Kuzeyin Kaderi

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
User avatar
UndeadBlackDragon
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 11
Joined: Sun Jan 01, 2006 10:00 am
Contact:

Kuzeyin Kaderi

Post by UndeadBlackDragon »

Mellor'un Kalesi

Engin Güney dağlarındaki kaynaklarından fırlayan iki nehir, ortada birleşerek bir yarım ada oluşturur. Bu yarım adanın üstünde bir kule bulunur. Kulenin güneyi engin dağlar, doğusu, batısı ve kuzeyi de nehirdir. Beş katlı kulenin en üst katında bir büyücü ateşler içinde yatmaktadır.
Mellor'un çırağı Mendal, telaşlı adımlarla kulenin basamaklarını çıkarken, kapta ki sıvıyı dökmemeye çalışıyordu. En üst kata vardı ve ustasının çalışma ve yatak odasına girdi. Mendal, uzun boylu, zayıf bir delikanlıydı. Daha yirmi yaşında olmasına rağmen büyü ile uğraşmasından dolayı saçlarına aklar düşmüştü. Koyu kahve gözleri odada gezindi.
Mellor'un başında Slyve bekliyordu. Derisi turuncu renkli olan bu yaratığın, uzun kulakları, büyük sarı gözleri vardı. Kırmızı saçları omuzlarına kadar iniyordu. Vücudu insan gibiydi. Üzerinde siyah bir cüppe vardı. Mellor Slyveni Güney dağlarının bu yakasında yaralı bir halde bulmuştu. Ona bakıp, iyileştirmişti. Mellor ona istediği zaman ırkının yanına dönebileceğini söylese de, o Mellor'un yanında kaldı ve hep ona yardımcı oldu. Irkı hiçbir insanın, elfin ve cücenin aşmayı başaramadığı Güney dağlarının ardındaydı. Slyveda Mellor kadar olmasa da büyü yeteneğine sahipti ve bu sayede hem Mellor'a hem de Mendal'a yardımcı olabiliyordu. Slyve'ın varlığından da sadece onlar haberdardı. şimdi ise gözlerinden yaşlar süzülerek Mellor'un yanında duruyor ve hiçbir şey yapamamanın verdiği çaresizlikle bekliyordu.
Mendal büyük adımlarla yatağında uzanan ve sürekli sayıklayan ustasının yanına vardı. Sıvı dolu kaseyi sehpanın üzerine koydu. Uzun cüppesinin ceplerini karıştırdığında havlu almayı unutmuş olduğunu fark etti.
"Havluya ihtiyacım var Slyve"
Slyve başını sallayarak bir anda ortadan kayboldu. Birkaç saniye sonra, elinde temiz havlularla geri döndü. Havlulardan bir tanesini Mendal'e uzattı. Mendal teşekkür ederek havluyu aldı ve getirdiği sıvıya batırarak ustasının alnına yerleştirdi. Aslında sıve buz gibi nehir suyu ve birkaç şifalı ottan oluşuyordu. Mendal bu karışımın ustasına iyi gelmesini umuyordu. Karışımın birazını bir kupaya doldurarak Mellor'a içirdi.
"Ölüyor. Buna daha fazla katlanamaz. Pes etmek üzere." dedi Slyve.
Mendal bunu kabul etmek istemiyordu. Dört yaşından beri ona bakan, onu büyüten, ona bir öğretmen ve bir baba olan kişinin ölecek olmasını kabul etmek istemiyordu Mendal. Ama acı gerçek zihninde yankılanıyordu. Mendal gözlerinin yaşlarla dolduğunu hissetti.
Mendal saatlerdir ustasının başında bekliyordu. Slyve'a karışımın tarifini vermişti. Karışım bittikçe Slyve yenisini yapıp getiriyordu. Karışımla uğraşmadığı zamanlarda ise o da Mendal gibi Mellor'un başında bekliyordu. Bir an sonra Mellor'un gözleri açıldı. Buna ne Mendal nede Slyve sevinmişti. Ã?ünkü ikisi de büyücünün iyileştiğinden değil de, son sözlerini söylemek için uyandığını biliyordu. Mellor Mendal'a döndü. Titrek bir sesle;
"Seni gördüğüme sevindim oğlum." dedi. Zayıf bir hareket ile ağzını açmış olan Mendal'i susturdu.
"Tribland'a git, büyücüler konseyine. Onlara ölümümü bildir ve konseydeki hakkını talep et. Bu kule artık senindir. Her şeyi ile birlikte." Slyve doğru döndü.
"Her zamanki gibi gitmekte özgürsün eski dostum. İstediğin şeyleri yanına alabilirsin." Yaşlarla dolu gözlerinden keder ve yorgunluk okunuyordu. "Kendine iyi bak oğlum." diyebildi titreyen bir sesle vee son nefesini verdi. Mavi gözlerindeki ışıltı sonsuza kadar söndü. Slyve dizlerinin üstüne çöktü. Hem Mendal hem de Slyve, ikisi de göz yaşlarına boğuldu.
Saatler geçti. Ne Mendal ne de Slyve yerinden kımıldamamıştı. Sanki ikisi de Mellor'un tekrar konuşmasını, mavi gözlerindeki parıltının tekrar yeşermesini bekliyorlardı. Mendal kendini toparladı. Ayağa kalkarak, ağlamaktan kızarmış gözlerle Slyve'e baktı.
"Atımı hazırlarmısın Slyve" dedi titreyen bir sesle.
Slyve son bir iç çekişle başını sallayarak ortadan kayboldu. Mendal son bir kez ustasına ve babasına baktı. Ve kapıdan çıkarak, odasına gitmek için basamaklardan inmeye başladı.
Kule kapısının önünde Slyve güzel, gri bir atla birlikte bekliyordu. Elinde beze sarılı, uzun sopa gibi bir şey vardı. Mendal basamaklardan inerek Slyve'ın yanına vardı. Odasında hazırladığı eşyalarını ata yükledi.
"Köprüye kadar eşlik edeceğim" dedi Slyve.
Mendal atı eğerinden tutarak Slyve ile birlikte köprüye giden taş yolda ilerlemeye başladı. Köprüye vardıklarında Slyve Mendal'e döndü. Elindeki beyaz bir beze sarılmış, sopa benzeri şeyi ona doğru uzattı.
"Mellor bana o öldükten sonra bunu sana vermem gerektiğini söylemişti."
Mendal Slyve'ın uzattığı şeyi alarak bezi açtı.
Bembeyaz bir asa Mendal'in ellerinde duruyordu. Ucuna doğru dala benzeyen şekiller oluşuyor, bunlarda ucundaki mavi küreyi tutuyordu.
"Bu onun asası" dedi Mendal. Slyve başını salladı. "Ustanın asası artık çırakta."
Mendal ata binerek köprüye doğru döndü. Tekrar Slyve'a baktı.
"Kararın nedir? Gidiyor musun, kalıyor musun?" diye sordu Mendal.
"Yeni çırağı merakla beklicem Mendal. Yokluğunda kaleye ve ona gözkulak olurum. Ona güzel bir mezar hazırlayacağım." diye cevapladı Slyve.
"Hoşçakal"" dedi Mendal.
"Sende hoşçakal." dedi Slyve, ardından yok oldu.
Mendal atını köprüden geçirirken son bir kez daha kueye baktı. Ve ormanın derinliklerine doğru sürmeye devam etti.
User avatar
UndeadBlackDragon
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 11
Joined: Sun Jan 01, 2006 10:00 am
Contact:

Post by UndeadBlackDragon »

Valet-Ruhin Ormanı

Zarif, gri at yumuşak adımlarla ormanda ilerliyordu. Mendal iki gündür yol yapıyordu. Bir kaç saat sonra Valer-Ruhin elflerinin evine varacaktı. Valet-Ruhin Lordu Valhin, Mellor’un eski bir dostuydu. Atının sabırsızlanmaya başladığını hissetti. At adımlarını sıklaştırmış, daha hızlı ilerlemeye başlamıştı. Mendal’in buna itirazı yoktu. O da en az atı kadar hızlı ulaşmak istiyordu Valhin’in konağına.
Mendal daha önce Valet-Ruhin elflerinin tarihini anlatan Mellor tarafından yazılmış bir kitap okumuştu. Eskiden bu ormanda iki elf krallığı bulunurmuş. Batıda Valet, doğuda Ruhin. Bu iki krallık, diplomatik saçmalıklar yüzünden yüzyıllar boyunca savaşmış. İki kralında ölümünden sonra Valet prensesi ile Ruhin prensi evlenerek iki krallığı birleştirmiş. Ancak uzun savaşlar hem sayılarını inanılmaz azaltmış hem de şehirleri harabe haline getirmiş. Bu yüzden de ormanın tam ortasına bir şehir inşa edilmiş ve adı Valet-Ruhin konulmuş. Fakat huzursuzluk ve savaş Valet-Ruhinde de devam etmiş. Bir grup Ruhin elfi ayrılarak kendi krallıkları kurmuş. Bunun sonucu da tekrar savaş olmuş. Asi elfleri yok etmek için yapılan savaşlarda birçok ölüm, suikast ve ihanet yaşanmış. Bir grup Valet elfi şaşırtıcı bir biçimde prens ve prensesi tanımayarak asi elfler katılmış. Prens bir suikast sırasında ölmüş. En sonunda asilerin yenilip tekrar huzurun gelmesini sağlayan prens ve prensesin oğulları Valhin olmuş. Prensesin ölümünden sonrada tahta geçmiş. Ve şu anda da Valet-Ruhin tahtında o oturmakta.
Mendal sonbaharın hafif meltemini yüzünde hissetti. Gri bulutlarla örtülü gökyüzü yağmurun habercisiydi. Ağaçların yaprakları sararmaya ve dökülmeye başlamıştı. Buda ormanın güzelliğini vurguluyordu. Bir müddet sonra yağmur hafif hafif çiselemeye başladı. Mendal cüppesinin başlığını çekerek yaklaşık iki saat daha hafif yağmurun altında yol aldı. Bir bağırış onu durdurana kadar.
“Dur bakalım gri yolcu. Başlığını arkaya atta, topraklarımızda kimlerin gezdiğini bilelim.” dedi bir elf sesi.
Mendal gülümseyerek başlığını arkaya doğru ittirdi.
“Ulu orman adına Mendal, seni tekrar görmek ne güzel.”
“Seni de öyle Farwel.”
Farwel diğer elflere göre daha yapılı gözüküyordu. Ancak aynı zarafet ile hareket ediyordu. Koyu yeşil cüppesinin başlığı arkaya attı. Ellinde bir uzun yay vardı ve sırtındaki sadak oklarla doluydu. Kemerinde bir hançer asılıydı. Gülerek diğer elflere ortaya çıkmalarını işaret etti.Ağaçların arasından beş elf daha Mendal’ı selamlayarak çıktılar. Farwel yanına bir adam alarak Mendal’e kaleye kadar eşlik etmek için yola koyuldu. Diğer üç elfi nöbetlerine devam etmeleri için bıraktı.
“Kaleye kaç saatlik mesafe var.” diye sordu Mendal.
“Bu hızla devam edersek bir günde varırız.”
“Bu kadar uzaklarda nöbet tuttuğunuza göre ciddi bir probleminiz olmalı Farwel.”
Farwel iç geçirdi. “Orklar. Birkaç hafta önce bir keşif grubu yakaladık. İki gün sonra ufak çaplı bir çatışma yaşandı. O zamandan beri sürekli onlar bizi, bizde onları taciz ediyoruz ama ufak çaplı çatışmalardan öteye giden bir şey olmadı.”
“Kasvet Dağı orklarımı?”
“Hayır. Kasvet Dağının orklarıyla da savaşıyorlar. Birçok çatışmalarına şahit olduk.”
“Bazı çatışmalarda Kasvet Dağı orkları ile müttefik olduk.” dedi diğer elf. “Gerçekten iyi savaşıyorlar.”
Mendal elfin Kasvet Dağı orklarından mı, yoksa yabancı orklardan mı bahsettiğini anlamadı. “Toprak için mi savaşıyorlar sence?”
“Bence savaş nedeni toprak gibi basit bir şey değil. Daha karmaşık. Valhin yabancı orkların sancaklarını görünce korktu. Bunu gözlerinde gördüm. Ve eğer Valhin korkuyorsa, gerçekten korkulacak bir şey vardır.”
Mendal, Farwel’e baktı. O da doğrularcasına başını sallamakla yetindi.
“Valhin korktuğunu saklamadı. Ve çok sıkı güvenlik önlemleri aldı.” dedi Farwel.
“Peki bu sancak nasıl bir şeydi. Gördünüz mü?”
“Evet gördük. Mavi fonun üzerine bir buzdağı, onun üzerine çaprazlanmış iki mızrak ve iki mızrağın birleştiği yerin yanlarında kan kırmızısı iki göz.”
Mendal daha önce böyle bir sancak duymuştu. Ama acaba o muydu? Yolculuklarının devamını düşünceler içinde, sessizce geçirdiler.
Saatler sonra elf kalesine vardılar. Bu, kaleye Mendal’in ilk yolculuğu değildi, ancak o her seferinde şaşırıyordu. Farwel kaleye yakınlaştıklarını söylediğinde o hala yeşil, sarı ve turuncu tonlarından oluşan bir ormana bakıyordu. Biraz sonra, ormanı ortasından yarıyormuş gibi açılan bir kapı belirdi. Farwel ona gülümseyerek atını kalenin kapılarına doğru sürmeye başladı.
Valet-Ruhin kalesinin surları tamamen sarmaşıklarla kaplıydı. Uzaktan bakıldığında kale kesinlikle ormandan ayırt edilemiyordu. Surlarda ki sarmaşıklarla gizlenmiş ok yarıkları, surlara saldıracak düşmanlar için tam bir kabustu. Ve sadece elflerin bildiği, ustaca gizlenmiş gizli kapılar bulunuyordu surlarda. Bu kapıları genellikle izciler kullanıyordu. Ama savaş sırasında düşmanın kampına ani baskınlar yapmak içinde tasarlanmıştı.
Mendal dikkatini iç kaleye verdi. Engin ağaçların dallarının ve köklerinin arasına yapılmış evler, yeşil damarlı beyaz mermerden binalar, mükemmel bir işçilikle yapılış yollar. Evlerin çatıları düzdü ve aralarında küçük köprüler bulunuyordu. Düşman kalenin içine girildiği anda kalenin çatıdan çatıya korunabilmesi için tasarlanmıştı. Düşman öndeki çatıyı ele geçirdiği zaman aradaki köprü yıkılarak savunmaya devam edilebiliyordu. Genç büyücü hayranlıkla çevresindekilere baktı. Kalenin tam ortasında, engin bir ağacın köklerinin dibine, mermerden yapılmış büyük bir saray duruyordu. Sarayın üstünden ağacın çevresini döne döne çıkan, kusursuz bir işçilikle yapılmış merdiven bulunuyordu. Merdivende kolaylıkla savuna bilinecek şekilde yapılmıştı. Merdivenin sonunda, engin ağacın dallarının arasına inşa edilmiş bir konak bulunuyordu. Valet-Ruhin lordu Valhin’in konağı.
Farwel sırıtarak, “Seni zorlu bir tırmanış bekliyor” dedi.
Mendal iç geçirerek, çiseleyen yağmurda büyük saraya doğru yürümeye başladı.

Mendal Valhin’in konağına çıkan son basamağı da geçerek, ahşaptan yapılmış, oymalarla süslü bir kapının önünde durdu. Kapının önünde iki muhafız nöbet tutuyordu. Sert metal zırhlarının üzerine beyaz bir cüppe geçirmişlerdi. Bellerindeki kınlarında kılıçları duruyordu. Sırtlarında bir yay ve sadak asılıydı. Ellerindeki mızrakların ucundaki küçük flamalar rüzgara eşlik ediyordu. Muhafızlardan biri selam vererek kapıyı açtı. Mendal konağın sıcak salonuna girerken dışarıdaki yağmur şiddetini arttırıyordu.
User avatar
UndeadBlackDragon
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 11
Joined: Sun Jan 01, 2006 10:00 am
Contact:

Post by UndeadBlackDragon »

Mellor'u Anmak

Ana salon bir kral için sade döşenmişti. Salonun iki yanında karşılıklı duran iki büyük taş şömine içeriyi ısıtıyordu. Zemin boydan boya halılarla kaplıydı. Duvarlardan ise birkaç savaş, av, şehir yada ziyafet motifli kilim sarkıyordu. Tavandan sarkan dev avize ve gelen ışığı güçlendirmek için etrafa dağılmış olan aynalar büyük salonu yeterince aydınlatıyordu. Salonun ortasında iki büyük taht duruyordu. Biri kral, digeri kraliçe için. Tahtların etrafına ise danışmanlar, katipler, generaller ve diğer yönetim kademesindekiler için geniş koltuklar dizilmişti. Kraliçenin tahtı boştu. Valet-Ruhin'in hükümdarlık koltuğunda ise düşüncelerine dalmış bir kral oturuyordu.
Valhin büyük salonda tek başınaydı. Yağmurun, cama vurunca çıkarttığı ritmik seslerin hızlanmasından, dışarıdaki yağışın sanağa dönmeye başladığını tahmin ediyordu. Dirseğini tahtın kolluğuna yaslamış, çenesini ise eliyle kavramıştı. Dalgalı, uzun, kahverengi saçları, derin bakışlı, yeşil gözleri vardı. Ã?ıkık elmacık kemikleri, kartal gagasına benzeyen burnu, belirgin çenesi ve daima çatık kaşlarıyla, dışarıdan sert ve kizgin birisi gibi gözükürdü. Ama onunla tanışmak, dış görünüşün yanıltıcı olduğunu kanıtlardı.
Altın ve gümüş işlemelerle süslü giriş kapısının açılmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı. İçeri giren kişiyi görünce sevinçle ayağa kalktı. Kapı gürültüyle kapandı. Mendal, yüzündeki sırıtışla karşısında dikiliyordu. "Konağını büyütmeyi ne zaman bitireceksin Valhin? şu lanet merdivenler, yukarı çıkmak bir süre sonra işkenceye dönüşüyor." Valhin, "Krallık Ağacı izin verdiği müddetçe büyücü." Kahkaha atarak gürledi, "Hoşgeldin hayırsız dostumun, hayırsız çırağı Mendal. Son ziyaretinizden beri aradan koca bir üç ay geçti. Yaşlı adam nerede?"
Elf Kralı, Mellor ile çocukluk arkadaşıydı. Valhin bir elf olmanın verdiği uzun yaşam sayesinde otuzlarında gösteriyordu. Bu yüzden Mellor'u kızdırmak için, ona yaşlı adam derdi. Birtek yaşlı adamda değil, Mellor'un daha birçok takma adı vardı. Mendal'in ustasıda aynı şekilde Valhin'e birçok takma isim bahşetmişti. Bu ikisinin konuşmalarına şahit olan bir kişi, bir kralla, güçlü bir büyücünün konuşmasını değilde, iki arabacının konuşmasını dinlediğini zannederdi. Muhabbet sırasında, küfürler, yersiz şakalar ve laf sokmalar havalarda uçuşurdu. Mendal bu iki efendinin sohbetlerini dinlemenin ne kadar keyifli olduğunu hatırladı, ve bir daha asla dinleyemeyeceğinide.
Mendal cevap veremedi. Vermeye çalıştı ama veremedi. Ustasının en iyi dostuna onun öldüğünü söyleyemedi. Sadece yere bakarak orada öylece durdu. Valhin ilk kez Mendal'in elindeki asaya dikkat etti. Özüntüyle tahtına çöktü, gözleri boşluğa dikildi. Salondan birkaç dakika boyunca en ufak bir ses çıkmadı. Gelen tek gürültü, şiddetini arttıran yağmurun tahtaya çarpınca çıkarttığı ritmik seslerdi. İki adamda anılara dalmıştı. Belkide aynı anıyı düşünüyorlardı. Mendal, elf kralının gözlerinden birkaç damlanın süzüldüğünü gördü. Kendininkilerini tutmaya çalıştı ama başaramadı. Gözlerinden çenesine doğru, bir ıslaklığın aktığını hissetti.
Sessizliği Valhin bozdu. Sesi hafifçe titriyordu. Çok dikkat edilmedikçe anlaşılmayacak bir tireme. "Binlerce yıl yaşamanın laneti dostum, elf olmayan dostlarının, zaman denilen zehirle yavaş yavaş zayıflamasını ve en sonunda ölmesini izlemektir. Birçok insan uzun yaşamı elflerden kıskanır, bize imrenirler. Biz ise onları kıskanır ve onların kısa yaşamına imreniriz." Yılların acısını ve zorluklarını yankılayan bir iç geçirdi. "Bir dostunun ölüm haberini almak kadar acı veren çok az şey vardır. İlk Ruhin kralı Dramir far'Ruhin bu yüzden halkının, kendi ırkı dışında başka bir ırkla arkadaşlık yada dostluk kurmasını yasaklamıştır. Bunu biliyosundur."
Mendal biliyordu. Ustasının Valet-Ruhin tarihi hakkında yazdığı kitapları okumuştu. "Yedi nesil sonra II. Hulgar bu yasağı kaldırmıştır. Bir insana aşık olduğu söylenir. Azgerdas kraliçesi Althera'ya."
Valhin gülümseyerek tahtından kalktı, biraz sevgi, birazda keder barındıran bir gülümseme ile. "Seni oğlu gibi görürdü. Seninle hep gurur duyardı. Ne zaman konu sana gelse öve öve bitiremezdi." Bir elini Mendal'in omzuna koydu ve gözlerinin içine baktı. O yeşil gözler, Mendal'e hep kendini çıplakmış gibi hissettirirdi. İçindeki bütün duyguları, düşünceleri görüyormuş gibi gelirdi. "Artık usta sensin Mendal. Tribland'a gidip asayı konseye sunacaksın ve asanın yeni taşıyıcısı sen olacaksın. Bir konsey üyesi olacaksın. Mellor seni çok iyi yetiştirdi, artık bundan sonrası için sen kendi kendini yetiştireceksin. Ã?ırak artık usta." Elini Mendal'in omzundan çekip, birkaç adım attı. Camın önünde durarak dışarıyı izlemeye başladı. "O bunak büyücü eğlenmesini bilirdi. Onun ardından oturup ağlarsak, sessiz topraklarda bizi rahat birakmaz." Gülümseyerek döndü, "Onun isteyeceği şekilde anacağız onu, eğlenerek." Hızlı adımlarla Kral'ın salonundan, konağın kolidoruna açılan kapıya doğru yürüdü. "Benimle gel Mendal, sana odanı göstereyim. Artık ustanın odasında kalacaksın. Nede olsa bundan sonra usta sensin. Sana kalacağın odayı gösterdikten sonra, anma yemeği için hazırlıklara başlıyacağım."
Mendal hafif bir gülümseme ile Valhin'in arkasından yürümeye başladı. Ustasını, sevgili babasını en iyi şekilde anacaklardı. Onun istiyeceği şekilde anacaklardı.
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests