ziyarete gelen büyücüler tarafından içindeki güç keşfedildi ve

kendisinin yeni yuvası olan büyücülük okuluna geçirildi. Hayatındaki tek dostu

kendisi gibi o okulda büyücülüğe adım atmış Déanma'ydı. İçindeki nefretin hala yok

olmadığını gördüğü zaman ipler kopmuştu. Artık kötülükten yanaydı ve artık bir dostu

yoktu. Onları tekrar ölüm karşılaştırmıştı. Aynı kaderi paylaşmışlardı.



FİLMİN NASIL Ã?EKİLEBİLİNECEğİ KONUSUNDA FİKİRLER


Senaryoyu filmin çekilebilirliğine göre ayarladım. Bizi zorlayabilecek bir büyü hareketleri yok. Dışarıdan eski gözüken içerisine girince büyük olan bir baraka kolaylıkla yapılabilir. Kamerayla dışarıdan çeker. Kişinin içeri girerken ki karesinde dondurur büyük bir mekanda devam edebiliriz
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Dwaxer'ın Senaryoları ( Değerlendirmeye Alınmadı)

Kutuplaşma

Yer, İstanbul Anadolu Yakası. Kadıköy’e oldukça yakın büyük bir hastanenin en dibindeki unutulmuş bir bodrum katı. Büyük bir laboratuvar. Ã?ifte camlı duvarlarla izole edilmiş, öyle ki atmosfer havası bile, buzdolabı büyüklüğünde bir cihazda filtre edilerek giriyor içeriye. Dışarıdan gelen bütün malzemeler steril olduğu halde, yine de özel hava kilidi olan bölümlerde dezenfekte ediliyor. Laboratuvarın bir ucunda iki küçük yatak odası, diğer ucunda ise jeneratör odası, küçük bir mutfak ve tuvalet-banyo var. Camlı duvarın tam ortasında ise, dışarı çıkan koridora açılan, çifte -sızdırmaz- kapılar. Bu kapılar kilitli değil. Fakat 128 gündür hiç açılmadılar.


128.Gün.

İki beyaz önlüklü, ellili yaşlarda bilim adamı, üzeri çeşitli araç gereçler ve bilimsel cihazlarla dolu bir tezgahın iki yanında çalışıyorlar. İkisi de Türkiye’nin en iyi mikrobiyoloji ve genetik uzmanlarıydı.

Cam bir tüpü sallayarak içindeki sıvıyı çalkalayan, Profesör Halil Münevver’di. Kırlaşmış keçi sakalı ve saçları, griye çalan gözleriyle tuhaf bir ahenk oluşturmuştu. Yaşına göre atletik vücudu, yakın zamana kadar sporla uğraştığını belli ediyordu.

Diğeri, bir mikroskobun lenslerine gözlerini dayamış Profesör Taner Kolpa idi. Tombul yanaklı, biraz kilolu birisiydi. Saçları beyazlamamış dökülmüş, ortalardan epeyce açılmıştı. Kara gözleri fıldır fıldırdı. Kalın parmaklarını kullanarak mikroskobun ayarıyla oynadı ve kafasını kaldırmadan, “bütün bunların nasıl başladığını hatırlıyor musun?” dedi.

“Savaşı mı diyorsun, yoksa virüsün ortaya çıkışını mı?”

“Savaş... Sanırım her zaman vardı. Virüsü diyorum: Onu yayan, aynı zamanda bulan mıydı? Kasıtlı mıydı yoksa kaza mı?”

“Kaza olmalı. Hangi cücük beyinli bilim adamı... Biz bu konuşmayı daha önce de yapmamış mıydık? Neden aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun? Bunadın mı yoksa?”

Prof. Taner bozulmuştu. “Zaten seninle sohbet etmeye çalışanda hata” dedi ve mikroskoptan kafasını kaldırıp, yandaki deftere not alırken ekledi: “816. deney de başarısız!”

Prof. Halil her zamanki gibi yüzünü sinirle buruşturdu. “Tamam, birazdan 817. örneği vereceğim” dedi.

İnsanlığın kökünü kurutmak üzere olan “Kıyamet” virüsünü etkisiz hale getirecek, bir karşı virüs üretmek için elektron mikroskobu altında virüslerin genleriyle oynuyorlar, yeni mutant virüsler oluşturuyorlardı.

“İşe yaramıyor! Boşuna uğraşıyoruz burada” dedi Prof. Taner umutsuzca.

Prof. Halil dişlerini sıktı. “İşe yarayacak. Yaramalı! Yöntemlerimiz mantıklı. Karşı virüsü her an bulabiliriz.”

Prof. Taner çatallı sesini yükseltti: “Her an bulabilir miyiz? Sen ne sayıklıyorsun be adam! Milyon tane gen kombinasyonu var. Doğrusu denk gelecek de...”

“Milyon değil!” dedi Prof. Halil sertçe, “10240 gen olasılığı var ve yüzde sekizini test ettik.”

“Haa evet. 128 günde yüzde sekizini test ettiğimize göre, herhalde birkaç yıla kalmaz buluruz aşıyı. Tabii dünyada kimse kalmayacak büyük ihtimalle!”

“Bana bak! Bıktım senin bu saçma konuşmalarından. Yaa sen ne uyuz adamsın!”

“Niye, gerçekleri söyledim diye mi?”

“Arkadaşım sen ne istiyorsun? Adam gibi çalışmayacaksan s...tir git buradan!”

“Düzgün konuş! Ağalık yapma bana, terbiyesiz!”

“Taner, üstüme gelme ebeni s...rim!”

“Ağzını bozma, sı...rım ağzına!” dedi Prof. Taner. Tehditkar bir şekilde ayağa kalkmış, suratına korkutucu bir ifade vermeye çalışıyordu.

Prof. Halil, sinirden kıpkırmızı olmuş halde, gayri ihtiyari eline geçirdiği, içinde sidikimsi bir sıvının olduğu kavanozu meslektaşının kafasına atmak üzere kaldırdı.

Birden, “beyler!” diye sert bir ses duyuldu hoparlörden. Bilim adamlarının ikisi de hemen kendilerine geldiler ve cam duvarlara döndüler. Camekanların ardında yeşil kamuflajları içinde bir asker duruyordu. Prof. Halil, içinde genetiğiyle oynanmış virüs barındıran kavanozu masaya bıraktı. İki bilim adamı da camlara yaklaştılar.

Prof. Halil sertliğinden ödün vermeden konuştu: “Volkan Yüzbaşı, neredesiniz yahu? Üç gündür ne arayan var, ne soran?” diye sitem etti.

“Binlerce cesedi gömmeye çalışmakla... O kadar meşguldum ki” dedi Yüzbaşı Volkan. Adam hala çakı gibi bir duruş sergiliyor ama neredeyse kararmış göz altı torbaları, kimbilir kaç gecedir uyumadığını ve bazen de ağladığını belli ediyordu. Arkadan birkaç er, ellerinde malzemelerle koridora doluştu ve paketleri dezenfekte odacıklarına koydular. Bilim adamları daha sonra onları laboratuvarın iç tarafındaki kapaklardan alacaklardı.

“O kadar kötü ha?” diye üsteledi Prof. Halil, üslubunu yumuşatarak. Prof. Taner, kafasını sıkıntılı bir biçimde sağa sola sallayıp anlaşılmaz kelimeler mırıldanıyordu.

“İstanbul’da fazla insan kalmadı. Belki beşyüzbin, en fazla bir milyon. Gerisi... Öldü!” dedi yüzbaşı Volkan. Göz pınarları kurumuştu.

“Aaahh!” diye hafif bir çığlık atan Prof. Taner, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Prof. Halil ise, gözlerinden birer damla yaş süzülmesine rağmen heykel gibi duruyordu. Diğer taraftaki mehmetçikler, geldikleri gibi sessizce kayboldular.

“Bir gelişme var mı?” dedi Yüzbaşı Volkan.

Bilim adamları onun kırmızı butonlara baktığını gördüler. İki adet kocaman parlak kırmızı elektrik düğmesi oradaydı. Profesörler çareyi bulursa hemen o düğmelere basacak ve yukarıda müjdeli alarmlar çalıp, ışıklar yanıp sönecekti. İki ayrı hat, iki ayrı buton konmuştu ki kazayla birisi çalışmasa bile diğerinden haber gönderilsin ve bir an önce aşıyı çoğaltıp insanları tedavi etme planı uygulanabilsin.

“Maalesef...” dedi Prof. Halil, boğazına takılan hayali bir şeyi yutkunmaya çalışarak.

“Peki... O zaman, size kolay gelsin!” dedi Yüzbaşı ve sert adımlarla uzaklaştı.


130.Gün.

Prof. Halil banyodan çıktı. “Kardeşim sana kaç kere söyleyeceğim ‘kıllarını lavaboda bırakma’ diye! Beni uyuz etmek için mi yapıyorsun?”

Prof. Taner öğle yemeğini yiyiyordu. “Sen her şeye uyuz oluyorsun kardeşim” dedi.

“Yavaş! Ağzın doluyken konuşup etrafa püskürtme. Hem çiğnerken ağzını kapalı tutarsan daha az şapırdatırsın.”

“Yaa git başımdan da rahat bir yemek yiyelim şurada.”

“Hem sen neden her gün traş oluyorsun söyler misin?”

“Ya arkadaşım... Dışarıda milyonlarca insan ölmüş. Ailem ölmüş. Senin taktığın şeylere bak! Müsade et de acımı yaşayayım burada. Senin saçmalıklarını dinlemek istemiyorum.”

“Bu söylediklerin, şu boynuna taktığın sarı-kırmızı cimbom kravatı ile bütün ciddiyetini kaybediyor.”

“Cimbomun rengi, seni mi gerdi?”

“İnsanlık için olmasaydı, zaten senin gibi bir ip... cimbomluyla çalışmazdım.”

“Asıl ben senin gibi pislik fenerliyle çalışmazdım. Pisliksiniz hepiniz!”

“Hep takıyoruz diye mi cimboma, stres oldun?”

“Hass... yaa, siz kimsiniz bea?”


132.Gün.

Prof. Taner mikroskobun başında bir sevinç çığlığı attı. Gözlerine inanamıyordu. Bir daha kontrol etti. Evet! Ayağa fırladı, “başardık ortak!” diye bağırdı. Prof. Halil de uzun zamandır ilk defa yüzüne yerleşen tebessüme mani olamadı. Prof. Taner yanına gelip “çak ortak!” dedi. Avucunu şaklatmak üzere havaya kaldırdı ve Prof. Halil de ona uydu. Ã?aktılar. Birden Prof. Taner’in aklına kırmızı butonlar geldi ve hızla o yöne seyirtti ama butonlara basmakta tereddüt etti. “Bir de sen kontrol et” dedi meslekdaşına. Prof. Halil, zaten mikroskobun başına geçmişti. Evet, 836 numaralı mutant virüs, kıyamet virüsünü yutuyor, etkisiz hale getiriyordu. “Tamam” dedi onaylayarak. Kırmızı butonlara basıldı. Alarmlar çaldı, ışıklar yanıp söndü.

Ama yukarıdan kimse gelmedi.


Ertesi gün.

İki bilim adamı kendilerini çoktan aşılamıştı. Yanlarına onar tane 836 iğnesi alarak dışarı çıktılar. Prof. Taner çıkış kapılarını açtığında, “bu kapıların kilitli olduğundan şüpheleniyordum, değilmiş!” dedi.

Sokaklarda gelişi güzel park etmiş arabalar vardı ve cesetler! “Kokuya bak!” dedi Prof. Taner yüzünü ekşiterek. Herkes ölmüştü. Kadıköy meydanına kadar yürüdüler. Taşıtlar yollarda, cesetler yerlerde ama bekledikleri kadar kalabalık değildi. Herhalde son anlarına kadar Yüzbaşı Volkan ve adamları, sokakları temizlemiş olmalıydı. Bir yolcu vapuru, başıboş bir şekilde arada bir rıhtıma çarpıyordu. Bunun dışında ortamda ses yoktu. Martılar da yoktu artık. “Ölüm sessizliği bu olsa gerek” dedi Prof. Taner. Ã?rpermişti.

Prof Halil, yakındaki bir kafeye yönelerek, “şurada belki kendimize çay yapabiliriz” dedi.

“Ã?ay mı?”

“Evet, çay.”

“Arkadaşım şoka mı girdin? Etraftaki cesetleri görmüyor musun? şimdi çayı düşünmenin sırası mı?”

“Ne teklif ediyorsun? Herkes ölmüş. Hepsini gömmemiz mümkün değil.”

“Yaa sen ne sakin adamsın. Neredeyse üzülmediğine inanacağım” dedi Prof Taner.

Prof. Halil hışımla döndü. “Ulan g.t! Sen mi bana insanlık dersi vereceksin! Özüntümü sana ispat etmem mi gerekiyor? Sen kimsin ki beni yargılamaya kalkıyorsun, eşek sıpası!”

“Ben en azından cenazeye saygı gösterecek kadar karakter sahibiyim.”

“Karakterini s...tirtme bana!”

“Ama senin ağzını burnunu dağıtmak şart oldu!”

“Ã?yle mi?”

Prof. Taner, Prof. Halil’in yakasına yapışarak gürültülü bir kafa attı. Prof. Halil sendelediyse de yere düşmedi. Burnu kırılmış kanıyordu. Karşı atağa geçti. Yumruklar acemice birbirlerinin suratına indi. Prof Taner çabuk yoruldu. Yediği yumrukların sayısı arttı ve sonunda dengesini alt üst eden bir tekmenin etkisiyle asfalta yapıştı. Yerdeyken de birkaç tekme yedi ve iyice büzülerek hareketsiz kaldı. Prof. Halil de vurmayı kesmişti. Nefes nefeseydiler.

“şimdi” dedi Prof. Halil arada soluklanarak, “s...tir olup gideceksin buradan. Karşıya geçmeni istiyorum. Bir daha da dönmeyeceksin yoksa gebertirim seni!”

“Karşıya mı? Ne diyosun sen be?”

“Bir motor mu bulursun, bisiklet mi? Ya da sandal. Geç karşıya! Bundan sonra sen Avrupa yakasında, ben Anadolu yakasında.”

Prof. Taner düşmanca gözlerle meslekdaşını süzmeye devam ediyordu ancak diğeri üzerine gelip bir tekme daha salladı. “Ahh, ...mına ko. Tamam gidiyorum, tamam!” Kalktı. Hızlı hızlı uzaklaşırken her tarafı ağrıyor ve nedense hafif topallıyordu. Arada bir arkasına dönüp bakarak uzaklaştı.

“Bir daha görmiyeyim seni buralarda!” diye bağırdı Prof. Halil, Prof. Taner’in peşinden.

Prof. Taner iyice uzaklaştığına gözü kesince durdu. Gömleğinin sağ kolunu sıyırdı. Kolunun iç kısmını yaladı. Sağ elinin baş parmağını, o meşhur ayıp işareti yapmak üzere işaret ve orta parmakları arasına yerleştirerek, elini hayâsız bir yumruk haline getirdi. Sol avucunu destek haline getirerek, uzaktaki meslekdaşına, sağ elini sol avucunun içinden ustalıklı bir şekilde kaydırarak, el hareketini yaptı. Kolunu tükürüklediği için hareket, “şşşırrakk” diye okkalı bir ses çıkarmıştı. Sonrasında terbiyesiz elini sağ bileğinden aşağı yukarı titreterek görsel efekti biraz daha etkili hale getirdi. Aynı hareketlere yorulana kadar ve ağzında tükürük kalmayana kadar devam etti.

Prof Halil, uzaktan kendine yapılan hareketlere benzer şekilde karşılık verdi. Meslekdaşını kovalamayacak kadar yorgun hissediyordu kendini.

Küfürleştiler ve yollarına gittiler.

İki yıl sonra Prof. Halil, Kız Kulesi açıklarında sandalla balık tutarken, nereden geldiği belli olmayan bir tüfek kurşunu ile vuruldu. Birkaç saat içinde kan kaybından öldü.

SON

Senaryo için notlar: Ana fikir insanların bir türlü geçinememesi, dünyanın nedense insanoğluna dar gelmesi, tahammülsüzlük, vs. Burada kentin ıssızlığını kısa kısa görüntü parçalarıyla vermek çarpıcı olur diye düşünüyorum. Sabahın erken saatlerinde yapılan çekimlerle filan.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
dwaxer
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 6687
Joined: Mon May 21, 2007 10:00 am
Contact:

Post by dwaxer »

.

Başta kazanan olmak üzere, bütün senaryo gönderen arkadaşları teprik ediyorum. Hayalgücünüzün sonsuza kadar sizi hep böyle zengin kılmaya devam etmesini diliyorum. :D

.
CLiCKs
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1392
Joined: Mon Dec 03, 2007 10:00 am
Location: Bursa
Contact:

Post by CLiCKs »

Tebrik ederim Artemis ama önce kamerayla bizi çekiceksin çok bozulurum valla :P
Artemis Entreri
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1521
Joined: Tue Jun 14, 2005 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Artemis Entreri »

Hepinize çok teşekkür ederim. Diğer senaryoları da okudum gerçekten çok güzel olmuş. Kendi senaryom üzerinde de fikiri sabit tutup daha çok çalışabilmek isterdim. Ama eğer çekmek için gönüllü olursanız, hikayeyi birlikte de geliştirebiliriz.

Ayıpsın clicks frpworld'e çekeriz bir film ama kamerayı tutan ben olmam heralde çünkü bu konuda hiçbir bilgim yok :)

Herneyse, bu senaryo yarışmasının sonu olarak görülmesin bence, henüz herşey yeni başlıyor. Yinede düzenleyenlere ve katılanlara sonsuz sevgiler ve saygılar.
Been there. Seen that. Got the scars.
Alenthas
Forum Yöneticisi
Posts: 2670
Joined: Thu Oct 04, 2007 10:00 am
Location: Innsmouth
Contact:

Post by Alenthas »

Katılımcı arkadaşları tebrik ve teşekkür ederim :)

Evet, şimdi hangisini çekiceğimizi ve ne zaman çekiceğimizi kararlaştırmamız lazım :)
Image
devrimk
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 2082
Joined: Thu Feb 03, 2005 10:00 am
Contact:

Post by devrimk »

Yarışmayı düzenleyen herkese teşekkürler, Artemis'e de tebriklerimi sunarım.
Lugtarias
Forum Yöneticisi
Posts: 726
Joined: Wed Jun 13, 2007 10:00 am
Location: izmir
Contact:

Post by Lugtarias »

Artemis inanılmazsın... :clap:
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests