Ödüllü 4. Frpworld Hikaye Yarışması [Eserler
Ödüllü 4. Frpworld Hikaye Yarışması [Eserler
4. Ã?düllü FRPWORLD Hikaye Yarışması'na katılan yarışmacıların hikayelerini aşağıda bulabilirsiniz.
Jüri üyeleri dışında herkes okuduğu hikayeler hakkında aşağıya yorumda bulunabilir.
Jüri üyelerinin farklı dallarda verdikleri puanlar ile birlikte yorumları da yine burada neticeler belirlendiğinde yayınlanacaktır. (En geç 31 Ağustos 2007)[/red]
Bütün katılımcılara içten teşekkürlerimi sunarım. Katılamayan arkadaşlarımızın da en azından buradaki eserleri okuyup yorumlarını esirgememelerini dilerim.
Not: Hikayeler yarışmaya katıldıkları zamana göre sıralandırılmışlardır.
Jüri üyeleri dışında herkes okuduğu hikayeler hakkında aşağıya yorumda bulunabilir.
Jüri üyelerinin farklı dallarda verdikleri puanlar ile birlikte yorumları da yine burada neticeler belirlendiğinde yayınlanacaktır. (En geç 31 Ağustos 2007)[/red]
Bütün katılımcılara içten teşekkürlerimi sunarım. Katılamayan arkadaşlarımızın da en azından buradaki eserleri okuyup yorumlarını esirgememelerini dilerim.
Not: Hikayeler yarışmaya katıldıkları zamana göre sıralandırılmışlardır.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Lydronk'un hikayesi
Folkoar, gnom...
Bölüm I
Mhornig Kenderi
Gnom kasabası Mhornig’de güneş yine tepeye çıkmıştı.Bu sıcakta evlerine tıkılıp kalmak istemeyen bir sürü küçük el mucitliklerini dışarıda yapıyorlardı.Bir grup projeleri olan “Aşçı-döver” hakkında fikirlerini beyan ediyorlardı.”Bak,” dedi kısa -çok kısa yani- ve şişman olan iç çekerek, “Eğer şu elimde tuttuğum dişliyi şu küçük boşluğa çok daha önce yerleştirmiş olsaydın, aşçı-döver elinde oklavayı tutabilirdi!”. Oklavayı aşçı-döverin eline tutuşturan , sakalları yerleri süpüren gnom kaşlarını kaldırdı “Ã?yle mi Khotarenfortos?Emin misin?Ya da emin olduğuna emin misin?Açıkçası ben senin emin olduğundan emin olduğunu pek düşünemiyorum!Ã?ünkü eğer emin olduğundan..” sözüne bir süre daha devam eden Muthoranthou emin olmakla ilgili birkaç laf daha edecekti ki Folkoar ayağa kalktı. Gnom pek de uzun olmayan sakalını kaşırken büyük gözlerini kıstı ve biraz durdu. İki arkadaşı da heyecanla konuşmasını bekliyorlardı. Genelde projelerdeki hatalara çok pratik çözümler bulan Folkoar konuşmak için ağzını açmıştı ki arkasından gelen tiz bir sesle irkilip arkasını döndü.
Hofert bütün hızıyla koşuyordu. Açıkçası kender biraz şaşkındı. Herkesten gnomların arkadaş canlısı olduklarını duymuştu. Oysaki sıkıcı şeylerin satıldığı bir dükkanda -tornavida, vida, pense falan filan kim ne yapardı bunları?- bulduğu birkaç ilgi çekici şeyi ödünç almıştı o kadar. “Eh, nasıl biz kenderler de kenderden kendere değişiyorsak gnomlar da öyle olmalı..Mutlaka biri yardım eder bana..” diye aklından geçiren kender en yüksek sesiyle bağırdı; “İmdat! Birileri beni haksız yere suçluyor! İmdat, imdat!Hey oradakiler elinizdeki oklavayla şunlara hadlerini bildirin! İmdat!”. Hız kesmeden gidip oklavaları olan ve kocaman , kollar ve ayaklara sahip bir kutu yapan üç gnomun arasına atladı.Üçünün de ona ters ters baktığını fark edince sıcak bir gülümsemeyle elini ortadaki gnoma uzattı ve “Ben Hofert Burghol, anlayacağınız üzere bir kenderim ve tanıştığımıza inanılmaz memnun olduğumu belirtmeliyim!”.Folkoar kender elini uzattığında ceplerini son kez kontrol etti ve aşçı-dövere bir baktı görünürde her şey yerli yerindeydi çarpık bir gülümsemeyle kendere elini uzattı “Ben Folkoaruholekyolernadihorauk,” kısa ve şişman olanın omzuna elini koydu “Khotarenfortosutokhulankohoretarus ve Muthoranthougokleranothperollandi.Biz de tanıştığımıza memnun olduk.”.Normalde ezberleyene kadar isimleri tekrarlayacak olan kender afallamıştı ve bu isimleri nasıl aklında tutacağını merak ediyordu ki tam o sırada Muthoran imdadına yetişti; “Kısaca ben Muthoran ya da Mutharanthou, Folkoar ve Khotaren sanırım bunlar (kendi kendine “o küçük kender beynine” kısmını ekledi) daha kolay gelir.” Kender hepsine teşekkür etti ve omuzlarının üstlerinden hala kovalanıyor mu diye baktı.Sonunda peşinde kimse kalmamıştı.
Folkoar ve arkadaşları projelerine geri döndü.Bu arada keselerine gnomların bazı eşyaları düşmüştü “Her neyse, şimdi rahatsız etmesem iyi olur.İşleri var” dedi ve en yakın banka oturdu.Hava kararınca eşyalarının kendilerinde olmadığını fark eden gnomlar kenderden şüphelenmeye başladılar ama almanın pek bir yolu yoktu.Sonuçta o bir kenderdi ve eşyalarının kendi keselerine düşmüş olduğunu “unutacaktı”.Üç arkadaş eve gidip uyumaya karar verince Hofert gizlice evlerine girdi ve eşyalarını sandığın üstüne bırakıp çıktı.Bu sırada Folkoar tam uyuyamamıştı ve kenderin minik ayaklarının çıkardığı çıtırtıyı duymuştu.Uyku sersemi olarak kalkıp hemen peşine takıldı.Gecenin geç saatlerinde bir kenderi aramak çok zordu gerçi ama..Aslında bu küçük kovalamacanın büyük bir dostluğun başlangıcı olacağını hiç tahmin edemezdi.Uzun bir aradan sonra kenderi yakalamıştı, eve götürüp bu gece kalmasına izin vereceğini söyledi ve huzur içinde uykuya daldı.Tam bir huzur değil aslında..
Bölüm II
Han, Yolculuk ve..Yanarak Öldürülmek?İlginç Bir Fikir..
Yol dolambaçlıydı, ormanda yağmur yağmıştı.Kender güneşe ormanın son dönemecinde kavuşabileceğini düşünmüştü.Fakat bulutlar kapkaraydı ama gün bulutların imalarındaki kadar kötü geçmiyordu. Han göründüğünde kender kafasını kopartacakmış bir kafa sallama hareketi yapıp avazı çıktığı kadar bağırdı; “Folkoar!Hey Folkoar uyan artık bir han görüyoruz!Hey hadi kalksana!”.Folkoar biraz homurdandı, gözlerini kaşıdı, bir an midilliden düşer gibi oldu sonra kendine geldi.Kenderle birkaç haftadır süregelen dostlukları giderek daha eğlenceli oluyordu.Tabii bu kender için geçerliydi. Gnom bir kenderin yolculuklarında ona eşlik etmekten biraz rahatsızdı ama bu Hofert’in değil bel ağrılarının suçuydu.Gnom biraz durup kendine çekidüzen verdi.Sonunda kenderle konuşmaya başlayabilirdi.Bütün neşesini ses tonuna yansıttı“Sonunda!Bir han iyi olur,midilli pek rahat değildi.Aslında sadece biraz sert.Belki yastıklı bir eyer iyi oldurdu.Ha?Sen ne dersin aslına iyi ki yanıma eşyalarımı almışım!şimdi eğer bunu yapacaksak pratik ve rahat olmalı…Hmmm…” Folkoar uzun bir süre onu dinlemeyen Hofert’e yastıklı eyerin nasıl yapılacağı hakkında fikirlerini anlattı.Aynı anda Hofert de bulutlara bakıp onlardan çıkan şekilleri gnoma anlatmaya başlamıştı.Yol arkadaşlarının kendi kendine konuşmaları bitince hana varmışlardı.
Hanın ismi –Vidalı Han?- Folkoar’ın hoşuna gitmişti,bu yüzden içeri ağzı kulaklarında girdi.Han göze hoş geliyordu.Tozlu masalar simetrikti,koltuk ve taburelerin hepsi de sahneyi görebiliyordu.Handaki eski ama rahat koltuklardan birine, tam sahnenin ortasına denk gelen bir yere oturdular.Garson ne yemek istediklerini sorduğunda biraz düşündüler ve kuzu eti istediler. Perde açılmıştı, ilk dansçılar çıktı, bir kadın şarkı söyledi ve bir büyücü gösteriler yaptı. Folkoar için en etkileyicisi büyücü olmuştu.
Mhornig’de az sayıda büyücü vardı, gnomlar büyücü olmayı çok zaman kaybettireceği için tercih etmezlerdi. Yani bu Folkoar’ın gördüğü ilk düzgün büyücüydü. Gösterinin bir kısmında Folkoar sahneye davet edildi. Gnom tereddütsüz gittiğinde büyücünün sahte bir hiddetle onu yakacağını açıklaması gnomu korkutmuştu.Sonunda büyücü Folkoar’a rahatlaması için göz kırptı.Büyücü cüppesinin geniş kolları altına incecik duran ellerini kaldırdı, birkaç söz söyledi ve birden gnom alev aldı. “İmdat!Beni yakıyor manyak büyücü, imdat! Hofert yardım et ! Ya da Kotharen ve Muthoran’a selam söyle! Hayır selam değil yani onları seviyordum! Onları çok özlerim ben ama!Ayrıca küllerimi burada bırakma…” Ne şanssızlık ki kender onu duymuyordu, büyük ihtimalle yemeğini ağzının suları akarak yerken bir şey duyamamıştır diye düşünen gnom koşturmaya ve bütün Mhornig’e onları sevdiğini söylemeye devam ediyordu. Büyücü dahil herkes kahkaha atıyordu.Sonunda büyücü boğazını temizledi ve anlamsız birkaç söz daha söyledi.Sözler bittiğinde Folkoar kül olmaya başladı.Sonra kül olan kısımların hareket edebildiğini ama görünmez olduğunu fark etti.Bir sevinç çığlığı atacakken kendini kuliste buldu.Hemen sahneye çıktı “Hey Hofert ben yanmadım!Bak hala buradayım!Bak, bak!” gnom hemen kender arkadaşına sarıldı.Herkesin sempatisini topladıkları için gece handa bedava uyuyacaklardı.Gnomu çok seven hancı Hofert’e ters ters baktı ama onun da kalmasına izin verdi.Kaldıkları oda küçüktü ama içeride ilginç bir şey vardı ; büyücü adam gnoma basit bir büyü kitabı armağan etmişti.Folkoar içini açmak için sabırsızlanıyordu ama yapamazdı. şimdi çok yorgundu.Sabah hemen kahvaltılarını yapıp çıktılar.Hofert Folkoar’a büyü öğretebilecek birini bildiğini söyledi ve o tanıdığın yaşadığı şehir olan Ghotlap’a doğru yola çıktılar.
Bölüm III
Ah şu büyücüler!(Ve onların büyülü aletleri!)
Ghotlap’a giren Folkoar ve Hofert şehrin labirenti andıran ve pahalı şeylerin satıldığı pazarında dolaşıyorlardı.Burada bir kenderle dolaşmak çok tehlikeli olmasına rağmen henüz sorun yoktu.Ama bu hiç olmayacak değildi,yani bir kenderden beklenen buydu.. “Hatta belki bir şeyler çalmıştır bile.”diye aklından geçirdi Folkoar. Sanki düşüncelerini okumuş gibi kender hoplaya zıplaya gelip “Bak!Ne buldum!Nasıl durmuş?” Folkoar her ne kadar suratını asmaya başlasa da kenderin parmağındaki yüzük gerçekten etkileyici göründü ona. “Bak Hofert, nereden aldın onu söyle!Eğer söylemezsen kuyumcuya satmaya karar veririm, ama söylersen belki parasını ödeyebilirim..” diyerek blöf yapan gnom kenderin heyecanlı gözlerle bakıp “Gerçekten yapar mısın?” Demesini bekliyordu ve dedi. “Evet, sence yapmaz mıyım? Hadi söyle nereden buldun?” Kender cevap verdi, “Eeee şey..Kuyumcudan!”. Folkoar akıllıydı fakat anlaşılan o ki Hofert de akıllıydı.İki arkadaş kuyumcuya girdiler.Bu sırada gnomun yaptığı basit bir büyüyle yüzük yere düştü ve gnom yüzüğü kendi parmağına taktı..Folkoar Hofert’e gezmesini önerdi.Kender gidince kuyumcuya girdi.
“Merhabalar ben bu yüzüğü satacaktım da fiyatını merak ettim yani satarsam ne alacağım falan…” fazla konuşmasını istemeyen kuyumcu Biraz yüzüğü inceledi ve hemen fiyatı söyledi “Bu değerli parçaya en az 700 altın!” gnom heyecanla cevap verdi “Tamam!” sonunda gnom koskocaman bir altın kesesiyle kuyumcudan çıktı ve kenderi aradı, garip bir şekilde pazar alanı kender doluydu ve “ilginç” şeyler satılan bir tezgah hemencecik boşalıyordu.Sonunda Hofert’i buldu ve yüzüğünü satmak zorunda kaldığını söyledi.Kender biraz surat astı ama altın kesesini görünce neşesi yerine geldi.
Bu sırada kuyumcunun olduğu taraftan bir patlama sesi duyuldu ve etrafa ışıklar saçıldı.Herkes gibi gnom ve kender de sesin duyulduğu yere koştu.Kuyumcu patlamıştı..Her şey kül olmuş, metaller erimiş ya da şehrin başka yerlerine uçmuştu.Bir tek pahası 700 altın biçilen kenderin bulduğu yüzük kalmıştı.Kender hemen yüzüğü kaptı ve olay yerinden ayrıldılar.Gnom şok halindeydi, kender ise ilk defa bir patlamaya tanıklık etmiş olduğu için olduğu belli olan heyecanı gözlerinden okunuyordu.
Birkaç gün sonra gnom ve kender büyücünün evini ziyaret ettiler.Bomboştu.Yani insan yoktu.Ev iki katlıydı ve bir deposu vardı.Giriş katında upuzun kitaplıklarda kronolojik ve alfabetik sıraya göre dizilmiş kitaplar vardı.Ã?bür katlarda ise laboratuar, yatak odası gibi odalar vardı.Evdeki eşyalar pek tozlu değildi.Yani ev yeni terk edilmişti.Kender , gnomun evdeki kitapları ödünç almasında bir sakınca görmediğini söyledi ve kitapları gnomun çantasına attı.
Gece olunca şehrin biraz dışarısında –peşlerinde siyah bir siluetle- yani ormanda uyumaya kara verdiler.Gece ilerleyince siluet gölgeler arasında iki arkadaşa yaklaştı, hedefi olan yüzüğü almak için planları tamamdı.Hızla koştu, yüzük Folkoar’ın parmağındaydı. Gnom ağır bir uykusu olduğu halde yüzük şişkin parmağından çıkarıldığında uyandı ve koştu.Hırsız takılıp düşmüştü.Gnom adamın siyah cüppesini yakaladı o sırada adam kaçmasın diye kender de gnomu tutuyordu.Ã?nce dev bir sarsıntı ve gürültülü sesler geldi.Sarsıntının şiddeti artarak kenderi havaya fırlatırken göz alan bir ışık, enerji dalgaları yayarak kenderi ve gnomu şiddetle havaya fırlattı..Bir patlama, aynı kuyumcudaki gibi…
Bölüm IV
Bomboş ve bambaşka bir boyut..Büyücü işi..
“Aman tanrım!Öldük mü!Hayatımda hiç ölmemiştim Folkoar biliyor musun?Bir keresinde bir taş kafama isabet etmişti ve bayılmıştım yani ama hiç ölmemiştim!Ne heyecanlı!”Bu Hofert’in sesiydi..Gnom gözlerini kenderin hikayeleriyle açtığı için şanslıydı bir bakıma ;belki işlerine yarayabilecek bir deneyimi vardır diye düşündü. Yok gibi gözüküyordu..Folkoar ayağa kalkıp etrafa baktı.Garip bir yerdi; bomboş bir mavilik ve bir ev vardı.Aynı Ghotlapta büyücünün evinin olduğu yerde (aslında etraf bomboştu ama Folkoar aynı yerde olduğunu tahmin ediyordu.)Sonra bir şey daha fark etti, kuyumcu da buradaydı ve şimdi de ormanın patlayan kısmı arkalarında beliriyordu. “Gel, büyücüye gidelim!” dedi Folkoar Hofert’e. Kender de peşinden geldi..
Büyücü çalınan kapısını açtı.Burada onu rahatsız eden pek birileri olmayacağını sanıyordu..Karşısında bir gnom ve bir kender vardı. “Selam, ben Folkoaruholekyolernadihorauk Mhornig’den geliyorum.şey büyüye ilgiliyim ve kender arkadaşım –yani Hofert- sizin beni eğitebileceğinizi düşündü, sizi Ghotlapta aradık ama eviniz boştu ve biz...”diye devam etti gnom. Kadın misafirlerini sempatik bulmuştu.şanslı olduğunu düşünerek “Hoş geldiniz Folkoaruholekyolernadihorauk ve Hofert.Ben Lykoal, Ghotlap’ın büyücüsü.İçeri gelin.” İçeri girdiler.Evde bir değişiklik yoktu,aynıydı. Birer tabureye oturdular “Nasıl geldiniz buraya?” diye sordu hemen Lykoal. Hofert cevabına başladı.Bitirdiğinde kadın kaşlarından birini kaldırdı “Hmmm ben de buraya yüzüğü takarken geldim,yüzük normalde hedeflediğim kişileri patlatacaktı ama küçük bir hata yapmışım .Kendimi burada buldum ve durumu kavramaya çalıştım.Sonra evimi buraya çağırdım,yani buraya bir kopyasını çağırdım diyelim.” Kadın acelesi varmışçasına kısa kesti başından geçenleri ve devam etti “şimdi yüzük siz takınca patlamıyor?” Kender ve gnom birbirlerine bakıp başlarını evet anlamında salladılar. “O zaman kurtulduk!şimdi bulabildiğiniz en az birer yüzüğü takın.Eğer normal dünyada hiç patlatmıyorsa burada siz hedef alınca patlatacaktır, sırayla her yeri patlatın, sonra birbirinize tutunup biriniz öbürünüzü patlatsın.Dikkat edin ama, benim evimi patlatmamanız gerek!”kısa bir kahkaha attı ve sustu.Kender ve gnomun bakışları onu rahatsız etmişti “Her neyse..” deyip geçiştirdi..
Kender ve gnom ama hemen işe koyuldular. Sonunda ikisi de birer yüzük bulmuştu. “İlk ben takacağım, eğer patlarsam Lykoal’a gidip patladığımı söyle. Bir plan kuracaktır.” Gnomun son sözleri bunlardı “Dur!Ama ya ölürsen?” gnom kenderin saçmaladığını düşündü, “Ölmem, merak etmene gerek yok..” Folkoar yüzüğü yavaşça yüzük parmağına taktı,görüşürüz dedi ve iyi şanslar diledi.Yüzük parmağa oturtulduğu an bir patlama oldu,önce yer sarsıldı, ses yoktu sonra göz alıcı bir ışık patladı.Hofert biraz şaşırdı, beklediği etkiler bunlar değildi.Patlamanın izleri gittiğinde gnom orada duruyordu. “Ne oldu?Neden gitmedin?” kender hızla ve yığınla soru soruyordu. “Açıklayayım, sadece bir patlama illüzyonu.Kısa bir cevap ama yeterli sanırım.” dedi gnom sırıtarak.Bir süre sonra iş bitmişti, gnom ve kender dışında herkes Ghotlap’a gitmişti ve bir patlama onları da götürecekti.Gnom, kenderi omzundan sıkıca kavradı ve yüzüğü ona doğrulttu.Kender yutkundu.Bir anda gürültü ve sarsıntı her tarafı sardı,gürültü sarsıntıyla giderek artıyordu.Sonunda büyük bir şiddetle bir enerji dalgası ikisini havaya fırlattı…
Gözlerini açtıklarında büyücünün evinin çatısındalardı.Hemen aşağı inip büyücüyle görüştüler.Lykoal’ın “Sağ olun size nasıl teşekkür edebilirim acaba?” sorusuna tek cevap verilecekti.Sonunda Folkoar 5 yıl boyunca büyücüden büyü öğrenecekti.Ama bu sürede bir şeyler kaybetme riski vardı, zaman dışında bir şeyler..
Bölüm V
Kender, Gnom, Büyücü, Köprü, Ağaçlar ve En Önemlisi Ejderhalar..
Kender ortada görünmeyeli iki yıl olmuştu.Ama bu gün farklı olacaktı Ghotlap’a Folkoar’ın gerçek bir büyücü oluşunu kutlamaya gidiyordu.şimdi konuşma provası yapmalıydı, “Merhaba Folkoar!Beni hatırladın mı?Gerçekten mi?Kafan büyüyle o kadar meşgul ki arkadaşın Hofert’i unutuyorsun!” konuşma provasına dalan kender arkasında yükselen muazzam gölgeyi fark etmedi..
Folkoar yeni öğrendiği büyüyü çalışırken –büyü uzak yerleri görmesini sağlıyordu ve uğraşırsa büyücü oradaki bir şeyin kılığına girebiliyordu- köprüye baktı.Köprüden ilk ve son geçişi Hofert’le olmuştu.Bilinçaltının oyunu sandığı bir kender silueti bir an köprüde belirdi.Gnom şüphelerini ve umutlarını bir yana bıraktı.Köprüye biraz daha yoğunlaştı.Bu Hofertti!Onu gördüğüne inanamıyordu!Heyecan konsantrasyonunun dağılmasına sebep olmuştu.O sırada eski dostunun arkasında yükselen gölge falan görmüştü.Ama her neyse!Dur ama, bir gölge hmm..Tekrar yoğunlaştı.Gölge büyüdü ve büyüdü, birden iki koca pençe kenderi ensesinden yakaladı.Havaya dik bir yükseliş yaptı ve spiraller çizerek hem kenderin midesini bulandırdı hem de gnomun başını döndürdü.Folkoar biraz bekledi.Olayları kavramaya çalıştı..Ejderhalar!Ejderha arkadaşını kaçırıyordu!!Biraz bekledi ve ejderhaları köprünün başına dönerken gördü!Kocaman yaratıklar arkadaşını öldürmüşlerdi!Aceleyle Lykoal’ın evinden çıktı.Lykoal’ın gözünden de kaçmamıştı bunlar.Hemen arkasından onu izledi.Uzun bir yürüyüşten sonra köprüye varan Folkoar henüz göremediği ejderhalara doğru haykırdı “Ey ejderhalar!Öldürdüğünüz kender benim arkadaşımdı ve onun için her şeyi yaparım.Onun için ejderhaları bile öldürürüm!”
Bu laf üzerine kudretli yaratıklar geniş kanatlarını açtı.Sarı olan yükseldi, kuyruğu arkasında dans ediyordu.Tam güneşin önünde durdu.Mavi olan ise sarı olanın tam karşısında yükseldi,birkaç ses duyuldu.Birden mavi olanın arkasında ay yükseldi, yıldızlar parladı.Gökyüzü karanlıktı.Ansızın köprünün altından gümüş bir ejderha daha çıktı ve gündüz ile geceyi ayıran çizgide durdu.şimdi anlamıştı Folkoar; bunlar Gece ve Gündüzün Ejderhalarıydı.Ortadaki ise ikisinin tek ortak noktası olan Yıldızın Gümüş Ejderhasıydı.Bunlarla başa çıkmanın bir yolu vardı.Ama bunun için bir kurban gerekiyordu.Kurban bulamazdı,o zaman biraz efor sarf etmesi gerekecekti.
Bölüm VI
Gnom’un gecesi, çok cesurca..
Açılışı Folkoar’ın yapmasına izin verdiler ejderhalar.Bu bir jestten çok, küçümsemeydi..Folkoar bir elini kaldırdı, mavi ejdere konsantre oldu.Gözlerini kapayıp birkaç kelimeyi sertçe söyledi ve gözlerini açıp ejderhaya en keskin bakışını yolladı.Kara bir gölge tam ejderhanın üstüne geldi.Gecenin Ejderhası sert bir dönüşle bunu atlatabilirdi –ki öyle yaptı- fakat bu hızla üstüne gelen üçü için geçerli değildi.Baş döndürücü hızı ejderhayı gece göğünde görünmez yapıyor gibiydi.şu an sadece geceyi, ve yıldızları görüyordu.Gümüş ejderha her an gelebilirdi, ama Güneşin Ejderhasının böyle bir şansı yoktu.Her nasıl olduysa, ejderha sadece kanadındaki küçük bir yarıkla kurtulmuştu.
Hamle sırası ejderhaya geçmişti.Gnomun rahatça anlayabileceği şekilde büyüsünü söyledi;
“Geceyi ısıtan ateş ve gecenin gücü, alevi dindiren yağmur,
Geceyi aydınlatan mum ve gecenin gücü, mumu söndüren sert rüzgar,
Geceyi rahatlattıran hafif rüzgar ve gecenin gücü, rüzgarın huzurunu bozan yıldırım,
Ey Gecenin Güçleri, ateş,ışık ve hafif rüzgar burada, gece zayıflıyor…”
Bir anda yıldırımlar, Folkoar’ın ayakların yerden kesecek sert rüzgarlar ve soğuk yağmur Gecenin Ejderhasından, Yahuarno’dan yayılan dalgalar sayesinde her yere ulaştı.Gnom durumu kabullendi, kurban lazımdı.Tek şansı kendisi gibi görünüyordu..O sırada üzerine doğru gelen bir kargayı zıplayarak yakaladı.Karga ejderhayı öldürecek kadar enerji barındırmıyordu içinde, sadece gnoma avantaj sağlayacaktı. Sözlerine başladı.
“Geceyi mahveden ve donduran kahrolası yağmur,
Geceyi karanlığa boğan sert ve karanlık rüzgar,
Geceyi rahatsız eden yıldırım,
Bu gece size ait değil,
Eğer geceyi istiyorsanız,ki istiyorsunuz,
Size sadece geceyi vereceğim.
Bütün gece sizindir, ama güneş ve gündüz benimdir,
Kahrolası ayınızı alın, çekin gidin!”
Bazı kısımları sadece büyüyü yapmanın verdiği hazzı arttırmak için ekleyen Folkoar arkasında doğan güneşi seviyordu fakat, Gündüzün Ejderhası bu fikrini Yahuarno ile işi bitince zorla değiştirecek gibi duruyordu.Arkasındaki güneş büyücüye huzur verdi.Bitirecek olan sözleri geceyi tamamen kovmak için söylemeye başladı,
“Ey kadim güneş, döngünü tamamla,
Hiçbir şey sınırsız değildir, ama aydınlığın bana güç verecektir,
Seni yeni bir günü başlatman için çağırıyorum ama,
Gece geldiğinde…”
Duraksadı.Burası böyle miydi? Gnom emin olamadı.Ama devam etti.
“…yine gitmen gerekecek,çağırılmadıkça..”
Tamamlanmış büyünün etkilerine baktı, karanlık köşelere çekiliyordu,ama hala Güneşin Ejderhası,Hoerthola ortalarda yoktu.Tek yaptığı şey, Ejderhanın dünyasını aydınlatmaktı.Ah tabii ki minik bir sürpriz daha.Gnom iki kolunu hızla açtığı anda büyük ışık topları hızla Yahuarno’ya ilerledi.Eğer hepsi isabet ederse ejderha,gecesiyle birlikte yok olacaktı.
Ejderha kaçmaya vakit bulamadı, sonuçta o karanlık bir yaratıktı, ışık onun için ölüm demek bile olabilirdi ve ışık giderek yaklaşıyordu, ilk ışık huzmesi ona sertçe çarptı, ağrı onu öldürebilirdi belki, sadece bir değil, üç ışık topu aynı anda isabet etmişti.Birkaç ışık topu daha çarpıp onu felç etti, ejderha sertçe sulara gömüldü, uzun süre çıkamazdı..
Yahuarno’yu yenmenin verdiği haz Folkoar’ın Hoerthola’yı arkasına yükselirken fark edememesine sebep oldu.ejderha kafasıyla gnoma bir hamle yaptı.Gnom yerde yuvarlanarak kurtuldu.Ejderhanı ikinci hamlesi daha sertti.Son hamle büyük bir hiddetle yapılmıştı gnom alevden kaçacakken Hoerthola onu zihin gücüyle köprünün kenarından itti.Gnom uzun süre havada kaldı.Havadaki birkaç sert takladan sonra suya düştüğünü belirten bir ses duyulu.Ejderha mimik yapabilseydi yüzünde çarpık bir sırıtış oluru.
Bu sırada topraktan topuklu ayakkabıların sert sesi yankılanıyordu.Hoerthola hemen bir insana dönüştü.Mavi gözleri ve dalgalanan kestane rengi saçları, Lykoal’a bir zamanlar çok çekici gelmişti.. “Ahh..Kimler varmış burada?Gnom arkadaşın adına üzüldüm, ama o benim kardeşim adına üzülmemişti..Her neyse..Yeni şanssız öğrencin mi?Gerçek yüzünü ne zaman görecek acaba?Yoksa henüz sana aşık olmadı mı?Ah yapma lütfen..” Hoerthola’nın sesindeki alay açık açık kendini belli ediyordu.Kadının gözleri hiddetle adeta alev aldı. “Hayır, öğrenmedi, ayrıca ona borçluyum.Hayatımı kurtardı diyebiliriz…”.Sözü Hoerthola’nın keskin kahkahası tarafından bölündü “Hangi hayatından bahsediyorsun?Seni kimseye hayat kurtartmayacak kadar gururlu sanardım.Demek ben o kadar hoşuna gitmemişim.Her neyse insan halimin yarısı kadar bir gnom, ya da heybetli bir ejderha, seçim sana kalmış..” Lykoal’ın alev alacağına bahse girilebilirdi.Kadın bir hırıltıdan başka birşeye benzemeyen bir sesle konuştu “Neden buradayım biliyorsun, ve bu işi bitirmeye bu kez kararlıyım!”
Bölüm VII
Bu kez bitiş..şimdilik en azından..
Kadın Gündüzün Ejderhasını alt etmek için, gecenin huzur veren güçlerini çağıracaktı ki insan formundaki Hoerthola onun konsantrasyonunu bozmaya çabaladı ve kadının sözlerini böldü, amacı kadının hiddetini dışarı çıkarmaktı.Ama Lykoal’ın demirden savunma duvarları var gibiydi, en fazla keskin bakışlar ejderhaya yöneliyordu.Kadın sonunda ejderhaya tokat atmak için elini kaldırmıştı ki ejderha kadının kemiklerini ezmek üzere bileğini tuttu.Bu tam kadının planladığı şeydi.Sadece ejderhanın gözlerine kilitlendi.Adam ilgilenmiyor, bileği kolayca eziyordu. Sonunda adamın yüzüne hızla bir sürü bıçak saplandı.Adamın yüzünün yarısı kanlar içinde kalmıştı.Bıçakları sertçe çıkaran adamın önce kanatları çıktı, sonra irileşti, suratı değişti ve ejderha formuna döndü. “Bu kez çok ileri gittin!” diye kükredi.O yavaş yavaş ejdere dönüşürken bıçaklar derisinden çıkıp yere düşüyorlardı.İşte şimdi çarpık bir biçimde sırıtma sırası kadındaydı.
Hoerthola kadının gözlerine bakmakla yetindi.Bu savaşın çok uzun olacağını biliyordu,kadın ise ‘hiddetini’ açığa çıkarmaya pek istekli değildi. “Her neyse..Bunları söylemek zorunda değilim..Söylemesem de bir şey fark etmeyecek.Mutlaka anlar..” Horethola sözleri içinden söylemeye başladığında kadın kendininkileri bitirmişti bile..Bu sözler onlara bir şey ifade etmiyordu.Hiç işlerine yaramayacaktı.her ikisinin de bu sözleri söylemek için kişisel nedenleri vardı.İlk hamle ejderhadan geldi.Hazırlıksız yakalanıyormuş gibi görünse de Lykoal, bu refleks edası verdiği hareketlerin ejderhayı kandıramayacağının farkındaydı.
Ejderha alevini kadının ayaklarının dibine gönderdi fakat kadın alevlerin ilerlemesine izin vermiyordu.Ejderha da kadının yarattığı parıltılı enerji dalgasına geçit vermeyecekti.Bir an için alevlerini çekip hızla insan formuna döndü.Enerji dalgasından kurtulmasının birkaç yolu vardı.Hoerthola göründüğü kadar,hatta göründüğünden daha da çevikti.Enerji dalgasının üzerinden atladı ve kolunu savurdu.Savurduğu koldan büyük bir hızla yakıcı ışınlar çıktı.Lykoal bu sefer gerçekten hazırlıksız yakalanmıştı.Kendi kontrolü dışında savruldu. Ama ayağa kalkması kısa sürerdi.Ya da hiç düşmezdi.. Hoerthola, bu kadar değerli bir rakibi kaybetmeye göz yumamazdı.
Beklediği oldu.Hoerthola, inanılmaz bir hızla köprüden atladı, birkaç saniye içinde sarı bir ejderha vardı, adam değil.Kanadını genişçe açıp kadını oraya yerleştirdi. “Bunu yaptığım için benden nefret edeceksin..” dedi hırıltıyla.Ejder kadını yere indirdi.Göz açıp kapayıncaya kadar yok olmuştu.Görünmez mi olmuştu?Her neyse.Önemli olan bu değildi.Folkoar’a onu yendiğini söylerdi..Peki Folkoar’ın eline ne geçmişti? Kender hala yoktu..
Bölüm VIII
‘Yeterince’ Mutlu Son
Gnom yavaşça kalktı.Kendini inanılmaz yaşlı hissediyordu.Sadece 5 yılda her kenderin –şu sıralar kenderleri çok seviyordu- hayali olan şeyleri yaşamıştı ve henüz sadece 120’li yaşlarındaydı.Bugün veda günüydü.Lykoal’ın yanından ayrılacaktı.Yanında kitapları ve Lykoal’dan bir madalyon vardı.Madalyon bir üçgendi, iki yanan gözün önünde bir J harfi vardı.Lykoal’a göre bu, onu ‘bazılarından’ koruyacaktı.Geri dönüş yolunda bir han gördü.İçeride hoş bir müzik çalıyordu. “Kalmak için ideal” diye düşündü Folkoar.Handa oturup kendini şarkıya bıraktı.Güzel nağme ozanın deneyimli gibi görünen sesi tarafından destekleniyordu.Ozan hep Folkoar’ı, özellikle de madalyonunu izliyordu ama bunlar şarkısına devam etmesine bir engel oluşturmadı..
“Korkunç karanlıkta,
Kaybedilen ayın cılız ışığına,
Güçlü güneşin,
Kavurucu bakışına,
Farklı birinin hiddeti,
Ölümcül nefreti,
Bağlı yaşamlar da olsa,
Sonradan ayrılanların korkusu,
İntikamın pis kokusu,
Sadece farklı birinin hiddeti..”
Ã?oğu kez Folkoar’ı baştan aşağı süzmüş olan ozan son sözü söyledi,
“Bir yarım uğuruna
Heybeti söndüren
Farklı biri..”
Folkoar bir ima sezmişti.Ama omuz silkti.Hayatına baktı, sanki şu son 5 yıl sadece başlangıçtı..Devamı vardı elbet, ama görünen o ki sırlar çok ‘farklı’ olacaktı..
Folkoar, gnom...
Bölüm I
Mhornig Kenderi
Gnom kasabası Mhornig’de güneş yine tepeye çıkmıştı.Bu sıcakta evlerine tıkılıp kalmak istemeyen bir sürü küçük el mucitliklerini dışarıda yapıyorlardı.Bir grup projeleri olan “Aşçı-döver” hakkında fikirlerini beyan ediyorlardı.”Bak,” dedi kısa -çok kısa yani- ve şişman olan iç çekerek, “Eğer şu elimde tuttuğum dişliyi şu küçük boşluğa çok daha önce yerleştirmiş olsaydın, aşçı-döver elinde oklavayı tutabilirdi!”. Oklavayı aşçı-döverin eline tutuşturan , sakalları yerleri süpüren gnom kaşlarını kaldırdı “Ã?yle mi Khotarenfortos?Emin misin?Ya da emin olduğuna emin misin?Açıkçası ben senin emin olduğundan emin olduğunu pek düşünemiyorum!Ã?ünkü eğer emin olduğundan..” sözüne bir süre daha devam eden Muthoranthou emin olmakla ilgili birkaç laf daha edecekti ki Folkoar ayağa kalktı. Gnom pek de uzun olmayan sakalını kaşırken büyük gözlerini kıstı ve biraz durdu. İki arkadaşı da heyecanla konuşmasını bekliyorlardı. Genelde projelerdeki hatalara çok pratik çözümler bulan Folkoar konuşmak için ağzını açmıştı ki arkasından gelen tiz bir sesle irkilip arkasını döndü.
Hofert bütün hızıyla koşuyordu. Açıkçası kender biraz şaşkındı. Herkesten gnomların arkadaş canlısı olduklarını duymuştu. Oysaki sıkıcı şeylerin satıldığı bir dükkanda -tornavida, vida, pense falan filan kim ne yapardı bunları?- bulduğu birkaç ilgi çekici şeyi ödünç almıştı o kadar. “Eh, nasıl biz kenderler de kenderden kendere değişiyorsak gnomlar da öyle olmalı..Mutlaka biri yardım eder bana..” diye aklından geçiren kender en yüksek sesiyle bağırdı; “İmdat! Birileri beni haksız yere suçluyor! İmdat, imdat!Hey oradakiler elinizdeki oklavayla şunlara hadlerini bildirin! İmdat!”. Hız kesmeden gidip oklavaları olan ve kocaman , kollar ve ayaklara sahip bir kutu yapan üç gnomun arasına atladı.Üçünün de ona ters ters baktığını fark edince sıcak bir gülümsemeyle elini ortadaki gnoma uzattı ve “Ben Hofert Burghol, anlayacağınız üzere bir kenderim ve tanıştığımıza inanılmaz memnun olduğumu belirtmeliyim!”.Folkoar kender elini uzattığında ceplerini son kez kontrol etti ve aşçı-dövere bir baktı görünürde her şey yerli yerindeydi çarpık bir gülümsemeyle kendere elini uzattı “Ben Folkoaruholekyolernadihorauk,” kısa ve şişman olanın omzuna elini koydu “Khotarenfortosutokhulankohoretarus ve Muthoranthougokleranothperollandi.Biz de tanıştığımıza memnun olduk.”.Normalde ezberleyene kadar isimleri tekrarlayacak olan kender afallamıştı ve bu isimleri nasıl aklında tutacağını merak ediyordu ki tam o sırada Muthoran imdadına yetişti; “Kısaca ben Muthoran ya da Mutharanthou, Folkoar ve Khotaren sanırım bunlar (kendi kendine “o küçük kender beynine” kısmını ekledi) daha kolay gelir.” Kender hepsine teşekkür etti ve omuzlarının üstlerinden hala kovalanıyor mu diye baktı.Sonunda peşinde kimse kalmamıştı.
Folkoar ve arkadaşları projelerine geri döndü.Bu arada keselerine gnomların bazı eşyaları düşmüştü “Her neyse, şimdi rahatsız etmesem iyi olur.İşleri var” dedi ve en yakın banka oturdu.Hava kararınca eşyalarının kendilerinde olmadığını fark eden gnomlar kenderden şüphelenmeye başladılar ama almanın pek bir yolu yoktu.Sonuçta o bir kenderdi ve eşyalarının kendi keselerine düşmüş olduğunu “unutacaktı”.Üç arkadaş eve gidip uyumaya karar verince Hofert gizlice evlerine girdi ve eşyalarını sandığın üstüne bırakıp çıktı.Bu sırada Folkoar tam uyuyamamıştı ve kenderin minik ayaklarının çıkardığı çıtırtıyı duymuştu.Uyku sersemi olarak kalkıp hemen peşine takıldı.Gecenin geç saatlerinde bir kenderi aramak çok zordu gerçi ama..Aslında bu küçük kovalamacanın büyük bir dostluğun başlangıcı olacağını hiç tahmin edemezdi.Uzun bir aradan sonra kenderi yakalamıştı, eve götürüp bu gece kalmasına izin vereceğini söyledi ve huzur içinde uykuya daldı.Tam bir huzur değil aslında..
Bölüm II
Han, Yolculuk ve..Yanarak Öldürülmek?İlginç Bir Fikir..
Yol dolambaçlıydı, ormanda yağmur yağmıştı.Kender güneşe ormanın son dönemecinde kavuşabileceğini düşünmüştü.Fakat bulutlar kapkaraydı ama gün bulutların imalarındaki kadar kötü geçmiyordu. Han göründüğünde kender kafasını kopartacakmış bir kafa sallama hareketi yapıp avazı çıktığı kadar bağırdı; “Folkoar!Hey Folkoar uyan artık bir han görüyoruz!Hey hadi kalksana!”.Folkoar biraz homurdandı, gözlerini kaşıdı, bir an midilliden düşer gibi oldu sonra kendine geldi.Kenderle birkaç haftadır süregelen dostlukları giderek daha eğlenceli oluyordu.Tabii bu kender için geçerliydi. Gnom bir kenderin yolculuklarında ona eşlik etmekten biraz rahatsızdı ama bu Hofert’in değil bel ağrılarının suçuydu.Gnom biraz durup kendine çekidüzen verdi.Sonunda kenderle konuşmaya başlayabilirdi.Bütün neşesini ses tonuna yansıttı“Sonunda!Bir han iyi olur,midilli pek rahat değildi.Aslında sadece biraz sert.Belki yastıklı bir eyer iyi oldurdu.Ha?Sen ne dersin aslına iyi ki yanıma eşyalarımı almışım!şimdi eğer bunu yapacaksak pratik ve rahat olmalı…Hmmm…” Folkoar uzun bir süre onu dinlemeyen Hofert’e yastıklı eyerin nasıl yapılacağı hakkında fikirlerini anlattı.Aynı anda Hofert de bulutlara bakıp onlardan çıkan şekilleri gnoma anlatmaya başlamıştı.Yol arkadaşlarının kendi kendine konuşmaları bitince hana varmışlardı.
Hanın ismi –Vidalı Han?- Folkoar’ın hoşuna gitmişti,bu yüzden içeri ağzı kulaklarında girdi.Han göze hoş geliyordu.Tozlu masalar simetrikti,koltuk ve taburelerin hepsi de sahneyi görebiliyordu.Handaki eski ama rahat koltuklardan birine, tam sahnenin ortasına denk gelen bir yere oturdular.Garson ne yemek istediklerini sorduğunda biraz düşündüler ve kuzu eti istediler. Perde açılmıştı, ilk dansçılar çıktı, bir kadın şarkı söyledi ve bir büyücü gösteriler yaptı. Folkoar için en etkileyicisi büyücü olmuştu.
Mhornig’de az sayıda büyücü vardı, gnomlar büyücü olmayı çok zaman kaybettireceği için tercih etmezlerdi. Yani bu Folkoar’ın gördüğü ilk düzgün büyücüydü. Gösterinin bir kısmında Folkoar sahneye davet edildi. Gnom tereddütsüz gittiğinde büyücünün sahte bir hiddetle onu yakacağını açıklaması gnomu korkutmuştu.Sonunda büyücü Folkoar’a rahatlaması için göz kırptı.Büyücü cüppesinin geniş kolları altına incecik duran ellerini kaldırdı, birkaç söz söyledi ve birden gnom alev aldı. “İmdat!Beni yakıyor manyak büyücü, imdat! Hofert yardım et ! Ya da Kotharen ve Muthoran’a selam söyle! Hayır selam değil yani onları seviyordum! Onları çok özlerim ben ama!Ayrıca küllerimi burada bırakma…” Ne şanssızlık ki kender onu duymuyordu, büyük ihtimalle yemeğini ağzının suları akarak yerken bir şey duyamamıştır diye düşünen gnom koşturmaya ve bütün Mhornig’e onları sevdiğini söylemeye devam ediyordu. Büyücü dahil herkes kahkaha atıyordu.Sonunda büyücü boğazını temizledi ve anlamsız birkaç söz daha söyledi.Sözler bittiğinde Folkoar kül olmaya başladı.Sonra kül olan kısımların hareket edebildiğini ama görünmez olduğunu fark etti.Bir sevinç çığlığı atacakken kendini kuliste buldu.Hemen sahneye çıktı “Hey Hofert ben yanmadım!Bak hala buradayım!Bak, bak!” gnom hemen kender arkadaşına sarıldı.Herkesin sempatisini topladıkları için gece handa bedava uyuyacaklardı.Gnomu çok seven hancı Hofert’e ters ters baktı ama onun da kalmasına izin verdi.Kaldıkları oda küçüktü ama içeride ilginç bir şey vardı ; büyücü adam gnoma basit bir büyü kitabı armağan etmişti.Folkoar içini açmak için sabırsızlanıyordu ama yapamazdı. şimdi çok yorgundu.Sabah hemen kahvaltılarını yapıp çıktılar.Hofert Folkoar’a büyü öğretebilecek birini bildiğini söyledi ve o tanıdığın yaşadığı şehir olan Ghotlap’a doğru yola çıktılar.
Bölüm III
Ah şu büyücüler!(Ve onların büyülü aletleri!)
Ghotlap’a giren Folkoar ve Hofert şehrin labirenti andıran ve pahalı şeylerin satıldığı pazarında dolaşıyorlardı.Burada bir kenderle dolaşmak çok tehlikeli olmasına rağmen henüz sorun yoktu.Ama bu hiç olmayacak değildi,yani bir kenderden beklenen buydu.. “Hatta belki bir şeyler çalmıştır bile.”diye aklından geçirdi Folkoar. Sanki düşüncelerini okumuş gibi kender hoplaya zıplaya gelip “Bak!Ne buldum!Nasıl durmuş?” Folkoar her ne kadar suratını asmaya başlasa da kenderin parmağındaki yüzük gerçekten etkileyici göründü ona. “Bak Hofert, nereden aldın onu söyle!Eğer söylemezsen kuyumcuya satmaya karar veririm, ama söylersen belki parasını ödeyebilirim..” diyerek blöf yapan gnom kenderin heyecanlı gözlerle bakıp “Gerçekten yapar mısın?” Demesini bekliyordu ve dedi. “Evet, sence yapmaz mıyım? Hadi söyle nereden buldun?” Kender cevap verdi, “Eeee şey..Kuyumcudan!”. Folkoar akıllıydı fakat anlaşılan o ki Hofert de akıllıydı.İki arkadaş kuyumcuya girdiler.Bu sırada gnomun yaptığı basit bir büyüyle yüzük yere düştü ve gnom yüzüğü kendi parmağına taktı..Folkoar Hofert’e gezmesini önerdi.Kender gidince kuyumcuya girdi.
“Merhabalar ben bu yüzüğü satacaktım da fiyatını merak ettim yani satarsam ne alacağım falan…” fazla konuşmasını istemeyen kuyumcu Biraz yüzüğü inceledi ve hemen fiyatı söyledi “Bu değerli parçaya en az 700 altın!” gnom heyecanla cevap verdi “Tamam!” sonunda gnom koskocaman bir altın kesesiyle kuyumcudan çıktı ve kenderi aradı, garip bir şekilde pazar alanı kender doluydu ve “ilginç” şeyler satılan bir tezgah hemencecik boşalıyordu.Sonunda Hofert’i buldu ve yüzüğünü satmak zorunda kaldığını söyledi.Kender biraz surat astı ama altın kesesini görünce neşesi yerine geldi.
Bu sırada kuyumcunun olduğu taraftan bir patlama sesi duyuldu ve etrafa ışıklar saçıldı.Herkes gibi gnom ve kender de sesin duyulduğu yere koştu.Kuyumcu patlamıştı..Her şey kül olmuş, metaller erimiş ya da şehrin başka yerlerine uçmuştu.Bir tek pahası 700 altın biçilen kenderin bulduğu yüzük kalmıştı.Kender hemen yüzüğü kaptı ve olay yerinden ayrıldılar.Gnom şok halindeydi, kender ise ilk defa bir patlamaya tanıklık etmiş olduğu için olduğu belli olan heyecanı gözlerinden okunuyordu.
Birkaç gün sonra gnom ve kender büyücünün evini ziyaret ettiler.Bomboştu.Yani insan yoktu.Ev iki katlıydı ve bir deposu vardı.Giriş katında upuzun kitaplıklarda kronolojik ve alfabetik sıraya göre dizilmiş kitaplar vardı.Ã?bür katlarda ise laboratuar, yatak odası gibi odalar vardı.Evdeki eşyalar pek tozlu değildi.Yani ev yeni terk edilmişti.Kender , gnomun evdeki kitapları ödünç almasında bir sakınca görmediğini söyledi ve kitapları gnomun çantasına attı.
Gece olunca şehrin biraz dışarısında –peşlerinde siyah bir siluetle- yani ormanda uyumaya kara verdiler.Gece ilerleyince siluet gölgeler arasında iki arkadaşa yaklaştı, hedefi olan yüzüğü almak için planları tamamdı.Hızla koştu, yüzük Folkoar’ın parmağındaydı. Gnom ağır bir uykusu olduğu halde yüzük şişkin parmağından çıkarıldığında uyandı ve koştu.Hırsız takılıp düşmüştü.Gnom adamın siyah cüppesini yakaladı o sırada adam kaçmasın diye kender de gnomu tutuyordu.Ã?nce dev bir sarsıntı ve gürültülü sesler geldi.Sarsıntının şiddeti artarak kenderi havaya fırlatırken göz alan bir ışık, enerji dalgaları yayarak kenderi ve gnomu şiddetle havaya fırlattı..Bir patlama, aynı kuyumcudaki gibi…
Bölüm IV
Bomboş ve bambaşka bir boyut..Büyücü işi..
“Aman tanrım!Öldük mü!Hayatımda hiç ölmemiştim Folkoar biliyor musun?Bir keresinde bir taş kafama isabet etmişti ve bayılmıştım yani ama hiç ölmemiştim!Ne heyecanlı!”Bu Hofert’in sesiydi..Gnom gözlerini kenderin hikayeleriyle açtığı için şanslıydı bir bakıma ;belki işlerine yarayabilecek bir deneyimi vardır diye düşündü. Yok gibi gözüküyordu..Folkoar ayağa kalkıp etrafa baktı.Garip bir yerdi; bomboş bir mavilik ve bir ev vardı.Aynı Ghotlapta büyücünün evinin olduğu yerde (aslında etraf bomboştu ama Folkoar aynı yerde olduğunu tahmin ediyordu.)Sonra bir şey daha fark etti, kuyumcu da buradaydı ve şimdi de ormanın patlayan kısmı arkalarında beliriyordu. “Gel, büyücüye gidelim!” dedi Folkoar Hofert’e. Kender de peşinden geldi..
Büyücü çalınan kapısını açtı.Burada onu rahatsız eden pek birileri olmayacağını sanıyordu..Karşısında bir gnom ve bir kender vardı. “Selam, ben Folkoaruholekyolernadihorauk Mhornig’den geliyorum.şey büyüye ilgiliyim ve kender arkadaşım –yani Hofert- sizin beni eğitebileceğinizi düşündü, sizi Ghotlapta aradık ama eviniz boştu ve biz...”diye devam etti gnom. Kadın misafirlerini sempatik bulmuştu.şanslı olduğunu düşünerek “Hoş geldiniz Folkoaruholekyolernadihorauk ve Hofert.Ben Lykoal, Ghotlap’ın büyücüsü.İçeri gelin.” İçeri girdiler.Evde bir değişiklik yoktu,aynıydı. Birer tabureye oturdular “Nasıl geldiniz buraya?” diye sordu hemen Lykoal. Hofert cevabına başladı.Bitirdiğinde kadın kaşlarından birini kaldırdı “Hmmm ben de buraya yüzüğü takarken geldim,yüzük normalde hedeflediğim kişileri patlatacaktı ama küçük bir hata yapmışım .Kendimi burada buldum ve durumu kavramaya çalıştım.Sonra evimi buraya çağırdım,yani buraya bir kopyasını çağırdım diyelim.” Kadın acelesi varmışçasına kısa kesti başından geçenleri ve devam etti “şimdi yüzük siz takınca patlamıyor?” Kender ve gnom birbirlerine bakıp başlarını evet anlamında salladılar. “O zaman kurtulduk!şimdi bulabildiğiniz en az birer yüzüğü takın.Eğer normal dünyada hiç patlatmıyorsa burada siz hedef alınca patlatacaktır, sırayla her yeri patlatın, sonra birbirinize tutunup biriniz öbürünüzü patlatsın.Dikkat edin ama, benim evimi patlatmamanız gerek!”kısa bir kahkaha attı ve sustu.Kender ve gnomun bakışları onu rahatsız etmişti “Her neyse..” deyip geçiştirdi..
Kender ve gnom ama hemen işe koyuldular. Sonunda ikisi de birer yüzük bulmuştu. “İlk ben takacağım, eğer patlarsam Lykoal’a gidip patladığımı söyle. Bir plan kuracaktır.” Gnomun son sözleri bunlardı “Dur!Ama ya ölürsen?” gnom kenderin saçmaladığını düşündü, “Ölmem, merak etmene gerek yok..” Folkoar yüzüğü yavaşça yüzük parmağına taktı,görüşürüz dedi ve iyi şanslar diledi.Yüzük parmağa oturtulduğu an bir patlama oldu,önce yer sarsıldı, ses yoktu sonra göz alıcı bir ışık patladı.Hofert biraz şaşırdı, beklediği etkiler bunlar değildi.Patlamanın izleri gittiğinde gnom orada duruyordu. “Ne oldu?Neden gitmedin?” kender hızla ve yığınla soru soruyordu. “Açıklayayım, sadece bir patlama illüzyonu.Kısa bir cevap ama yeterli sanırım.” dedi gnom sırıtarak.Bir süre sonra iş bitmişti, gnom ve kender dışında herkes Ghotlap’a gitmişti ve bir patlama onları da götürecekti.Gnom, kenderi omzundan sıkıca kavradı ve yüzüğü ona doğrulttu.Kender yutkundu.Bir anda gürültü ve sarsıntı her tarafı sardı,gürültü sarsıntıyla giderek artıyordu.Sonunda büyük bir şiddetle bir enerji dalgası ikisini havaya fırlattı…
Gözlerini açtıklarında büyücünün evinin çatısındalardı.Hemen aşağı inip büyücüyle görüştüler.Lykoal’ın “Sağ olun size nasıl teşekkür edebilirim acaba?” sorusuna tek cevap verilecekti.Sonunda Folkoar 5 yıl boyunca büyücüden büyü öğrenecekti.Ama bu sürede bir şeyler kaybetme riski vardı, zaman dışında bir şeyler..
Bölüm V
Kender, Gnom, Büyücü, Köprü, Ağaçlar ve En Önemlisi Ejderhalar..
Kender ortada görünmeyeli iki yıl olmuştu.Ama bu gün farklı olacaktı Ghotlap’a Folkoar’ın gerçek bir büyücü oluşunu kutlamaya gidiyordu.şimdi konuşma provası yapmalıydı, “Merhaba Folkoar!Beni hatırladın mı?Gerçekten mi?Kafan büyüyle o kadar meşgul ki arkadaşın Hofert’i unutuyorsun!” konuşma provasına dalan kender arkasında yükselen muazzam gölgeyi fark etmedi..
Folkoar yeni öğrendiği büyüyü çalışırken –büyü uzak yerleri görmesini sağlıyordu ve uğraşırsa büyücü oradaki bir şeyin kılığına girebiliyordu- köprüye baktı.Köprüden ilk ve son geçişi Hofert’le olmuştu.Bilinçaltının oyunu sandığı bir kender silueti bir an köprüde belirdi.Gnom şüphelerini ve umutlarını bir yana bıraktı.Köprüye biraz daha yoğunlaştı.Bu Hofertti!Onu gördüğüne inanamıyordu!Heyecan konsantrasyonunun dağılmasına sebep olmuştu.O sırada eski dostunun arkasında yükselen gölge falan görmüştü.Ama her neyse!Dur ama, bir gölge hmm..Tekrar yoğunlaştı.Gölge büyüdü ve büyüdü, birden iki koca pençe kenderi ensesinden yakaladı.Havaya dik bir yükseliş yaptı ve spiraller çizerek hem kenderin midesini bulandırdı hem de gnomun başını döndürdü.Folkoar biraz bekledi.Olayları kavramaya çalıştı..Ejderhalar!Ejderha arkadaşını kaçırıyordu!!Biraz bekledi ve ejderhaları köprünün başına dönerken gördü!Kocaman yaratıklar arkadaşını öldürmüşlerdi!Aceleyle Lykoal’ın evinden çıktı.Lykoal’ın gözünden de kaçmamıştı bunlar.Hemen arkasından onu izledi.Uzun bir yürüyüşten sonra köprüye varan Folkoar henüz göremediği ejderhalara doğru haykırdı “Ey ejderhalar!Öldürdüğünüz kender benim arkadaşımdı ve onun için her şeyi yaparım.Onun için ejderhaları bile öldürürüm!”
Bu laf üzerine kudretli yaratıklar geniş kanatlarını açtı.Sarı olan yükseldi, kuyruğu arkasında dans ediyordu.Tam güneşin önünde durdu.Mavi olan ise sarı olanın tam karşısında yükseldi,birkaç ses duyuldu.Birden mavi olanın arkasında ay yükseldi, yıldızlar parladı.Gökyüzü karanlıktı.Ansızın köprünün altından gümüş bir ejderha daha çıktı ve gündüz ile geceyi ayıran çizgide durdu.şimdi anlamıştı Folkoar; bunlar Gece ve Gündüzün Ejderhalarıydı.Ortadaki ise ikisinin tek ortak noktası olan Yıldızın Gümüş Ejderhasıydı.Bunlarla başa çıkmanın bir yolu vardı.Ama bunun için bir kurban gerekiyordu.Kurban bulamazdı,o zaman biraz efor sarf etmesi gerekecekti.
Bölüm VI
Gnom’un gecesi, çok cesurca..
Açılışı Folkoar’ın yapmasına izin verdiler ejderhalar.Bu bir jestten çok, küçümsemeydi..Folkoar bir elini kaldırdı, mavi ejdere konsantre oldu.Gözlerini kapayıp birkaç kelimeyi sertçe söyledi ve gözlerini açıp ejderhaya en keskin bakışını yolladı.Kara bir gölge tam ejderhanın üstüne geldi.Gecenin Ejderhası sert bir dönüşle bunu atlatabilirdi –ki öyle yaptı- fakat bu hızla üstüne gelen üçü için geçerli değildi.Baş döndürücü hızı ejderhayı gece göğünde görünmez yapıyor gibiydi.şu an sadece geceyi, ve yıldızları görüyordu.Gümüş ejderha her an gelebilirdi, ama Güneşin Ejderhasının böyle bir şansı yoktu.Her nasıl olduysa, ejderha sadece kanadındaki küçük bir yarıkla kurtulmuştu.
Hamle sırası ejderhaya geçmişti.Gnomun rahatça anlayabileceği şekilde büyüsünü söyledi;
“Geceyi ısıtan ateş ve gecenin gücü, alevi dindiren yağmur,
Geceyi aydınlatan mum ve gecenin gücü, mumu söndüren sert rüzgar,
Geceyi rahatlattıran hafif rüzgar ve gecenin gücü, rüzgarın huzurunu bozan yıldırım,
Ey Gecenin Güçleri, ateş,ışık ve hafif rüzgar burada, gece zayıflıyor…”
Bir anda yıldırımlar, Folkoar’ın ayakların yerden kesecek sert rüzgarlar ve soğuk yağmur Gecenin Ejderhasından, Yahuarno’dan yayılan dalgalar sayesinde her yere ulaştı.Gnom durumu kabullendi, kurban lazımdı.Tek şansı kendisi gibi görünüyordu..O sırada üzerine doğru gelen bir kargayı zıplayarak yakaladı.Karga ejderhayı öldürecek kadar enerji barındırmıyordu içinde, sadece gnoma avantaj sağlayacaktı. Sözlerine başladı.
“Geceyi mahveden ve donduran kahrolası yağmur,
Geceyi karanlığa boğan sert ve karanlık rüzgar,
Geceyi rahatsız eden yıldırım,
Bu gece size ait değil,
Eğer geceyi istiyorsanız,ki istiyorsunuz,
Size sadece geceyi vereceğim.
Bütün gece sizindir, ama güneş ve gündüz benimdir,
Kahrolası ayınızı alın, çekin gidin!”
Bazı kısımları sadece büyüyü yapmanın verdiği hazzı arttırmak için ekleyen Folkoar arkasında doğan güneşi seviyordu fakat, Gündüzün Ejderhası bu fikrini Yahuarno ile işi bitince zorla değiştirecek gibi duruyordu.Arkasındaki güneş büyücüye huzur verdi.Bitirecek olan sözleri geceyi tamamen kovmak için söylemeye başladı,
“Ey kadim güneş, döngünü tamamla,
Hiçbir şey sınırsız değildir, ama aydınlığın bana güç verecektir,
Seni yeni bir günü başlatman için çağırıyorum ama,
Gece geldiğinde…”
Duraksadı.Burası böyle miydi? Gnom emin olamadı.Ama devam etti.
“…yine gitmen gerekecek,çağırılmadıkça..”
Tamamlanmış büyünün etkilerine baktı, karanlık köşelere çekiliyordu,ama hala Güneşin Ejderhası,Hoerthola ortalarda yoktu.Tek yaptığı şey, Ejderhanın dünyasını aydınlatmaktı.Ah tabii ki minik bir sürpriz daha.Gnom iki kolunu hızla açtığı anda büyük ışık topları hızla Yahuarno’ya ilerledi.Eğer hepsi isabet ederse ejderha,gecesiyle birlikte yok olacaktı.
Ejderha kaçmaya vakit bulamadı, sonuçta o karanlık bir yaratıktı, ışık onun için ölüm demek bile olabilirdi ve ışık giderek yaklaşıyordu, ilk ışık huzmesi ona sertçe çarptı, ağrı onu öldürebilirdi belki, sadece bir değil, üç ışık topu aynı anda isabet etmişti.Birkaç ışık topu daha çarpıp onu felç etti, ejderha sertçe sulara gömüldü, uzun süre çıkamazdı..
Yahuarno’yu yenmenin verdiği haz Folkoar’ın Hoerthola’yı arkasına yükselirken fark edememesine sebep oldu.ejderha kafasıyla gnoma bir hamle yaptı.Gnom yerde yuvarlanarak kurtuldu.Ejderhanı ikinci hamlesi daha sertti.Son hamle büyük bir hiddetle yapılmıştı gnom alevden kaçacakken Hoerthola onu zihin gücüyle köprünün kenarından itti.Gnom uzun süre havada kaldı.Havadaki birkaç sert takladan sonra suya düştüğünü belirten bir ses duyulu.Ejderha mimik yapabilseydi yüzünde çarpık bir sırıtış oluru.
Bu sırada topraktan topuklu ayakkabıların sert sesi yankılanıyordu.Hoerthola hemen bir insana dönüştü.Mavi gözleri ve dalgalanan kestane rengi saçları, Lykoal’a bir zamanlar çok çekici gelmişti.. “Ahh..Kimler varmış burada?Gnom arkadaşın adına üzüldüm, ama o benim kardeşim adına üzülmemişti..Her neyse..Yeni şanssız öğrencin mi?Gerçek yüzünü ne zaman görecek acaba?Yoksa henüz sana aşık olmadı mı?Ah yapma lütfen..” Hoerthola’nın sesindeki alay açık açık kendini belli ediyordu.Kadının gözleri hiddetle adeta alev aldı. “Hayır, öğrenmedi, ayrıca ona borçluyum.Hayatımı kurtardı diyebiliriz…”.Sözü Hoerthola’nın keskin kahkahası tarafından bölündü “Hangi hayatından bahsediyorsun?Seni kimseye hayat kurtartmayacak kadar gururlu sanardım.Demek ben o kadar hoşuna gitmemişim.Her neyse insan halimin yarısı kadar bir gnom, ya da heybetli bir ejderha, seçim sana kalmış..” Lykoal’ın alev alacağına bahse girilebilirdi.Kadın bir hırıltıdan başka birşeye benzemeyen bir sesle konuştu “Neden buradayım biliyorsun, ve bu işi bitirmeye bu kez kararlıyım!”
Bölüm VII
Bu kez bitiş..şimdilik en azından..
Kadın Gündüzün Ejderhasını alt etmek için, gecenin huzur veren güçlerini çağıracaktı ki insan formundaki Hoerthola onun konsantrasyonunu bozmaya çabaladı ve kadının sözlerini böldü, amacı kadının hiddetini dışarı çıkarmaktı.Ama Lykoal’ın demirden savunma duvarları var gibiydi, en fazla keskin bakışlar ejderhaya yöneliyordu.Kadın sonunda ejderhaya tokat atmak için elini kaldırmıştı ki ejderha kadının kemiklerini ezmek üzere bileğini tuttu.Bu tam kadının planladığı şeydi.Sadece ejderhanın gözlerine kilitlendi.Adam ilgilenmiyor, bileği kolayca eziyordu. Sonunda adamın yüzüne hızla bir sürü bıçak saplandı.Adamın yüzünün yarısı kanlar içinde kalmıştı.Bıçakları sertçe çıkaran adamın önce kanatları çıktı, sonra irileşti, suratı değişti ve ejderha formuna döndü. “Bu kez çok ileri gittin!” diye kükredi.O yavaş yavaş ejdere dönüşürken bıçaklar derisinden çıkıp yere düşüyorlardı.İşte şimdi çarpık bir biçimde sırıtma sırası kadındaydı.
Hoerthola kadının gözlerine bakmakla yetindi.Bu savaşın çok uzun olacağını biliyordu,kadın ise ‘hiddetini’ açığa çıkarmaya pek istekli değildi. “Her neyse..Bunları söylemek zorunda değilim..Söylemesem de bir şey fark etmeyecek.Mutlaka anlar..” Horethola sözleri içinden söylemeye başladığında kadın kendininkileri bitirmişti bile..Bu sözler onlara bir şey ifade etmiyordu.Hiç işlerine yaramayacaktı.her ikisinin de bu sözleri söylemek için kişisel nedenleri vardı.İlk hamle ejderhadan geldi.Hazırlıksız yakalanıyormuş gibi görünse de Lykoal, bu refleks edası verdiği hareketlerin ejderhayı kandıramayacağının farkındaydı.
Ejderha alevini kadının ayaklarının dibine gönderdi fakat kadın alevlerin ilerlemesine izin vermiyordu.Ejderha da kadının yarattığı parıltılı enerji dalgasına geçit vermeyecekti.Bir an için alevlerini çekip hızla insan formuna döndü.Enerji dalgasından kurtulmasının birkaç yolu vardı.Hoerthola göründüğü kadar,hatta göründüğünden daha da çevikti.Enerji dalgasının üzerinden atladı ve kolunu savurdu.Savurduğu koldan büyük bir hızla yakıcı ışınlar çıktı.Lykoal bu sefer gerçekten hazırlıksız yakalanmıştı.Kendi kontrolü dışında savruldu. Ama ayağa kalkması kısa sürerdi.Ya da hiç düşmezdi.. Hoerthola, bu kadar değerli bir rakibi kaybetmeye göz yumamazdı.
Beklediği oldu.Hoerthola, inanılmaz bir hızla köprüden atladı, birkaç saniye içinde sarı bir ejderha vardı, adam değil.Kanadını genişçe açıp kadını oraya yerleştirdi. “Bunu yaptığım için benden nefret edeceksin..” dedi hırıltıyla.Ejder kadını yere indirdi.Göz açıp kapayıncaya kadar yok olmuştu.Görünmez mi olmuştu?Her neyse.Önemli olan bu değildi.Folkoar’a onu yendiğini söylerdi..Peki Folkoar’ın eline ne geçmişti? Kender hala yoktu..
Bölüm VIII
‘Yeterince’ Mutlu Son
Gnom yavaşça kalktı.Kendini inanılmaz yaşlı hissediyordu.Sadece 5 yılda her kenderin –şu sıralar kenderleri çok seviyordu- hayali olan şeyleri yaşamıştı ve henüz sadece 120’li yaşlarındaydı.Bugün veda günüydü.Lykoal’ın yanından ayrılacaktı.Yanında kitapları ve Lykoal’dan bir madalyon vardı.Madalyon bir üçgendi, iki yanan gözün önünde bir J harfi vardı.Lykoal’a göre bu, onu ‘bazılarından’ koruyacaktı.Geri dönüş yolunda bir han gördü.İçeride hoş bir müzik çalıyordu. “Kalmak için ideal” diye düşündü Folkoar.Handa oturup kendini şarkıya bıraktı.Güzel nağme ozanın deneyimli gibi görünen sesi tarafından destekleniyordu.Ozan hep Folkoar’ı, özellikle de madalyonunu izliyordu ama bunlar şarkısına devam etmesine bir engel oluşturmadı..
“Korkunç karanlıkta,
Kaybedilen ayın cılız ışığına,
Güçlü güneşin,
Kavurucu bakışına,
Farklı birinin hiddeti,
Ölümcül nefreti,
Bağlı yaşamlar da olsa,
Sonradan ayrılanların korkusu,
İntikamın pis kokusu,
Sadece farklı birinin hiddeti..”
Ã?oğu kez Folkoar’ı baştan aşağı süzmüş olan ozan son sözü söyledi,
“Bir yarım uğuruna
Heybeti söndüren
Farklı biri..”
Folkoar bir ima sezmişti.Ama omuz silkti.Hayatına baktı, sanki şu son 5 yıl sadece başlangıçtı..Devamı vardı elbet, ama görünen o ki sırlar çok ‘farklı’ olacaktı..
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
catboy7402'nin hikayesi
Ejderhaların Sonu
İki Yaşlı göz ufka doğru bakmaktaydı. Kanatları artık daha da ağır gelmeye
başlamıştı bu yaşlı ejderhaya. Ağacın gölgesine uzanmış beklemekteydi. O
sözünü tutmuştu. Yıllar önce bu ağacın gölgesinde buluşacaklarına söz
vermişlerdi birbirlerine.
Tam artık beklemekten vazgeçmişti ki onu gördü. Gözleri pek fazla ileriyi
seçemiyordu. Ama emindi. Bu beklediğiydi. Hera’ydı. Son dişi ejderhaydı.
Kendisi de son erkek ejderhaydı. İsmi Kernes’di. Eskiden sırtında bir
kahramanı taşırdı. Birlikte birçok savaşa katılmışlardı. Ama kahraman bir
gün yanlış bir seçim yapmıştı. Zengin ve bencil bir kraldan, ülkesini tehdit
eden tüm ejderhaların derisini kendisine getirmesi emrini almıştı. Bu
Kernes’in ailesini de içeren bir emirdi. Olsa ki onların insanlarla bir alıp
veremedikleri yoktu.
Kralın arzusu ejderhaların mağaralarında sakladıkları sonsuz
zenginliklerdi. Kernes’in o çok sevdiği ve güvendiği kahraman bu görevi hiç
düşünmeden kabul etmişti. Zaten yaşlı ejderha gerisini hatırlayamayacak
kadar acı çekmişti. Kanatları delik deşikti. Hera’nınkiler de öyleydi. Ã?nce
birbirlerine uzun uzun baktılar. Hera’nın derisi pembeye yakındı.
Kernes’inki ise masmaviydi. İyice gökyüzüne yükseldiğinde insanlar onu
algılamakta güçlük çekerdi.
Hera ilk sessizlği bozan olmuştu: “Bunca yıl acılarını dindirmeye yetmedi,
sanıyorum.”
“Doğru tahmin etmişsin, Hera.”
“Peki. şimdi ne yapmayı düşünüyorsun? Bu yaşlı kanatlar seni taşımakta
güçlük çekiyorlardır, eminim.”
“Evet. Ben yaşlandım, Hera. Sen de öyle. Soyumuz tükendi. Sonunda insanlar
huzura erdi. Ejderhalar tamamen defetildi ve ben söz verdiğim halde halkımın
yanında olamadım.”
“Ama bir görevin vardı.”
“Evet. Bir görev. İnsanların iyiliği için yapılmış bir görevdi. Ã?dülüm de
bu oldu. Bir yokoluş hikayesi.”
“Bunca yıl saklandım. Sana söz vermiştim bu yerde buluşmak için. Eskisi
gibi değilim artık. Herkesin sevgilisi pembe ve şeker ejderha gitmişti.
İnanabiliyor musun? Bunca yıl ağzımdan bir alev bile çıkartamadım. Belki de
fark edilmekten korktum.”
Kernes, Hera’ya baktı. Hala eskisi gibi ona çekici geliyordu. Kanatlarını
gerdi:
“Ben de senin gibiydim. Saklandım. Basit bir trol gibiydim. Avlandım. Ã?iğ
çiğ yedim. Aynen senin gibi alev çıkartmaktan korktum.”
Birden Kernes’in beyninin içinde bir şeyler harekete geçti. Sanki hafızası
unutulmuş anıları tekrar ortaya çıkartıyordu.
“İyi misin?”, diye sordu Hera.
“Galiba.”
Ama birden Kernes, Hera’ya kuşkuyla bakmaya başladı: “Sen... Ama sen...
Ölmüştün.”
“İyi misin?”
“Evet. Hatırlıyorum. Ben... Ordaydım. Sen ölmüştün.”
***
(10 yıl önce)
Bernes, oduncu Berr’in çırağı, her zaman bir şövalye olmak istemişti.
Hırsızları kovalamak, güzel leydilerin aklını çelmek, ejderhalarla savaşmak,
trol inlerini arşınlamak ve cücelerin madenlerin madenlerini gezmek... Tam
bir maceracı ruhuna sahipti. Ama basit bir oduncu çırağının bu hayalini
gerçekleştirmesi imkansızdı.
Dalıp gittiği bir sırada ustası Berr onu bağırarak uyandırdı: “Bernes.
Kaldır şu kıçını. Eski bir dostum uzun yollardan bugün şehre gelecek. Ben
onu karşılamaya gidiyorum. Geldiğimde şu duvarın dibindeki tüm kütükler
kesilmiş olsun.”
“Peki efendim.”
Normalde Berr sakin biriydi. Bügün Bernes ustasını biraz heyecanlı
görmüştü. Demek ki dostunu yıllardır görmedi diye düşündü. Yaklaşık yirmi
dakika sonra ustası yanında yaşlı bir adamla geri döndü. Yaşlı adam kısa
boyluydu. Belki de bu biraz kambur durmasından da kaynaklanıyor olabilirdi.
Bernes’in mavi gözleri nedense bu yaşlı adamda açıklayamadığı bir sıcaklık
hissetti. Berr, çırağına: “Bize iki tabure getir hemen.”, diye seslendi.
Yaşlı adam çantasını duvarın dibine dayadı. Sonra Bernes’in getirdiği
tabureye oturdu.
“Berr, beni bu gençle tanıştırmayacak mısın?”
“Kendisi benim çırağım. İsmi Bernes. Bir ay önce ailesini trajik bir
şekilde kaybetti. Bir haftadır da yanımda çalışıyor.”
Bernes ses çıkarmadan ustasının yaşlı adama onun hakkında anlattıklarını
dinliyordu. Yaşlı adam ilgiyle Bernes’i süzmekteydi.
“Bernes demek. Sen cesur birine benziyorsun. Aslında şehre geliş sebebim
bunca yıl edindiğim değerli eşyaları elden çıkartmak için bir dükkan
açmaktı. Bir yardımcıya ihtiyacım olacak. Belki benim yanımda çalışmak
istersin. Ama dotum Berr de iyi bir insandır. Ã?ıraklarıyla arası hep iyi
olmuştur. İyi de para verir. Ben pek fazla bir şey veremiyebilirim. Ama sana
engin bilgilerimi sunabilirim. Tüm yaşadığım maceraları sana anlatabilirim.”
Macera lafı Bernes’i iyiden iyiye yaşlı adama çekmişti. Berr mutsuzca:
“Seni yaşlı budala. Tam da çocuğun arzu ettiği şeyleri sundun. Sanki çocuğu
önceden tanımış gibi konuştun.”
“Ben insanları gözünden tanırım, Berr. Hala beni tanımadın mı?” Eee, evlat.
Kabul ediyor musun?”
Altmış yaşına varmış, şu zamana kadar evlenmemiş ustası Berr’e baktı.
Ailesi o trajik gecede kaybettiği günün sabahında ilk yardım elini o
uzatmıştı. Üç hafta onun evinde kalmıştı. Sonra ona kendi mesleğin
inceliklerini öğretmeye başlamıştı. Belki pek fiyakalı bir meslek değildi
odunculuk. Ama kasabada iyi para kazandırdığı oluyordu. Belki sadece kış
aylarında. Ama daha ismini bile bilmediği bu yaşlı adam ona hep arzuladığı
şeyleri öğrenme fırsatı sunuyordu. Belki de maceraperest adam bir ejderhayla
karşılaşmış olabilirdin. Ona onlardan bahsedebilirdi. Bu fırsatı
kaçıramazdı. Her ne kadar ustası Berr’e borcu olsa da böyle bir fırsat kırk
yılda bir gelirdi.
***
(Bir hafta sonra)
Ailesini kaybeden biri için ailesinin yerine koyacak başka birini bulmak
zordur. Belki ustası Berr ona gerçek babası gibi davranmıştı, ona evini
açmıştı, iyi de para veriyordu; ama bu yaşlı adam Bernes’e daha fazla güven
ve sevgi veriyordu.
Daha ismini bile öğrenememişti. Ne zaman sorsa bir şekilde konuyu
değiştiriyordu. O da fazla üstelemiyordu. Her gece ona yaşadığı maceralarını
anlatıyordu. En çok Bernes ejderhalarla ilgili olanları merakla dinliyordu.
Geçen gece Ejdeha Tanrısı Delg’in nasıl bir şekilde alt edildiğini
anlatmıştı. Yay kullanmakta usta bir savaşçının özel olarak hazırladığı
zehirli bir okla vurulmuştu. Hikaye bitince yaşlı adam ona bir elmas
gösterdi. Elmas turkuaz rengindeydi. İçi pusluydu.
“Bu elmasın adı Niaxxe. İçinde Delg’in ruhu saklıdır. En azından öyle
inanılır. Bunu ele geçirmem bayağı zor olmuştu. Ama bu da başka bir hikaye.
Hadi şimdi yatağa...”
Merakına yenik düşen Bernes ertesi gece bir kere daha elması görmek için
yaşlı adamın onu gizli tutuğu sandığı açtı. Anahtarı rafta duruyordu.
Anlaşılan yaşlı adam Bernes’e aşırı güveniyordu.
Elmas çok parlaktı. İçini görmeye çalıştı. Bir ara yeşil bir çift göz görür
gibi oldu. Ama sonra kayboldu.
Elması yerine koyamıyordu. İradesi buna izin vermiyordu. Sonunda elması
alıp kaçtı.
şehrin yakınındaki ormana varana kadar durmadı. Elmasa hayran kalmıştı. O
gece yıldızlar da son derece parlaktı. Sanki dünyaya daha bir
yaklaşmıştılar.
Birden Bernes elmastaki yeşil gözleri bir daha gördü. Elmas birden
konuşmaya başladı. Sanki Bernes’in beyninin içindeydi.
“Bana yardım et. Kurtar beni.” Ses çok keskin ve biraz kabaydı.
“Sen de kimsin?”
“Ben Ejderha Tanrısı Delg. Beni hapsolduğum yerden kurtarırsan sana sonsuz
güç veririm.”
“Ben deliyorum.”
“Hayır. O yaşlı ihtiyarın adı Kergan’dır. Beni o zehirli okla vurmuştu. Ama
ruhum bu elmasa hapsoldu. Kurtar beni. Hayallerini gerçekleştireyim.”
“Nasıl yapacağım?”
“Elması kır.”
“Ama çok sert.”
“Ancak bir şekilde elmas yok edilebilir.”
“Nasıl peki?”
“Işık Tanrısı Xona’nın tapınağındaki hiç bitmeyen mavi bir alev vardır.
İnsanın elini yakmaz. Ama kötülüğün tapıanağa girmesini engeller. Elması
eritecek tek güç o. Bana inanmalısın.”
“Peki nerede bu tapınak?”
“Nehrin karşısında bir liman kenti var. İsmi Neira’dır. Ordaki bir gemi
seni tapınağın bulunduğu adaya götürebilir.”
“Hangi gemi?”
“Gücü hak et. Ã?ğren ve elması yok et.”
“HANGİ GEMİ?”
Sesi gereğinden fazla yüksek çıkmıştı. Ama beynindeki ses kesilmişti.
***
(İki gün sonra – Neira)
Neira bilindik bir liman şehriydi. Hanlar, tersaneler ve bekar gemicilerin
(arada evliler de olabiliyor tabi) tercih ettiği eğlence yerleri özenle
sanki etrafa dağılmıştı.
Bernes şehre vardığında direk limana gitti. Herkes işinin başındaydı. Kimse
birbirine selam vermiyordu.
Limanda koca bir gemi dikkatini çekti. Açık mavi bayrakları vardı. İsmi
Liverna’ydı. Geminin yanına yanaştı. Birasıyla meşgul bir tayfaya:
“Afedersiniz. Bu gemi ne tarafa gider?”
“Ne yapacan ki küçük?”, diye soruya soruyla karşılık verdi tayfa sinir
bozucu bir sesle.
“Bir tapınağa gitmem gerekiyor. İsmi Işık Tağınağı.”
“Ben bilmem. Bak kaptan geliyor. Ona sor.”
Kaptan Ceros kirli sakallı, topallayan, hafif şişman biriydi. Sakalları son
içtiği biranın yüzünden ıslaktı.
“Kaptan, burada bir küçük var. Bir tapınaktan bahsediyor.”
“Geliyorum. Hık!”
“Kaptan, bu sefer bayağı doldurmuşsun mideyi.”
“Sorma. Kaçırdık bu sefer gereğinden fazla. Eee, evlat. Sen ne soracaktın?”
“Efendim. Bu gemi Işık Tapınağının olduğu adaya gider mi?”
“Evet. O Tapınak. Ne olmuş ki?”
“Benim oraya gitmem lazım. Ailemi geçen hafta kaybettim. Amcam orada rahip.
Tek akrabam. Günlerdir açım. Lütfen yardım edin.”
Anlaşılan Bernes’in yalanı işe yaramıştı. Kaptan’ın sesi titremekteydi.
Bernes’in anlattıkları onu hüzünlendirmişti: “Tamam, evlat. Sana inandım.
Atla gemiye. Zaten gece yola çıkıyoruz. Sanşlısın.”
***
(Dört gün sonra – Işık Adası)
Işık Tapınağı fazla gösterişli değildi. Ne olduğunu bilmeyen birisi
tapınağı sıradan bir kilise zannedebilirdi. Bahçesinde açık mavi renkte
cübbeli rahipler dolaşıyordu. Tapınağın girişinde iki asker vardı. Bernes
korka korka tapınağa girdi. Askerler hiç ilgilenmemişlerdi. Tam rahatlamıştı
ki arkasından biri seslendi:
“Sen, evlat!”
Arkasını döndüğünde üstündeki cübbenin diğerlerine göre daha gösterişli
olmasından ona seslenenin daha üstün bir rütbeye sahip bir rahip olduğunu
anladı.
“Sen de çok fazla korku seziyorum.”
“Anlamadım.”
“Dahası sen büyük bir günah işlemişsin. Tapınağımızı kirletmene müsaade
edemem.”
Ama o sırada başka bir rahip daha geldi:
“Terban, çocuğu görmüyor musun? Anlaşılan uzun yıllardan gelmiş.
Günahlarından arınmaya gelmiş.”
“Fazla iyimser olma, Serian.”
“Sen de insanlara güvenmeyi öğren.”
İki rahip kavga ederken Bernes çoktan mavi alevin olduğu salona gitmişti.
Kimsecikler yoktu. Ses yine beyninde yankılanıyordu:
“Kurtar bizi. Hemen. Elması aleve tut.”
Elması aleve yaklaştırdı. Elini alev yakmıyordu. Ama elmas eriyordu.
Elmastaki sis tüm odaya yayıldı.
“Sonunda özgürüm, evlat. Sen tam aradığım bedensin. Günahkar bir genç.”
“Neden bahsediyorsun?”
“Hala hatırlamıyor musun? Aileni öldürdün. Onları yaktın. Ã?ünkü onlar sefil
ve önemsiz insanlardı.”
“Hayır!”
“Ã?yle! Kafana düşen bir odun olayı unutmanı sağladı. Ama kalbin bu kötülüğü
unutamaz. Bana yaklaş ki sana söz verdiğim gücü vereyim.”
Birden Bernesin mavi gözleri kızıla döndü. O sırada içeri biri girdi.
Elinde bir yay vardı. Gümüş kapmalamalıydı. Başında parlak bir miğfer vardı.
Ama Bernes o yaşlı gözlerden onun kim olduğunu anlamıştı: Ustası Berr.
Sisin içindeki ses Berr’e haykırdı:
“İkinci defa planımı bozmana izin vermeyeceğim, Kergan.”
“Ben hiç öyle sanmıyorum. Bırak o çocuğu.”
“Ã?ocuk gücüme güç katacak. O potansiyel kötü.”
“Ã?nce sevgili dostum yaşlı ihtiyarı öldürdün. Yerine kendi soysuz
büyücülerinden birini ona dönüştürdü. Beni bile kandırdın.”
“Soradex çok iyi bir büyücüdür.”
O sırada odaya pembe renkte elbise giymiş kemerinde iki parlak bıçağım olan
bir sarışın bayan içeri girdi. Hareketleri çok çekiciydi.
“Soradex’in icabına bakıldı, Delg.”
“Verla!”
Kergan eski bir dostu görmenin heyecanındaydı. Ama yine de yaşlı dostundaki
gibi tuzağa düşmek istemiyordu.
“Evet, Kergan. Yine başını belaya sokmuşsun.”
Tapınağından dışından kanat sesleri ve kükremeler geliyordu. Sisteki ses:
“Anlaşılan ejderha dostlarınız Kernes ve Hera da burada. Kernes’i çocukla
tanıştırmak isterdim. Sonuçta isimleri benziyor.”
“O senin gibi değil, Delg. Tağınağa saygısızlık yapmayacak kadar kibar ve
cesur bir ejderha.”
Bernes’in derisi kalınlaşmaya başlamıştı. Sisten yayılan ses:
“Ã?ocuğu öldüremiyorsun, değil mi? Bu sefer yayın da sana yardım edemeyecek.
Ha ha ha!”
Ama Verla kemerinden bıçağını çıkardı ve fırlattı. Bıçak Bernes’in boynuna
saplandı. Sis dağılırken hayır nidaları yükseldi.
Kernes, Mavi Ejderha, binicisi Kahraman Kergan’ın tapınaktan çıkışını
beklemekteydi. Yanında şeker diye de biinen pembe renkli ejderha Hera vardı.
Rahipler ejderhaları saygıyla selamlıyorlardı.
Az sonra Kergan ve Verla çıktılar. Kergan’ın elinde bir çocuğun ölü bedeni
vardı. Kergan yüksek rütbeli rahibe:
“Ã?ocuğu uygun bir törenle gömün.”, diye rica etti.
“Elbette.”
Sonra Kergan, Kernes’in yanına vardı. Kernes’in kanatları masmavi
parlıyordu.
“şimdi nereye?”, diye sordu ejderha.
“Kral’a bu haberi iletmeliyim. Oğlunun öldüğünü bilmeli.”
***
Kral Herdas, haberi duyunca beklenen tepkiyi göstermemişti. Kendisinden
sonra tahta geçecek kişiyi, oğlunu böyle test etmesine başta Kergan kabul
etmemişti. Ama kendisinin uzun bir inzivaya çekilmesi gerektiğini
düşünmüştü. Uzun bir süre odunculukla uğraşmak ona iyi gelmişti. Kral
Herdas:
“Yazık! Ruhunu karanlık tarafa teslim eden bir evladımın olmasını
istemezdim. Geriye sadece yeğenim Gerfer kalıyor. O zaten savaşlarda
gösterdiği başarılarla tahtı haketmekte.”
Her ne kadar oğlunun ölümü hakkında yaptığı konuşmasına sinirlensede
Kergan, krala bir şey dememişti. Ama kralın sözleri bitmemişti:
“Arazilerimin içinde yer alan şu ejderha topluluğu, Kergan! Aynı zamanda
senin de binicisi olduğun ejderhanın kabilesi. Onları burada istemiyorum.”
“Nasıl yani?”
“Onların tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Zorluk çıkarmadan arazilerimden
çıksalar iyi olur.”
“Ama efendim. Onlar biz bu topraklara yerleşmeden önce de vardılar.”
Ama kral kararlıydı. Kernes’in bunu duyması fazla uzun sürmemişti.
Kergan’a:
“Krala niye tepki göstermedin? Bilmiyor musun? Bizim o mağarada neyi
koruduğumuzu?”
“Herhalde. Merak etme. Böyle bir görevi kabul etmem.”
***
(İki gün sonra – Çalı Tepesi)
Hera, Kernes’ten daha çok tepki göstermişti. Ama Kernes binicisine
güveniyordu. Hera’yı sakinleştirerek:
“Ne senin binicin, ne de benim binicim böyle bir görevi kabul etmez. Krala
gününü gösterirler.”
“Ya o hazinelere ulaşırlarsa. Ya yıllar önceki olaylar tekrar yaşanırsa?”
Pembe ejderhanın yüzü ilk defa hüzün doluydu. En azından halk hiç şeker
lakaplı bu sevimli ejderhayı hüzünlü bir şekilde görmemişti. Ama Hera
göründüğünden daha bilge bir ejderhaydı. Verla’yı düşünüyordu. Onla
tanıştığı günleri.
Birden Kernes de ciddileşti:
“Bana söz ver.”
“Ne sözü?”
“On yıl sonra burada tekrar buluşacağız.”
“Bu da nerden çıktı?”
“Kral bana bir görev verdi. Binicim olmadan gideceğim bir görev.”
“Bu nasıl olur?”
“Dinle beni. Ã?nce sen bir söz ver.”
“Tamam. Söz.”
Kernes heybetli kanatlarını iki yana açtı: “ Karşı kıyıda bir isyan çıkmış.
Asilerin liderini krala teslim etmem lazım. Ama bu sandığımızdan daha uzun
sürebilir.”
“Nasıl?”
“Görüşürüz, Hera.”
Kernes uzaklaşırken Hera bir an peşinden gitmek istedi. Ama binicisi
Verla’yı bırakamazdı.
***
Böyle bir görevden binicisi Kergan’ın haberi yoktu. Büyük babası mimar Yüce
Miamer’in mezarı başında ne kadar süre durduğunu hatırlamıyordu. Ama tek
bildiği takip edildiğiydi. Bir gölge tarafından...
Sonrası beyninin içinden gelen sesler: “Bıçak nefesimi kesse de
düşüncelerim değişmedi, Kergan. Bu sefer karanlığa itilen sen olacaksın.”
“Hayır, çırağım. Sen kralın oğlusun. Bir prenssin. Kötülüğe teslim olma.
Savaş. Delg’in sözlerine kulak asma.”
Ama diğer seslerden daha keskin bir ses daha vardı: “Ne kadar da boş laflar
ediyorsun, Kergan. Amacıma hizmet etmekten başka çaren yok. Artık bedenin
benim yeni savaşçıma ait. Onu öldürerek amacıma hizmet etmiş oldun. Artık
onun ruhu benim bir kölem. Aynı senin bedenin gibi...”
***
Hera, Verla’yı hiç bir yerde bulamadı. Mağaraya geri dönmeye karar
verdiğinde yuvasından gelen dumanları fark etti. Tüm ejderhalar isyan
çıkartmıştı. Kralın tüm ordusu, Kergan’ın önderliğinde birer birer tüm
ejderhaları yere yıkılıyorlardı. Hera, Kernes’in bir tuzağa doğru gittiği
anlamıştı.
O sırada Verla, kapatıldığı hapishanede kralın bizzat kendisi tarafından
sorguya çekiliyordu. Kral:
“Böyle olacağını önceden tahmin etmeliydin aslında değil mi, güzelim?”
“Ã?yle, Delg.”, dedi daha her şeyi yeni anlayan Verla.
“Sonunda anladın.”
“Tabi. Hangi kral oğlu yerine başka birinin oğluna tahta geçme hakkı tanır
ki?”
“Aslında Kral Herdas iyi biriydi. Oğlu doğduğunda çok sevinmişti intihar
edecek kadar.”
“Demek en baştan beri onun bedeninin içindeydin.”
“Artık her şey bitti, Verla. Sen de ejderhan da öldünüz.”
Kral Herdas’ın elleri kızıla dönüştü. Verla’nın yanaklarına değdi. Verla
çığlık atmaya başladı. Yavaşça bedeni küle dönüşmeye başladı.
Savaş alanından kaçarken Hera, binicisinin çığlıklarını beyninde
yankılandığını duydu. O da gücünü kaybetmeye başladı.
***
Denizi arşınlarken Kernes bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ama artık
çok geç kalmıştı. Kanatları kıpırtayamaz olmuştu. Zar zor kıyıya ulaştı.
Yere yığıldıktan bir süre sonra bir grup tayfa onu farketti. Tayfalardan
biri: Kaptan buna hiç inanmayacak.”, dedi.
Kirli sakallarıyla ve topallayarak ilerlemesiyle tanına Kaptan Ceros,
tayfasının sözlerine inanmamıştı. Ejderhayı görünce soluğunu tutmuştu önce.
Sonra kendine gelerek ejderhaya korkarak değidi. Onun zor nefes aldığını
farketti. Birden tayfalarına döndü:
“Gerizekalılar! Görmüyor musunuz? Ejderha hasta. Bir tas su getirin hemen.”
Suyu içerken Kernes yavaşça gözlerini araladı. Sakallı adamın iyi biri
olduğunu sezdi. Konuşmaya çalıştı. Ama hiç dermanı kalmamıştı. Sadece
Hera’yı düşünüyordu.
***
Kergan yayını başka bir ejderhanın kalbine doğrultmuştu. Her bir ejderhanın
ölümüyle daha da keyifleniyordu. Sonra kalan askerleriyle mağaraya girdi.
İçeride saklanan yavru ejderhaları ve ejderha yumurtularını birer birer yok
ettiler. En sonunda efendisinin istediği hazineye ulaştı: Ejderha Elması.
Sonsuz yaşam ve zenginlik sağladığına inanılan efsanevi elmas. Delg’in
tekrar eski bedenine kavuşmasını sağlayacak olan elmas.
Kergan arkasında elması sandığında taşıyan iki askerle birlikte taht
odasına doğru gitmekteydi. Kral onu bekliyordu.
“En sonunda. Elmas ayağımın dibinde. Yıllardır benden sakladılar. Ama artık
her şey bitti. Sana yeni bir görv veriyorum Ejderha Katleden Yüce Savaşçı
Kergan. Git ve o soysuz hayvanını öldür.”
“Tabi efendim. Peki Verla nerde?”
“Senin için küllerini sakladım.”
Birden Kergan’ın kalbi sıkışmaya başladı: “Ama bu nasıl olur?”
“Sana demiştim hep. Ejderhalara güven olmaz. Anlaşılan şeker sonunda
efendisine ihanet etti.”
“Peki pembe ejderha şimdi nerde?”
“Köşe bucak saklanıyor.”
“Yakında onun da icabına bakarım, efendim.”
Kralın yüzündeki tebessüm artmıştı Kergan’ın son sözlerinden sonra.
***
Kernes mavi kanatları gererken kendini biraz daha iyi hissediyordu. Her ne
kadar temizliğine pek dikkat etmeyen biri olsa da Kaptan Ceros iyi biriydi.
Gemisi hazır olduğu ve yarına kadar karşı adaya mal götürmesi gerektiği
halde mavi ejderhayı bu halde bırakamayacak kadar yufka yürekliydi.
Tayfalarından birini Işık Tapınağına yollamıştı. İki saat sonra bir rahiple
döndü. Gelen rahibin gözleri açık mavi renkti. Aynen cübbesinin rengindeydi.
Ejderhayı görünce tedirgin olmamıştı. Onun kim olduğunu anlamıştı:
“Ah! Bahtsız Kergan! Binicinin ihaneti seni çok yıpratmış olmalı!”
Bu sözler üzerine rahibe öfkeyle bakmaya başladı Kergan: “Ne ihaneti?”
Kaptan ve tayfalar şaşkındı ejderhanın konuşmasıyla. Rahip:
“Ã?nce kendimi bir takdim edeyim. Ben Yüce Işık Rahibi Serian.”
“Seni tanıyorum.”
“Evet. Geçen gün karşılaşmıştık.”
“şimdi anlat bana bune ihanetiymiş?”
Rahibin her sözüyle biraz daha yıkılmıştı Kergan. Rahibin sözleri
bittiğinde de tüm gücünü toplayarak yükselmeye başladı:
“Buna inanmıyorum. Bunun arkasında başka bir şey var?”
Serian’ın ejderha yeterince uzaklaştıktan sonra cübbesinin rengi kızıla
dönüştü. Yüzü de yaralı bir hal aldı. O sırada tayfalar ve Ceros’un etrafını
kızıl cübbeli adamlar sardı. Büyücü Soradex kızıl gözlerini Ceros’a çevirdi
önce. Sonra adamlarına:
“Hepsini yok edin. Kimse sağ kalmamalı. Ejderhaların sonunun iç yüzünü
kimse bilmemeli.”
***
“HERA!”
Tüm mağarayı dolaştı. Tek bulduğu kendi ırkının ölüleriydi. Hepsi için tek
tek ağladı. Özellikle genç ejderhalar için. Ama Hera’dan bir iz yoktu. Bir
süre sonra birisinin arkasında olduğunu farketti. Bu Kergan’dı:
“Boşuna Hera’yı arama. Binicisinin sonunu paylaştı. Onun cesedi
saklanamayacak kadar değersiz artık.”
“SEN! Bunu bana neden yaptın?”
“Hiç anlamadın değil mi?”
“Sen Kergan olamazsın!”. Sesindeki tonda hala eski binicisine özlem vardı.
Ama Kergan kralın emrine harfiyen uyma niyetindeydi. İçindeki Bernes’in ruhu
gerçek Kergan’ın ruhunun bedenine dönmesine izin vermiyordu. Bunu Kernes
asla bilemeyecekti. O hala Kergan’ın bir çeşit büyüyle bu hale geldiğini
sanıyordu. Bu da en büyük hatası olacaktı.
“şu yaptıklarına bak! Bunların hepsi benim kardeşimdi. Hep sizle iyi
geçindiler. Size zarar vermediler. Sizden önce de burdaydık biz. Biliyordun.
Onu koruyorduk. Tekrar Delg’in hakimiyeti gelmeyecekti. Söz vermiştik
birbirimize onun bedenini yok ettiğinde. Hatırlamaya çalış.”
“Tabi ki hatırlıyorum. Ama artık yeni bir düzen var. Daha mutlu ve daha
huzurluyuz.”
“Biz miydik huzuru bozan?”.
Artık Kernes’in sesi çok yükselmişti. Ã?fkesine hakim olmaya çalışıyordu.
“Artık bu diyarların hepsi yeni yüce efendimize ait. Yüce Ejderha Tanrımız
DELG’E!”
***
Işık Tapınağının hiç sönmeyen mavi alevi ilk defa o kadar azalmıştı.
Tapınakta her vahşice katledilen rahibe karşılık biraz daha gücü
azalmaktaydı. Soradex en sonunda ateşin bulunduğu odaya varmıştı. Ona iki
eliyle uzaktan bir çeşit büyü yaptı. Sözlerini kimse duyamamıştı. Ã?ünkü
lanetli Huyt büyücülerinin sözlerindendi. Ejderha Tanrı’sı Delg’in baş
büyücülerinin.
Tapınağın çatısına asılan kızıl bayrak artık bu tapınağın bir Hulg Tapınağı
olduğunu belirtiyordu. Soradex yaralı yüzünün acımasına rağmen gülümsüyordu:
“Keşke kardeşim de bu anı görseydi. Tekrar düzen geri geldi. Adalet tekrar
sağlandı.”
Kızıl cübbeli yandaşlarına döndü. Son elini havaya kaldırdı: “Efendimiz
Yüce Delg’e!”, diye bağırdı.
***
Kergan yayını ejderhasına tutarak: “Ya efendimize boyun eğ, yaşamana bir
müddet daha izin versin ya da şimdi öl.”
“Efendinimiz mi? Kulağın ağzından çıkanları duyuyor mu?”
“Hem de çok net bir şekilde. Sen soruma cevap ver. Boyun eğ efendimiz
Delg’e.”
“ASLA!”
“Onun kudretini hala tanımıyorsun. Çok yazık!”
“Asıl sana yazık, Kergan!”
Kergan yayına bir ok yerleştirdi. Tam fırlatmak üzerindeydi ki Kernes
mağaranın tepesine doğru alev püskürttü. Mağara çökmeye başladı. Kernes son
anda mağaradan çıktı. Binicisi kayaların altında kalmıştı. Son defa güzel
ülkesine baktı Kernes. Artık sürgün zamanıydı.
***
(şimdi...)
“Senin öldüğünü söylediler, Hera!”
“Demek ki içindeki ses öyle demiyordu. Buraya gelip beni beklediğine göre.”
İki ejderha, son kalan iki ejderha kanatlarını gerdiler. Ufka doğru
baktılar ikisi de.
“Biliyorum. O aslında benim hala tanıdığım kahraman. Bir yerlerlerden
mutlaka bizi izliyordur.”
Verla ve Kergan’ın ruhu iki ejderhayı izliyordu gerçekte de. Zamanı gelince
eski barışçılç düzeni getireceklerine inanıyorlardı. Verla’nın yüzü hala
eskisi gibi güzel ve narindi. Kergan hala güçlüydü. Ejderhalar onları
göremiyordu. Ama onların bir yerlerde, özgür ve barış dolu bir yerde
olduklarını biliyorlardı. Bu da onlara yeterdi. Ã?ünkü bu dünyada ne barış ne
de özgürlük kalmıştı...
Ejderhaların Sonu
İki Yaşlı göz ufka doğru bakmaktaydı. Kanatları artık daha da ağır gelmeye
başlamıştı bu yaşlı ejderhaya. Ağacın gölgesine uzanmış beklemekteydi. O
sözünü tutmuştu. Yıllar önce bu ağacın gölgesinde buluşacaklarına söz
vermişlerdi birbirlerine.
Tam artık beklemekten vazgeçmişti ki onu gördü. Gözleri pek fazla ileriyi
seçemiyordu. Ama emindi. Bu beklediğiydi. Hera’ydı. Son dişi ejderhaydı.
Kendisi de son erkek ejderhaydı. İsmi Kernes’di. Eskiden sırtında bir
kahramanı taşırdı. Birlikte birçok savaşa katılmışlardı. Ama kahraman bir
gün yanlış bir seçim yapmıştı. Zengin ve bencil bir kraldan, ülkesini tehdit
eden tüm ejderhaların derisini kendisine getirmesi emrini almıştı. Bu
Kernes’in ailesini de içeren bir emirdi. Olsa ki onların insanlarla bir alıp
veremedikleri yoktu.
Kralın arzusu ejderhaların mağaralarında sakladıkları sonsuz
zenginliklerdi. Kernes’in o çok sevdiği ve güvendiği kahraman bu görevi hiç
düşünmeden kabul etmişti. Zaten yaşlı ejderha gerisini hatırlayamayacak
kadar acı çekmişti. Kanatları delik deşikti. Hera’nınkiler de öyleydi. Ã?nce
birbirlerine uzun uzun baktılar. Hera’nın derisi pembeye yakındı.
Kernes’inki ise masmaviydi. İyice gökyüzüne yükseldiğinde insanlar onu
algılamakta güçlük çekerdi.
Hera ilk sessizlği bozan olmuştu: “Bunca yıl acılarını dindirmeye yetmedi,
sanıyorum.”
“Doğru tahmin etmişsin, Hera.”
“Peki. şimdi ne yapmayı düşünüyorsun? Bu yaşlı kanatlar seni taşımakta
güçlük çekiyorlardır, eminim.”
“Evet. Ben yaşlandım, Hera. Sen de öyle. Soyumuz tükendi. Sonunda insanlar
huzura erdi. Ejderhalar tamamen defetildi ve ben söz verdiğim halde halkımın
yanında olamadım.”
“Ama bir görevin vardı.”
“Evet. Bir görev. İnsanların iyiliği için yapılmış bir görevdi. Ã?dülüm de
bu oldu. Bir yokoluş hikayesi.”
“Bunca yıl saklandım. Sana söz vermiştim bu yerde buluşmak için. Eskisi
gibi değilim artık. Herkesin sevgilisi pembe ve şeker ejderha gitmişti.
İnanabiliyor musun? Bunca yıl ağzımdan bir alev bile çıkartamadım. Belki de
fark edilmekten korktum.”
Kernes, Hera’ya baktı. Hala eskisi gibi ona çekici geliyordu. Kanatlarını
gerdi:
“Ben de senin gibiydim. Saklandım. Basit bir trol gibiydim. Avlandım. Ã?iğ
çiğ yedim. Aynen senin gibi alev çıkartmaktan korktum.”
Birden Kernes’in beyninin içinde bir şeyler harekete geçti. Sanki hafızası
unutulmuş anıları tekrar ortaya çıkartıyordu.
“İyi misin?”, diye sordu Hera.
“Galiba.”
Ama birden Kernes, Hera’ya kuşkuyla bakmaya başladı: “Sen... Ama sen...
Ölmüştün.”
“İyi misin?”
“Evet. Hatırlıyorum. Ben... Ordaydım. Sen ölmüştün.”
***
(10 yıl önce)
Bernes, oduncu Berr’in çırağı, her zaman bir şövalye olmak istemişti.
Hırsızları kovalamak, güzel leydilerin aklını çelmek, ejderhalarla savaşmak,
trol inlerini arşınlamak ve cücelerin madenlerin madenlerini gezmek... Tam
bir maceracı ruhuna sahipti. Ama basit bir oduncu çırağının bu hayalini
gerçekleştirmesi imkansızdı.
Dalıp gittiği bir sırada ustası Berr onu bağırarak uyandırdı: “Bernes.
Kaldır şu kıçını. Eski bir dostum uzun yollardan bugün şehre gelecek. Ben
onu karşılamaya gidiyorum. Geldiğimde şu duvarın dibindeki tüm kütükler
kesilmiş olsun.”
“Peki efendim.”
Normalde Berr sakin biriydi. Bügün Bernes ustasını biraz heyecanlı
görmüştü. Demek ki dostunu yıllardır görmedi diye düşündü. Yaklaşık yirmi
dakika sonra ustası yanında yaşlı bir adamla geri döndü. Yaşlı adam kısa
boyluydu. Belki de bu biraz kambur durmasından da kaynaklanıyor olabilirdi.
Bernes’in mavi gözleri nedense bu yaşlı adamda açıklayamadığı bir sıcaklık
hissetti. Berr, çırağına: “Bize iki tabure getir hemen.”, diye seslendi.
Yaşlı adam çantasını duvarın dibine dayadı. Sonra Bernes’in getirdiği
tabureye oturdu.
“Berr, beni bu gençle tanıştırmayacak mısın?”
“Kendisi benim çırağım. İsmi Bernes. Bir ay önce ailesini trajik bir
şekilde kaybetti. Bir haftadır da yanımda çalışıyor.”
Bernes ses çıkarmadan ustasının yaşlı adama onun hakkında anlattıklarını
dinliyordu. Yaşlı adam ilgiyle Bernes’i süzmekteydi.
“Bernes demek. Sen cesur birine benziyorsun. Aslında şehre geliş sebebim
bunca yıl edindiğim değerli eşyaları elden çıkartmak için bir dükkan
açmaktı. Bir yardımcıya ihtiyacım olacak. Belki benim yanımda çalışmak
istersin. Ama dotum Berr de iyi bir insandır. Ã?ıraklarıyla arası hep iyi
olmuştur. İyi de para verir. Ben pek fazla bir şey veremiyebilirim. Ama sana
engin bilgilerimi sunabilirim. Tüm yaşadığım maceraları sana anlatabilirim.”
Macera lafı Bernes’i iyiden iyiye yaşlı adama çekmişti. Berr mutsuzca:
“Seni yaşlı budala. Tam da çocuğun arzu ettiği şeyleri sundun. Sanki çocuğu
önceden tanımış gibi konuştun.”
“Ben insanları gözünden tanırım, Berr. Hala beni tanımadın mı?” Eee, evlat.
Kabul ediyor musun?”
Altmış yaşına varmış, şu zamana kadar evlenmemiş ustası Berr’e baktı.
Ailesi o trajik gecede kaybettiği günün sabahında ilk yardım elini o
uzatmıştı. Üç hafta onun evinde kalmıştı. Sonra ona kendi mesleğin
inceliklerini öğretmeye başlamıştı. Belki pek fiyakalı bir meslek değildi
odunculuk. Ama kasabada iyi para kazandırdığı oluyordu. Belki sadece kış
aylarında. Ama daha ismini bile bilmediği bu yaşlı adam ona hep arzuladığı
şeyleri öğrenme fırsatı sunuyordu. Belki de maceraperest adam bir ejderhayla
karşılaşmış olabilirdin. Ona onlardan bahsedebilirdi. Bu fırsatı
kaçıramazdı. Her ne kadar ustası Berr’e borcu olsa da böyle bir fırsat kırk
yılda bir gelirdi.
***
(Bir hafta sonra)
Ailesini kaybeden biri için ailesinin yerine koyacak başka birini bulmak
zordur. Belki ustası Berr ona gerçek babası gibi davranmıştı, ona evini
açmıştı, iyi de para veriyordu; ama bu yaşlı adam Bernes’e daha fazla güven
ve sevgi veriyordu.
Daha ismini bile öğrenememişti. Ne zaman sorsa bir şekilde konuyu
değiştiriyordu. O da fazla üstelemiyordu. Her gece ona yaşadığı maceralarını
anlatıyordu. En çok Bernes ejderhalarla ilgili olanları merakla dinliyordu.
Geçen gece Ejdeha Tanrısı Delg’in nasıl bir şekilde alt edildiğini
anlatmıştı. Yay kullanmakta usta bir savaşçının özel olarak hazırladığı
zehirli bir okla vurulmuştu. Hikaye bitince yaşlı adam ona bir elmas
gösterdi. Elmas turkuaz rengindeydi. İçi pusluydu.
“Bu elmasın adı Niaxxe. İçinde Delg’in ruhu saklıdır. En azından öyle
inanılır. Bunu ele geçirmem bayağı zor olmuştu. Ama bu da başka bir hikaye.
Hadi şimdi yatağa...”
Merakına yenik düşen Bernes ertesi gece bir kere daha elması görmek için
yaşlı adamın onu gizli tutuğu sandığı açtı. Anahtarı rafta duruyordu.
Anlaşılan yaşlı adam Bernes’e aşırı güveniyordu.
Elmas çok parlaktı. İçini görmeye çalıştı. Bir ara yeşil bir çift göz görür
gibi oldu. Ama sonra kayboldu.
Elması yerine koyamıyordu. İradesi buna izin vermiyordu. Sonunda elması
alıp kaçtı.
şehrin yakınındaki ormana varana kadar durmadı. Elmasa hayran kalmıştı. O
gece yıldızlar da son derece parlaktı. Sanki dünyaya daha bir
yaklaşmıştılar.
Birden Bernes elmastaki yeşil gözleri bir daha gördü. Elmas birden
konuşmaya başladı. Sanki Bernes’in beyninin içindeydi.
“Bana yardım et. Kurtar beni.” Ses çok keskin ve biraz kabaydı.
“Sen de kimsin?”
“Ben Ejderha Tanrısı Delg. Beni hapsolduğum yerden kurtarırsan sana sonsuz
güç veririm.”
“Ben deliyorum.”
“Hayır. O yaşlı ihtiyarın adı Kergan’dır. Beni o zehirli okla vurmuştu. Ama
ruhum bu elmasa hapsoldu. Kurtar beni. Hayallerini gerçekleştireyim.”
“Nasıl yapacağım?”
“Elması kır.”
“Ama çok sert.”
“Ancak bir şekilde elmas yok edilebilir.”
“Nasıl peki?”
“Işık Tanrısı Xona’nın tapınağındaki hiç bitmeyen mavi bir alev vardır.
İnsanın elini yakmaz. Ama kötülüğün tapıanağa girmesini engeller. Elması
eritecek tek güç o. Bana inanmalısın.”
“Peki nerede bu tapınak?”
“Nehrin karşısında bir liman kenti var. İsmi Neira’dır. Ordaki bir gemi
seni tapınağın bulunduğu adaya götürebilir.”
“Hangi gemi?”
“Gücü hak et. Ã?ğren ve elması yok et.”
“HANGİ GEMİ?”
Sesi gereğinden fazla yüksek çıkmıştı. Ama beynindeki ses kesilmişti.
***
(İki gün sonra – Neira)
Neira bilindik bir liman şehriydi. Hanlar, tersaneler ve bekar gemicilerin
(arada evliler de olabiliyor tabi) tercih ettiği eğlence yerleri özenle
sanki etrafa dağılmıştı.
Bernes şehre vardığında direk limana gitti. Herkes işinin başındaydı. Kimse
birbirine selam vermiyordu.
Limanda koca bir gemi dikkatini çekti. Açık mavi bayrakları vardı. İsmi
Liverna’ydı. Geminin yanına yanaştı. Birasıyla meşgul bir tayfaya:
“Afedersiniz. Bu gemi ne tarafa gider?”
“Ne yapacan ki küçük?”, diye soruya soruyla karşılık verdi tayfa sinir
bozucu bir sesle.
“Bir tapınağa gitmem gerekiyor. İsmi Işık Tağınağı.”
“Ben bilmem. Bak kaptan geliyor. Ona sor.”
Kaptan Ceros kirli sakallı, topallayan, hafif şişman biriydi. Sakalları son
içtiği biranın yüzünden ıslaktı.
“Kaptan, burada bir küçük var. Bir tapınaktan bahsediyor.”
“Geliyorum. Hık!”
“Kaptan, bu sefer bayağı doldurmuşsun mideyi.”
“Sorma. Kaçırdık bu sefer gereğinden fazla. Eee, evlat. Sen ne soracaktın?”
“Efendim. Bu gemi Işık Tapınağının olduğu adaya gider mi?”
“Evet. O Tapınak. Ne olmuş ki?”
“Benim oraya gitmem lazım. Ailemi geçen hafta kaybettim. Amcam orada rahip.
Tek akrabam. Günlerdir açım. Lütfen yardım edin.”
Anlaşılan Bernes’in yalanı işe yaramıştı. Kaptan’ın sesi titremekteydi.
Bernes’in anlattıkları onu hüzünlendirmişti: “Tamam, evlat. Sana inandım.
Atla gemiye. Zaten gece yola çıkıyoruz. Sanşlısın.”
***
(Dört gün sonra – Işık Adası)
Işık Tapınağı fazla gösterişli değildi. Ne olduğunu bilmeyen birisi
tapınağı sıradan bir kilise zannedebilirdi. Bahçesinde açık mavi renkte
cübbeli rahipler dolaşıyordu. Tapınağın girişinde iki asker vardı. Bernes
korka korka tapınağa girdi. Askerler hiç ilgilenmemişlerdi. Tam rahatlamıştı
ki arkasından biri seslendi:
“Sen, evlat!”
Arkasını döndüğünde üstündeki cübbenin diğerlerine göre daha gösterişli
olmasından ona seslenenin daha üstün bir rütbeye sahip bir rahip olduğunu
anladı.
“Sen de çok fazla korku seziyorum.”
“Anlamadım.”
“Dahası sen büyük bir günah işlemişsin. Tapınağımızı kirletmene müsaade
edemem.”
Ama o sırada başka bir rahip daha geldi:
“Terban, çocuğu görmüyor musun? Anlaşılan uzun yıllardan gelmiş.
Günahlarından arınmaya gelmiş.”
“Fazla iyimser olma, Serian.”
“Sen de insanlara güvenmeyi öğren.”
İki rahip kavga ederken Bernes çoktan mavi alevin olduğu salona gitmişti.
Kimsecikler yoktu. Ses yine beyninde yankılanıyordu:
“Kurtar bizi. Hemen. Elması aleve tut.”
Elması aleve yaklaştırdı. Elini alev yakmıyordu. Ama elmas eriyordu.
Elmastaki sis tüm odaya yayıldı.
“Sonunda özgürüm, evlat. Sen tam aradığım bedensin. Günahkar bir genç.”
“Neden bahsediyorsun?”
“Hala hatırlamıyor musun? Aileni öldürdün. Onları yaktın. Ã?ünkü onlar sefil
ve önemsiz insanlardı.”
“Hayır!”
“Ã?yle! Kafana düşen bir odun olayı unutmanı sağladı. Ama kalbin bu kötülüğü
unutamaz. Bana yaklaş ki sana söz verdiğim gücü vereyim.”
Birden Bernesin mavi gözleri kızıla döndü. O sırada içeri biri girdi.
Elinde bir yay vardı. Gümüş kapmalamalıydı. Başında parlak bir miğfer vardı.
Ama Bernes o yaşlı gözlerden onun kim olduğunu anlamıştı: Ustası Berr.
Sisin içindeki ses Berr’e haykırdı:
“İkinci defa planımı bozmana izin vermeyeceğim, Kergan.”
“Ben hiç öyle sanmıyorum. Bırak o çocuğu.”
“Ã?ocuk gücüme güç katacak. O potansiyel kötü.”
“Ã?nce sevgili dostum yaşlı ihtiyarı öldürdün. Yerine kendi soysuz
büyücülerinden birini ona dönüştürdü. Beni bile kandırdın.”
“Soradex çok iyi bir büyücüdür.”
O sırada odaya pembe renkte elbise giymiş kemerinde iki parlak bıçağım olan
bir sarışın bayan içeri girdi. Hareketleri çok çekiciydi.
“Soradex’in icabına bakıldı, Delg.”
“Verla!”
Kergan eski bir dostu görmenin heyecanındaydı. Ama yine de yaşlı dostundaki
gibi tuzağa düşmek istemiyordu.
“Evet, Kergan. Yine başını belaya sokmuşsun.”
Tapınağından dışından kanat sesleri ve kükremeler geliyordu. Sisteki ses:
“Anlaşılan ejderha dostlarınız Kernes ve Hera da burada. Kernes’i çocukla
tanıştırmak isterdim. Sonuçta isimleri benziyor.”
“O senin gibi değil, Delg. Tağınağa saygısızlık yapmayacak kadar kibar ve
cesur bir ejderha.”
Bernes’in derisi kalınlaşmaya başlamıştı. Sisten yayılan ses:
“Ã?ocuğu öldüremiyorsun, değil mi? Bu sefer yayın da sana yardım edemeyecek.
Ha ha ha!”
Ama Verla kemerinden bıçağını çıkardı ve fırlattı. Bıçak Bernes’in boynuna
saplandı. Sis dağılırken hayır nidaları yükseldi.
Kernes, Mavi Ejderha, binicisi Kahraman Kergan’ın tapınaktan çıkışını
beklemekteydi. Yanında şeker diye de biinen pembe renkli ejderha Hera vardı.
Rahipler ejderhaları saygıyla selamlıyorlardı.
Az sonra Kergan ve Verla çıktılar. Kergan’ın elinde bir çocuğun ölü bedeni
vardı. Kergan yüksek rütbeli rahibe:
“Ã?ocuğu uygun bir törenle gömün.”, diye rica etti.
“Elbette.”
Sonra Kergan, Kernes’in yanına vardı. Kernes’in kanatları masmavi
parlıyordu.
“şimdi nereye?”, diye sordu ejderha.
“Kral’a bu haberi iletmeliyim. Oğlunun öldüğünü bilmeli.”
***
Kral Herdas, haberi duyunca beklenen tepkiyi göstermemişti. Kendisinden
sonra tahta geçecek kişiyi, oğlunu böyle test etmesine başta Kergan kabul
etmemişti. Ama kendisinin uzun bir inzivaya çekilmesi gerektiğini
düşünmüştü. Uzun bir süre odunculukla uğraşmak ona iyi gelmişti. Kral
Herdas:
“Yazık! Ruhunu karanlık tarafa teslim eden bir evladımın olmasını
istemezdim. Geriye sadece yeğenim Gerfer kalıyor. O zaten savaşlarda
gösterdiği başarılarla tahtı haketmekte.”
Her ne kadar oğlunun ölümü hakkında yaptığı konuşmasına sinirlensede
Kergan, krala bir şey dememişti. Ama kralın sözleri bitmemişti:
“Arazilerimin içinde yer alan şu ejderha topluluğu, Kergan! Aynı zamanda
senin de binicisi olduğun ejderhanın kabilesi. Onları burada istemiyorum.”
“Nasıl yani?”
“Onların tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Zorluk çıkarmadan arazilerimden
çıksalar iyi olur.”
“Ama efendim. Onlar biz bu topraklara yerleşmeden önce de vardılar.”
Ama kral kararlıydı. Kernes’in bunu duyması fazla uzun sürmemişti.
Kergan’a:
“Krala niye tepki göstermedin? Bilmiyor musun? Bizim o mağarada neyi
koruduğumuzu?”
“Herhalde. Merak etme. Böyle bir görevi kabul etmem.”
***
(İki gün sonra – Çalı Tepesi)
Hera, Kernes’ten daha çok tepki göstermişti. Ama Kernes binicisine
güveniyordu. Hera’yı sakinleştirerek:
“Ne senin binicin, ne de benim binicim böyle bir görevi kabul etmez. Krala
gününü gösterirler.”
“Ya o hazinelere ulaşırlarsa. Ya yıllar önceki olaylar tekrar yaşanırsa?”
Pembe ejderhanın yüzü ilk defa hüzün doluydu. En azından halk hiç şeker
lakaplı bu sevimli ejderhayı hüzünlü bir şekilde görmemişti. Ama Hera
göründüğünden daha bilge bir ejderhaydı. Verla’yı düşünüyordu. Onla
tanıştığı günleri.
Birden Kernes de ciddileşti:
“Bana söz ver.”
“Ne sözü?”
“On yıl sonra burada tekrar buluşacağız.”
“Bu da nerden çıktı?”
“Kral bana bir görev verdi. Binicim olmadan gideceğim bir görev.”
“Bu nasıl olur?”
“Dinle beni. Ã?nce sen bir söz ver.”
“Tamam. Söz.”
Kernes heybetli kanatlarını iki yana açtı: “ Karşı kıyıda bir isyan çıkmış.
Asilerin liderini krala teslim etmem lazım. Ama bu sandığımızdan daha uzun
sürebilir.”
“Nasıl?”
“Görüşürüz, Hera.”
Kernes uzaklaşırken Hera bir an peşinden gitmek istedi. Ama binicisi
Verla’yı bırakamazdı.
***
Böyle bir görevden binicisi Kergan’ın haberi yoktu. Büyük babası mimar Yüce
Miamer’in mezarı başında ne kadar süre durduğunu hatırlamıyordu. Ama tek
bildiği takip edildiğiydi. Bir gölge tarafından...
Sonrası beyninin içinden gelen sesler: “Bıçak nefesimi kesse de
düşüncelerim değişmedi, Kergan. Bu sefer karanlığa itilen sen olacaksın.”
“Hayır, çırağım. Sen kralın oğlusun. Bir prenssin. Kötülüğe teslim olma.
Savaş. Delg’in sözlerine kulak asma.”
Ama diğer seslerden daha keskin bir ses daha vardı: “Ne kadar da boş laflar
ediyorsun, Kergan. Amacıma hizmet etmekten başka çaren yok. Artık bedenin
benim yeni savaşçıma ait. Onu öldürerek amacıma hizmet etmiş oldun. Artık
onun ruhu benim bir kölem. Aynı senin bedenin gibi...”
***
Hera, Verla’yı hiç bir yerde bulamadı. Mağaraya geri dönmeye karar
verdiğinde yuvasından gelen dumanları fark etti. Tüm ejderhalar isyan
çıkartmıştı. Kralın tüm ordusu, Kergan’ın önderliğinde birer birer tüm
ejderhaları yere yıkılıyorlardı. Hera, Kernes’in bir tuzağa doğru gittiği
anlamıştı.
O sırada Verla, kapatıldığı hapishanede kralın bizzat kendisi tarafından
sorguya çekiliyordu. Kral:
“Böyle olacağını önceden tahmin etmeliydin aslında değil mi, güzelim?”
“Ã?yle, Delg.”, dedi daha her şeyi yeni anlayan Verla.
“Sonunda anladın.”
“Tabi. Hangi kral oğlu yerine başka birinin oğluna tahta geçme hakkı tanır
ki?”
“Aslında Kral Herdas iyi biriydi. Oğlu doğduğunda çok sevinmişti intihar
edecek kadar.”
“Demek en baştan beri onun bedeninin içindeydin.”
“Artık her şey bitti, Verla. Sen de ejderhan da öldünüz.”
Kral Herdas’ın elleri kızıla dönüştü. Verla’nın yanaklarına değdi. Verla
çığlık atmaya başladı. Yavaşça bedeni küle dönüşmeye başladı.
Savaş alanından kaçarken Hera, binicisinin çığlıklarını beyninde
yankılandığını duydu. O da gücünü kaybetmeye başladı.
***
Denizi arşınlarken Kernes bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ama artık
çok geç kalmıştı. Kanatları kıpırtayamaz olmuştu. Zar zor kıyıya ulaştı.
Yere yığıldıktan bir süre sonra bir grup tayfa onu farketti. Tayfalardan
biri: Kaptan buna hiç inanmayacak.”, dedi.
Kirli sakallarıyla ve topallayarak ilerlemesiyle tanına Kaptan Ceros,
tayfasının sözlerine inanmamıştı. Ejderhayı görünce soluğunu tutmuştu önce.
Sonra kendine gelerek ejderhaya korkarak değidi. Onun zor nefes aldığını
farketti. Birden tayfalarına döndü:
“Gerizekalılar! Görmüyor musunuz? Ejderha hasta. Bir tas su getirin hemen.”
Suyu içerken Kernes yavaşça gözlerini araladı. Sakallı adamın iyi biri
olduğunu sezdi. Konuşmaya çalıştı. Ama hiç dermanı kalmamıştı. Sadece
Hera’yı düşünüyordu.
***
Kergan yayını başka bir ejderhanın kalbine doğrultmuştu. Her bir ejderhanın
ölümüyle daha da keyifleniyordu. Sonra kalan askerleriyle mağaraya girdi.
İçeride saklanan yavru ejderhaları ve ejderha yumurtularını birer birer yok
ettiler. En sonunda efendisinin istediği hazineye ulaştı: Ejderha Elması.
Sonsuz yaşam ve zenginlik sağladığına inanılan efsanevi elmas. Delg’in
tekrar eski bedenine kavuşmasını sağlayacak olan elmas.
Kergan arkasında elması sandığında taşıyan iki askerle birlikte taht
odasına doğru gitmekteydi. Kral onu bekliyordu.
“En sonunda. Elmas ayağımın dibinde. Yıllardır benden sakladılar. Ama artık
her şey bitti. Sana yeni bir görv veriyorum Ejderha Katleden Yüce Savaşçı
Kergan. Git ve o soysuz hayvanını öldür.”
“Tabi efendim. Peki Verla nerde?”
“Senin için küllerini sakladım.”
Birden Kergan’ın kalbi sıkışmaya başladı: “Ama bu nasıl olur?”
“Sana demiştim hep. Ejderhalara güven olmaz. Anlaşılan şeker sonunda
efendisine ihanet etti.”
“Peki pembe ejderha şimdi nerde?”
“Köşe bucak saklanıyor.”
“Yakında onun da icabına bakarım, efendim.”
Kralın yüzündeki tebessüm artmıştı Kergan’ın son sözlerinden sonra.
***
Kernes mavi kanatları gererken kendini biraz daha iyi hissediyordu. Her ne
kadar temizliğine pek dikkat etmeyen biri olsa da Kaptan Ceros iyi biriydi.
Gemisi hazır olduğu ve yarına kadar karşı adaya mal götürmesi gerektiği
halde mavi ejderhayı bu halde bırakamayacak kadar yufka yürekliydi.
Tayfalarından birini Işık Tapınağına yollamıştı. İki saat sonra bir rahiple
döndü. Gelen rahibin gözleri açık mavi renkti. Aynen cübbesinin rengindeydi.
Ejderhayı görünce tedirgin olmamıştı. Onun kim olduğunu anlamıştı:
“Ah! Bahtsız Kergan! Binicinin ihaneti seni çok yıpratmış olmalı!”
Bu sözler üzerine rahibe öfkeyle bakmaya başladı Kergan: “Ne ihaneti?”
Kaptan ve tayfalar şaşkındı ejderhanın konuşmasıyla. Rahip:
“Ã?nce kendimi bir takdim edeyim. Ben Yüce Işık Rahibi Serian.”
“Seni tanıyorum.”
“Evet. Geçen gün karşılaşmıştık.”
“şimdi anlat bana bune ihanetiymiş?”
Rahibin her sözüyle biraz daha yıkılmıştı Kergan. Rahibin sözleri
bittiğinde de tüm gücünü toplayarak yükselmeye başladı:
“Buna inanmıyorum. Bunun arkasında başka bir şey var?”
Serian’ın ejderha yeterince uzaklaştıktan sonra cübbesinin rengi kızıla
dönüştü. Yüzü de yaralı bir hal aldı. O sırada tayfalar ve Ceros’un etrafını
kızıl cübbeli adamlar sardı. Büyücü Soradex kızıl gözlerini Ceros’a çevirdi
önce. Sonra adamlarına:
“Hepsini yok edin. Kimse sağ kalmamalı. Ejderhaların sonunun iç yüzünü
kimse bilmemeli.”
***
“HERA!”
Tüm mağarayı dolaştı. Tek bulduğu kendi ırkının ölüleriydi. Hepsi için tek
tek ağladı. Özellikle genç ejderhalar için. Ama Hera’dan bir iz yoktu. Bir
süre sonra birisinin arkasında olduğunu farketti. Bu Kergan’dı:
“Boşuna Hera’yı arama. Binicisinin sonunu paylaştı. Onun cesedi
saklanamayacak kadar değersiz artık.”
“SEN! Bunu bana neden yaptın?”
“Hiç anlamadın değil mi?”
“Sen Kergan olamazsın!”. Sesindeki tonda hala eski binicisine özlem vardı.
Ama Kergan kralın emrine harfiyen uyma niyetindeydi. İçindeki Bernes’in ruhu
gerçek Kergan’ın ruhunun bedenine dönmesine izin vermiyordu. Bunu Kernes
asla bilemeyecekti. O hala Kergan’ın bir çeşit büyüyle bu hale geldiğini
sanıyordu. Bu da en büyük hatası olacaktı.
“şu yaptıklarına bak! Bunların hepsi benim kardeşimdi. Hep sizle iyi
geçindiler. Size zarar vermediler. Sizden önce de burdaydık biz. Biliyordun.
Onu koruyorduk. Tekrar Delg’in hakimiyeti gelmeyecekti. Söz vermiştik
birbirimize onun bedenini yok ettiğinde. Hatırlamaya çalış.”
“Tabi ki hatırlıyorum. Ama artık yeni bir düzen var. Daha mutlu ve daha
huzurluyuz.”
“Biz miydik huzuru bozan?”.
Artık Kernes’in sesi çok yükselmişti. Ã?fkesine hakim olmaya çalışıyordu.
“Artık bu diyarların hepsi yeni yüce efendimize ait. Yüce Ejderha Tanrımız
DELG’E!”
***
Işık Tapınağının hiç sönmeyen mavi alevi ilk defa o kadar azalmıştı.
Tapınakta her vahşice katledilen rahibe karşılık biraz daha gücü
azalmaktaydı. Soradex en sonunda ateşin bulunduğu odaya varmıştı. Ona iki
eliyle uzaktan bir çeşit büyü yaptı. Sözlerini kimse duyamamıştı. Ã?ünkü
lanetli Huyt büyücülerinin sözlerindendi. Ejderha Tanrı’sı Delg’in baş
büyücülerinin.
Tapınağın çatısına asılan kızıl bayrak artık bu tapınağın bir Hulg Tapınağı
olduğunu belirtiyordu. Soradex yaralı yüzünün acımasına rağmen gülümsüyordu:
“Keşke kardeşim de bu anı görseydi. Tekrar düzen geri geldi. Adalet tekrar
sağlandı.”
Kızıl cübbeli yandaşlarına döndü. Son elini havaya kaldırdı: “Efendimiz
Yüce Delg’e!”, diye bağırdı.
***
Kergan yayını ejderhasına tutarak: “Ya efendimize boyun eğ, yaşamana bir
müddet daha izin versin ya da şimdi öl.”
“Efendinimiz mi? Kulağın ağzından çıkanları duyuyor mu?”
“Hem de çok net bir şekilde. Sen soruma cevap ver. Boyun eğ efendimiz
Delg’e.”
“ASLA!”
“Onun kudretini hala tanımıyorsun. Çok yazık!”
“Asıl sana yazık, Kergan!”
Kergan yayına bir ok yerleştirdi. Tam fırlatmak üzerindeydi ki Kernes
mağaranın tepesine doğru alev püskürttü. Mağara çökmeye başladı. Kernes son
anda mağaradan çıktı. Binicisi kayaların altında kalmıştı. Son defa güzel
ülkesine baktı Kernes. Artık sürgün zamanıydı.
***
(şimdi...)
“Senin öldüğünü söylediler, Hera!”
“Demek ki içindeki ses öyle demiyordu. Buraya gelip beni beklediğine göre.”
İki ejderha, son kalan iki ejderha kanatlarını gerdiler. Ufka doğru
baktılar ikisi de.
“Biliyorum. O aslında benim hala tanıdığım kahraman. Bir yerlerlerden
mutlaka bizi izliyordur.”
Verla ve Kergan’ın ruhu iki ejderhayı izliyordu gerçekte de. Zamanı gelince
eski barışçılç düzeni getireceklerine inanıyorlardı. Verla’nın yüzü hala
eskisi gibi güzel ve narindi. Kergan hala güçlüydü. Ejderhalar onları
göremiyordu. Ama onların bir yerlerde, özgür ve barış dolu bir yerde
olduklarını biliyorlardı. Bu da onlara yeterdi. Ã?ünkü bu dünyada ne barış ne
de özgürlük kalmıştı...
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Sathaces'in Hikayesi
Rhalack'ın Ã?ığlıkları
Koca ejderha Rhalack'ın göz kapakları aralandı ve ininin içini şöyle bir süzdü.Sabahın ilk ışıkları evinin girişinden içeri sızıyordu.Kanatlarını ve kuyruğunu biraz esnettikten sonra usulca ininden dışarı çıktı.Ba-araf'ın serin bahar havasını içine çekti.O tertemiz serin havayı alev alev yanan ciğerleriyle soludu.
Mutlu bir gündü onun için, doğrusu Ba-araf gibi cennet köşesi bir yerde mutlu olmamak çok zordu.İyice açıldıktan sonra ininin önünü kaplayan geniş ve uzun alanda biraz yürüdü, sonra bu alanın sonundaki uçuruma geldi.Aşağıyı şöyle bir süzdükten sonra kendisini boşluğa bırakıp kanatlarını çırpmaya başladı.
Sevgilisiyle buluşmaya gidiyordu, dün biricik aşkı Nlazlin ona telepatik yolla bir mesaj göndermişti.Akşam avına çıktığı sırada beyninde Nlazlini'in düşünceleri yankılanmıştı "Yarın sabah, Kunduzuyu Köprüsüne gel."şimdi hızla oraya doğru uçuyordu, arkasına sabah güneşini almış halde kanatlarını ağır ağır çırpıyordu.
İnsanların bu cennet diyar Ba-araf'a bıraktıkları izlerden biri de bu Kunduzsuyu Köprüsüydü.Yaklaşık ikiyüzyıl önce ejderha savaşları sona ermişti, ejderhalar bu güzel memlekette yeniden çoğalmışlardı.Savaş bitmeden önce burda yaşayan insanların yaptığı bir köprüydü ve bu ormanlık, kırlık alanda ilginç bir yapıydı kuşkusuz.
Nlazlin'i gördüğü an daireler çizerek alçaldı Rhalack, onun yanına geldiğinde kibar hareket etmeye çalışıyordu.Rhalack genç de olsa büyük bir ejderhaydı ve kibar davranınca komik oluyordu.Nlazlin'in yüzündeki somurtmayı görünce morali bozuldu ve endişelendi.Ne oldu sana diye soramadan Nlazlin konuşmaya başladı, sesi de oldukça soğuktu.
"Rhalack, biricik aşkım, ben gidiyorum ve bir daha geri dönmeyi düşünmüyorum." Yine telepati yoluyla iletişim kuruyordu Nlazlin, onun sevdiği ve başarılı olduğu yöntemdi.Rhalack'ın bu fena habere verdiği yüksek sesli tepki ise ejderha diliyleydi.İnsanların ve elflerin ağızlarında yücelen bu ejderha dili onun çatallı ağzından tiksindirici ve ürkütücü çıkıyordu.
"Nereye gidiyorsun, bir sorun mu var Nlazlin'im, yüce ejderham, kıymetlim, ben de gelirim" Rhalack resmen yalvarıyordu ona.Nlazlin de ejder diline geçti ve konuşmaya başladı, sanki her kelime yüreğini yakıp da ağzına geliyor, acıyla dökülüyordu.
"Bak Rhalack, beni iyi dinle.Sence biz ejderhalar bu cennet bahçesi (bunu tiksinerek söylemişti) yerde mutlu mesut yaşamak için mi yaratıldık?Cevap hayır, biz aşık olmak için de yaratılmadık Rhalack.Ancak yıkım için, savaş için yaratıldık.Üstün büyümüzle insanları yöneteceğimiz yerde onlar bizi buraya tıkmış." Cevap gelmesini beklemeden devam etti dişi ejderha Nlazlin.
"Bak şu köprücüğe, elfler, insanlar, cüceler ve onlar gibi olanlar yapım için yartılmışlar, güzel şeyler düşünmek ve yapmak onların işi...Ama bizim görevimiz bu değil.Ã?yle nefret doluyum ki, buraya tıkmış bizi insancıklar ve biz de itaat ediyoruz.Kalamam seninle.Aşkımızın(bunu da alaycı bir dille söylemişti) hatırına arkamdan gelme Rhalack, bu son isteğim.Ben kendim gibi düşünen birilerini bulmak için yola çıkacağım."
Rhalack'ın yüzüne tokat gibi çarptı bu laflar, husursuzca kıpırdandı ama konuşamadı.Afallamış bir halde gidişini izledi Nlazlin'in.Batı ufkunda küçük bir nokta haline gelip gözden kayboluncaya kadar yerinden kıpırdayamadı.Sonra kendisine geldi Rhalack, saniyeler geçtikçe acısının büyüklüğünü kavrıyor, "Neden arkasından gitmedim?" diyordu kendine.şimdi de yetişebilirdi ona ama bunun bir faydası olmazdı.
Sakinleşmeye çalıştı ama başaramadı, genç beyni onun isteğiyle hareket etmiyor, olayları kabullenmiyordu.Nlazlin'i sorgulamayı bile reddetti beyni, sadece acısını düşünüyordu ve giderek çoğalıyordu hüznü.İflas edecekti beyni, delirecekti veya bayılacaktı.Ağlamıyacak, yıkılmayacaktı ama, ölse bile...
Hemen arkasındaki Yıldızsağnağı doruğuna doğru havalandı, biraz sonra tepedeydi.Kunduzsuyu'na hakim küçük bir tepenin zirvesiydi burası.Kuzey yamacı dimdik bir uçurumdu.Rhalack tepeye geldiğinde kanatlarını iki yana açıp kafasını havaya kaldırdı.Sabah güneşini ve Ba-araf'ın bahar havasını yaran kuvvetli bir çığlık salıverdi.Derinlerden gelen nefretin, aşkın ve hüznün çığlıkları yeri göğü inletti.
Ba-araf'ın küçük hayvanları yuvalarına sindiler, yırtıcılar huzursuzlandı, öyle ki kadim ağaçlar bire durdukları yerde titrediler.Sıcak hava ağzından dışarı aktıkça dumanlar yükseliyordu.Ã?ığlığını kesmedi Rhalack, gücünün yettiği kadar nefretini döktü haykırışına.Herkes duysun Nlazlin'in bana yaptıklarını dedi içinden.Böyle sürüp gitti çığlıkları saatlerce...
Kendine geldiğinde Nlazlin'i aramaya çıktı.Ona duyduğu özlemden çok nefretti şu an için.İntikam almak istiyordu ve onu bulmak istiyordu.En kötüsü de onu hala deliler gibi seviyordu.Böylece yollara koyuldu genç ejderha Rhalack.
Diyarın her yerine gitmeye çalıştı, karlı doruklara ve balta girmemiş ormanlara, çöllere ve denizler ötesindeki adalara gitti.şuursuzca, bilinçsizce onu ararken delirdiğini hissedemedi bile.Bazen insanlarla ve onlara benzeyen yaratıklarla karşılaştı, hepsinde Nlazlin'i gördü.Ondan ürküp kaçtılar.Nlazlin'in kaçtığı gibi.
Artık onu ne Ba-araf'ta hatırlayan vardı ne de başka bir yerde.Unutulup gitmişti, Nlazlin onu unutmuştu ve o da hayatını unutmuştu.Aklı uçup gitmişti başından.Aklı yönetmesi gereken iri bir ejderha vücudu olduğunu mu unutmuştu acaba?Artık düşünemiyordu herşeyi, bilinçsizce yaşadı yıllarca.Yıllar birbirini kovalarken kontrolsüz bir halde ölümünü bekledi diyar diyar uçarak.O bir ölüydü zaten, ölmüştü Nlazlin uçup gittiği an...
Rhalack'ın Ã?ığlıkları
Koca ejderha Rhalack'ın göz kapakları aralandı ve ininin içini şöyle bir süzdü.Sabahın ilk ışıkları evinin girişinden içeri sızıyordu.Kanatlarını ve kuyruğunu biraz esnettikten sonra usulca ininden dışarı çıktı.Ba-araf'ın serin bahar havasını içine çekti.O tertemiz serin havayı alev alev yanan ciğerleriyle soludu.
Mutlu bir gündü onun için, doğrusu Ba-araf gibi cennet köşesi bir yerde mutlu olmamak çok zordu.İyice açıldıktan sonra ininin önünü kaplayan geniş ve uzun alanda biraz yürüdü, sonra bu alanın sonundaki uçuruma geldi.Aşağıyı şöyle bir süzdükten sonra kendisini boşluğa bırakıp kanatlarını çırpmaya başladı.
Sevgilisiyle buluşmaya gidiyordu, dün biricik aşkı Nlazlin ona telepatik yolla bir mesaj göndermişti.Akşam avına çıktığı sırada beyninde Nlazlini'in düşünceleri yankılanmıştı "Yarın sabah, Kunduzuyu Köprüsüne gel."şimdi hızla oraya doğru uçuyordu, arkasına sabah güneşini almış halde kanatlarını ağır ağır çırpıyordu.
İnsanların bu cennet diyar Ba-araf'a bıraktıkları izlerden biri de bu Kunduzsuyu Köprüsüydü.Yaklaşık ikiyüzyıl önce ejderha savaşları sona ermişti, ejderhalar bu güzel memlekette yeniden çoğalmışlardı.Savaş bitmeden önce burda yaşayan insanların yaptığı bir köprüydü ve bu ormanlık, kırlık alanda ilginç bir yapıydı kuşkusuz.
Nlazlin'i gördüğü an daireler çizerek alçaldı Rhalack, onun yanına geldiğinde kibar hareket etmeye çalışıyordu.Rhalack genç de olsa büyük bir ejderhaydı ve kibar davranınca komik oluyordu.Nlazlin'in yüzündeki somurtmayı görünce morali bozuldu ve endişelendi.Ne oldu sana diye soramadan Nlazlin konuşmaya başladı, sesi de oldukça soğuktu.
"Rhalack, biricik aşkım, ben gidiyorum ve bir daha geri dönmeyi düşünmüyorum." Yine telepati yoluyla iletişim kuruyordu Nlazlin, onun sevdiği ve başarılı olduğu yöntemdi.Rhalack'ın bu fena habere verdiği yüksek sesli tepki ise ejderha diliyleydi.İnsanların ve elflerin ağızlarında yücelen bu ejderha dili onun çatallı ağzından tiksindirici ve ürkütücü çıkıyordu.
"Nereye gidiyorsun, bir sorun mu var Nlazlin'im, yüce ejderham, kıymetlim, ben de gelirim" Rhalack resmen yalvarıyordu ona.Nlazlin de ejder diline geçti ve konuşmaya başladı, sanki her kelime yüreğini yakıp da ağzına geliyor, acıyla dökülüyordu.
"Bak Rhalack, beni iyi dinle.Sence biz ejderhalar bu cennet bahçesi (bunu tiksinerek söylemişti) yerde mutlu mesut yaşamak için mi yaratıldık?Cevap hayır, biz aşık olmak için de yaratılmadık Rhalack.Ancak yıkım için, savaş için yaratıldık.Üstün büyümüzle insanları yöneteceğimiz yerde onlar bizi buraya tıkmış." Cevap gelmesini beklemeden devam etti dişi ejderha Nlazlin.
"Bak şu köprücüğe, elfler, insanlar, cüceler ve onlar gibi olanlar yapım için yartılmışlar, güzel şeyler düşünmek ve yapmak onların işi...Ama bizim görevimiz bu değil.Ã?yle nefret doluyum ki, buraya tıkmış bizi insancıklar ve biz de itaat ediyoruz.Kalamam seninle.Aşkımızın(bunu da alaycı bir dille söylemişti) hatırına arkamdan gelme Rhalack, bu son isteğim.Ben kendim gibi düşünen birilerini bulmak için yola çıkacağım."
Rhalack'ın yüzüne tokat gibi çarptı bu laflar, husursuzca kıpırdandı ama konuşamadı.Afallamış bir halde gidişini izledi Nlazlin'in.Batı ufkunda küçük bir nokta haline gelip gözden kayboluncaya kadar yerinden kıpırdayamadı.Sonra kendisine geldi Rhalack, saniyeler geçtikçe acısının büyüklüğünü kavrıyor, "Neden arkasından gitmedim?" diyordu kendine.şimdi de yetişebilirdi ona ama bunun bir faydası olmazdı.
Sakinleşmeye çalıştı ama başaramadı, genç beyni onun isteğiyle hareket etmiyor, olayları kabullenmiyordu.Nlazlin'i sorgulamayı bile reddetti beyni, sadece acısını düşünüyordu ve giderek çoğalıyordu hüznü.İflas edecekti beyni, delirecekti veya bayılacaktı.Ağlamıyacak, yıkılmayacaktı ama, ölse bile...
Hemen arkasındaki Yıldızsağnağı doruğuna doğru havalandı, biraz sonra tepedeydi.Kunduzsuyu'na hakim küçük bir tepenin zirvesiydi burası.Kuzey yamacı dimdik bir uçurumdu.Rhalack tepeye geldiğinde kanatlarını iki yana açıp kafasını havaya kaldırdı.Sabah güneşini ve Ba-araf'ın bahar havasını yaran kuvvetli bir çığlık salıverdi.Derinlerden gelen nefretin, aşkın ve hüznün çığlıkları yeri göğü inletti.
Ba-araf'ın küçük hayvanları yuvalarına sindiler, yırtıcılar huzursuzlandı, öyle ki kadim ağaçlar bire durdukları yerde titrediler.Sıcak hava ağzından dışarı aktıkça dumanlar yükseliyordu.Ã?ığlığını kesmedi Rhalack, gücünün yettiği kadar nefretini döktü haykırışına.Herkes duysun Nlazlin'in bana yaptıklarını dedi içinden.Böyle sürüp gitti çığlıkları saatlerce...
Kendine geldiğinde Nlazlin'i aramaya çıktı.Ona duyduğu özlemden çok nefretti şu an için.İntikam almak istiyordu ve onu bulmak istiyordu.En kötüsü de onu hala deliler gibi seviyordu.Böylece yollara koyuldu genç ejderha Rhalack.
Diyarın her yerine gitmeye çalıştı, karlı doruklara ve balta girmemiş ormanlara, çöllere ve denizler ötesindeki adalara gitti.şuursuzca, bilinçsizce onu ararken delirdiğini hissedemedi bile.Bazen insanlarla ve onlara benzeyen yaratıklarla karşılaştı, hepsinde Nlazlin'i gördü.Ondan ürküp kaçtılar.Nlazlin'in kaçtığı gibi.
Artık onu ne Ba-araf'ta hatırlayan vardı ne de başka bir yerde.Unutulup gitmişti, Nlazlin onu unutmuştu ve o da hayatını unutmuştu.Aklı uçup gitmişti başından.Aklı yönetmesi gereken iri bir ejderha vücudu olduğunu mu unutmuştu acaba?Artık düşünemiyordu herşeyi, bilinçsizce yaşadı yıllarca.Yıllar birbirini kovalarken kontrolsüz bir halde ölümünü bekledi diyar diyar uçarak.O bir ölüydü zaten, ölmüştü Nlazlin uçup gittiği an...
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
LeSorcier'nin Hikayesi
SÖZ KAPISI
(VERBAE PORTA)
I
Geçiş
Güneş kendini yavaş yavaş geri çekerken sıcağı da yanında götürüyor geriye kuru, mat, soğuk bir gece bırakıyordu. Gidişi ormanı telaşlandırıyor, toprak, ağaçlar, hayvanlar son bir kez sıcak dalgasını ruhlarında hissetmek için çırpınıyorlardı. Ağaçlar can hıraş kendilerini sağa sola savuruyor, köklerini tutan toprağa eziyet ediyorlardı. Topraksa fokurduyor, çaresizlikten içinde ne var ne yok kusmak istiyordu. Bir sinsilik vardı güneşte bu sefer. Varlığının ne denli mühim, vazgeçilmez olduğunu nimetlerini acımasızca ormanın üzerinden çekerek ispatlamaya can atıyor, onları kendisine muhtaç ve savunmasız bırakmaktan haz alıyor gibiydi. Orman aciz idi, güneş ne isterse, ne dilerse yapmaya hazırdılar. Lakin her gün yaptığı gibi vakti gelince bahşettiği tüm güzellikleri de beraberinde götürüyordu.
Güneş çekildi…
Orman sustu…
II
Mavşeka&Büyücü
Büyücünün 11 yaşındaki genç yanaşması Mavşeka’nın çatallı sesi geliyordu uzaklardan. Suskunluğun içinde rahatsız edici derecede yüksek ve telaşlı bir ses. Büyücü ormanı iyi tanıyordu, yolunu güneşsiz de bulurdu. Mavşekayı geriyordu bu durum, alışamamıştı. Karşı çıkamıyordu ne yazık ki, sadece çocuksu bir kapris belki. O da kafasına sopayı yiyinceye dek. Bu sefer de öyle oldu. Büyücü bu saçmalıkları daha fazla dinleyememiş olacak ki sopasıyla yanaşmanın kafasına vurdu. Mavşeka bir an durdu, büyücünün sopasını nispet yapar gibi sallayışını ve kambur yürüyüşünü izledi. Eliyle acıyan yeri sıvazladı.
“Sadece olacak olanlardan bahsediyorum, bu çok mu rahatsız ediyor sizi?”
“Sana bunun için yatak ve yemek vermiyorum çocuk, olacak olanı sen değil ben bilirim. şimdi gaganı kapat işimize bakalım.”
Mavşeka büyücü olabilecek istidada sahip bir çocuktu. Bunu göz ardı etmiyordu büyücü. Güce hâkim ve sahip olabilirdi, çok çalışırsa elbette. 2 kış önce onu ormanın güneş almayan yüzünde hırpalanmış bulduğunda ihtiyacı olan son şeyin bir boğaz daha olduğunu düşünmüştü, yine de onu eve götürmüş, sağlığına kavuşturmuş ve işlere koşması için yanında kalmasına izin vermişti. Lakin çocuk fevkalade meraklıydı. Susmak bilmiyordu. Büyücüye musallat oluyor, hep “neden”, “nasıl” diye soruyordu. Büyücü daha çok iş vermeye, onu olabildiğince yormaya çabalamış fakat bu çabası sadece kendisini yormaktan başka bir işe yaramamıştı. Söve söve alıp karşısına oturttuğu bir gün ona şöyle demişti;
“şimdi beni iyi dinle çocuk. Sana yaptığım iyiliğin karşılığını beni delirtmekle ödeyeceksen hemen şimdi defol git geldiğin bok çukuruna. Yok, eğer koyacağım kurallara uyarsan, çok çalışırsan ve az konuşursan, bu tez canlılığını da dizginlersen delirme işini unutur, seni de dipsiz bir kuyuya atıp üstüne keyifle tükürmekten vazgeçebilirim. Anlıyor musun?”
Anlamıyordu ama bunu söyleyemeyecek kadar korkmuştu.
“Anlıyorum.” diyebildi kafası öne eğik.
“Erken kalkacaksın. Ateşi yakacaksın, bilirsin çok üşürüm. Kileri düzenleyecek sonra kümesi temizleyeceksin. Çok uzaklaşmadan odun toplayacak, yığacak, parçalayacak sonra da istif edeceksin. Her gece senin için masanın üzerine bir pusula bırakacağım, o malzemeleri eksiksiz bulacaksın. Sakın büyü malzemelerime dokunayım deme. Onlara asla dokunmayacaksın. En önemlisi ise… sakın çocuk, sakın odama girme. Kapıyı açayım deme. Bu hepsinden önemli. Kalan zamanda ise sana ufak büyüler öğreteceğim.”
Bu son cümle diğerlerinin omuzlarına yıktığı tüm külfeti alıp götürmüştü. Buydu isteği. Ã?ğrenmek istiyordu. Hevesle başını salladı. Ne gerekiyorsa yapacaktı.
Aradan geçen 2 kış tam da denilenleri yaptı. Bir gün bile aksatmadı işini. Ã?ünkü “kalan zamanı” iple çekiyordu. Hala çok konuşuyordu ama bu bir süre sonra mırıldanma, kendi kendine söylenme halini aldı. Büyücü ona ufak büyüler öğretti, hangi malzemeyi en iyi nerde bulacağını anlattı. Zira iyi bir büyü konsantre ve tecrübenin yanında iyi ve eksiksiz malzeme kullanmanın sonucunda oluyordu. Ve şimdi büyücü eli belinde ağır ağır yürürken bunları düşünüyordu. 11 yaşındaki bu çocuk çocuk olmaktan çıkmış, fark edemediği bir süreçte gelişme göstermişti. Sopasından destek alarak omzunun üzerinden geride kalan çocuğu şöyle bir süzdü. Keçe gibi saçları omuzlarına kapı girişine astığı ölü fareler gibi sallana sallana dökülüyor, olan biten hiçbir şeyi kaçırmak istemiyormuşçasına göz yuvalarında sağa sola kıpırdayan, neredeyse ürperten, cam yeşili gözlerini nadiren kırpıyor ve elinde tuttuğu sopa kadar ince ama kuvvetli bacakları ile kendisini takip etmekten bir türlü vazgeçmiyordu.
“Ah, bir sineğin leşe yapıştığı gibi yapıştın üzerime.” dedi büyücü tükürür gibi. Mavşeka ağzını büzüp sopasını yere vurdu. Bu bunca zaman sonra büyücüye karşı gösterebildiği tek sert tepkiydi. Büyücü ancak kendisi isterse anlaşılabilirdi. Gözlerini kulübesinde ilk açtığında tepesinde büyücünün letafet yoksunu suratını görünce mavşeka neredeyse bayılıyordu. O kadar iyi hatırlıyordu ki o dakikayı. Ama öncesini… İşte ondan hiç emin değildi. Nereden geldiğini, kimin oğlu olduğunu, büyücünün onu nerede nasıl bulduğunu… Sıkıca yumduğu gözlerini açtığında resim hala aynıydı; büyücü ona bakıyordu. Düz ve yağlı kül rengi saçları kulaklarının hizasındaydı. Gece peyda olan yıldızlar gibi çakmak çakmak gözleri vardı ve sonradan öğrenecekti ki bu gözler kızdığında küçük birer alev topuna dönüyordu. Kaşları hemen hemen yok gibiydi, ufacık sağa kaymış bir ağzı, ambardaki büyükbaşların memeleri gibi sarkmış pembe bir gıdısı ve birbiriyle orantısız kulakları vardı. Birkaç gün dinlenip ayaklandıktan sonra onu daha iyi tahlil etti. Bir defa kısa boylu ve kamburdu. Göğüsleri de gıdısı gibi sarkıktı, sağa sola ya da arkaya döneceği vakit salt kafasını çevirmiyor, tüm bedeniyle dönüp savunma pozisyonuna geçiyordu. Elinde sürekli maun ağacından yapılma burgulu bir sopa taşıyordu. Dışarı çıkacağı vakit olgun karadut renginde bir şalla başını örtüyor, döndüğünde onu camın kenarındaki çengele asıyordu. Bilgili, kurnaz, sinirli biriydi, ilahi nitelikte bir algılama ve sezgi yeteneği vardı. Oysa büyücü sadece büyüye ve tecrübeye güveniyordu. Muntazaman günün belirli saatlerinde odasına kapanır ve notlar alırdı. Ondan sonraki yıllar hiç değişmedi. Ne yaşlandı ne alışkanlıklarından vazgeçti.
Büyücü birkaç adım atmıştı ki aniden durdu. Ã?evresindeki hava ağırlaşmıştı, nefes almakta güçlük çekiyordu. Bu tehlike demekti. Tekrar mavşekaya baktı. Mavşeka da doğrular gibi başını salladı. Bir şey onları izliyordu. O kadar derinden hissediyordu ki bakışları, bir an bir ağaca yaslanıp destek alma ihtiyacı bile duydu.
“Aughh” diyebildi ve olduğu yere çöktü.
Mavşeka koşarak büyücünün yanına geldi. Bir yandan etrafı gözlüyor diğer yandan büyücüyü kontrol ediyordu.
“Ã?ek şu iğrenç kokulu saçlarını yüzümden, ölmek istersem kendimi Verthrut’dan aşağı atarım, sağ ol” dedi ellerini mavşekaya doğru savururken. Mavşeka büyücüyle beraber Verthrut tepelerine gitmişti bir defasında. Doğan Ay büyüsü için adını doğru düzgün söyleyemediği parlak ve kokulu siyah bir taş sadece Verthrut tepelerinde vardı. Ölmek için iyi bir seçim değildi orası. Yılankavi dar gediklerinden geçmek ve tepelerden gelen ne idüğü belirsiz yankılara kulak tıkamak oldukça güçtü.
“şu halinize bakın, hala benimle uğraşıyorsunuz. Yanılmıyorsam 100 adım ileride belki 150, değil mi?”
“Gitmeliyiz, korkum tepemde dolanıyor, kalpgâhıma indi inecek. Sanıyorum İliaslar geri döndü. Başa çıkılmaz.”
“Size söylemiştim büyücü, biliyordum ters bir şeyler olduğunu. Sakladığınız “söz yazmalarını” buldum, okudum. Kızmadınız ya?”
“Gidelim çocuk, hemen!”
Mavşeka büyücüyü kucakladı ve çevik adımlarla uzaklaştı. Eve vardıklarında büyücü sopasını ormanda unuttuğunu anlayınca mavşekanın ensesine bir şaplak attıysa da fazla uzatmadı.
“Seni yaşlı iht..”
“Ne mırıldanıyorsun yine, yapacak işlerimiz var.”
“Elbette, elbette…”
III
Kapı
Gök, kanatların hükmüne girdi
Rüzgârla uludu, sisle yuttu
İliaslar şer serpti
Mavşeka ateşin başına oturmuş ellerinin üzerindeki damarları seyrede dursun, büyücü çocuğun bulduğu diğer yazmalar haricinde kendi odasında sakladığı tomarları kucaklamakla meşguldü. Az sonra odadan çıktı, yazmaları masanın üzerine bıraktı, beklenmeyecek süratle odanın kapısına vardı ve kapıyı kapatıp kilidi vurdu. Mavşeka o sürede bir an bile odanın kapısından içeri bakmayı tahayyül etmemişti. Büyücü yazmaları alıp çocuğun yanına çöktü. Ellerini ateşe uzattı,
“Omnium rerum principia parva sunt.” diye mırıldandı. Mavşeka başını kaldırdı, büyücü hala ateşe bakıyordu.
“Ne dediniz?”
“Her şeyin küçük bir başlangıcı vardır dedim.”
“Büyücü, çok sakinsiniz, anlamıyorum.”
“Bulduğun diğer yazmalar da burada mı?”
Mavşeka evet anlamında başını salladı ve giysinin içinden yazmaları çıkarıp diğerlerinin yanına koydu.
“Eski deyince ne anlıyorsun çocuk?”
“şey, eski… Bitmiş, geçmişe ait olan her şey demektir.”
“Eskiden de eski desem?”
“Büyücü, oyun oynayacak kadar bol zamanımız olduğunu sanmıyorum zira iliaslar burad..”
“Söz yazmaları eskiden de eski bir zamandan geliyor. Tarihini ben bile hayal edemiyorum, tek bildiğim amacının kutsal ve kendisinin tehlikeli olduğu. İşte o eskidende eski zamanda ilias denen kanatlılar göğün de yerin de hâkimi imiş. Gökte kanatları, yerde zulümleri yüzünden Efivis denilen ırkın çekmediği azap kalmamış. İliaslar hem vahşi hem tembel yaratıklarmış. Efivisleri köle gibi çalıştırır, korkutur, baskı yapar, istedikleri zaman parçalar ama asla soylarının tükenmesine izin vermezlermiş. Savaşlar olmuş ama yoksul ve güç yoksunu köylü bu iblis pençeli yaratıklarla baş edememiş. İşte, bu zulümler, işkenceler bir büyücünün söz yazmalarını yazmasına sebep olmuş. Büyük nefretle, öfkeyle ve inançsızlıkla yazmış bu yazmaları.
Mavşeka nadiren kırptığı gözlerini büyücüyü büyük dikkatle dinlerken hiç kırpmamış bu yüzden gözleri sulanmıştı. Başını öne eğip gözlerini ovuşturdu. Kafasında onlarca soru vardı, çünkü parçalar eksikti ama dinlemeye karar verdi. Yerinde kıpırdandı;
“Bu yazmalar ne işe yarar? dedi.
“Bu yazmalar Efivis ırkının yaşadığı zulmü ve zulüm eden iliasları anlatır. Lakin bir büyücünün elinde ise ve doğru kullanılırsa söz kapısını açar.”
“Söz kapısı mı? O da ne?”
Büyücü derin bir iç çekti. Sakin görünüyordu ama huzursuzdu.
“Her şeyin küçük bir başlangıcı vardır. Sonuçları kendinden büyük olabilir elbette. Büyücü söz yazmalarını iliasları yok etmek için yazdı. Buna göre yazdığı yazmalardaki birtakım sözler birleşince kapıyı açan dizeleri meydana getiriyordu. Büyücü kapının ardındakileri de, orada daha başka neler olduğunu da biliyordu. İşe yaraması için iliaslarla karşı karşıya olması gerekliydi yalnızca. Böylece söz kapısını açacak ve iliasları oraya hapsedecekti. Sonra da yazmaları aynı büyü ile mühürleyecekti. Ama olmadı. Söz kapısını açtı, iliasların devrini kapadı ama yazmaları yok etmedi. Haz, çocuk; kısrak gibidir. Bindin mi inmek istemezsin, dörtnala savursun seni istersin. Büyücü yazmaları sakladı. Devirler boyu bu yazmalar diğer diyarlardaki, diğer ırklardan birçok büyücünün hayallerini süsledi. Bilirsin, salt iyi niyet için büyü yapmayanlarda var. şer’i seçen büyücüler bu yazmalar için neler yapmadılar ki… O günden bugüne çocuk, yüzlerce ırk var ve yok oldu, yüzlerce büyücü yazmalar için kan döktü.
“Size nasıl ulaştı?”
“Mühim değil. Daha önemli bir sorun var.”
Mavşeka düşündü.
“şey, yanılmıyorsam siz söz kapısını ancak bu yazmaların açtığını söylemiştiniz. Yazmalar sizde. Ã?yleyse..”
“Evet.”
“Siz açtınız.”
“Aptal… Yazmalar kopyalanmış. Lakin doğru kullanılmamış çünkü sezgilerim bana kapının şu an ne açık ne kapalı olduğunu söylüyor. Buda benim ormanda hissettiğim şeyi doğruluyor, iliaslardan sadece bir tane var, onu hemen geri göndermeli ve kapıyı kapamalıyız. ”
Mavşeka gözlerini devirdi, gülümsüyordu.
“Aptallığına güleni de ilk kez görüyorum” dedi büyücü ayağa kalkarken.
“Peki, açmayı biliyor musunuz?”
Büyücü cevap vermeden büyü malzemelerinin olduğu dolaba uzandı. Dolabın içinden şeker su ve bayat ekmeği mayalayıp 2 ay bekleterek yaptığı içkiyi çıkardı. Bu içkiyi deri bir tulumun içinde saklıyordu. Tulumu kafasına dikti ve sandalyeye oturdu. Az sonra bir karara varmış gibi kafasını salladı ve
“Benimle gel.” dedi ve odasına yöneldi. Mavşeka heyecanlanmıştı. Yıllar sonra ilk defa büyücünün odasını görecekti. Durumun bu denli ciddi olduğunu düşünmese kahkaha bile atabilirdi. Büyücü de bunu anlamış olacak, dönüp sinirli sinirli mavşekaya baktı. İfadesiz suratını görünce de kilidi açıp odaya girdi. Mavşeka bir an için ne yapacağını bilemedi. Orada öylece dikiliyor, kapıya bakıyordu.
“Girsene be.” ses sabırsızdı.
İçeri girdi…
IV
Oda&Resim
Evin diğer bölümlerinden hiçbir farkı yoktu bu odanın, oysa mavşeka yıllardır ne hayaller kurmuştu bu oda ile ilgili. Abartıp başka bir dünyaya açıldığını, büyücünün orada sefahat içinde yaşadığını bile düşünmüştü. şimdi içinde olduğu ve gördüğü bu oda ise hayallerinden fersah fersah uzaktı. Ne yazık ki, normaldi. Penceresi yoktu odanın. Duvarlar kirli sarı idi ama tertemizdi eşyalar. Yerden yüksekliği çok az olan bir yatak yanında da bir sehpa vardı. Sehpanın üzerinde mürekkep kapları, şişeler, kurutulmuş envai çeşit hayvan ve kâğıttan başka bir şey yoktu. Odanın sağ yanında küçük, kapısı kırılmış bir dolap duruyor, içinden büyücünün not kâğıtları görünüyordu. Tavan yosun tutmuş, yerler çatlamıştı. Onun dışında göze çarpan hiç bir şey yoktu.
“Güzelmiş..” dedi mavşeka.
“Kes.”
“Tamam sustum. Neden bunca yıl sonra odanıza kabul ettiniz beni?”
“Göstereceğim şeyin bu odadan çıkmayacağına yemin ettim, ondan.”
“Nedir o?”
Büyücü oturmasını işaret etti. Dolaptaki kâğıt tomarlarının arasından siyah deriden bir çanta çıkardı ve mavşekanın yanına oturdu.
“Bu, bir resim.”
“Neyin resmi?”
“İliasların elle çizilmiş bir resmi. Doğada zamanla yok olacak bir malzeme üzerine çizilmiş olmasına karşın çok iyi korunmuş. Bende çok iyi koruyorum.”
Kanatlıların resmi ha? Bu mavşekayı heyecanlandırmıştı. Yaşı onu haylazlaştırıyor, meraklandırıyordu.
Büyücü resmi çıkarıp mavşekaya verdiğinde önce bir süre bakmadı çocuk.
“Niye bakmıyorsun?” dedi büyücü şaşkınlıkla.
Derin bir uykudan uyanmışçasına yerinde sıçradı çocuk büyücünün sesiyle. Resmi çevirdi.
Gördüğü ilk şey haşmetli üç ağaç oldu.
“Üç kollu ağaçlar fısıldar demiştiniz hatırladınız mı?”
Büyücü başını salladı.
Gözü resme alışınca mavşeka dikkatini kanatlılara verdi. Daha büyük ve daha… canavarımsı bir şey bekliyordu. O kadar korkunç değildi bunlar.”
“Ah, çocuk… Her şeyin hakkını vermelisin. Ã?rümcekte küçük ama ısırdı mı seni ben bile kurtaramam, hele tepeliktekilerden biriyse. Üstelik bu bir resim.”
Biliyordu onları, tüylü çok ayaklı böcekler. Ã?rperdi.
Resimde her şey siyahın ve beyazın tonlarıydı. İstemsiz olarak hayal etti mavşeka. Ağaçların gövdeleri kahverengi ve tepeleri yeşildi bunu ormandaki ağaçlardan biliyordu. Resmin sağ alt köşesindeki ufak ot birikintisini tanıyordu, bu hala vardı ormanda. Büyücü onları yaralar için yaptığı bir merhemde kullanıyordu. Ã?içekleri kırmızı olurdu onların. Kanatlılardan birini sarı diğerini mavi yeşil gri karışımı tuhaf bir renk olarak hayal etti. İkisinin de gözleri gök rengi idi.
Bu kadar oyun yeter diye düşündü ve kanatlılara yoğunlaştı. Gövdeleri ince, başları öne doğru uzundu. Kanatları ve vücut hatları sivri bakışları acımasız ve ilgisizdi. Mavşeka kanatlıların boyunlarına hayran kalmıştı ama az sonra bu düşüncesinden utandı. İkisi de birer kayaya oturmuş resimde gözükmeyen bir yere bakıyordu. Efivis köyü idi bu herhalde, patika sonundaki köprüden kullanılan bir uzantı olduğunu düşünmüştü. Her şeyden öte bunun nasıl resmedildiğini hayal etti mavşeka. Kim çizmişti bu resmi ve nasıl bu kadar yakından? Belki o da hayal etmişti. Hikâyeyi bilmese bu resmin oldukça güzel olduğunu düşünebilirdi. Üstteki kayaya oturmuş olanın ayağında bir tuhaflık vardı, resmi iyice yaklaştırdı ama çözemedi. Büyücü elinden almasaydı daha da bakacaktı resme.
“Bu kadar yeter,” dedi büyücü resmi çantaya koyarken.
“Nasıl olsa bu aralar karşılaşma ihtimalin yüksek” dedi. Mavşeka ona doğru eğildi, büyücü gülmüyordu.
Hiç gülmezdi zaten…
Odadan çıktılar…
V
Nihil creatur, omnia evolvunt
(Hiçbir şey yaratılmadı, her şey dönüştürüldü)
Kapanış
“Ormana dönmeliyiz.” dedi büyücü toparlanırken.
“Ama neden? Buradan yapamaz mısınız büyüyü?”
“Hayır, kanatlıyı görmem gerek.”
Mavşeka korkunun ilk kez filizlendiğini hissetti içinde. Büyücü ise oldukça sakindi, yalnızca hareketleri hızlanmıştı hepsi bu.
“Size saygı duyuyorum büyücü.”
Büyücü mavşekaya baktı ve
“İyi çocuk.” dedi.
Her şey tamamdı. Her gün odasına kapanıp yazmalar üzerinde çalışmamış olsa, bugünün bir gün gelebilme ihtimalini göz ardı etse kötü sonuçlar doğururdu bu durum. Ama şimdi ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Büyünün yapılacağı üç yazmayı belindeki yılan derisi kemere sıkıştırmış, şalını başına almış dışarıda mavşekayı bekliyordu.
“Hadi, zaman yok”
Mavşeka gerekli olacağını düşündüğü üç şeyi almakla meşguldü: Sopası, güç veren iksiri ve ilk öğrendiği büyüde kullanmaya kıyamadığı uğurlu tavşanayağı. Ormanda vahşi hayvanlar saldırdığında da, geçen kış hastalanıp az kalsın öleceğini sandığında da tavşanayağı hep yanındaydı. Yola koyuldular.
Daha sabah olmamıştı. Soğuk ikisinin de etlerini kesiyordu. Büyücü şalına iyice sarıldı, sopası olmaması çok kötüydü.
“Sopanı ver.” dedi cevabı beklemeden.
Büyücü nereye gideceğini bilmeden yürüyor, her an tetikte bekliyordu. Mavşekanın derdi ise soğuktu. Bu kadar keskin soğuğu ilk defa yaşıyordu. Keşke şalı olsaydı.
“şalını vee..”
Vazgeçti. O ve büyücü bir değildi, ensesine şaplak yemek istemiyordu, hele bu gece hiç.
Derken yakınlardan bir hırıltı geldi. İkisi de durdular. Bir süre hareketsiz etrafı dinlediler. Büyücü hemen çöktü, yazmaları çıkarıp yan yana koydu. Mavşeka ne yapacağını bilmiyordu.
“Etrafı kontrol et. Sakın gözünü ormandan ayırma.” dedi büyücü.
Büyücünün genizden gelen boğuk sesi duyuldu sonra. Başlamıştı.
“Görmem gerek demiştiniz.”
“Görüyorum zaten… sus.” Parmağıyla ilerisini işaret etti. Mavşeka gecenin karanlığında hiçbir şey görmüyordu, derken ağaç olmadığını deneyimlerinden gayet iyi anladığı koca bir kütle hareket edince anladı, kanatlı oradaydı.
Diz çöktü. Tavşanayağını avucunda sıkıca sıktı.
“İlias Hükümranlığı şer serpti
Aktı kanatlarından damla kan
Kan, karıştı toprağa
Toprak, oldu devran
***
Büyücü yazdı dedi;
Gölge-serper mefkuduz
Lafügüzaf etmeyiz.
Ey zulüm eden, gideceksin buralardan,
Kanın damarlarında kuruyuncaya dek.
Açılmayacak söz kapısı; zindan!
Sen ölene dek.
***
Kapıyı açan kelamımdır
Seni gören “ayn”ımdır
Ey kanatlı, vakit tamam
Seni bekleyen ölümdür.
Büyücü sonsuza dek konuşacak, iliası gönderemeyecek, kapıyı kapatamayacak gibi geldi mavşekaya. Dayanamadı, yere kapaklanıp kollarını kafasının üzerinde siper etti. Hıçkırıklarla ağlıyordu. Yüzü toz toprak olmuş, gözyaşıyla karışmış çamurlaşmış tüm yüzüne bulaşmıştı. Büyücü sesini gittikçe yükseltiyor, arada bir derin bir nefes alıyor sonra yeniden başlıyordu. Kanatlı gitmek şöyle dursun, gittikçe yaklaşıyor, hırıltılı nefesi çocuğun kulaklarında patlıyordu. Mavşeka büyücüye baktı göz ucuyla, bitkindi zor dayanıyordu. Etrafında bir sis oluşmuştu ki zar zor seçiyordu onu. Yüzünü sildi elleriyle, aniden kalktı ve büyücünün önüne geçti. Büyücü onu görmüyordu, saydam gözleri bir noktada, dili otomatikleşmiş, dizeleri haykırıyordu. Ã?fkeyle burnunu koluna sildi mavşeka, iki bacağını yana açtı ve
“Hadi gel bakalım kanatlı böcek, seni geldiğin yere gönderelim” diyerek iki eliyle sıkıca tuttuğu çubuktan bozma sopayı ileri uzattı…
***
Böyle olmadı elbette. 11 yaşında bir çocuk için bu fazlasıyla cengâverce olurdu. Hayır, mavşeka yerinden kıpırdamadı. Tüm bu olanların bitmesi için yalvardı yakardı. Büyücünün ona veremeyeceği tek şey cesaret idi. Bunu çetin yollar ile öğrenmiş olması gücendirdi mavşekayı. Sopası da, iksiri de, tavşanayağı da ne işe yarayabilirdi ki? İşe yarayacak olan cesaret ve bilgi idi. Göz göze gelmek için cesaret ve alt etmek için bilgi. Yaşlı bir büyücü ve 11 yaşında bir çocuk eskidende eski zamandan çıka gelen bir kanatlıyla, yardım olmadan ve herkes bundan bihaberken o ormanda savaş verdiler. Büyücü kanatlı ile Mavşeka kendi ile…
VI
Geçiş
Güneş suretini yavaş yavaş ormanın üzerinde gösterirken sıcağı da beraberinde getiriyor, geceden kalma kuru, mat ve soğuk havayı silip süpürüyordu. Gelişi ormanı titretiyor, toprak, ağaçlar, hayvanlar sıcağı yeniden hissettikleri için minnet duyuyorlardı. Ağaçlar keyiften dans ediyor, kökleriyle toprağı gıdıklıyorlardı. Topraksa sıcağı içine çekiyor, mis kokular yayıyordu. Güneşin lütfu sonsuzdu. Varlığını ve nimetlerini zevkle paylaşıyor, göğe hâkim rengini ormana sunuyordu.
Güneş geri geldi…
Orman can buldu…
Odaya dolan ışık mavşekayı aydınlatıyor, sarı kirpikleri parlıyordu. Dirseklerinin üzerinde doğruldu, etrafına baktı. Kimseyi göremedi. Sonra dün gece olanlar geldi aklına, ayağa fırladı, vücudunu kontrol etti. Yara izi, merhem kokusu yoktu. Sağlamdı.
“Ne oldu şimdi?” dedi kendi kendine. Büyücüyü aradı gözleri. Kimsecikleri bulamadı. Odasında olduğunu düşündü. Nasıl olsa bir kere girdim, artık her vakit girebilirim herhalde deyip kapıyı vurmadan çatallı sesiyle konuşarak odaya girdi. Az sonra,
“Hem çirkin hem görgüsüzzz” diye çıkıverdi büyücü elinde sopası. Ã?ocuk geri geri adım atıyor, düşmemek için bir yandan arkasına bakıyor diğer yandan dert anlatmaya çalışıyordu. Büyücü sopasını çocuğun başına doğru salladığı her vakit mavşeka eğiliyormuş gibi yapıyor, kaçamayıp arada bir nasipleniyordu sopadan.
“Efendim, ben sadece merak ettt..”
“Sus, seni çirkin bücür.”
Uzun kovalamaca sonrası mavşeka ayağı takılıp kalçasını yatağın demirine vurarak yere kapaklanmış büyücü de yorulmuş sandalyeye oturmuştu. Ã?ocuk yerinden kalkmadan doğruldu, bir süre konuşmadı sonra
“Dün gece neler oldu?”
“Sen tavuk gibi eşelendin durdun yerde, bense… kanatlıyı geldiği yere gönderdim.”dedi sopasıyla oynayarak.
“Nasıl? En son bize doğru geldiğini hatırlıyorum, dediğiniz gibi resimdekinden daha korkunçmuş.”
“Dedim ya, tavuk gibi eşelenmeseydin görürdün. Yaşlı bir ihtiyarım ama hala bileğim kuvvetli. Kapıyı gördüm çocuk. Muazzamdı. Ã?nümde beliriverdi, tüm ormanı ışıklı gece sinekleri gibi aydınlattı. O kadar…”düşündü,
“O kadar haşmetliydi ki, arkasında gizlediklerini bilmesem içeri girerdim. Kelimeler yan yana geldikçe kapı belirginleşmeye ve açılmaya başladı. Bana doğru gelen kanatlıyı içine çekinceye dek susmadım. Susmadım anlıyor musun? Yere yığıldığım vakit dahi susmadım. Gözlerimi kamaştıran ışık nokta halini alıncaya kadar susmadım. Sonra… kapıyı mühürledim, yazmaları yaktım.”
Mavşeka ağzı açık bir süre daha büyücüyü dinledi. O anlattıkça hatırına geliyor, korkaklığı yüzünü kızartıyordu.
“Ben beceremedim.” dedi.
“Her şeyin küçük bir başlangıcı vardır çocuk, bunu asla unutma. Senin başlangıcın kapının mühründe gizli. Bundan böyle, ufak büyüler yok. Sana gerçek bir büyücü nasıl olunur onu öğreteceğim.”
“Sahi mi?”
“Lakin sana öğretemeyeceğim şeyler de var. İkilik gibi. Seçim yapmak gibi, korkmamak gibi. İyi-kötü, güzel-çirkin, cesaret-korku, sevgi-nefret gibi… Yolunu bulmalı ve asla yapamayacağını düşünmemelisin.”
“Biliyorum büyücü. Yine de, önce büyülerden başlayacağımız için sevinçliyim.”
“Kalın kafalı bücür. Sen benim dediklerimi dinliyor musun be, haa, seni yanıma aldığım güne lanet edeceğim neredeyse, beni delirteceksss….” büyücü konuşmaya devam etti, etti, etti.... Mavşekaya mor toz zerrecikleri fırlatıp durdu. Onu o uğurlu saydığı tavşan bacağına çevireceğini, külleri diriltip yazmalarla kapıyı açarak onu içeri atacağını ve hapsedeceğini ve daha birçok şey söyledi. Ölene kadar konuştu, mavşekayı da yanından hiç eksik etmedi.
SÖZ KAPISI
(VERBAE PORTA)
I
Geçiş
Güneş kendini yavaş yavaş geri çekerken sıcağı da yanında götürüyor geriye kuru, mat, soğuk bir gece bırakıyordu. Gidişi ormanı telaşlandırıyor, toprak, ağaçlar, hayvanlar son bir kez sıcak dalgasını ruhlarında hissetmek için çırpınıyorlardı. Ağaçlar can hıraş kendilerini sağa sola savuruyor, köklerini tutan toprağa eziyet ediyorlardı. Topraksa fokurduyor, çaresizlikten içinde ne var ne yok kusmak istiyordu. Bir sinsilik vardı güneşte bu sefer. Varlığının ne denli mühim, vazgeçilmez olduğunu nimetlerini acımasızca ormanın üzerinden çekerek ispatlamaya can atıyor, onları kendisine muhtaç ve savunmasız bırakmaktan haz alıyor gibiydi. Orman aciz idi, güneş ne isterse, ne dilerse yapmaya hazırdılar. Lakin her gün yaptığı gibi vakti gelince bahşettiği tüm güzellikleri de beraberinde götürüyordu.
Güneş çekildi…
Orman sustu…
II
Mavşeka&Büyücü
Büyücünün 11 yaşındaki genç yanaşması Mavşeka’nın çatallı sesi geliyordu uzaklardan. Suskunluğun içinde rahatsız edici derecede yüksek ve telaşlı bir ses. Büyücü ormanı iyi tanıyordu, yolunu güneşsiz de bulurdu. Mavşekayı geriyordu bu durum, alışamamıştı. Karşı çıkamıyordu ne yazık ki, sadece çocuksu bir kapris belki. O da kafasına sopayı yiyinceye dek. Bu sefer de öyle oldu. Büyücü bu saçmalıkları daha fazla dinleyememiş olacak ki sopasıyla yanaşmanın kafasına vurdu. Mavşeka bir an durdu, büyücünün sopasını nispet yapar gibi sallayışını ve kambur yürüyüşünü izledi. Eliyle acıyan yeri sıvazladı.
“Sadece olacak olanlardan bahsediyorum, bu çok mu rahatsız ediyor sizi?”
“Sana bunun için yatak ve yemek vermiyorum çocuk, olacak olanı sen değil ben bilirim. şimdi gaganı kapat işimize bakalım.”
Mavşeka büyücü olabilecek istidada sahip bir çocuktu. Bunu göz ardı etmiyordu büyücü. Güce hâkim ve sahip olabilirdi, çok çalışırsa elbette. 2 kış önce onu ormanın güneş almayan yüzünde hırpalanmış bulduğunda ihtiyacı olan son şeyin bir boğaz daha olduğunu düşünmüştü, yine de onu eve götürmüş, sağlığına kavuşturmuş ve işlere koşması için yanında kalmasına izin vermişti. Lakin çocuk fevkalade meraklıydı. Susmak bilmiyordu. Büyücüye musallat oluyor, hep “neden”, “nasıl” diye soruyordu. Büyücü daha çok iş vermeye, onu olabildiğince yormaya çabalamış fakat bu çabası sadece kendisini yormaktan başka bir işe yaramamıştı. Söve söve alıp karşısına oturttuğu bir gün ona şöyle demişti;
“şimdi beni iyi dinle çocuk. Sana yaptığım iyiliğin karşılığını beni delirtmekle ödeyeceksen hemen şimdi defol git geldiğin bok çukuruna. Yok, eğer koyacağım kurallara uyarsan, çok çalışırsan ve az konuşursan, bu tez canlılığını da dizginlersen delirme işini unutur, seni de dipsiz bir kuyuya atıp üstüne keyifle tükürmekten vazgeçebilirim. Anlıyor musun?”
Anlamıyordu ama bunu söyleyemeyecek kadar korkmuştu.
“Anlıyorum.” diyebildi kafası öne eğik.
“Erken kalkacaksın. Ateşi yakacaksın, bilirsin çok üşürüm. Kileri düzenleyecek sonra kümesi temizleyeceksin. Çok uzaklaşmadan odun toplayacak, yığacak, parçalayacak sonra da istif edeceksin. Her gece senin için masanın üzerine bir pusula bırakacağım, o malzemeleri eksiksiz bulacaksın. Sakın büyü malzemelerime dokunayım deme. Onlara asla dokunmayacaksın. En önemlisi ise… sakın çocuk, sakın odama girme. Kapıyı açayım deme. Bu hepsinden önemli. Kalan zamanda ise sana ufak büyüler öğreteceğim.”
Bu son cümle diğerlerinin omuzlarına yıktığı tüm külfeti alıp götürmüştü. Buydu isteği. Ã?ğrenmek istiyordu. Hevesle başını salladı. Ne gerekiyorsa yapacaktı.
Aradan geçen 2 kış tam da denilenleri yaptı. Bir gün bile aksatmadı işini. Ã?ünkü “kalan zamanı” iple çekiyordu. Hala çok konuşuyordu ama bu bir süre sonra mırıldanma, kendi kendine söylenme halini aldı. Büyücü ona ufak büyüler öğretti, hangi malzemeyi en iyi nerde bulacağını anlattı. Zira iyi bir büyü konsantre ve tecrübenin yanında iyi ve eksiksiz malzeme kullanmanın sonucunda oluyordu. Ve şimdi büyücü eli belinde ağır ağır yürürken bunları düşünüyordu. 11 yaşındaki bu çocuk çocuk olmaktan çıkmış, fark edemediği bir süreçte gelişme göstermişti. Sopasından destek alarak omzunun üzerinden geride kalan çocuğu şöyle bir süzdü. Keçe gibi saçları omuzlarına kapı girişine astığı ölü fareler gibi sallana sallana dökülüyor, olan biten hiçbir şeyi kaçırmak istemiyormuşçasına göz yuvalarında sağa sola kıpırdayan, neredeyse ürperten, cam yeşili gözlerini nadiren kırpıyor ve elinde tuttuğu sopa kadar ince ama kuvvetli bacakları ile kendisini takip etmekten bir türlü vazgeçmiyordu.
“Ah, bir sineğin leşe yapıştığı gibi yapıştın üzerime.” dedi büyücü tükürür gibi. Mavşeka ağzını büzüp sopasını yere vurdu. Bu bunca zaman sonra büyücüye karşı gösterebildiği tek sert tepkiydi. Büyücü ancak kendisi isterse anlaşılabilirdi. Gözlerini kulübesinde ilk açtığında tepesinde büyücünün letafet yoksunu suratını görünce mavşeka neredeyse bayılıyordu. O kadar iyi hatırlıyordu ki o dakikayı. Ama öncesini… İşte ondan hiç emin değildi. Nereden geldiğini, kimin oğlu olduğunu, büyücünün onu nerede nasıl bulduğunu… Sıkıca yumduğu gözlerini açtığında resim hala aynıydı; büyücü ona bakıyordu. Düz ve yağlı kül rengi saçları kulaklarının hizasındaydı. Gece peyda olan yıldızlar gibi çakmak çakmak gözleri vardı ve sonradan öğrenecekti ki bu gözler kızdığında küçük birer alev topuna dönüyordu. Kaşları hemen hemen yok gibiydi, ufacık sağa kaymış bir ağzı, ambardaki büyükbaşların memeleri gibi sarkmış pembe bir gıdısı ve birbiriyle orantısız kulakları vardı. Birkaç gün dinlenip ayaklandıktan sonra onu daha iyi tahlil etti. Bir defa kısa boylu ve kamburdu. Göğüsleri de gıdısı gibi sarkıktı, sağa sola ya da arkaya döneceği vakit salt kafasını çevirmiyor, tüm bedeniyle dönüp savunma pozisyonuna geçiyordu. Elinde sürekli maun ağacından yapılma burgulu bir sopa taşıyordu. Dışarı çıkacağı vakit olgun karadut renginde bir şalla başını örtüyor, döndüğünde onu camın kenarındaki çengele asıyordu. Bilgili, kurnaz, sinirli biriydi, ilahi nitelikte bir algılama ve sezgi yeteneği vardı. Oysa büyücü sadece büyüye ve tecrübeye güveniyordu. Muntazaman günün belirli saatlerinde odasına kapanır ve notlar alırdı. Ondan sonraki yıllar hiç değişmedi. Ne yaşlandı ne alışkanlıklarından vazgeçti.
Büyücü birkaç adım atmıştı ki aniden durdu. Ã?evresindeki hava ağırlaşmıştı, nefes almakta güçlük çekiyordu. Bu tehlike demekti. Tekrar mavşekaya baktı. Mavşeka da doğrular gibi başını salladı. Bir şey onları izliyordu. O kadar derinden hissediyordu ki bakışları, bir an bir ağaca yaslanıp destek alma ihtiyacı bile duydu.
“Aughh” diyebildi ve olduğu yere çöktü.
Mavşeka koşarak büyücünün yanına geldi. Bir yandan etrafı gözlüyor diğer yandan büyücüyü kontrol ediyordu.
“Ã?ek şu iğrenç kokulu saçlarını yüzümden, ölmek istersem kendimi Verthrut’dan aşağı atarım, sağ ol” dedi ellerini mavşekaya doğru savururken. Mavşeka büyücüyle beraber Verthrut tepelerine gitmişti bir defasında. Doğan Ay büyüsü için adını doğru düzgün söyleyemediği parlak ve kokulu siyah bir taş sadece Verthrut tepelerinde vardı. Ölmek için iyi bir seçim değildi orası. Yılankavi dar gediklerinden geçmek ve tepelerden gelen ne idüğü belirsiz yankılara kulak tıkamak oldukça güçtü.
“şu halinize bakın, hala benimle uğraşıyorsunuz. Yanılmıyorsam 100 adım ileride belki 150, değil mi?”
“Gitmeliyiz, korkum tepemde dolanıyor, kalpgâhıma indi inecek. Sanıyorum İliaslar geri döndü. Başa çıkılmaz.”
“Size söylemiştim büyücü, biliyordum ters bir şeyler olduğunu. Sakladığınız “söz yazmalarını” buldum, okudum. Kızmadınız ya?”
“Gidelim çocuk, hemen!”
Mavşeka büyücüyü kucakladı ve çevik adımlarla uzaklaştı. Eve vardıklarında büyücü sopasını ormanda unuttuğunu anlayınca mavşekanın ensesine bir şaplak attıysa da fazla uzatmadı.
“Seni yaşlı iht..”
“Ne mırıldanıyorsun yine, yapacak işlerimiz var.”
“Elbette, elbette…”
III
Kapı
Gök, kanatların hükmüne girdi
Rüzgârla uludu, sisle yuttu
İliaslar şer serpti
Mavşeka ateşin başına oturmuş ellerinin üzerindeki damarları seyrede dursun, büyücü çocuğun bulduğu diğer yazmalar haricinde kendi odasında sakladığı tomarları kucaklamakla meşguldü. Az sonra odadan çıktı, yazmaları masanın üzerine bıraktı, beklenmeyecek süratle odanın kapısına vardı ve kapıyı kapatıp kilidi vurdu. Mavşeka o sürede bir an bile odanın kapısından içeri bakmayı tahayyül etmemişti. Büyücü yazmaları alıp çocuğun yanına çöktü. Ellerini ateşe uzattı,
“Omnium rerum principia parva sunt.” diye mırıldandı. Mavşeka başını kaldırdı, büyücü hala ateşe bakıyordu.
“Ne dediniz?”
“Her şeyin küçük bir başlangıcı vardır dedim.”
“Büyücü, çok sakinsiniz, anlamıyorum.”
“Bulduğun diğer yazmalar da burada mı?”
Mavşeka evet anlamında başını salladı ve giysinin içinden yazmaları çıkarıp diğerlerinin yanına koydu.
“Eski deyince ne anlıyorsun çocuk?”
“şey, eski… Bitmiş, geçmişe ait olan her şey demektir.”
“Eskiden de eski desem?”
“Büyücü, oyun oynayacak kadar bol zamanımız olduğunu sanmıyorum zira iliaslar burad..”
“Söz yazmaları eskiden de eski bir zamandan geliyor. Tarihini ben bile hayal edemiyorum, tek bildiğim amacının kutsal ve kendisinin tehlikeli olduğu. İşte o eskidende eski zamanda ilias denen kanatlılar göğün de yerin de hâkimi imiş. Gökte kanatları, yerde zulümleri yüzünden Efivis denilen ırkın çekmediği azap kalmamış. İliaslar hem vahşi hem tembel yaratıklarmış. Efivisleri köle gibi çalıştırır, korkutur, baskı yapar, istedikleri zaman parçalar ama asla soylarının tükenmesine izin vermezlermiş. Savaşlar olmuş ama yoksul ve güç yoksunu köylü bu iblis pençeli yaratıklarla baş edememiş. İşte, bu zulümler, işkenceler bir büyücünün söz yazmalarını yazmasına sebep olmuş. Büyük nefretle, öfkeyle ve inançsızlıkla yazmış bu yazmaları.
Mavşeka nadiren kırptığı gözlerini büyücüyü büyük dikkatle dinlerken hiç kırpmamış bu yüzden gözleri sulanmıştı. Başını öne eğip gözlerini ovuşturdu. Kafasında onlarca soru vardı, çünkü parçalar eksikti ama dinlemeye karar verdi. Yerinde kıpırdandı;
“Bu yazmalar ne işe yarar? dedi.
“Bu yazmalar Efivis ırkının yaşadığı zulmü ve zulüm eden iliasları anlatır. Lakin bir büyücünün elinde ise ve doğru kullanılırsa söz kapısını açar.”
“Söz kapısı mı? O da ne?”
Büyücü derin bir iç çekti. Sakin görünüyordu ama huzursuzdu.
“Her şeyin küçük bir başlangıcı vardır. Sonuçları kendinden büyük olabilir elbette. Büyücü söz yazmalarını iliasları yok etmek için yazdı. Buna göre yazdığı yazmalardaki birtakım sözler birleşince kapıyı açan dizeleri meydana getiriyordu. Büyücü kapının ardındakileri de, orada daha başka neler olduğunu da biliyordu. İşe yaraması için iliaslarla karşı karşıya olması gerekliydi yalnızca. Böylece söz kapısını açacak ve iliasları oraya hapsedecekti. Sonra da yazmaları aynı büyü ile mühürleyecekti. Ama olmadı. Söz kapısını açtı, iliasların devrini kapadı ama yazmaları yok etmedi. Haz, çocuk; kısrak gibidir. Bindin mi inmek istemezsin, dörtnala savursun seni istersin. Büyücü yazmaları sakladı. Devirler boyu bu yazmalar diğer diyarlardaki, diğer ırklardan birçok büyücünün hayallerini süsledi. Bilirsin, salt iyi niyet için büyü yapmayanlarda var. şer’i seçen büyücüler bu yazmalar için neler yapmadılar ki… O günden bugüne çocuk, yüzlerce ırk var ve yok oldu, yüzlerce büyücü yazmalar için kan döktü.
“Size nasıl ulaştı?”
“Mühim değil. Daha önemli bir sorun var.”
Mavşeka düşündü.
“şey, yanılmıyorsam siz söz kapısını ancak bu yazmaların açtığını söylemiştiniz. Yazmalar sizde. Ã?yleyse..”
“Evet.”
“Siz açtınız.”
“Aptal… Yazmalar kopyalanmış. Lakin doğru kullanılmamış çünkü sezgilerim bana kapının şu an ne açık ne kapalı olduğunu söylüyor. Buda benim ormanda hissettiğim şeyi doğruluyor, iliaslardan sadece bir tane var, onu hemen geri göndermeli ve kapıyı kapamalıyız. ”
Mavşeka gözlerini devirdi, gülümsüyordu.
“Aptallığına güleni de ilk kez görüyorum” dedi büyücü ayağa kalkarken.
“Peki, açmayı biliyor musunuz?”
Büyücü cevap vermeden büyü malzemelerinin olduğu dolaba uzandı. Dolabın içinden şeker su ve bayat ekmeği mayalayıp 2 ay bekleterek yaptığı içkiyi çıkardı. Bu içkiyi deri bir tulumun içinde saklıyordu. Tulumu kafasına dikti ve sandalyeye oturdu. Az sonra bir karara varmış gibi kafasını salladı ve
“Benimle gel.” dedi ve odasına yöneldi. Mavşeka heyecanlanmıştı. Yıllar sonra ilk defa büyücünün odasını görecekti. Durumun bu denli ciddi olduğunu düşünmese kahkaha bile atabilirdi. Büyücü de bunu anlamış olacak, dönüp sinirli sinirli mavşekaya baktı. İfadesiz suratını görünce de kilidi açıp odaya girdi. Mavşeka bir an için ne yapacağını bilemedi. Orada öylece dikiliyor, kapıya bakıyordu.
“Girsene be.” ses sabırsızdı.
İçeri girdi…
IV
Oda&Resim
Evin diğer bölümlerinden hiçbir farkı yoktu bu odanın, oysa mavşeka yıllardır ne hayaller kurmuştu bu oda ile ilgili. Abartıp başka bir dünyaya açıldığını, büyücünün orada sefahat içinde yaşadığını bile düşünmüştü. şimdi içinde olduğu ve gördüğü bu oda ise hayallerinden fersah fersah uzaktı. Ne yazık ki, normaldi. Penceresi yoktu odanın. Duvarlar kirli sarı idi ama tertemizdi eşyalar. Yerden yüksekliği çok az olan bir yatak yanında da bir sehpa vardı. Sehpanın üzerinde mürekkep kapları, şişeler, kurutulmuş envai çeşit hayvan ve kâğıttan başka bir şey yoktu. Odanın sağ yanında küçük, kapısı kırılmış bir dolap duruyor, içinden büyücünün not kâğıtları görünüyordu. Tavan yosun tutmuş, yerler çatlamıştı. Onun dışında göze çarpan hiç bir şey yoktu.
“Güzelmiş..” dedi mavşeka.
“Kes.”
“Tamam sustum. Neden bunca yıl sonra odanıza kabul ettiniz beni?”
“Göstereceğim şeyin bu odadan çıkmayacağına yemin ettim, ondan.”
“Nedir o?”
Büyücü oturmasını işaret etti. Dolaptaki kâğıt tomarlarının arasından siyah deriden bir çanta çıkardı ve mavşekanın yanına oturdu.
“Bu, bir resim.”
“Neyin resmi?”
“İliasların elle çizilmiş bir resmi. Doğada zamanla yok olacak bir malzeme üzerine çizilmiş olmasına karşın çok iyi korunmuş. Bende çok iyi koruyorum.”
Kanatlıların resmi ha? Bu mavşekayı heyecanlandırmıştı. Yaşı onu haylazlaştırıyor, meraklandırıyordu.
Büyücü resmi çıkarıp mavşekaya verdiğinde önce bir süre bakmadı çocuk.
“Niye bakmıyorsun?” dedi büyücü şaşkınlıkla.
Derin bir uykudan uyanmışçasına yerinde sıçradı çocuk büyücünün sesiyle. Resmi çevirdi.
Gördüğü ilk şey haşmetli üç ağaç oldu.
“Üç kollu ağaçlar fısıldar demiştiniz hatırladınız mı?”
Büyücü başını salladı.
Gözü resme alışınca mavşeka dikkatini kanatlılara verdi. Daha büyük ve daha… canavarımsı bir şey bekliyordu. O kadar korkunç değildi bunlar.”
“Ah, çocuk… Her şeyin hakkını vermelisin. Ã?rümcekte küçük ama ısırdı mı seni ben bile kurtaramam, hele tepeliktekilerden biriyse. Üstelik bu bir resim.”
Biliyordu onları, tüylü çok ayaklı böcekler. Ã?rperdi.
Resimde her şey siyahın ve beyazın tonlarıydı. İstemsiz olarak hayal etti mavşeka. Ağaçların gövdeleri kahverengi ve tepeleri yeşildi bunu ormandaki ağaçlardan biliyordu. Resmin sağ alt köşesindeki ufak ot birikintisini tanıyordu, bu hala vardı ormanda. Büyücü onları yaralar için yaptığı bir merhemde kullanıyordu. Ã?içekleri kırmızı olurdu onların. Kanatlılardan birini sarı diğerini mavi yeşil gri karışımı tuhaf bir renk olarak hayal etti. İkisinin de gözleri gök rengi idi.
Bu kadar oyun yeter diye düşündü ve kanatlılara yoğunlaştı. Gövdeleri ince, başları öne doğru uzundu. Kanatları ve vücut hatları sivri bakışları acımasız ve ilgisizdi. Mavşeka kanatlıların boyunlarına hayran kalmıştı ama az sonra bu düşüncesinden utandı. İkisi de birer kayaya oturmuş resimde gözükmeyen bir yere bakıyordu. Efivis köyü idi bu herhalde, patika sonundaki köprüden kullanılan bir uzantı olduğunu düşünmüştü. Her şeyden öte bunun nasıl resmedildiğini hayal etti mavşeka. Kim çizmişti bu resmi ve nasıl bu kadar yakından? Belki o da hayal etmişti. Hikâyeyi bilmese bu resmin oldukça güzel olduğunu düşünebilirdi. Üstteki kayaya oturmuş olanın ayağında bir tuhaflık vardı, resmi iyice yaklaştırdı ama çözemedi. Büyücü elinden almasaydı daha da bakacaktı resme.
“Bu kadar yeter,” dedi büyücü resmi çantaya koyarken.
“Nasıl olsa bu aralar karşılaşma ihtimalin yüksek” dedi. Mavşeka ona doğru eğildi, büyücü gülmüyordu.
Hiç gülmezdi zaten…
Odadan çıktılar…
V
Nihil creatur, omnia evolvunt
(Hiçbir şey yaratılmadı, her şey dönüştürüldü)
Kapanış
“Ormana dönmeliyiz.” dedi büyücü toparlanırken.
“Ama neden? Buradan yapamaz mısınız büyüyü?”
“Hayır, kanatlıyı görmem gerek.”
Mavşeka korkunun ilk kez filizlendiğini hissetti içinde. Büyücü ise oldukça sakindi, yalnızca hareketleri hızlanmıştı hepsi bu.
“Size saygı duyuyorum büyücü.”
Büyücü mavşekaya baktı ve
“İyi çocuk.” dedi.
Her şey tamamdı. Her gün odasına kapanıp yazmalar üzerinde çalışmamış olsa, bugünün bir gün gelebilme ihtimalini göz ardı etse kötü sonuçlar doğururdu bu durum. Ama şimdi ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Büyünün yapılacağı üç yazmayı belindeki yılan derisi kemere sıkıştırmış, şalını başına almış dışarıda mavşekayı bekliyordu.
“Hadi, zaman yok”
Mavşeka gerekli olacağını düşündüğü üç şeyi almakla meşguldü: Sopası, güç veren iksiri ve ilk öğrendiği büyüde kullanmaya kıyamadığı uğurlu tavşanayağı. Ormanda vahşi hayvanlar saldırdığında da, geçen kış hastalanıp az kalsın öleceğini sandığında da tavşanayağı hep yanındaydı. Yola koyuldular.
Daha sabah olmamıştı. Soğuk ikisinin de etlerini kesiyordu. Büyücü şalına iyice sarıldı, sopası olmaması çok kötüydü.
“Sopanı ver.” dedi cevabı beklemeden.
Büyücü nereye gideceğini bilmeden yürüyor, her an tetikte bekliyordu. Mavşekanın derdi ise soğuktu. Bu kadar keskin soğuğu ilk defa yaşıyordu. Keşke şalı olsaydı.
“şalını vee..”
Vazgeçti. O ve büyücü bir değildi, ensesine şaplak yemek istemiyordu, hele bu gece hiç.
Derken yakınlardan bir hırıltı geldi. İkisi de durdular. Bir süre hareketsiz etrafı dinlediler. Büyücü hemen çöktü, yazmaları çıkarıp yan yana koydu. Mavşeka ne yapacağını bilmiyordu.
“Etrafı kontrol et. Sakın gözünü ormandan ayırma.” dedi büyücü.
Büyücünün genizden gelen boğuk sesi duyuldu sonra. Başlamıştı.
“Görmem gerek demiştiniz.”
“Görüyorum zaten… sus.” Parmağıyla ilerisini işaret etti. Mavşeka gecenin karanlığında hiçbir şey görmüyordu, derken ağaç olmadığını deneyimlerinden gayet iyi anladığı koca bir kütle hareket edince anladı, kanatlı oradaydı.
Diz çöktü. Tavşanayağını avucunda sıkıca sıktı.
“İlias Hükümranlığı şer serpti
Aktı kanatlarından damla kan
Kan, karıştı toprağa
Toprak, oldu devran
***
Büyücü yazdı dedi;
Gölge-serper mefkuduz
Lafügüzaf etmeyiz.
Ey zulüm eden, gideceksin buralardan,
Kanın damarlarında kuruyuncaya dek.
Açılmayacak söz kapısı; zindan!
Sen ölene dek.
***
Kapıyı açan kelamımdır
Seni gören “ayn”ımdır
Ey kanatlı, vakit tamam
Seni bekleyen ölümdür.
Büyücü sonsuza dek konuşacak, iliası gönderemeyecek, kapıyı kapatamayacak gibi geldi mavşekaya. Dayanamadı, yere kapaklanıp kollarını kafasının üzerinde siper etti. Hıçkırıklarla ağlıyordu. Yüzü toz toprak olmuş, gözyaşıyla karışmış çamurlaşmış tüm yüzüne bulaşmıştı. Büyücü sesini gittikçe yükseltiyor, arada bir derin bir nefes alıyor sonra yeniden başlıyordu. Kanatlı gitmek şöyle dursun, gittikçe yaklaşıyor, hırıltılı nefesi çocuğun kulaklarında patlıyordu. Mavşeka büyücüye baktı göz ucuyla, bitkindi zor dayanıyordu. Etrafında bir sis oluşmuştu ki zar zor seçiyordu onu. Yüzünü sildi elleriyle, aniden kalktı ve büyücünün önüne geçti. Büyücü onu görmüyordu, saydam gözleri bir noktada, dili otomatikleşmiş, dizeleri haykırıyordu. Ã?fkeyle burnunu koluna sildi mavşeka, iki bacağını yana açtı ve
“Hadi gel bakalım kanatlı böcek, seni geldiğin yere gönderelim” diyerek iki eliyle sıkıca tuttuğu çubuktan bozma sopayı ileri uzattı…
***
Böyle olmadı elbette. 11 yaşında bir çocuk için bu fazlasıyla cengâverce olurdu. Hayır, mavşeka yerinden kıpırdamadı. Tüm bu olanların bitmesi için yalvardı yakardı. Büyücünün ona veremeyeceği tek şey cesaret idi. Bunu çetin yollar ile öğrenmiş olması gücendirdi mavşekayı. Sopası da, iksiri de, tavşanayağı da ne işe yarayabilirdi ki? İşe yarayacak olan cesaret ve bilgi idi. Göz göze gelmek için cesaret ve alt etmek için bilgi. Yaşlı bir büyücü ve 11 yaşında bir çocuk eskidende eski zamandan çıka gelen bir kanatlıyla, yardım olmadan ve herkes bundan bihaberken o ormanda savaş verdiler. Büyücü kanatlı ile Mavşeka kendi ile…
VI
Geçiş
Güneş suretini yavaş yavaş ormanın üzerinde gösterirken sıcağı da beraberinde getiriyor, geceden kalma kuru, mat ve soğuk havayı silip süpürüyordu. Gelişi ormanı titretiyor, toprak, ağaçlar, hayvanlar sıcağı yeniden hissettikleri için minnet duyuyorlardı. Ağaçlar keyiften dans ediyor, kökleriyle toprağı gıdıklıyorlardı. Topraksa sıcağı içine çekiyor, mis kokular yayıyordu. Güneşin lütfu sonsuzdu. Varlığını ve nimetlerini zevkle paylaşıyor, göğe hâkim rengini ormana sunuyordu.
Güneş geri geldi…
Orman can buldu…
Odaya dolan ışık mavşekayı aydınlatıyor, sarı kirpikleri parlıyordu. Dirseklerinin üzerinde doğruldu, etrafına baktı. Kimseyi göremedi. Sonra dün gece olanlar geldi aklına, ayağa fırladı, vücudunu kontrol etti. Yara izi, merhem kokusu yoktu. Sağlamdı.
“Ne oldu şimdi?” dedi kendi kendine. Büyücüyü aradı gözleri. Kimsecikleri bulamadı. Odasında olduğunu düşündü. Nasıl olsa bir kere girdim, artık her vakit girebilirim herhalde deyip kapıyı vurmadan çatallı sesiyle konuşarak odaya girdi. Az sonra,
“Hem çirkin hem görgüsüzzz” diye çıkıverdi büyücü elinde sopası. Ã?ocuk geri geri adım atıyor, düşmemek için bir yandan arkasına bakıyor diğer yandan dert anlatmaya çalışıyordu. Büyücü sopasını çocuğun başına doğru salladığı her vakit mavşeka eğiliyormuş gibi yapıyor, kaçamayıp arada bir nasipleniyordu sopadan.
“Efendim, ben sadece merak ettt..”
“Sus, seni çirkin bücür.”
Uzun kovalamaca sonrası mavşeka ayağı takılıp kalçasını yatağın demirine vurarak yere kapaklanmış büyücü de yorulmuş sandalyeye oturmuştu. Ã?ocuk yerinden kalkmadan doğruldu, bir süre konuşmadı sonra
“Dün gece neler oldu?”
“Sen tavuk gibi eşelendin durdun yerde, bense… kanatlıyı geldiği yere gönderdim.”dedi sopasıyla oynayarak.
“Nasıl? En son bize doğru geldiğini hatırlıyorum, dediğiniz gibi resimdekinden daha korkunçmuş.”
“Dedim ya, tavuk gibi eşelenmeseydin görürdün. Yaşlı bir ihtiyarım ama hala bileğim kuvvetli. Kapıyı gördüm çocuk. Muazzamdı. Ã?nümde beliriverdi, tüm ormanı ışıklı gece sinekleri gibi aydınlattı. O kadar…”düşündü,
“O kadar haşmetliydi ki, arkasında gizlediklerini bilmesem içeri girerdim. Kelimeler yan yana geldikçe kapı belirginleşmeye ve açılmaya başladı. Bana doğru gelen kanatlıyı içine çekinceye dek susmadım. Susmadım anlıyor musun? Yere yığıldığım vakit dahi susmadım. Gözlerimi kamaştıran ışık nokta halini alıncaya kadar susmadım. Sonra… kapıyı mühürledim, yazmaları yaktım.”
Mavşeka ağzı açık bir süre daha büyücüyü dinledi. O anlattıkça hatırına geliyor, korkaklığı yüzünü kızartıyordu.
“Ben beceremedim.” dedi.
“Her şeyin küçük bir başlangıcı vardır çocuk, bunu asla unutma. Senin başlangıcın kapının mühründe gizli. Bundan böyle, ufak büyüler yok. Sana gerçek bir büyücü nasıl olunur onu öğreteceğim.”
“Sahi mi?”
“Lakin sana öğretemeyeceğim şeyler de var. İkilik gibi. Seçim yapmak gibi, korkmamak gibi. İyi-kötü, güzel-çirkin, cesaret-korku, sevgi-nefret gibi… Yolunu bulmalı ve asla yapamayacağını düşünmemelisin.”
“Biliyorum büyücü. Yine de, önce büyülerden başlayacağımız için sevinçliyim.”
“Kalın kafalı bücür. Sen benim dediklerimi dinliyor musun be, haa, seni yanıma aldığım güne lanet edeceğim neredeyse, beni delirteceksss….” büyücü konuşmaya devam etti, etti, etti.... Mavşekaya mor toz zerrecikleri fırlatıp durdu. Onu o uğurlu saydığı tavşan bacağına çevireceğini, külleri diriltip yazmalarla kapıyı açarak onu içeri atacağını ve hapsedeceğini ve daha birçok şey söyledi. Ölene kadar konuştu, mavşekayı da yanından hiç eksik etmedi.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Dwaxer'in Hikayesi
Sir Nigel’ın İntikamı
Kuru Döşek Hanında sıradan bir gündü. Mavitaş kasabası ahalisinden, alkolizme meyilli birkaç tembel ile uzak diyarlardan gelen maceraperestlerin anılarını dinlemeye doyamayan, adeta bu hikayelerin bağımlısı olmuş delikanlı gençler, geçici müşterilerin masaları etrafında “acaba bir havadis yakalayabilir miyim?” diye kulak kabartısı şeklinde pusuya yatmışlardı.
şanslıydılar; çünkü gelip geçici müşterilerin arasında, tüccarlar ve sıradan yolcuların yanısıra, maceraperestler de vardı. Hele bir tanesi, tavırlarından bir barbar olduğunu iyice belli eden, hava atarcasına devasa kaslı vücudunu sergileyen savaşçı, konuşmaya pek meraklıydı. Yanında kocaman bir kılıç taşıyordu. Ã?oğu mavitaşlı, büyük ihtimal bu kadar büyüğünü görmemişti ve yine büyük ihtimalle, aralarından bu kılıcı kaldırabilen çıkmazdı, kaldırsalar bile kullanamayacakları kesindi. Ama Barbar’ın kolları, omuzları ve daha birçok yerindeki, patlayıp fışkıracakmış gibi duran kasları, bu muhteşem görünüşlü aleti, tırpan sallar gibi savuracağına ve önüne çıkanı biçeceğine dair, göreni ikna edebiliyordu.
Evet, barbar savaşçı kasabalıları etrafına tolamış, çeşit çeşit maceralarını anlatıyordu. Devasa yaratıklarla, hayaletlerle, iblislerle ve korkunç, akla hayale gelmedik canavarlarla nasıl savaştığını, onları kesip biçtiğini, varsa öbür dünyalarına gönderdiğini ballandıra ballandıra tasvir ediyordu. Anlattıkça coşuyor, coştukça anlatıyordu ve seyirciler, “ooo! Vay bee! Bravo!” şeklinde tezahüratlar yaptıkça keyfinden deliye dönüyor, ağzı kulaklarına varıyordu. Üstelik bu cesur savaşçının çok üstün bir özelliği daha vardı: Kendisini dinleyenlere içki ısmarlıyordu!
“Herkese benden içki!” diye gürledi barbar savaşçı ve bir tezahürat daha patladı.
Hancı pos bıyıklı Bergun, ak sakallı yaşlı büyücü Tiq Otally’nin masasında oturuyordu. Barbar’ın ısmarladığı içkileri doldurmaya koşturan genç garsonu, bir el işaretiyle yanına çağırdı. Garson geldiğinde “parasını peşin al!” dedi Bergun. Tamam dercesine kafasını sallayan garson, hızla bara doğru seyirtti.
“Bunun akıllıca olduğundan emin misin?” dedi yaşlı büyücü Otally. Tiq Otally, klasik insan büyücülerdendi. Bembeyaz saçı sakalı göbeğine doğru uzanıyor, suratı ise kırış kırıştı. Görünüşte çok yaşlıydı ama kimbilir hangi kadim sanatlarla ömrünü uzatıyorsa, bir genç gibi dinç hareket ediyor, keskin zekası kristal berraklığında çalışıyordu. Yerleri süpüren buruşuk cübbesi, kukuletalı kocaman şapkası, değişmez kıyafetleriydi. Her sene bu zamanlarda Mavitaş kasabasına gelirdi Otally. Sadece Mavitaş Ormanında yetişen, mavi şapkalı, beyaz benekli mantarlardan toplamak için. Aslında bu mantarların kadim bir dilde, telaffuzu zor bir adı da vardır ama yerli halk mavi mantar der buna ve oldukça zehirli olduğundan yemezler. Yaşlı büyücü, her geldiğinde Kuru Döşek Hanı’nda kalır ve aynı zamanda kasabanın valisi olan, Hancı Bergun ile gel zaman git zaman oluşan bir samimiyet doğrultusunda, hal hatır sormaktan ileri sohbet eder.
“Usta Otally, ben bilirim bu barbarları, şimdi sudan bir sebeple kızar, olay çıkarır, ondan sonra da ödet hesabı, ödetebiliyorsan. Üstelik korumalara dövdürüp, masrafları zorla almaya kalksam, bu izbandutu dövmek için benim fedailerin tümünü ayaklandırmak gerek. O zaman bile kalıbımı basarım ki, bu insan azmanını zapt edene kadar, her taraf dağılır, yıkılır, savaş alanına döner. Astarı yüzünden pahalıya gelir anlayacağın. Yani, en iyisi bu tiplerden hesabı peşin almak.”
Tiq Otally piposunu tüttürdü. “Sevgili Bergun, ben de tanırım barbarları ve daha birçok değişik adetleri olan, bir dolu ırktan da haberim vardır. Çok gezdim ve de çok okudum. şimdi senin garsonun hesabı peşin istediği anda, o barbar bunu gurur meselesi yapacak ve ‘kaçıyor muyum, düzenbaz muamelesi mi yapıyorsunuz bana?’ diyerek öfkelenecek.”
Birden malum masadan, “başlatmayın lan hesabınızdan, kaçmıyoruz ya!” diye bir gümbürtü koptu. Dev cüsseli barbar ayağa kalktı ve karşısında cüce gibi kalan garson çocuğu yakasından tuttuğu gibi tek eliyle havaya kaldırdı. Bergun fırlamıştı bile, kapı tarafındaki iki fedai ise bir an atılacak gibi oldularsa da, durdular ve aralarında fısıldaştılar. Fedailerden biri kapıdan fırladı, belli ki başkalarını da getirecekti. Diğeri ise kımıldamadan uzaktan olayları izlemeye devam etti.
Bergun barbarın yanına vardığında, “aman beyim sakin olun lütfen, eminim bir yanlış anlama olmuştur” dedi.
Bu sırada garson çocuğun gömleği yırtılarak kıç üstü yere düştü. Alkolün tesirindeki müşteriler buna neşeyle güldüler. Daha gece olmadan tiyatro gibi bir eğlence başlamıştı. Barbar da çocuğun düşmesi ve kaçmaya çalışırken bir iki defa daha tökezlemesini komik bulup keyiflendi. Tekrar masasına oturdu ve şakşakçılarıyla muhabbete devam etti. Bu arada hesap ödeme meselesi arada kaynamıştı ve Bergun de olayın üstüne gitmedi.
“Usta Otally, ermişliğinize söylüücek söz bulamıyorum, yine haklı çıktınız” dedi Bergun, ak sakallı büyücünün masasına geri döndüğünde.
Büyücü bir yandan piposunu tüttürürken, bir yandan da gevrek gevrek gülüyordu. “Dur bakalım sevgili Bergun, daha dertlerin yeni başlıyor” dedi.
Bergun heyecanlanmıştı yine. “Aman diyeyim Usta Otally, şaka olduğunu söyleyin lütfen. Ne derdiymiş bu?”
“Barbarın cebinde sadece iki gümüş var, sence yetecek mi hesabı ödemesine?”
“Sadece iki gümüş mü? Ama siz nereden biliyorsunuz bunu?” diye sordu Bergun. Fakat Tiq Otally’nin kaşlarını kaldırarak, muzip bir ifadeyle bakışını görünce üstelemedi. Onun gibi usta bir büyücü için cepteki parayı bilmek, basit bir meslek sırrı olmalıydı. “Çok zarar ettik.” diyebildi yorgun bir sesle.
“Herkese benden içkiii!” diye gürledi malum kişi. Ve şakşakçılardan müthiş bir tezahürat daha koptu.
“Hass... Ulan!” diye fısıldayarak fırladı Bergun ama birden kendini toparladı, büyücüye dönerek saygıyla eğildi ve “çok pardon” dedi.
Tiq Otally’nin neşesi öyle artmıştı ki keyifli kahkahalarını salıverdi.
Tam o sırada kapıdan altı fedai girdi. Demin giden, beş arkadaşını daha getirmiş içerde kalanla birlikte şimdi sayıları yedi olmuştu. Aralarından biri de -komutanları olan- Bergun’un oğlu Hardel di. Aslında bu askerlere fedai demek yanlış olur, çünkü hepsi ciddi askeri okullarda ve kamplarda eğitim almış doğma büyüme Mavitaş Kasabası’nın delikanlılarıydı. Bergun’un vali olduktan sonra kasaba için yaptığı bir sürü olumlu icraatlardan biri de, yerel ailelerden seçmece delikanlıların, şehirlere gönderilip, ciddi eğitimlerden geçirilerek -ki buna psikolojik eğitim bile dahildi- profesyonel asker olması ve kurulan muhafız birliğinde görev almalarıydı. Böylece hem Mavitaş Kasabası, hem de Kuru Döşek Hanı ciddi bir güvenlik örgütüne kavuşmuştu. Bütün muhafızların aynı tip üniformaları vardı ve tecrübelerine göre rütbe sahibiydiler. Kasaba zaten duvarla çevriliydi ve kapılar nöbetçilerin gözetimindeydi. Gece gündüz, sürekli devriye, asla ihmal edilmezdi.
Hardel, kapının ordan babası ile gözgöze geldi. Eğer sorun çıkarıyorsa Barbar’ı dışarı atmak için izin istiyordu adeta. Bergun oğluna onaylarcasına bir bakış attı ve kendisi barbarın masasına yanaşırken, muhafızlar da Hardel’i takip ederek masanın etrafını kuşattılar. Barbar’ın bir günlük samimi dostları, birden dillerini kedi yutmuş gibi sessizleştiler. Kenarlarda oturan bir iki tanesi yağlı yılan gibi sıvıştı. Birazdan kopacak gümbürtüde kafalarına bir masa, sandalye isabet etme şansının hiç de az olmadığını tahmin edecek kadar bar kavgası görmüşlerdi herhalde.
“Nooluyo lan?” dedi barbar etrafını kuşatan muhafızları görünce. Masada oturan birkaç mavitaşlının gözlerinden, bu insan azmanı izbandutla muhafızlar arasında kalmanın stresi okunuyordu. Bazılarının elleri ayakları titremeye başlamış ve hemen hepsi de, çıkacak çıngarda ziyan olmasın diye içkilerini fondip yapmışlardı.
“Barbar kardeş...” diyecek oldu Bergun ama Barbar kesti sözünü.
“Sör Naycıl diiceksin, ulan it!” diye kükredi. Sandalyesinde yayılmış, hiç istifini bozmadan oturuyordu. Ancak sağ eli, neredeyse bir adam boyundaki, iki tarafı keskin, devasa kılıcının kabzası üzerindeydi.
Bergun kıpkırmızı oldu. İnsanın hem han sahibi, hem de kasaba valisi olması, rahatsız edici durumlar ortaya çıkarıyordu. Herhalde, adeta yüzüne tükürükler püskürerek, sarhoşlardan küfür yiyen, ülkedeki tek vali Posbıyık Bergun du.
Ã?teden olayları ilgiyle seyreden Tiq Otally, muhafızların ellerini kılıçlarına bile götürmediğini görünce, onların profesyonellik ve soğukkanlılıklarını takdir etti. Sıradan fedailer olsa şimdiye kadar saldırmışlardı küfürü eden savaşçıya.
“Sör Naycıl, efendim hesap kapatıyoruz da, ısmarladığınız içkileri tahsil etmem gerekiyor. Hepsi oniki altın efendim.” dedi Bergun. Sinirine rağmen ses tonunda kibarlık sınırını aşmamıştı.
“On-iki altın mııı? Ulan goblin kıçı suratlı itler, adam mı kazıklıyorsunuz?” diye bağırdı Sör Naycıl.
Bergun’un korktuğu başına gelmişti. Yorgun bakışlarla savaşçı barbarı süzdü ve adamın bir para kesesinin bile olmadığını, geç de olsa fark etti.
Barbar, kemerindeki minik bir cepten iki gümüş para çıkararak masaya fırlattı. “Al bakalım, bayat şarapların için iki gümüş fazla bile!” dedi.
Ã?teden kulak misafiri olan Tiq Otally, “bayat şaraplar...” lafından sonra dayanamayıp patlattı kahkahayı. Barbar bir an sesin geldiği yöne döndüğünden, Bergun’un oğluna verdiği işareti fark edemedi.
Sör Naycıl’ın gözlerinin kararmasıyla, kafatasından gelen “tok!” sesini duyması aynı ana denk geldi. Muhafızların hepsi de ustalıkla sakladıkları sopalar ile Barbar’a giriştiler. Özellikle kafasına Bergun’un oğlu Hardel tarafından indirilen ilk darbe, gücünü kaybetmesine sebep olmuştu. Gözlerini açmaya, toparlanmaya çalışıyor ama yedi koldan sağanak gibi gelen darbeler buna fırsat vermiyordu. Körlemesine savurduğu kollarıyla bir iki kişiye vurabildi, ancak bunlar sabahtan beri kahramanlık hikayelerine alkış tutan, kendini masanın altına atmayı becerememiş, geçici dostlarıydı.
Neden sonra, Sör Naycıl dayak yemekten yoruldu. Yumuşadı, muşmula gibi oldu ve kendinden geçti. Dövenler, bir iki dakika daha devam ettiler vurmaya, ancak neden sonra onlar da yorulduklarından mıdır nedir, teker teker bıraktılar dövmeyi. Vücudunun her tarafı moraran, yüzü gözü şişmiş barbar, zorlukla taşındı ve kasabanın dışında, yolun karşı tarafında ki dere yatağının kıyısına atıldı.
Bu arada handa Bergun ve Hardel, Barbar’ın el koydukları iri kılıcını inceliyorlardı. “Fena değil” dedi Hardel, “tabii satabilirsek. Bunu kullanacak adam bulmak da zor.”
“Ne yapalım, şehirde satabiliriz belki. O herif de bir daha kasaba sınırlarından girmeyecek, ona göre!” dedi Bergun ve tekrar Tiq Otally’nin masasına döndü. “Üstat görüyor musunuz başımıza gelenleri, bir sürü hengame, hem de boş yere.”
“Ben zaten görmüştüm ama üzme kendini, sayenizde epeyce eğlendik. Yine de acıdım barbara, epeyce hırpaladınız onu.”
“Az bile oldu. Üstad bu nasıl bir zihniyettir ki, parası olmadığı halde insanlara içki ısmarlayıp, cömertlik yaptı? Deli midir, bu adam?”
“Biraz deli, biraz da yalnızlık, takdir edilme, sevilme ihtiyacı.”
“Yok hocam, tam sopalık bir adam işte. Hoşuna gidiyor sopa yemek. Bir de başımıza düşman kesilmese bari, delidir ne yapsa yeridir.”
“Evet... Ama asıl tehlike, bence şuradaki adamlar” dedi büyücü Tiq.
Bergun’un yine beti benzi soldu. “Ustam bugün hep kötü haber veriyorsunuz” dedi, büyücünün işaret ettiği yöne bakarken.
En köşe masada, gölgeler içinde oturan iki kişiyi gösteriyordu Otally. İkisi de kara giysiler içindeki adamlardan biri cübbeliydi ve içerisi sıcak olduğu halde kukuletasını takmakta ısrar ediyordu. Zayıf, uzun bir adamdı. Kocaman tırnaklı elini, boynuna asılı çantanın üstüne bastırıyor, belli ki çantasında değerli bir şey saklıyordu. Diğeri ise karanlık işlerle uğraşan birine benziyordu. Soğuk sinsi bakışları, fıldır fıldır gözleri, kemerine asılı hançer koleksiyonu -ve çizmelerindekiler- onun büyük ihtimalle bir kiralık katil olduğunu belli ediyordu. İkisi de sanki izlendiklerini anlamışçasına kalktılar ve handan çıkmaya davrandılar.
“Haa, onlar mı?” dedi Bergun. “Bence de insanın arkasını dönmek istemeyeceği tipler ama hesaplarını ödediler. Ve sizin de bildiğiniz gibi üstat, Kuru Döşek Hanı’nın bir prensibi vardır: Müşteri hesabını ödediği ve olay çıkarmadığı müddetçe, kim olduğu önemli değildir.”
“Biliyorum,” dedi Tiq Otally. Kapıdan çıkmakta olan ikilinin peşinden bakarak, “o cübbeli olan, bir büyücü. Üstelik karanlık sanatlarla ilgilendiğinden, adım gibi eminim. Ã?antasında sakladığı her ne ise, görmem mümkün olmadı. Bunlar bir iş çevirecek gibi geliyor bana.”
İki karanlık tipli adam, handan çıkarak, atlarını almak için ahırlara yöneldiği sırada, katil tipli olanı, “bence boşuna büyütüyorsun” dedi, “vakit gece yarısına gelirken, dışarıda kamp yapmamız gereksizdi.” Bu adam gerçekten de profesyonel katildi. Auntrin şehri sokaklarında “Yılan” diye bilinirdi, belki yılan gibi hızlı saldırması, belki de zehirli hançer kullanması yüzünden.
“Hiç de değil!” diye itiraz etti kara büyücü Degrim. Hayatını karanlık sanatların inceliklerini öğrenmeye adamıştı ve sayısız kurbanını kötülüğün bir sanat olabileceğine ikna etmişliği vardı. “İçerideki ahmak bizden şüphelendi ve benim de, bütün gece adamın tarayıcı büyülerine karşı diken üstünde durmaya niyetim yok.”
Ertesi gün güneş tepeye çıkarken, Barbar Sör Naycıl, Mavitaş Kasabası kapısına geldi. Üstü başı çamur içinde, morluklar ve kurumuş kan lekeleriyle berbat görünüyordu. Gözünün biri tamamen kapanmış, diğeri de hatırı sayılır derecede şişmişti. Kapı nöbetçileri derhal kılıçlarına davrandı ve üç adam boyu duvarların üstündeki iki okçu da, ellerindeki çifter çifter arbaletleri savaşçının iri gövdesine doğru çevirdi. “Uzak dur!” diye uyardı nöbetçi çavuşu. “Artık bu kasaba da istenmiyorsun. Canını seviyorsan bir daha buralara uğrama!”
“Kılıcımı verin lan!” diye bağırdı savaşçı, sesi biraz yorgun gibiydi.
“Kılıcına, borcun karşılığında el konuldu” dedi nöbetçi.
Barbar hiddetle nöbetçinin üzerine yürümek istedi bir an, ancak vınlayarak bir adım önüne saplanan bir ok, onu durdurdu. Duvarın üstündeki okçulardan biri uyarı atışı yapmıştı ve barbar nöbetçilerin gözlerine baktığında, ilerlerse onu öldüreceklerine ikna oldu. Birkaç adım geri çekildi ve parmağını -tehdit edercesine- nöbetçilere doğru sallayarak konuştu: “Sanmayın ki, bu olay burada kapandı. Döndüğüm de... Döndüğüm zaman, göreceksiniz! Hepinizin...” diye küfürlerle devam etti sözlerine. Tumturaklı küfürler etti, gün yüzü görmemiş ve kadim zamanlardan kalma küfürler. Bütün Mavitaş Kasabası ahalisinin, çevre ahaliler ve hatta yakın şehir ahalilerinin kulaklarını çınlattı. Ã?oluk çocuk, büyük küçük, ecdatlarını ve doğmamışları da ayırmadı. Oradan geçip de konaklayanı, hatta konaklamayıp da geçeni bile ve salaklık edip uğradığı için, üstelik bu nankör insanlara içki ısmarladı diye kendini de dahil etti listeye. Sövüp saydı, sayıp sövdü. Sonunda yoruldu, ağzı kurudu. Nöbetçiler ise hiç cevap vermediler bu sövmelere.
Akşam yediği dayaklardan dolayı her yeri ağrıyan barbar savaşçı, zonklayan başını tutarak, tekrar dere kenarına dönüp su içti. Derken yola koyuldu ama nereye gittiğini bilmeden, nereden geldiğini bile hatırlamadan, sadece yürüdü. İçinden bir ses batıya yönelmesini söyledi, Temperli Dağlar’a doğru. O da, dağların ardından kaybolup kendini Mavitaş Ormanı’nın koyu gölgeleri arasına terk eden güneşi takip etti.
Aç açına karanlıkta kalmıştı barbar savaşçı, üstelik silahsızdı. Birden uzakta bir kamp ateşi gördü. Kaybedecek bir şeyi kalmamış adam için umut ışığıydı bu ve tereddüt etmeden o tarafa yöneldi. Ateşin yanına geldiğinde, iki kara giysili adamın oturduğunu gördü. Ateşin üzerinde cazırdayan av etinin kokusunu önceden almıştı zaten.
“Yemek?” dedi barbar, eliyle eti işaret ederek.
“Buyrun Sör Naycıl” dedi kara cübbeli büyücü, “acıkmış olmalısınız.”
Savaşçı bir an duraksadı. “Adımı nerden biliyorsun?” dedi ve ete saldırdı. Kalan konuşmaları tıka basa dolu bir ağızdan çıkan, yarı anlaşılır homurtular oldu.
“Aman efendim, sizi tanımayan mı kaldı bu yörede?” dedi büyücü Degrim. “Sizin kadar kaslı, sizin kadar kahraman görünüşlü kimse mi var civarda?”
Barbar keyiflendi. Konuşmayı pek sevmeyen kara katil Yılan, savaşçıya bir şişe uzattı. Barbar içinde ne olduğunu sormadan kafasına dikti şişeyi. İçki ateş gibi yakarak geçti boğazından.
Neden sonra Degrim tekrar konuştu. Sinsilikten zevk alan bir ifade vardı yüzünde. “Ama Mavitaşlılar, çok ayıp etmişler size karşı.”
Barbar tekrar öfkelendi. “Ben onların...”
“Çok şerefsizlik etmişler yahu. Kaç kişi birden saldırdı?”
“şerefsizleeer! Ama ben onların... Görücekler günlerini.”
“Arkadan vurmuşlar üstelik, öyle mi?”
“Delikanlı değiller ki! Ama bak görüceksin, ben onları... yapmazsam, beni de...”
“Aslında onlardan herkes şikayetçi. İyi yere dükkan açmışlar, geleni gideni soyuyorlar.”
“Eceli geldi onların. Yakında...”
“Aslında var ya Sör Naycıl, olsaydı bir kaç adamın fena mı olurdu? Gidip Mavitaşlıların dersini verirdin.”
“Adam mı? Yok adamım filan, adamı nerden bulayım?”
“Hatta adam değil de, sana evcil bir canavar lazım, mesela bir ejderha!”
“Ejderhaa mı?”
“Sana da ejderhadan aşağısı yakışmaz doğrusu. Düşünsene: Sör Naycıl ve ejderhası!”
“Heh heh!” Barbar’ın hoşuna gitmişti bu fantezi. Kendini ejderhanın sırtında uçarlarken hayal etti.
“Hepsinden alırsın intikamını!” Degrim iyice sokulmuş, savaşçının sol omuzu üzerinden, uğursuz bir rüzgarın iniltisini andıran, garip bir fısıltıyla konuşuyordu. “Ejderhanın nefesi, yakıp kül eder kaleleri, kuleleri! İsmin yüreklere korku salar, bütün kadınlar köle olur kapında!”
Barbar kendi krallığının hayalini kurdu: Bütün azametiyle devasa tahtında oturuyordu. Ayak ucunda ise, kıvrılıp yatmış ejderhası, burnundan dumanlar tüterek uyukluyordu. “Hahaha, güzel olurdu doğrusu ama ejderhalar evcilleşmiyor, benim bildiğim kadarıyla.” dedi, daldığı hayallerden istemeyerek dönerken.
“Hiç evcilleşmez olur mu? Tabii ki evcilleşir, ancak işin sırrı: Yumurtayken alacaksın ejderhayı, yumurtadan çıkar çıkmaz ilk seni görecek. O zaman bağlanır sana, ana babası yerine koyar seni.”
“Yapma be! Peki nereden buluruz ejderha yumurtasını?”
Degrim pis bir sırıtışla barbara biraz daha yanaştı ve paranoyak bir tavırla ötede uyuklayan Yılana baktı. Bu bakış Barbar’ın gözünden de kaçmamıştı. “Sör Naycıl, sizinle karşılaşmamız bir tür kaderin cilvesi. Belki anlamışsındır, benim mesleğim büyücülük.”
Savaşçı hafifçe yüzünü buruşturdu, büyücülerden hoşlanmazdı ama bunu sesli olarak dile getirmedi. Ne de olsa adamın yemeğinden yemiş, içkisinden içmişti. Asıl önemlisi ise Degrim ona saygı duyuyordu! Evet en önemlisi de buydu.
“Benim gibi bir büyücü, senin gibi kudretli bir savaşçı tarafından korunmadıkça bir hiçtir!” dedi Degrim.
“Yok canım,” diye geveledi Sör Naycıl. Mütevazi olmaya çalışıyordu.
“Ã?yle, öyle!” diye üsteledi büyücü. Ne zamandır ekip olmak için senin gücünde... Yok senin yarı gücüne bile razıyım, bir savaşçı arıyordum.” Ã?tedeki kiralık katili işaret ederek fısıldadı, “Yılan’a hiç güvenmiyorum. Adı üstünde, Yılan! Dostlarını ne zaman sokacağı hiç belli olmaz. Ama sen öyle misin ya? Bi kere barbarlar dürüsttür, gururludur. Sana her zaman güvenebilirim. Sen adamı sırtından vurmazsın.”
“Ortak olmayı mı teklif ediyorsun?” dedi Naycıl. Sevmişti bu büyücüyü.
“Evet, hem de ömür boyu! Bir sürü ejderhamız olacak. Sırt sırta verdik mi kimse duramaz karşımızda! Ve bir gün sen kral olduğunda... Ben de vezirin olacağım! Ne diyorsun?”
Barbar bir kaç saniye düşündü ve paçavra bir pantalon ile hurda çizmelerinden başka serveti olmadığını hatırladı. “Evet, olabilir. Neden olmasın?” dedi.
Yılanı uyandırmadan, sessizce kutladılar bunu, şişenin dibine vurdular. Derken büyücü yanından hiç ayırmadığı çantasından, kocaman bir karpuz kadar, yeşilimsi morumsu, acayip bir yumurta çıkardı.
“Ejderha yumurtası mı?” diye heyecanla atıldı Barbar.
“Hayır, bu sahtesi” dedi büyücü, “ama çok iyi bir taklittir, gerçeğinden ayırmak mümkün değil. Bunu, alacağımız asıl yumurtanın yerine koyacağız ki, anne ejderha peşimize düşmesin.”
Barbar yumurtayı büyücünün elinden kaptı. Gerçekten de muhteşem görünüyordu. Üstündeki desenleri ışıkta incelemek için ateşe sokuldu biraz.
Degrim heyecanla atıldı: “Dur, dur! Ateşe yaklaştırma onu!” Ve tekrar Barbar’ın elinden aldı yumurtayı. Birden suratından ter boşanmıştı. “Boyası akabilir de o yüzden” dedi.
“Peki nasıl değiştireceğiz yumurtaları, ejderha yuvasını nerde bulacağız, daha da önemlisi?” dedi Barbar.
“Herşey ayarlandı” dedi Degrim. “Buraya yakın bir tepede yaşayan bir çift ejderhayı takip ediyorum bir süredir. Yılan ile buraya geliş amacımız buydu zaten. Yılan yumurtayı değiştirecek, ben de sihrimle onu görünmez yapıp, ejderhaların dikkatini başka yöne çekecektim.” Büyücü bir an duraksayıp, uyumakta olan kiralık katili tekrar göz ucuyla bir kontrol etti ve Barbar’a sokulup fısıldadı. “Yalnız bunun yumurtayı alıp kaçma ihtimalinden korkuyorum. Bence yumurtayı sen değiştirmelisin” dedi.
Ertesi sabah üçü birlikte yola çıktılar. Birkaç saatlik yürüyüşten sonra ormanın bittiği yere vardılar. Burada geniş otlaklar vardı ve ufuk çizgilerindeki dağlara kadar uzanıyordu.
Degrim, Barbar’a en yakın tepeyi göstererek, “bak o gördüğün Zümrüttepe’dir. Patika yolu takip edeceksin, kurumuş dere yatağının üzerinde asma bir köprü var, onu geçince tepeye dümdüz tırmanırsan büyük bir mağara ağzı görürsün. İşte ejderhaların yuvası, o mağara ve yumurta da muhakkak içerdedir. Ayrıca kimbilir başka ne hazineler var ama sakın altınları cebine tıkıştırıp da gürültü yapayım deme. Görünmezlik büyüsü yüzünden seni göremezler ama sesini işitebilirler.
“Hop, hop! Ben gitmeyecek miydim, ejderha yuvasına?” diye itiraz etti Yılan.
Sör Naycıl kabadayı bir hareketle, katil tipli adamın önüne geçti. “Planlar değişti, ben gidiyorum. İtirazın mı var?” dedi.
“Yok” dedi Yılan. Bozulmuştu ama Barbar ile tartışmadı.
“O zaman işimize bakalım,” dedi Degrim. Barbar’ın üzerine garip tozlar serperek, anlaşılmaz kelimeler mırıldandı ve Sör Naycıl görünmez oldu.
Barbar diğerlerine eliyle ayıp işaretler yaptı ve onların bir şey farketmediklerini görünce de oldukça eğlendi. Büyücü Degrim içinde yumurta olan büyük çantayı el yordamıyla Barbar’ın boynuna astı. Bunun üzerine çanta da görünmez oldu.
“Unutma!” dedi Degrim, “bedeninden uzaklaşan her eşya görünür hale geçer. O yüzden özellikle çantayı kendine yakın tut!”
“Tamam” dedi Barbar ve yola çıktı. Diğerleri, uzun otlar ve çalılarla çevrili küçük bir tepeciğin ardına gizlendiler.
Bu sırada kurumuş dere yatağının ötesindeki Zümrüttepe’de iki ejderha, kayaların üzerine tünemiş, aylak aylak sohbet ediyorlardı.

“Çok güzelsin!” dedi erkek olanı, “her zaman ki gibi.”
Dişi olanı kırıtarak dişlerini gösterdi. Sıcak nefesindeki asit kokusu, erkeğin başını döndürdü.
“İştahımı kabartıyorsun” dedi erkek.
“Aç mısın yani?”
“Ben sana açım, ejderhaların en güzeli!”
“şuraya bak!” dedi dişi, köprüye doğru yaklaşan Sör Naycıl’ı işaret ederek.
“Talihe bak, yemek ayağımıza geliyor.”
“Saldıralım mı?” dedi dişi olan.
“Bırak biraz daha yaklaşsın. Silahı bile yok, bu aptalın yolu buralara nasıl düştü acaba?”
“Aaa, bize baktı, bizi gördüğüne eminim ama arkasını dönüp kaçmak yerine sakince gelmeye devam ediyor.”
“Kendini görünmez mi sanıyor acaba?”
Bu sırada Degrim ve Yılan epeyce geriden ve saklanarak Sör Naycıl’ı takip ediyorlardı. Barbar farkında değildi ama her bastığı yere kiremit rengi bir ayak izi bırakıyordu.
“Sence ejderhaları atlatabilir mi?” dedi Yılan.
“Hayır” dedi Degrim, “yaptığım görünmezlik büyüsü ejderhaları kandıramaz.”
“Peki yumurtanın içine koyduğun patlayıcı toz yeterli olacak mı?”
“Yeterli olmak mı? O miktarda patlayıcı toz, Mavitaş Kasabası’nı yerle bir eder. Birazdan patlayınca iyi siper al. Kafana bir ejderha poposu düşebilir çünkü. Hah hah hah.”
“Dua edelim de ejderler nefes püskürtmesinler geri zekalıya.”
“Sanmıyorum, silahsız bir adam için nefes tüketeceklerini ama sen yine de dua et, bunca çabamız boşa gitmesin. Bütün gece şu solucana yağ çekmek beni kendimden tiksindirdi.”
Sör Naycıl asma köprüyü henüz geçmişti ki, iki ejderha uçarak yanına geldi. Savaşçı ses çıkarmamak için kılını bile kıpırdatmıyordu ama iki ejderhanın da hemen yanına gelmesi ve direkt olarak kendisine bakmaları hayra alamet değildi. Acaba görünen bir yeri mi var diye kendisini kontrol etti ama yoktu. Kendi kendisini göremiyordu, o halde bu yaratıklar neden şıp diye önünü kesmişlerdi.
Ejderhalar yavaş adımlarla Sör Naycıl’a yanaştılar. Hem de burnunun dibine kadar, öyle ki, asit kokulu nefesleri Barbar’ın yüzünü yalıyordu. “Senin dua edecek bir tanrın var mı?” dedi erkek ejderha.
Sör Naycıl birden anladı ki: Onu görüyorlardı! “Hass...” dedi son olarak.
Kara büyücü Degrim, “tam zamanıdır” diyerek saklandığı yerden çıktı ve elindeki küçük asadan, önceden hazırlamış olduğu şimşek büyüsünü fırlattı. şimşek direkt olarak Barbar’ın taşıdığı çantanın üzerine çaktı. Sör Naycıl daha şimşek tarafından kızartılamadan, içi patlayıcı toz dolu sahte yumurta infilak etti. Patlamanın boyutları o kadar büyüktü ki, ejderhalar bile derhal öldü. Sör Naycıl’ın ise parçası kalmadı.
Kara büyücü Degrim ve yardımcısı kara katil Yılan, ejderhaların yuvasını yağmaladı. Hazineleri aldılar ve gerçek yumurtayı da.
Bogus'un Notu: Resmin URL metni eserin orjinal versiyonunda yer almaktadır.
Sir Nigel’ın İntikamı
Kuru Döşek Hanında sıradan bir gündü. Mavitaş kasabası ahalisinden, alkolizme meyilli birkaç tembel ile uzak diyarlardan gelen maceraperestlerin anılarını dinlemeye doyamayan, adeta bu hikayelerin bağımlısı olmuş delikanlı gençler, geçici müşterilerin masaları etrafında “acaba bir havadis yakalayabilir miyim?” diye kulak kabartısı şeklinde pusuya yatmışlardı.
şanslıydılar; çünkü gelip geçici müşterilerin arasında, tüccarlar ve sıradan yolcuların yanısıra, maceraperestler de vardı. Hele bir tanesi, tavırlarından bir barbar olduğunu iyice belli eden, hava atarcasına devasa kaslı vücudunu sergileyen savaşçı, konuşmaya pek meraklıydı. Yanında kocaman bir kılıç taşıyordu. Ã?oğu mavitaşlı, büyük ihtimal bu kadar büyüğünü görmemişti ve yine büyük ihtimalle, aralarından bu kılıcı kaldırabilen çıkmazdı, kaldırsalar bile kullanamayacakları kesindi. Ama Barbar’ın kolları, omuzları ve daha birçok yerindeki, patlayıp fışkıracakmış gibi duran kasları, bu muhteşem görünüşlü aleti, tırpan sallar gibi savuracağına ve önüne çıkanı biçeceğine dair, göreni ikna edebiliyordu.
Evet, barbar savaşçı kasabalıları etrafına tolamış, çeşit çeşit maceralarını anlatıyordu. Devasa yaratıklarla, hayaletlerle, iblislerle ve korkunç, akla hayale gelmedik canavarlarla nasıl savaştığını, onları kesip biçtiğini, varsa öbür dünyalarına gönderdiğini ballandıra ballandıra tasvir ediyordu. Anlattıkça coşuyor, coştukça anlatıyordu ve seyirciler, “ooo! Vay bee! Bravo!” şeklinde tezahüratlar yaptıkça keyfinden deliye dönüyor, ağzı kulaklarına varıyordu. Üstelik bu cesur savaşçının çok üstün bir özelliği daha vardı: Kendisini dinleyenlere içki ısmarlıyordu!
“Herkese benden içki!” diye gürledi barbar savaşçı ve bir tezahürat daha patladı.
Hancı pos bıyıklı Bergun, ak sakallı yaşlı büyücü Tiq Otally’nin masasında oturuyordu. Barbar’ın ısmarladığı içkileri doldurmaya koşturan genç garsonu, bir el işaretiyle yanına çağırdı. Garson geldiğinde “parasını peşin al!” dedi Bergun. Tamam dercesine kafasını sallayan garson, hızla bara doğru seyirtti.
“Bunun akıllıca olduğundan emin misin?” dedi yaşlı büyücü Otally. Tiq Otally, klasik insan büyücülerdendi. Bembeyaz saçı sakalı göbeğine doğru uzanıyor, suratı ise kırış kırıştı. Görünüşte çok yaşlıydı ama kimbilir hangi kadim sanatlarla ömrünü uzatıyorsa, bir genç gibi dinç hareket ediyor, keskin zekası kristal berraklığında çalışıyordu. Yerleri süpüren buruşuk cübbesi, kukuletalı kocaman şapkası, değişmez kıyafetleriydi. Her sene bu zamanlarda Mavitaş kasabasına gelirdi Otally. Sadece Mavitaş Ormanında yetişen, mavi şapkalı, beyaz benekli mantarlardan toplamak için. Aslında bu mantarların kadim bir dilde, telaffuzu zor bir adı da vardır ama yerli halk mavi mantar der buna ve oldukça zehirli olduğundan yemezler. Yaşlı büyücü, her geldiğinde Kuru Döşek Hanı’nda kalır ve aynı zamanda kasabanın valisi olan, Hancı Bergun ile gel zaman git zaman oluşan bir samimiyet doğrultusunda, hal hatır sormaktan ileri sohbet eder.
“Usta Otally, ben bilirim bu barbarları, şimdi sudan bir sebeple kızar, olay çıkarır, ondan sonra da ödet hesabı, ödetebiliyorsan. Üstelik korumalara dövdürüp, masrafları zorla almaya kalksam, bu izbandutu dövmek için benim fedailerin tümünü ayaklandırmak gerek. O zaman bile kalıbımı basarım ki, bu insan azmanını zapt edene kadar, her taraf dağılır, yıkılır, savaş alanına döner. Astarı yüzünden pahalıya gelir anlayacağın. Yani, en iyisi bu tiplerden hesabı peşin almak.”
Tiq Otally piposunu tüttürdü. “Sevgili Bergun, ben de tanırım barbarları ve daha birçok değişik adetleri olan, bir dolu ırktan da haberim vardır. Çok gezdim ve de çok okudum. şimdi senin garsonun hesabı peşin istediği anda, o barbar bunu gurur meselesi yapacak ve ‘kaçıyor muyum, düzenbaz muamelesi mi yapıyorsunuz bana?’ diyerek öfkelenecek.”
Birden malum masadan, “başlatmayın lan hesabınızdan, kaçmıyoruz ya!” diye bir gümbürtü koptu. Dev cüsseli barbar ayağa kalktı ve karşısında cüce gibi kalan garson çocuğu yakasından tuttuğu gibi tek eliyle havaya kaldırdı. Bergun fırlamıştı bile, kapı tarafındaki iki fedai ise bir an atılacak gibi oldularsa da, durdular ve aralarında fısıldaştılar. Fedailerden biri kapıdan fırladı, belli ki başkalarını da getirecekti. Diğeri ise kımıldamadan uzaktan olayları izlemeye devam etti.
Bergun barbarın yanına vardığında, “aman beyim sakin olun lütfen, eminim bir yanlış anlama olmuştur” dedi.
Bu sırada garson çocuğun gömleği yırtılarak kıç üstü yere düştü. Alkolün tesirindeki müşteriler buna neşeyle güldüler. Daha gece olmadan tiyatro gibi bir eğlence başlamıştı. Barbar da çocuğun düşmesi ve kaçmaya çalışırken bir iki defa daha tökezlemesini komik bulup keyiflendi. Tekrar masasına oturdu ve şakşakçılarıyla muhabbete devam etti. Bu arada hesap ödeme meselesi arada kaynamıştı ve Bergun de olayın üstüne gitmedi.
“Usta Otally, ermişliğinize söylüücek söz bulamıyorum, yine haklı çıktınız” dedi Bergun, ak sakallı büyücünün masasına geri döndüğünde.
Büyücü bir yandan piposunu tüttürürken, bir yandan da gevrek gevrek gülüyordu. “Dur bakalım sevgili Bergun, daha dertlerin yeni başlıyor” dedi.
Bergun heyecanlanmıştı yine. “Aman diyeyim Usta Otally, şaka olduğunu söyleyin lütfen. Ne derdiymiş bu?”
“Barbarın cebinde sadece iki gümüş var, sence yetecek mi hesabı ödemesine?”
“Sadece iki gümüş mü? Ama siz nereden biliyorsunuz bunu?” diye sordu Bergun. Fakat Tiq Otally’nin kaşlarını kaldırarak, muzip bir ifadeyle bakışını görünce üstelemedi. Onun gibi usta bir büyücü için cepteki parayı bilmek, basit bir meslek sırrı olmalıydı. “Çok zarar ettik.” diyebildi yorgun bir sesle.
“Herkese benden içkiii!” diye gürledi malum kişi. Ve şakşakçılardan müthiş bir tezahürat daha koptu.
“Hass... Ulan!” diye fısıldayarak fırladı Bergun ama birden kendini toparladı, büyücüye dönerek saygıyla eğildi ve “çok pardon” dedi.
Tiq Otally’nin neşesi öyle artmıştı ki keyifli kahkahalarını salıverdi.
Tam o sırada kapıdan altı fedai girdi. Demin giden, beş arkadaşını daha getirmiş içerde kalanla birlikte şimdi sayıları yedi olmuştu. Aralarından biri de -komutanları olan- Bergun’un oğlu Hardel di. Aslında bu askerlere fedai demek yanlış olur, çünkü hepsi ciddi askeri okullarda ve kamplarda eğitim almış doğma büyüme Mavitaş Kasabası’nın delikanlılarıydı. Bergun’un vali olduktan sonra kasaba için yaptığı bir sürü olumlu icraatlardan biri de, yerel ailelerden seçmece delikanlıların, şehirlere gönderilip, ciddi eğitimlerden geçirilerek -ki buna psikolojik eğitim bile dahildi- profesyonel asker olması ve kurulan muhafız birliğinde görev almalarıydı. Böylece hem Mavitaş Kasabası, hem de Kuru Döşek Hanı ciddi bir güvenlik örgütüne kavuşmuştu. Bütün muhafızların aynı tip üniformaları vardı ve tecrübelerine göre rütbe sahibiydiler. Kasaba zaten duvarla çevriliydi ve kapılar nöbetçilerin gözetimindeydi. Gece gündüz, sürekli devriye, asla ihmal edilmezdi.
Hardel, kapının ordan babası ile gözgöze geldi. Eğer sorun çıkarıyorsa Barbar’ı dışarı atmak için izin istiyordu adeta. Bergun oğluna onaylarcasına bir bakış attı ve kendisi barbarın masasına yanaşırken, muhafızlar da Hardel’i takip ederek masanın etrafını kuşattılar. Barbar’ın bir günlük samimi dostları, birden dillerini kedi yutmuş gibi sessizleştiler. Kenarlarda oturan bir iki tanesi yağlı yılan gibi sıvıştı. Birazdan kopacak gümbürtüde kafalarına bir masa, sandalye isabet etme şansının hiç de az olmadığını tahmin edecek kadar bar kavgası görmüşlerdi herhalde.
“Nooluyo lan?” dedi barbar etrafını kuşatan muhafızları görünce. Masada oturan birkaç mavitaşlının gözlerinden, bu insan azmanı izbandutla muhafızlar arasında kalmanın stresi okunuyordu. Bazılarının elleri ayakları titremeye başlamış ve hemen hepsi de, çıkacak çıngarda ziyan olmasın diye içkilerini fondip yapmışlardı.
“Barbar kardeş...” diyecek oldu Bergun ama Barbar kesti sözünü.
“Sör Naycıl diiceksin, ulan it!” diye kükredi. Sandalyesinde yayılmış, hiç istifini bozmadan oturuyordu. Ancak sağ eli, neredeyse bir adam boyundaki, iki tarafı keskin, devasa kılıcının kabzası üzerindeydi.
Bergun kıpkırmızı oldu. İnsanın hem han sahibi, hem de kasaba valisi olması, rahatsız edici durumlar ortaya çıkarıyordu. Herhalde, adeta yüzüne tükürükler püskürerek, sarhoşlardan küfür yiyen, ülkedeki tek vali Posbıyık Bergun du.
Ã?teden olayları ilgiyle seyreden Tiq Otally, muhafızların ellerini kılıçlarına bile götürmediğini görünce, onların profesyonellik ve soğukkanlılıklarını takdir etti. Sıradan fedailer olsa şimdiye kadar saldırmışlardı küfürü eden savaşçıya.
“Sör Naycıl, efendim hesap kapatıyoruz da, ısmarladığınız içkileri tahsil etmem gerekiyor. Hepsi oniki altın efendim.” dedi Bergun. Sinirine rağmen ses tonunda kibarlık sınırını aşmamıştı.
“On-iki altın mııı? Ulan goblin kıçı suratlı itler, adam mı kazıklıyorsunuz?” diye bağırdı Sör Naycıl.
Bergun’un korktuğu başına gelmişti. Yorgun bakışlarla savaşçı barbarı süzdü ve adamın bir para kesesinin bile olmadığını, geç de olsa fark etti.
Barbar, kemerindeki minik bir cepten iki gümüş para çıkararak masaya fırlattı. “Al bakalım, bayat şarapların için iki gümüş fazla bile!” dedi.
Ã?teden kulak misafiri olan Tiq Otally, “bayat şaraplar...” lafından sonra dayanamayıp patlattı kahkahayı. Barbar bir an sesin geldiği yöne döndüğünden, Bergun’un oğluna verdiği işareti fark edemedi.
Sör Naycıl’ın gözlerinin kararmasıyla, kafatasından gelen “tok!” sesini duyması aynı ana denk geldi. Muhafızların hepsi de ustalıkla sakladıkları sopalar ile Barbar’a giriştiler. Özellikle kafasına Bergun’un oğlu Hardel tarafından indirilen ilk darbe, gücünü kaybetmesine sebep olmuştu. Gözlerini açmaya, toparlanmaya çalışıyor ama yedi koldan sağanak gibi gelen darbeler buna fırsat vermiyordu. Körlemesine savurduğu kollarıyla bir iki kişiye vurabildi, ancak bunlar sabahtan beri kahramanlık hikayelerine alkış tutan, kendini masanın altına atmayı becerememiş, geçici dostlarıydı.
Neden sonra, Sör Naycıl dayak yemekten yoruldu. Yumuşadı, muşmula gibi oldu ve kendinden geçti. Dövenler, bir iki dakika daha devam ettiler vurmaya, ancak neden sonra onlar da yorulduklarından mıdır nedir, teker teker bıraktılar dövmeyi. Vücudunun her tarafı moraran, yüzü gözü şişmiş barbar, zorlukla taşındı ve kasabanın dışında, yolun karşı tarafında ki dere yatağının kıyısına atıldı.
Bu arada handa Bergun ve Hardel, Barbar’ın el koydukları iri kılıcını inceliyorlardı. “Fena değil” dedi Hardel, “tabii satabilirsek. Bunu kullanacak adam bulmak da zor.”
“Ne yapalım, şehirde satabiliriz belki. O herif de bir daha kasaba sınırlarından girmeyecek, ona göre!” dedi Bergun ve tekrar Tiq Otally’nin masasına döndü. “Üstat görüyor musunuz başımıza gelenleri, bir sürü hengame, hem de boş yere.”
“Ben zaten görmüştüm ama üzme kendini, sayenizde epeyce eğlendik. Yine de acıdım barbara, epeyce hırpaladınız onu.”
“Az bile oldu. Üstad bu nasıl bir zihniyettir ki, parası olmadığı halde insanlara içki ısmarlayıp, cömertlik yaptı? Deli midir, bu adam?”
“Biraz deli, biraz da yalnızlık, takdir edilme, sevilme ihtiyacı.”
“Yok hocam, tam sopalık bir adam işte. Hoşuna gidiyor sopa yemek. Bir de başımıza düşman kesilmese bari, delidir ne yapsa yeridir.”
“Evet... Ama asıl tehlike, bence şuradaki adamlar” dedi büyücü Tiq.
Bergun’un yine beti benzi soldu. “Ustam bugün hep kötü haber veriyorsunuz” dedi, büyücünün işaret ettiği yöne bakarken.
En köşe masada, gölgeler içinde oturan iki kişiyi gösteriyordu Otally. İkisi de kara giysiler içindeki adamlardan biri cübbeliydi ve içerisi sıcak olduğu halde kukuletasını takmakta ısrar ediyordu. Zayıf, uzun bir adamdı. Kocaman tırnaklı elini, boynuna asılı çantanın üstüne bastırıyor, belli ki çantasında değerli bir şey saklıyordu. Diğeri ise karanlık işlerle uğraşan birine benziyordu. Soğuk sinsi bakışları, fıldır fıldır gözleri, kemerine asılı hançer koleksiyonu -ve çizmelerindekiler- onun büyük ihtimalle bir kiralık katil olduğunu belli ediyordu. İkisi de sanki izlendiklerini anlamışçasına kalktılar ve handan çıkmaya davrandılar.
“Haa, onlar mı?” dedi Bergun. “Bence de insanın arkasını dönmek istemeyeceği tipler ama hesaplarını ödediler. Ve sizin de bildiğiniz gibi üstat, Kuru Döşek Hanı’nın bir prensibi vardır: Müşteri hesabını ödediği ve olay çıkarmadığı müddetçe, kim olduğu önemli değildir.”
“Biliyorum,” dedi Tiq Otally. Kapıdan çıkmakta olan ikilinin peşinden bakarak, “o cübbeli olan, bir büyücü. Üstelik karanlık sanatlarla ilgilendiğinden, adım gibi eminim. Ã?antasında sakladığı her ne ise, görmem mümkün olmadı. Bunlar bir iş çevirecek gibi geliyor bana.”
İki karanlık tipli adam, handan çıkarak, atlarını almak için ahırlara yöneldiği sırada, katil tipli olanı, “bence boşuna büyütüyorsun” dedi, “vakit gece yarısına gelirken, dışarıda kamp yapmamız gereksizdi.” Bu adam gerçekten de profesyonel katildi. Auntrin şehri sokaklarında “Yılan” diye bilinirdi, belki yılan gibi hızlı saldırması, belki de zehirli hançer kullanması yüzünden.
“Hiç de değil!” diye itiraz etti kara büyücü Degrim. Hayatını karanlık sanatların inceliklerini öğrenmeye adamıştı ve sayısız kurbanını kötülüğün bir sanat olabileceğine ikna etmişliği vardı. “İçerideki ahmak bizden şüphelendi ve benim de, bütün gece adamın tarayıcı büyülerine karşı diken üstünde durmaya niyetim yok.”
Ertesi gün güneş tepeye çıkarken, Barbar Sör Naycıl, Mavitaş Kasabası kapısına geldi. Üstü başı çamur içinde, morluklar ve kurumuş kan lekeleriyle berbat görünüyordu. Gözünün biri tamamen kapanmış, diğeri de hatırı sayılır derecede şişmişti. Kapı nöbetçileri derhal kılıçlarına davrandı ve üç adam boyu duvarların üstündeki iki okçu da, ellerindeki çifter çifter arbaletleri savaşçının iri gövdesine doğru çevirdi. “Uzak dur!” diye uyardı nöbetçi çavuşu. “Artık bu kasaba da istenmiyorsun. Canını seviyorsan bir daha buralara uğrama!”
“Kılıcımı verin lan!” diye bağırdı savaşçı, sesi biraz yorgun gibiydi.
“Kılıcına, borcun karşılığında el konuldu” dedi nöbetçi.
Barbar hiddetle nöbetçinin üzerine yürümek istedi bir an, ancak vınlayarak bir adım önüne saplanan bir ok, onu durdurdu. Duvarın üstündeki okçulardan biri uyarı atışı yapmıştı ve barbar nöbetçilerin gözlerine baktığında, ilerlerse onu öldüreceklerine ikna oldu. Birkaç adım geri çekildi ve parmağını -tehdit edercesine- nöbetçilere doğru sallayarak konuştu: “Sanmayın ki, bu olay burada kapandı. Döndüğüm de... Döndüğüm zaman, göreceksiniz! Hepinizin...” diye küfürlerle devam etti sözlerine. Tumturaklı küfürler etti, gün yüzü görmemiş ve kadim zamanlardan kalma küfürler. Bütün Mavitaş Kasabası ahalisinin, çevre ahaliler ve hatta yakın şehir ahalilerinin kulaklarını çınlattı. Ã?oluk çocuk, büyük küçük, ecdatlarını ve doğmamışları da ayırmadı. Oradan geçip de konaklayanı, hatta konaklamayıp da geçeni bile ve salaklık edip uğradığı için, üstelik bu nankör insanlara içki ısmarladı diye kendini de dahil etti listeye. Sövüp saydı, sayıp sövdü. Sonunda yoruldu, ağzı kurudu. Nöbetçiler ise hiç cevap vermediler bu sövmelere.
Akşam yediği dayaklardan dolayı her yeri ağrıyan barbar savaşçı, zonklayan başını tutarak, tekrar dere kenarına dönüp su içti. Derken yola koyuldu ama nereye gittiğini bilmeden, nereden geldiğini bile hatırlamadan, sadece yürüdü. İçinden bir ses batıya yönelmesini söyledi, Temperli Dağlar’a doğru. O da, dağların ardından kaybolup kendini Mavitaş Ormanı’nın koyu gölgeleri arasına terk eden güneşi takip etti.
Aç açına karanlıkta kalmıştı barbar savaşçı, üstelik silahsızdı. Birden uzakta bir kamp ateşi gördü. Kaybedecek bir şeyi kalmamış adam için umut ışığıydı bu ve tereddüt etmeden o tarafa yöneldi. Ateşin yanına geldiğinde, iki kara giysili adamın oturduğunu gördü. Ateşin üzerinde cazırdayan av etinin kokusunu önceden almıştı zaten.
“Yemek?” dedi barbar, eliyle eti işaret ederek.
“Buyrun Sör Naycıl” dedi kara cübbeli büyücü, “acıkmış olmalısınız.”
Savaşçı bir an duraksadı. “Adımı nerden biliyorsun?” dedi ve ete saldırdı. Kalan konuşmaları tıka basa dolu bir ağızdan çıkan, yarı anlaşılır homurtular oldu.
“Aman efendim, sizi tanımayan mı kaldı bu yörede?” dedi büyücü Degrim. “Sizin kadar kaslı, sizin kadar kahraman görünüşlü kimse mi var civarda?”
Barbar keyiflendi. Konuşmayı pek sevmeyen kara katil Yılan, savaşçıya bir şişe uzattı. Barbar içinde ne olduğunu sormadan kafasına dikti şişeyi. İçki ateş gibi yakarak geçti boğazından.
Neden sonra Degrim tekrar konuştu. Sinsilikten zevk alan bir ifade vardı yüzünde. “Ama Mavitaşlılar, çok ayıp etmişler size karşı.”
Barbar tekrar öfkelendi. “Ben onların...”
“Çok şerefsizlik etmişler yahu. Kaç kişi birden saldırdı?”
“şerefsizleeer! Ama ben onların... Görücekler günlerini.”
“Arkadan vurmuşlar üstelik, öyle mi?”
“Delikanlı değiller ki! Ama bak görüceksin, ben onları... yapmazsam, beni de...”
“Aslında onlardan herkes şikayetçi. İyi yere dükkan açmışlar, geleni gideni soyuyorlar.”
“Eceli geldi onların. Yakında...”
“Aslında var ya Sör Naycıl, olsaydı bir kaç adamın fena mı olurdu? Gidip Mavitaşlıların dersini verirdin.”
“Adam mı? Yok adamım filan, adamı nerden bulayım?”
“Hatta adam değil de, sana evcil bir canavar lazım, mesela bir ejderha!”
“Ejderhaa mı?”
“Sana da ejderhadan aşağısı yakışmaz doğrusu. Düşünsene: Sör Naycıl ve ejderhası!”
“Heh heh!” Barbar’ın hoşuna gitmişti bu fantezi. Kendini ejderhanın sırtında uçarlarken hayal etti.
“Hepsinden alırsın intikamını!” Degrim iyice sokulmuş, savaşçının sol omuzu üzerinden, uğursuz bir rüzgarın iniltisini andıran, garip bir fısıltıyla konuşuyordu. “Ejderhanın nefesi, yakıp kül eder kaleleri, kuleleri! İsmin yüreklere korku salar, bütün kadınlar köle olur kapında!”
Barbar kendi krallığının hayalini kurdu: Bütün azametiyle devasa tahtında oturuyordu. Ayak ucunda ise, kıvrılıp yatmış ejderhası, burnundan dumanlar tüterek uyukluyordu. “Hahaha, güzel olurdu doğrusu ama ejderhalar evcilleşmiyor, benim bildiğim kadarıyla.” dedi, daldığı hayallerden istemeyerek dönerken.
“Hiç evcilleşmez olur mu? Tabii ki evcilleşir, ancak işin sırrı: Yumurtayken alacaksın ejderhayı, yumurtadan çıkar çıkmaz ilk seni görecek. O zaman bağlanır sana, ana babası yerine koyar seni.”
“Yapma be! Peki nereden buluruz ejderha yumurtasını?”
Degrim pis bir sırıtışla barbara biraz daha yanaştı ve paranoyak bir tavırla ötede uyuklayan Yılana baktı. Bu bakış Barbar’ın gözünden de kaçmamıştı. “Sör Naycıl, sizinle karşılaşmamız bir tür kaderin cilvesi. Belki anlamışsındır, benim mesleğim büyücülük.”
Savaşçı hafifçe yüzünü buruşturdu, büyücülerden hoşlanmazdı ama bunu sesli olarak dile getirmedi. Ne de olsa adamın yemeğinden yemiş, içkisinden içmişti. Asıl önemlisi ise Degrim ona saygı duyuyordu! Evet en önemlisi de buydu.
“Benim gibi bir büyücü, senin gibi kudretli bir savaşçı tarafından korunmadıkça bir hiçtir!” dedi Degrim.
“Yok canım,” diye geveledi Sör Naycıl. Mütevazi olmaya çalışıyordu.
“Ã?yle, öyle!” diye üsteledi büyücü. Ne zamandır ekip olmak için senin gücünde... Yok senin yarı gücüne bile razıyım, bir savaşçı arıyordum.” Ã?tedeki kiralık katili işaret ederek fısıldadı, “Yılan’a hiç güvenmiyorum. Adı üstünde, Yılan! Dostlarını ne zaman sokacağı hiç belli olmaz. Ama sen öyle misin ya? Bi kere barbarlar dürüsttür, gururludur. Sana her zaman güvenebilirim. Sen adamı sırtından vurmazsın.”
“Ortak olmayı mı teklif ediyorsun?” dedi Naycıl. Sevmişti bu büyücüyü.
“Evet, hem de ömür boyu! Bir sürü ejderhamız olacak. Sırt sırta verdik mi kimse duramaz karşımızda! Ve bir gün sen kral olduğunda... Ben de vezirin olacağım! Ne diyorsun?”
Barbar bir kaç saniye düşündü ve paçavra bir pantalon ile hurda çizmelerinden başka serveti olmadığını hatırladı. “Evet, olabilir. Neden olmasın?” dedi.
Yılanı uyandırmadan, sessizce kutladılar bunu, şişenin dibine vurdular. Derken büyücü yanından hiç ayırmadığı çantasından, kocaman bir karpuz kadar, yeşilimsi morumsu, acayip bir yumurta çıkardı.
“Ejderha yumurtası mı?” diye heyecanla atıldı Barbar.
“Hayır, bu sahtesi” dedi büyücü, “ama çok iyi bir taklittir, gerçeğinden ayırmak mümkün değil. Bunu, alacağımız asıl yumurtanın yerine koyacağız ki, anne ejderha peşimize düşmesin.”
Barbar yumurtayı büyücünün elinden kaptı. Gerçekten de muhteşem görünüyordu. Üstündeki desenleri ışıkta incelemek için ateşe sokuldu biraz.
Degrim heyecanla atıldı: “Dur, dur! Ateşe yaklaştırma onu!” Ve tekrar Barbar’ın elinden aldı yumurtayı. Birden suratından ter boşanmıştı. “Boyası akabilir de o yüzden” dedi.
“Peki nasıl değiştireceğiz yumurtaları, ejderha yuvasını nerde bulacağız, daha da önemlisi?” dedi Barbar.
“Herşey ayarlandı” dedi Degrim. “Buraya yakın bir tepede yaşayan bir çift ejderhayı takip ediyorum bir süredir. Yılan ile buraya geliş amacımız buydu zaten. Yılan yumurtayı değiştirecek, ben de sihrimle onu görünmez yapıp, ejderhaların dikkatini başka yöne çekecektim.” Büyücü bir an duraksayıp, uyumakta olan kiralık katili tekrar göz ucuyla bir kontrol etti ve Barbar’a sokulup fısıldadı. “Yalnız bunun yumurtayı alıp kaçma ihtimalinden korkuyorum. Bence yumurtayı sen değiştirmelisin” dedi.
Ertesi sabah üçü birlikte yola çıktılar. Birkaç saatlik yürüyüşten sonra ormanın bittiği yere vardılar. Burada geniş otlaklar vardı ve ufuk çizgilerindeki dağlara kadar uzanıyordu.
Degrim, Barbar’a en yakın tepeyi göstererek, “bak o gördüğün Zümrüttepe’dir. Patika yolu takip edeceksin, kurumuş dere yatağının üzerinde asma bir köprü var, onu geçince tepeye dümdüz tırmanırsan büyük bir mağara ağzı görürsün. İşte ejderhaların yuvası, o mağara ve yumurta da muhakkak içerdedir. Ayrıca kimbilir başka ne hazineler var ama sakın altınları cebine tıkıştırıp da gürültü yapayım deme. Görünmezlik büyüsü yüzünden seni göremezler ama sesini işitebilirler.
“Hop, hop! Ben gitmeyecek miydim, ejderha yuvasına?” diye itiraz etti Yılan.
Sör Naycıl kabadayı bir hareketle, katil tipli adamın önüne geçti. “Planlar değişti, ben gidiyorum. İtirazın mı var?” dedi.
“Yok” dedi Yılan. Bozulmuştu ama Barbar ile tartışmadı.
“O zaman işimize bakalım,” dedi Degrim. Barbar’ın üzerine garip tozlar serperek, anlaşılmaz kelimeler mırıldandı ve Sör Naycıl görünmez oldu.
Barbar diğerlerine eliyle ayıp işaretler yaptı ve onların bir şey farketmediklerini görünce de oldukça eğlendi. Büyücü Degrim içinde yumurta olan büyük çantayı el yordamıyla Barbar’ın boynuna astı. Bunun üzerine çanta da görünmez oldu.
“Unutma!” dedi Degrim, “bedeninden uzaklaşan her eşya görünür hale geçer. O yüzden özellikle çantayı kendine yakın tut!”
“Tamam” dedi Barbar ve yola çıktı. Diğerleri, uzun otlar ve çalılarla çevrili küçük bir tepeciğin ardına gizlendiler.
Bu sırada kurumuş dere yatağının ötesindeki Zümrüttepe’de iki ejderha, kayaların üzerine tünemiş, aylak aylak sohbet ediyorlardı.

“Çok güzelsin!” dedi erkek olanı, “her zaman ki gibi.”
Dişi olanı kırıtarak dişlerini gösterdi. Sıcak nefesindeki asit kokusu, erkeğin başını döndürdü.
“İştahımı kabartıyorsun” dedi erkek.
“Aç mısın yani?”
“Ben sana açım, ejderhaların en güzeli!”
“şuraya bak!” dedi dişi, köprüye doğru yaklaşan Sör Naycıl’ı işaret ederek.
“Talihe bak, yemek ayağımıza geliyor.”
“Saldıralım mı?” dedi dişi olan.
“Bırak biraz daha yaklaşsın. Silahı bile yok, bu aptalın yolu buralara nasıl düştü acaba?”
“Aaa, bize baktı, bizi gördüğüne eminim ama arkasını dönüp kaçmak yerine sakince gelmeye devam ediyor.”
“Kendini görünmez mi sanıyor acaba?”
Bu sırada Degrim ve Yılan epeyce geriden ve saklanarak Sör Naycıl’ı takip ediyorlardı. Barbar farkında değildi ama her bastığı yere kiremit rengi bir ayak izi bırakıyordu.
“Sence ejderhaları atlatabilir mi?” dedi Yılan.
“Hayır” dedi Degrim, “yaptığım görünmezlik büyüsü ejderhaları kandıramaz.”
“Peki yumurtanın içine koyduğun patlayıcı toz yeterli olacak mı?”
“Yeterli olmak mı? O miktarda patlayıcı toz, Mavitaş Kasabası’nı yerle bir eder. Birazdan patlayınca iyi siper al. Kafana bir ejderha poposu düşebilir çünkü. Hah hah hah.”
“Dua edelim de ejderler nefes püskürtmesinler geri zekalıya.”
“Sanmıyorum, silahsız bir adam için nefes tüketeceklerini ama sen yine de dua et, bunca çabamız boşa gitmesin. Bütün gece şu solucana yağ çekmek beni kendimden tiksindirdi.”
Sör Naycıl asma köprüyü henüz geçmişti ki, iki ejderha uçarak yanına geldi. Savaşçı ses çıkarmamak için kılını bile kıpırdatmıyordu ama iki ejderhanın da hemen yanına gelmesi ve direkt olarak kendisine bakmaları hayra alamet değildi. Acaba görünen bir yeri mi var diye kendisini kontrol etti ama yoktu. Kendi kendisini göremiyordu, o halde bu yaratıklar neden şıp diye önünü kesmişlerdi.
Ejderhalar yavaş adımlarla Sör Naycıl’a yanaştılar. Hem de burnunun dibine kadar, öyle ki, asit kokulu nefesleri Barbar’ın yüzünü yalıyordu. “Senin dua edecek bir tanrın var mı?” dedi erkek ejderha.
Sör Naycıl birden anladı ki: Onu görüyorlardı! “Hass...” dedi son olarak.
Kara büyücü Degrim, “tam zamanıdır” diyerek saklandığı yerden çıktı ve elindeki küçük asadan, önceden hazırlamış olduğu şimşek büyüsünü fırlattı. şimşek direkt olarak Barbar’ın taşıdığı çantanın üzerine çaktı. Sör Naycıl daha şimşek tarafından kızartılamadan, içi patlayıcı toz dolu sahte yumurta infilak etti. Patlamanın boyutları o kadar büyüktü ki, ejderhalar bile derhal öldü. Sör Naycıl’ın ise parçası kalmadı.
Kara büyücü Degrim ve yardımcısı kara katil Yılan, ejderhaların yuvasını yağmaladı. Hazineleri aldılar ve gerçek yumurtayı da.
Bogus'un Notu: Resmin URL metni eserin orjinal versiyonunda yer almaktadır.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Bütün hikayeleri okudum, okumasam uyuyamazdım.İyi ki okumuşum yani
şimdiiii sırayla yorum yapmam gerek. kendi hikayemden başliim 
Folkoar, gnom..
Ne saçma bi isim
İsim bulamadım ki yani.. yoksa herşey daha farklı olurdu.yeni bi dünyaya kapılar açılırdı ama açılmadı
neden bilmem bahsi geçen benim hikayem olunca sinir bozukluğu başlıyo.Her neyse..
Ejderhaların Sonu
Etkilendim..Gerçekten ama.Diziler filmler ve kitaplarda en hoşuma giden şeyler geçmişin anlatılmasıdır (gelecek de fena diildir hani) okurken çok heyecanlı bi biçimde sonu bekledim.Ağızım hep açıktı.Kendi adıma söylemeliyim ki, o "sen ölmüştün" lafının ardında daha farklı şeylerin yattığını düşünmüştüm..Ama bu da çok güzeldi.Dediğim gibi etkilendim.
Rhalack'ın Ã?ığlıkları
Etkilendim..Cidden.Kısaydı, ama özdü.Belki kısa olduğu için gözüme çarptı. ama en güzel tasviri ben bu hikayede gördüm.Ayrıca en iyi bayan oyuncu ödülünü de vermeliyiz bence bu hikayeye.Özellikle de isimler çok hoştu.Artık ne işe yararsa
Söz Kapısı
Etkilendim..her hikayede olduğu gibi.Nedendir bilmem yazı bana Michael Endeninkileri anımsattı.Karakterler çok hoştu.Yani bi büyücü ve onun minik çırağı.Büyücü gerçekten çok hoş bi karakterdi.En hoşuma giden yer ise çizimin, hikayede de çizim olarak tasvir edildiği bölümdü.Bence bu hikayeyi özel kılan şeylerden biri bu.Gerçekten hoş
Sir Nigel'ın İntikamı
Etkilendim..Sanırım tüm hikayeler içinde karakterini(Sir Nigel'ı) en gerçekçi bulduğum hikaye buydu.Favori karakterim Tiq Otally.Özellikle onla Bergun arasındaki sohbet çok hoşuma gitti.Karakterler çok güzel gerçekten.Yani o kadar güzel yaratılmışlar ki!Onlardan başka bişeyi düşünemez oldum
Her hikaye etkileyiciydi gerçekten. Herkesin ilk 5e girmesini umarım(neden bilmiyorum, bu ilk 5 esprisi (ki espri bile diil) beni yakaladı bırakmıyo yardım edin)
Herkese iyi şanslar umarım jüriler bonkör davranır
Folkoar, gnom..
Ne saçma bi isim
Ejderhaların Sonu
Etkilendim..Gerçekten ama.Diziler filmler ve kitaplarda en hoşuma giden şeyler geçmişin anlatılmasıdır (gelecek de fena diildir hani) okurken çok heyecanlı bi biçimde sonu bekledim.Ağızım hep açıktı.Kendi adıma söylemeliyim ki, o "sen ölmüştün" lafının ardında daha farklı şeylerin yattığını düşünmüştüm..Ama bu da çok güzeldi.Dediğim gibi etkilendim.
Rhalack'ın Ã?ığlıkları
Etkilendim..Cidden.Kısaydı, ama özdü.Belki kısa olduğu için gözüme çarptı. ama en güzel tasviri ben bu hikayede gördüm.Ayrıca en iyi bayan oyuncu ödülünü de vermeliyiz bence bu hikayeye.Özellikle de isimler çok hoştu.Artık ne işe yararsa
Söz Kapısı
Etkilendim..her hikayede olduğu gibi.Nedendir bilmem yazı bana Michael Endeninkileri anımsattı.Karakterler çok hoştu.Yani bi büyücü ve onun minik çırağı.Büyücü gerçekten çok hoş bi karakterdi.En hoşuma giden yer ise çizimin, hikayede de çizim olarak tasvir edildiği bölümdü.Bence bu hikayeyi özel kılan şeylerden biri bu.Gerçekten hoş
Sir Nigel'ın İntikamı
Etkilendim..Sanırım tüm hikayeler içinde karakterini(Sir Nigel'ı) en gerçekçi bulduğum hikaye buydu.Favori karakterim Tiq Otally.Özellikle onla Bergun arasındaki sohbet çok hoşuma gitti.Karakterler çok güzel gerçekten.Yani o kadar güzel yaratılmışlar ki!Onlardan başka bişeyi düşünemez oldum
Her hikaye etkileyiciydi gerçekten. Herkesin ilk 5e girmesini umarım(neden bilmiyorum, bu ilk 5 esprisi (ki espri bile diil) beni yakaladı bırakmıyo yardım edin)
Herkese iyi şanslar umarım jüriler bonkör davranır
Dwaxer öykün muhteşem ama sonu bayık ve ne kim ne intikam alıo anlamadım. sonuna kadar harika gidio ama sonu güzel deil.
sathaces öykün aşırı kısa keşke biraz daha uzun olsaydı. çünkü ilginç bir öykü olabilirdi. konusu güzel. tasvirlerin de harika.
şimdi dierlerini okuyabilir. (kendi öykümü bi daha okuyacak deilim herhalde he he...)
sathaces öykün aşırı kısa keşke biraz daha uzun olsaydı. çünkü ilginç bir öykü olabilirdi. konusu güzel. tasvirlerin de harika.
şimdi dierlerini okuyabilir. (kendi öykümü bi daha okuyacak deilim herhalde he he...)
Jüri Ã?yeleri,
Suskunluğumun nedeni sizlerin yorumlarınızdan etkilenmemek için önce kendim oturdum her hikaye için yorum yazdım ve değerlendirdim.
Artık bitirdikçe herkes daha önce belirttiğim son tarihe kadar puanlarını ve yorumlarını göndersin lütfen. (canozer82@yahoo.com)
Puanlama yöntemi tüm jüri üyelerine PM olarak gönderilmiştir. Eğer isterseniz e-mail olarak da gönderirim.
Emeğiniz için şimdiden teşekkürler.
Suskunluğumun nedeni sizlerin yorumlarınızdan etkilenmemek için önce kendim oturdum her hikaye için yorum yazdım ve değerlendirdim.
Artık bitirdikçe herkes daha önce belirttiğim son tarihe kadar puanlarını ve yorumlarını göndersin lütfen. (canozer82@yahoo.com)
Puanlama yöntemi tüm jüri üyelerine PM olarak gönderilmiştir. Eğer isterseniz e-mail olarak da gönderirim.
Emeğiniz için şimdiden teşekkürler.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests

