BRİNKOR’UN LANETİ
Güneş daha yeni doğmaktaydı.Yeni bir gün daha başlıyordu.O gün Milthorn şehri için özel bir gündü. Milthorn, Nerraon ülkesinin başkentiydi. Kral Zwenen’in sarayı da ordaydı. O günün önemli oluşunun nedeni de Kral Zwenen’in tek oğlu olan Dario ile fakir ülke Permount’un Prensesi Michelle’in düğünleri yapılacak olmasıydı.
Dario sabahın beşinde uyanmıştı. Güneşi selamlamak için odasındaki balkona çıktı. Daha hiç kimse sıcak yataklarından kalkma konusunda bir çaba göstermiyordu. Düğünün başlamasına yaklaşık on saat vardı ve şu anda Dario, Michelle’yle ilk tanıştığı gün hissettiği o garip duyguyu sanki bir daha yaşıyordu. Heyecandan ağzı kulaklarındaydı.
***
Michelle gözlerini açtığında hala yoldalardı. O gün eğer yolda başlarına bir sorun gelmezse saat on bir civarında varabileceklerdi. Üç at arabasıyla yola çıkmışlardı. Altı atlı da çevrelerinde onları herhangi bir tehlikeye karşı savunmak için biri önlerinde, biri arkalarında, ikisi konvoyun solunda, diğer ikisi sağında olmak üzere güvenlik sağlanmıştı. şu ana kadar tek kötü olay gece konakladıkları yere çevredeki kurtların saldırmasıydı. Neyse ki altı savaşçı iyi yay kullanıyorlardı.Kurtlar on altı arkadaşını yitirince korkup kaçtılar.
***
Kahvaltıdan sonra Dario, Rahip Bruno’yu ziyarete gitti. Ondan birkaç öğüt dinlemek istiyordu. Bruno’nun kilisesi pek şatafatlı değildi.şehrin arka taraflarında daha çok fakirlerin mesken ettiği yerlerin arasındaydı.
Bruno, Dario’yu aslında bekliyordu.Onu sevecen bir yüzle karşıladı: “Dario, Nerraon ülkesinin mutluluk getirecek prensi! Seni buraya getiren neden sadece birkaç öğüt mü?”
Dario, rahibin açık sözlü olduğunu biliyordu. Ona karşı hep dürüsttü.Rahip gülümsemesini bozmadan, “ O zaman Dario, anlat bakalım. Prenses Michelle ile nasıl tanıştınız? Belki onun hakkında konuşman heyecanını biraz olsun hafifletir.” dedi.
“ Ya da belki daha beter heyecanlandırır. ” dedi Dario yutkunarak. Gerçekten de bu sefer heyecanı iki katına çıkmıştı. Düşüncelere daldı. Altı ay önceye döndü.Kral, Dario’yu yanına çağırmıştı. Endişeliydi. Elinde bir mektup vardı. Dario’ya döndü:
“ Permount ülkesinin güvercininden bir mektup geldi. Permount çölünde bir tapınak keşfetmişler.Bu yıllar önce kumlara gömülen Lanetli Tapınak, Brinkor’un, korlar içinde doğan yaratığın, Mezarı. Durum tehlikeli. Brinkor’un öfkesi buraya kadar gelebilir. Savaşçıları da uyanmış. Hepsi Kötü Lord Brinkor’un lanetli köleleridir.Oraya bir grup savaşçı göndermeye karar verdim. Vatras uzun süre sandığında sakladığı sihirli küresini çıkarttı. Dediğine göre su Brinkor’un tek korktuğu şeymiş. Temiz ve saf. Anlıyor musun beni, Dario?”
Dario sessizdi. Babasının söylediği her kelimeyi beyninde analiz ediyordu.Sonunda, “ Ben de oraya gideceğim. ” dedi. Kral, “ Benden bunu isteme, evlat. ” dedi gözlerini büyüterek.
Dario babasıyla inatlaşmak istemiyordu. Ama kararlıydı. Kral Zwenen oğlu Dario’nun neredeyse gözüne toz parçası kaçmasına bile çekinirdi. Onun canının yanmasından korkmaktaydı. Tek oğluydu. Karısı II. Mariotte iki yıl önce ölmüştü. Yirmi sene evliliklerini sürdürmüşlerdi. Ölmeden dört ay doğurduğu kızı Floi sadece bir hafta yaşayabilmişti. O zamanlarda Dario sekiz yaşındaydı. Annesinin bu olaydan çok etkilendiğini o yaştaki bir çocuğun yettiği aklı doğrultusunda anlamıştı. Annesi her geçen gün giderek içine kapanmaya, güler yüzünü kaybetmeye başlamıştı. Kral karısının amansız bir hastalığa yakalandığını oğlu Dario’ya belli edilmemesini emretmişti. Vatras gücü yettiği kadarıyla Kraliçe’yi tedavi edemese de acılarını dindirmeye ve ömrünü uzatabildiği kadar uzatmaya çaba sarf etti. Ama sonuç elde edilemedi. Kraliçe II. Mariotte yaşama veda etti. Bundan sonra da Kral Zwenen kalan ömrünü oğlu Dario’ya adadı.
Komutan Carl hızlı adımlarla Kral’ın odasına yaklaşıyordu. Carl, Kral’ın erkek kardeşi Carion’un büyük oğluydu. Dario kuzeni Carl ile iyi anlaşırdı. Ama hobileri ve sevdikleri şeyler farklıydı. Carl’ın askeri alanda başarılı olması zaten onun en büyük avantajıydı. Dario da bir kuş bilimciydi. Bütün kuş türlerini bilirdi ve hatta bir kuş ansiklopedisi de yazmıştı.
Carl kapıyı açtı. Kral’ı ve Dario’yu selamladı:
“ Günaydın, Kral’ım ve sevgili kuzenim Prens Dario.”
Sonra Kral’a yaklaştı:
“ Kral’ım, büyük bir sorunumuz var.” dedi. Kral Zwenen:
“ Ne oldu Komutan Carl?”
“ Küre! Su Küresi yok ortalıkta.”
“ Aman Tanrım! Vatras nerede peki?”
“ Kilitli tuttuğu sandığını açtığında kürenin yerinde yeller estiğini görmüş. Küre resmen yok olmuş. ”
“ Belki koyduğu yeri unutmuştur. Olamaz mı?”
“ Buldor da Vatras’ın Su Küresi’ni o sandığa kilitlediğine emin.”
Dario kürelerin öyküsünü biliyordu. Ama o güne kadar hiç birini yakından görmemişti. şehirlerinde şu anda on iki gizemli küreden iki tanesi bulunuyordu. Biri Vatras’ın elindeki Mavi Küre nam-ı diğer Su Küresi, diğeri Buldor da bulunan Kızıl Küre nam-ı diğer Alev Küresi’ydi. İkisinin güçleri hakkında Dario pek fazla şey bilmiyordu. Zaten ilgi alanına da girmiyordu.
O sırada içeri Biff geldi. Biff, Vatras’ın acemi yardımcısıydı. Aslında görevi sadece haber iletmekti. Biff heyecanla konuştu:
“ Vatras, Küre’yi buldu. Meğersem Küre gücünü kullanarak minik parçalara bölünmüş. Aynen su damlası gibi. Vatras zor da olsa onları birleştirdi.”
Carl rahatlayarak, “ İşte bu güzel bir haber.” dedi.
İki saat sonra Permount’a gidecek birlik hazırdı. Brinkor ve onun lanetli adamlarına karşı savaşabilmek için yüz elli civarında asker yola çıkacaktı. Carl da başlarındaydı. Vatras Su Küresi’ni kullanarak onlara yardım edecekti. Konağı ile de Biff ilgilenecekti. Vatras’ın Konağı masmavi ışıldardı dolunay zamanında. Diğer ülkelerden Vatras’ın Konağı’nı dolunay zamanında görmek için insanlar buraya gelirdi.
Dario, Carl’a gelmek istediğini söyledi: “ Brinkor’u çok merak ediyorum ama.”
“ Nesini merak ediyorsun. Kor halinde yanmış bir insan düşün. İşte sana Brinkor. Yaklaşık olarak otuz tane adamı var yanında. Hepsi de ona benziyor. Fakat o daha iri ve elinde iki tarafı keskin bir balta var. O da tahmin edebilirsin ki çok sıcak. Değdiği her şeyi kavururmuş.”
“ Ama ben de gitmek istiyorum. Lütfen!”
“ Bana bakma, Kuzen Dario! Kral’ı bilirsin. Seni kaybetmek istemiyor. Sen onun tek varisisin.”
Dario başka bir şey demedi. Odasına çıktı. Aynasında pazılarına baktı. O kadar da güçlü değildi. Ama herkesten Permount Ölkesinin “harikalar ülkesi” dendiğini duyardı. Orası kendi ülkesinden daha fakirdi. Bir tarafı ormanlık, bir tarafı çölden oluşuyordu. Brinkor, Permount Ormanı’na da adamlarını yollamıştı. Ormanın bir bölümünü yakmışlardı bile. Eğer Brinkor’u yenerse herkese kendini ispat edebilecekti. Sandığını açtı. Oradan altın kaplamalı bir yay çıkardı: Wingarov. Bu yay babasına Gri Dağlar’ın derinliklerinde yaşayan madenciler diye de bilinen Oviar Kabilesi tarafından hediye edilmişti. Tek yaşam amaçları kazmaktı. Ama bugünlerde olan depremler yüzünden madenlerinin bir kısmı çöktüğünden çoğu artık geriye kalan madenlerine girmeye korkuyordu. Onun için kabile fakirleşmeye başladı artık.
Dario ne kadar kuş bilgini olsa da Kuzeni Carl’ın sayesinde yay kullanmakta ustalaşmıştı. Aslında bayağı uzun zaman olmuştu yay kullanmayı. Ama başka çaresi de yoktu. Onlarla gidemeyecekse eğer o da onları takip ederdi. Ancak bir farkla: Uçarak!
Balkona çıktığında yavaşça ana şehir kapısından birliğin gittiğini gördü. O da onların takip etmeye hazırdı. Sarayın terasına çıktı. Teras çok genişti. Buradan şehrin tamamını görebiliyordu. Cebinden arkası tüylü bir kalem çıkardı. Tüyleri gökkuşağı renklerini taşımaktaydı. Bunu güneşe tutarak şunları söyledi:
“ Ey kuşların en ulusu, bana yardım et! Sana ihtiyacım var.” dedi. O anda üstüne bir gölge düştü. Dario’nun dudaklarında eski dostunu görmekten dolayı bir tebessüm oluştu. Dev Kartal bütün güzelliğiyle üzerindeydi:
“ Yine bir sorunun var anlaşılan, Dario.” , dedi dev kartal.
Dario tüylü kalemi cebine sokarken: “ Evet, Dwein. Beni hemen Permount’a götürmelisin.” dedi.
Kartal şaşıran gözlerle, “ Sen aklını mı kaçırdın? Orası şu anda büyük bir tehlikede.” dedi.
“ Biliyorum: Brinkor, Lanetli Lord.”
“ O zaman neden oraya gitmek istiyorsun?”
“ Nedeni zaten bu. Brinkor’u görmek ve onu yenmek!”
“ Sen gerçekten de aklını kaçırmışsın.Dario, lütfen mantıklı ol!”
“ Sen bana güvenmiyorsun.”
“ Bunun güvenle ilgisi yok.”
“ Var.” dedi Dario. Sesi şimdi çok ciddi çıkıyordu. Dwein’in yapacak bir şeyi kalmamıştı. Dario, “ Beni oraya götürecek misin?” diye sordu.
“ Hadi atla o zaman.” dedi Dwein kanadını indirerek.
Kral, kartalı görünce Dario’nun bir şey planladığını anlamıştı. Dwein’i tanıyordu. Askerlerini terasa yollamıştı. Ama geç kalınmıştı. Dario, Dwein’in sırtında uzaklaşmaktaydı. Kral Zwenen pencerede oğlunun gidişini izlerken hüzünlüydü.
“ Kaderinle elbet bir gün yüzleşecektin zaten, evlat.” dedi pek yüksek olmayan bir sesle.
Brunu’nun gülerken çıkardığı ses Dario’yu düşüncelerinden ayırdı. Bruno, “ Niye öyle uzun uzun düşünüyorsun?” diye sordu.
“ Dediğiniz gibi Michelle ile tanıştığımız günü.”
“ Ben düşün demedim. Anlat dedim.”
“ Ya, öyle ya!” , dedi gülümseyerek.
***
O sırada Michelle iki gün önceki kurt dehşetinden kurtulmuş, yanında seyahat eden diğer insanlarla sohbet ediyordu. Aslında Michelle’in aklında Dario vardı. Altı ay önceki olaylar aklına geldi: Korkunun Permount’un kavurucu çölünden serbest bırakıldığı zamana.
Michelle’in ta o sabah içinde bir huzursuzluk vardı. İki haftadır babası ve kardeşleri çölde bir hazine bulduklarını söylüyorlardı. Her gün adam toplayıp oraya gidiyorlardı. Michelle çölün sıcağına dayanamadığı için hiç merak edip ağabeylerinin bulduğu hazineyi görmeye gitmedi. O zamanının çoğunu Permount’un güzel ormanında geçirirdi. Ama o gün içi çok sıkkındı. Büyük abisi Mario’ya gitmemesini söyledi.Ancak abisi, “ Michelle, endişelenme. Bak eğer o bulduğumuz kalıntıların arasından değerli şeyler çıkarsa ülkemiz zengin olur.” , dedi.
“ Ne bileyim? Ama oraya gitmeni istemiyorum. Sanki o tarafta bir gölge büyüyor.”
“ Atma. Orada gölgeyi bırak. Hepimiz eriyeceğiz.”, dedi gülerek abisi.
Fakat Michelle dediklerinde çok ciddiydi. Hiç gitmek istemese de içindeki sıkıntıdan kurtulmak için o gün o da çöle gitmeye karar verdi.Mario, “ Sen ciddi misin?” diye sordu.
“ Evet. Gelemez miyim?”
“ Tabi ki gelebilirsin. Hatta gelmeni çok istiyorum. Ama orada boş boş oturacağını zannetme. Biz çalışırken bize buzlu su getireceksin.”
Michelle abisiyle konuşurken çalışmalar çölde hız kazanmıştı bile. Çalışanlardan biri, orada bulunan Mario’nun ve Michelle’in küçük kardeşi Lee’ye seslendi: “ Efendim, burada garip bir şey bulduk.”
Lee merakla yanına geldi.Sonra, “ Ben bir şey diyemem. Ağabeyim Mario’yu bekleyelim.” dedi. Buldukları kaya gibi bir kutuydu. Ama üstünde garip işaretler vardı. Çalışanların başında gözcülük yapan Vulh, “ Efendim, bu bir mezara benziyor.”dedi. Lee, “ Haklı olabilirsin.” , dedi. Vulh akıllı ve mantıklı düşünen bir adamdı. Lee ona hep güvenirdi. O sırada güneş en tepe noktaya ulaşmıştı. O anda güneşten gelen ışıklar kayanın üstündeki işaretlere vurunca işaretler kıpkırmızı ışıldadı. Vulh korkuyla geri çekildi: “ Efendim, dikkat edin” diye bağırdı.
Mezar çatlamaya başladı. İçinden kıpkırmızı ışıklar, ardından alevler çıktı. Mezarın içinden iri yapılı, yanan bir adama benzeyen bir yaratık çıktı. Yaratık gülerek, “ Geri döndüm.” , diye bağırdı. Elinde iki tarafı keskin bir balta vardı. Baltanın üstünde koca “B” harfi vardı. Vulh’un babası bir şamandı ve bütün efsanevi yaratıkları bilirdi. Babasından dinlediği kadarıyla ne kadar büyük bir tehlikede olduklarını anladı: “ Bu, Brinkor. Kor Lord diye de bilinir.”
Brinkor Lee’ye döndü: “ Senin üstündekilere bakılırsa sen bir prenssin.”
Lee korkmayarak, “ Evet. Permount ülkesi IV. Ehsiht’in en küçük oğlu Prens Lee’yim.”
“ İyi o zaman.İlk geberteceğim insan sensin.”, dedi Brinkor ve baltasını havaya kaldırdı.
O anda etrafını Lee’nin askerleri sardı. Hepsi yaylarını gergin tuttular. Biri, “ Prens Lee’ye bir adım atarsan bu senin sonun olur, Pis Mahluk!” diye bağırdı. Brinkor sırıtarak, “ Demek öyle. Teke tek çarpışmaktan korkuyorsun. O zaman ikimizin eşit hakları olsun.” ,dedi ve sağ eliyle baltasını tuttuğu için sadece sol elini havaya kaldırdı.
“ Ey Lanetli Lord’un lanetli köleleri. Efendinize itaat edin ve uyanın.” , diye bağırdı. O anda parmağındaki kızıl elmasın olduğu yüzük kıpkırmızı ışıldamaya başladı. Kazının olduğu yerde kıpırdanmalar oldu. Topraktan eller çıktı. Daha gövdeleri de ortaya çıktı. Brinkor onlara döndü:
“ İşte bunlar da benim adamlarım”, dedi.
***
Altı ay önce Brinkor’un dehşeti Permount’un üzerindeyken Milthorn’dan yola çıkan birlik de Uzundil Dağları’na varmak üzerindeydi. Dwein’in üstündeki Dario da uzaktan onları takip etmekteydi. Gerçi dağlara yaklaştıkça hava soğuyordu. Dario’nun da ince bir pelerini vardı o kadar. Dwein’in tüylerine sıkı sıkı yapışmıştı. Düşmekten korkmuyordu. Görünmekten korkuyordu. Kuzeni Carl yukarı bakıp onları görecek diye korkuyordu. Dwein sık sık Dario’yu gitmeme konusunda uyarıyordu: “ Lütfen akıllı ol, Dario.”
“ Dwein, lütfen sen de böyle konuşma.” , diye ısrarını sürdürüyordu hep Dario da.
***
Michelle’in korkusu gerçekleşmişti. İçindeki sıkıntının ne olduğunu öğrenmişti: Brinkor. Kardeşi Lee’yi yaralı halde şehre getirdiler. Yüzü, kolları, bacakları hep kömür gibi yanmıştı. Vulh her şeyi Kral IV. Ehsiht’e anlattı. şaman Vulhian, Vulh’un babasıydı. Bildiği büyüleri Lee’Yi iyileştirmek için kullandı. Ama artık çok geç kalınmıştı. Vulhian, “ Özgünüm. Geç kalınmış.” , dedi başını eğerek. Michelle cesaretini toplayarak, “ Ölecek mi?” , diye sordu.
“ Maalesef”, dedi Vulhian. “ Yalnızca ölmesini geciktirebilirim.”
Michelle ve ağabeyi Mario yıkılmıştı. Mario, “ Biz bu şeytanı tek başımıza yenemeyiz. Milthorn’a haber yollamalıyız. Yardımlarına ihtiyacımız var.”
Michelle, “ O zaman Vithol’u kullanalım” dedi gözyaşlarını tutarak.
Vithol Michelle’in beyaz güverciniydi. Kral IV. Ehsist mektubu yazdı. Sonra Michelle Vithol’un pençesine mektubu bağladı. Kulağına, “ Güvenle uç ve geri gel.” , dedi ve güvercini havaya fırlattı.
Vithol havada iki kere etrafında döndü. Sonra bulutların arasına karıştı.
***
Uzundil Dağları o gün çok rüzgarlıydı. Dwein bile bazen dengesini kaybediyordu. Gece olmuştu. Birlik geceyi Uzundil Dağları’nın eteklerinde geçirecekti. Ama etrafta kurtların ulumaları yüzünden sabaha kadar uyuyamadılar. Dwein ve Dario birliğin kamp yerinin hemen üstünde bir mağara buldular. Nöbetleşe uyudular. Sabaha karşı ikisi de uyuyakaldılar. Birlik çoktan yola çıkmıştı. Dario uyandığında sabah saat dokuzdu. Gözlerini ovuştururken, “ Uyuyakalmışız.” ,dedi.
Mağaradan dışarı çıktı. Kamp yeri diye bir şey kalmamıştı. Sanki dün gece orada kimse gecelemedi sanırdı yoldan geçen biri. Dario, Dwein’e seslendi: “ Hey, Dwein. Uyansana.”
O sırada burnuna leş kokusu geldi ve aynı anda yukarıdan alnına iki damla kan damladı. Dario dehşetle yukarı baktı ve kurdun dehşetle bakan gözlerini gördü. Dario yalnızca şunu diyebildi:
“ Yolculuk buraya kadarmış!”
***
Bruno’nun sesi yine Dario’nun düşüncelerinden ayrılmasına neden oldu. Bruno serçelerine yem veriyordu. Dario’ya döndü: “ Özgünüm. Galiba seni düşüncelerinden alıkoydum.” , dedi Bruno.
Dario, “ Hayır, rahip. Önemli değil.”, dedi.
Bruno, “ Dario, sen hiç anlatmadın. Sen Uzundil Dağları’nda karşılaştığın kurt adamı nasıl yendin?” , diye sordu.
“ Ben kurt adamları yalnızca dolunay zamanında ortaya çıkarlar zannederdim. Ama benim karşılaştığıma kalıcı bir büyü yapılmış”, diye açıkladı Dario.
“ Peki o sana saldırmadı mı?”
“ Hayır. O bir ağacın gölgesinin altında birkaç ceylanla kendine ziyafet veriyordu. Güneşten nefret ediyordu. Onun için ne kadar bana saldırmak istese de bunu yapamadı.”
“ Eh, o zaman şanslıymışsın” , dedi Rahip Bruno.
O sırada Dario’nun gözü dışarıdaki güneş saatine takıldı. Güneşe göre saat ondu. Dario ayağa kalktı: “Rahip, her an gelebilirler. Çok heyecanlıyım.” , dedi.
“ Umarım bugün ikiniz de evliliğe ilk adımınızı mutlu bir şekilde atarsınız.” , dedi Bruno.
Dario kiliseden çıktı. Yolda Biff’le karşılaştı:
“ Biff, napıyorsun?”, diye sordu.
“ Efendim Vatras düğün yerine gitti. Buldor ile birlikte düğünde patlatacakları hava-i fişekleri hazırlıyorlar.”
“ O iki sevimli ihtiyar umarım kavga etmiyorlardır. Peki sen nereye gidiyorsun böyle?”
“ Ben mi?” , dedi Biff telaşla. “ Ã?ylesine… Hava alıyorum.”
“ Evet, bugün hava çok güzel.”
“ Umarım böyle açık kalır, efendim.” , dedi Biff. O sırada tedirgin tedirgin ellerini ovuşturmaktaydı.
Biff gidince Dario önce bir bocaladı. Ne yapacağını bilemedi. Gökyüzüne baktı ve Uzundil Dağları’na geri döndü.
***
Dwein tekrar havalandığında birlik çoktan bayağı ilerlemişti. Ama Dwein onlara rahatlıkla yetişti. Dwein, “ Çok sanşlısın, Dario.” , dedi. “ Bir kurt adamla karşılaşıp ölmeden ondan kurtulmak…”
Dario hala kurt adamın gözlerini unutamıyordu. Dwein’e , “Haklısın.” , diyebildi sadece.
***
Dario’yu bu sefer düşüncelerinden ayıran ses Carl’a aitti. Carl, “ Hey, damat. İyi misin?” , diye takıldı. Dario, “ Evet. Yalnız çok heyecanlıyım.” , dedi.
Carl, “ Biliyorum. Brinkor bir şeytandı. Ama unutmayın ki Michelle ile onun sayesinde tanıştınız.” , dedi. Dario, “ Evet.” Dedi Carl’a hak vererek.
Sonra Carl Dario’nun yanından ayrıldı. Ordu yerine gidip askerlere düğün öncesi yapılması gerekenleri hatırlatacaktı. Milthorn Prensi ve Permount Prensesi evleniyordu. Bu güvenliğin artırılması için iyi bir bahaneydi.
Dario artık yarım kaldığı anılarının devamını hatırlamak ve o anları tekrar yaşamak istiyordu.
***
Michelle’in konvoyu Milthorn’a yaklaşmıştı. Yaklaşık yarım saatte varabileceklerdi. Michelle kenarları yakutla bezenmiş aynasına bakıyordu. Tekrar geçmişe dönerken aynadaki yansıması o kadar da mutlu görünmüyordu.
Permount Ormanı yanıyordu. Brinkor’un iki adamı ormana sızmayı başarmış ve ağaçları teker teker devirip yakmaya başlamıştı. Mario son adamı kalıncaya dek savaş meydanını terk etmemişti. Bütün adamları ölmüş; ama Brinkor’un adamlarından yalnızca sekiz tanesi yenilmişti.
O sırada Lee’nin iyice ölüme yaklaştığı kesindi. Michelle, Lee ile son kez konuşmak istiyordu. Lee yutkunarak, “ Michelle, sevgili ablacığım, çok üzgünüm.” , dedi. Michelle, “ Ã?yle konuşma.” , dedi ; ama gözyaşlarına hakim olamadı.
İşte o anda Milthorn’un boru sesi duyuldu. Milthorn’dan gelen birlik Permount’a varmıştı. Michelle dışarı çıkıp onları karşıladı. Ama o sırada Brinkor’un adamları da Permount şehrine varmıştı. Carl, “ İşte geliyorlar” , dedi askerlerine. Vatras Küre’yi çıkartmıştı. Brinkor’un on adamı birliğe yönelmişti ki Mavi Küre ışıldamaya başladı. Vatras, “ Ey saflığın simgesi gücünü göster.” , diye bağırdı.
Lanetli köleler mavi ışığın etkisiyle küle dönüştüler ve rüzgarın etkisiyle dağıldılar. Michelle şaşkınlığını nasıl dile getireceğini bilemedi:
“ Bu Su Küresi.” , diyebildi.
Vatras , “ Evet.” , dedi. Su Küresi ışıl ışıl parlıyordu.
Carl , “ Bu küreyi kullanarak Brinkor’u geldiği yere geri göndereceğiz.” , dedi.
O sırada Vulhian geldi:
“ Ey suyun büyücüsü, sizi gördüğüme inanın çok sevindim.”
“ Sen şaman Vulhian’sın , değil mi?” diye sordu Vatras.
“ Evet , efendim.” , dedi Vulhian saygıyla eğilerek. “ Siz belki Prens Lee’yi iyileştirebilirsiniz.”
Michelle bu söz üzerine heyecanlanmıştı. Gerçekten de Vatras kardeşini iyileştirebilir mi diye düşündü. Vatras, “ Nerede kendisi peki?” diye sordu.
Vulhian Vatras’ı Lee’nin odasına götürdü. O sırada Dwein’in kanatları arasından Dario olanları izliyordu. Michelle kardeşi için dua ederken bir patlama duyuldu. Ã?öl tarafından kıpkırmızı bir ışık havaya yükseldi. Michelle’in aklına ağabeyi Mario geldi:
“ Mario!” diye bağırdı.
Aslında Mario bir kayalığın arkasına sığınmıştı. Kırmızı ışıkla da ilgisi yoktu. Brinkor adamlarının gücünü iki katına çıkartmıştı. Ã?fkesi havaya karışmıştı.
***
Bugüne geri döndüğümüzde Michelle’in konvoyu Milthorn’a varmıştı. Onları Kral Zwenen karşıladı. Askerlerin boru sesleri herkesin kulaklarını çınlattı. Michelle bütün zarafetiyle ortaya çıkmıştı. Zwenen, “ Halkım adına size öncelikle hoş geldiniz demek istiyorum.” , dedi.
“ Teşekkür ederiz Kral Zwenen. Bu arada babam Kral IV. Ehsist gelemedi; ama teşekkürlerini iletti.”. Kral , “ Onu da burada görmek bizi onurlandırırdı.” , dedi. Tacındaki kırmızı elmas güneş ışığının etksiyle parıldıyordu.
Michelle aslında Dario’yu görmek için sabırsızlanıyordu. Dario son hazırlıklarını yapıyordu. Balkonda Dwein onu bekliyordu. Onlara havada bir şov yapmaya karar vermişlerdi. Dario Dwein’e güvendiği için bu hava gösterisinde hiçbir tehlike görmemişti. Dwein Dario’ya cesaret vermek istiyordu:
“ Sakın Michelle’i görünce heyecandan düşme. Kanadıma sıkıca tutun.” , dedi.
“ Merak etme , Dwein.” , dedi Dario. Aslında bunu hiç düşünmemişti. Dwein haklı olabilirdi. Ya Michelle’i görünce heyecanlanıp düşerse diye düşündü.
Michelle Kral Zwenen’in sıkıcı karşılama konuşmasını dinlerken her tarafta Dario’yu görme umuduyla etrafa göz gezdiriyordu. Carl, Kral’ın yanında gururla duruyordu. Vakit geliyordu. Kral konuşmasını bitirince Dario uçarak yanlarına gelecekti.Kral sözlerini:
“ Bu düğün sayesinde Permount ve Nerraon halkı arasındaki dostluk bağı güçlenecektir. şimdiden iki gencimizi tebrik ediyorum ve mutlu bir evlilik diliyorum.” , diye bitirdi.
Alkış sesleriyle Kral meydandaki tahtına otururken bir kanat sesi duyuldu. Dario Dwein’in üstünde meydana yaklaşıyordu. Michelle’in gözlerinde bir ışık belirdi. Artık beklediği ana gelmişti.
Dario Dwein’in üstünde dengede kalmaya çalışırken hemen Michelle’i fark etti. Dwein’;e ,
“ Artık indirebilirsin, dedi. Dwein, “ Hadi bakalım Dario. İnmeye hazırlan.” , dedi ve alçalmaya başladı…
***
Permount Ormanı’na sızan Brinkor’un adamları ormanın yarısını yok etmişlerdi. Ama şimdi hiç kimse ormanla ilgilenemiyordu. Vatras, Lee’yi iyileştirmek için elinden geleni yapıyordu. Ama beklenilen olmuştu. Lee ölmüştü.
Dario burada beklemenin hata olduğunu biliyordu. En azından ormandakileri defetmek istiyordu. Dwein, “ Beni iyi dinle, Dario. Onlar kurt adamlara benzemez. En azından zekaları o kıllı bacaklardan iki kat daha fazla. Yani anlayacağın onlar korkusuzlar. Güneşten hele hiç korkmazlar.” , dedi.
“ Ama sudan korkuyorlar.” , dedi Dario. Aklına bir fikir gelmişti.
Vatras’ın aklın agelen fikirle aynıydı. Ama bu yapılamazdı. Dario Su Küresi’ni kullanarak yağmur yağdırabileceklerini düşünmüştü. Ama bu olanaksızdı. Havayı kontrol eden Gri Küre’ydi ve Küre de kayıptı.
Kral IV. Ehsist çöle savaşmaları için iki yüz asker daha yollayacaktı. Ã?ünkü Mario hala ordaydı. Milthorn’un askerleri de onlarla gidecekti.
Michelle kimseye haber vermeden yanın aldığı on adamıyla ormana giderken Dwein’in üstünde Dario da onları takip ediyordu. Dario Michelle’in güzelliğine hayran kalmıştı. Dwein, “ Bu hanımın adı Michelle, Permount Prensesi. Kendisi oldukça cesurdur. Ölkesini ve halkını korumak için gerekirse canını verir.” , diye açıkladı.
Dario , “ Gerçekten hoş bir hanım.” , dedi. Sesi titriyordu. Dwein sırıtarak, “ Ne o? Aşık mı oldun? , diye sordu.
Michelle’in esmer saçları güneş ışığında parlamaktaydı. Gözleri de siyah renkteydi. Küpeleri saçının ve gözlerinin rengine zıt bembeyaz ışıldamaktaydı. Üstünde pembe, turuncu karışımı, deriden yapılma bir elbise vardı. Dario Michelle’in güzelliğine bakarken Dwein’in sorusunu duymamıştı bile.
Dwein sorusunu tekrarlama gereği bile duymadı. Sırıtmasını sürdürdü. Permount Ormanı karşılarındaydı. Ama ormandan gri bir duman yükseliyordu. Michelle kılıcını çekip adamlarına döndü:
“ Permount Ormanı yalnız bizim için değil doğa için hayvanlar, kuşlar, çiçekler için bir cennet olduğunu biliyoruz. İblisleri geldikleri yere gönderme zamanıdır.”
Dario Michelle’in bağırtısıyla daha da heyecanlandı. O sırada ormanın girişinde gözcülük yapan Brinkor’un bir adamı ortaya çıktı. Bu Brinkor’un en çok güvendiği iki adamından biriydi. Adı Mitrous’du. Mitrous ile Brinkor’un diğer adamı Trotor Permount Ormanı’na sızmışlardı. Ormanın yarısını kül etmişlerdi. Michelle ve adamlarını Mitrous karşıladı: “ Ölmek için çok gençsiniz.” , dedi. “ Bence siz bu ormanı unutun. Efendim size zarar vermememizi iletti. Tabi ormanı unutmanız karşılığında.”
Michelle kılıcını sıkı sıkı tutuyordu. Ama Dwein daha hızlıydı. Mitrous’a çarptığı gbi adamı yere geri gönderdi. Michelle hayatında hiç dev kartal görmemeişti. şaşkındı. Dario, Dwein’in kanatlarının arasından başını çıkarttı: “ Merhaba. İyi misin?” , diye sordu.
Michelle kılıcını kınına sokarken yerde iki büklüm yatan Mitrous’a bakarak, “ İyiyim.” , dedi. Hala tedirgindi. Mitrous’un ölmüş olmasını dilemekteydi.Michelle, “ Bence ölmedi.” , dedi. Haklıydı. Mitrous hışımla kalktı. Kemerindeki bıçağı çıkardı. Dwein’e fırlattı. Mitrous’un alnından çıkan boynuzları alev alevdi. Bağırmaya başladı, “ Ey Brinkor’un köleleri. Komutanınız Mitrous sizi yardıma çağırıyor.”
Birden topraktan alevli eller çıktı. Bunlar da Brinkor’un savaşçılarıydı. Dario, Dwein’in yarasına baktı:
“ Kötüye benziyor.” , dedi. Bıçak yerde duruyordu. Ã?fkeyle bıçağı yerden aldı. Eskisi kadar olmasa da hala sıcaktı. Kendisine saldırmakta olan adamın boğazına fırlattı bıçağı. Dario yağtığına inanamıyordu. O sırada Michelle de önündeki iki adama saldırıyordu. Topraktan altı tane adam çıkmıştı. Mitrous da yaralandığı için savaşmıyordu. Adamlarına komut veriyordu.
Dwein de ise hiç kıpırtı yoktu.
***
Mario Permount ve Milthorn’dan gelen birliği görünce saklandığı yerden çıkmıştı. Brinkor da Mario’nun peşindeydi. Carl adamlarına , “ Dikkatli olun. Ã?ncelikle hedefimiz şu şeytan Brinkor olacak.” , dedi.
Brinkor dev baltasıyla herkesi devirmekteydi. Hatta bazen kendi adamlarına bile vuruyordu. Mario Carl’ın yanın avardı. Mario, “ şükürler olsun ki tam zamanında geldiniz.” , dedi. Soluk soluğa idi.
Carl yayını çıkarttı. Yayının adı Silvindov’ du. Zaten yayı da gümüştendi. Yayından çıkan bir ok bir iblisin kalbine girdi. Brinkor’un adamları teker teker devriliyordu. Ama Brinkor savaşı kaybetmemeye kararlıydı. Gözlerini Carl’a çevirdi:
“ Sen o yayına dikkat et de senin ölümüne sebep olmasın.”
Baltasını havaya fırlattı. Baltası kızıl kızıl yanıyordu. Ama Carl daha hızlıydı. Silvindov’dan çıkan gümüşi ok Brinkor’un boğazına saplandı. Brinkor yere kapaklandı. Yavaş yavaş bedeni küle dönüştü.Adamları da Brinkor’un ölümüyle onlar da küle dönüştüler.
***
Michelle ile Dario ise ormanda Mitraus’un adamlarıyla savaşmaktaydı. Ama aniden onlar da küle dönüştüler. Tam ferahlamışlardı ki Dario hemen Dwein’i hatırladı. Michelle yanında getirttiği at arabasının arkasına Dwein’i yavaşça yerleştirtti adamlarına.Sonra , “ Hızlı gidin gidebildiğiniz kadar.” , dedi adamlarına.
Adamları uzaklaşırken Dario yeni fark etmişti Michelle ile yalnız kaldığını. Yutkunarak,
“ Dwein’e bir şey olmamalı. O benim en iyi dostum.” , dedi. Michelle Dario’nun gözlerine bakarak,
“ Adamlarım yeterince hızlı süreceklerdir. Onlara güveniyorum. Hem şaman Vulhian’ın iyileştirebileceğine de inanıyorum.”
Ama Dario güvenmiyordu. Ã?ünkü daha yeni Lee ölmüştü. Vulhian’ın Lee’yi iyileştiremediğini biliyordu. Ama hala umutluydu. Ã?ünkü Vatras Permount’taydı. Michelle Dario’nun omzuna değerek, “ Eee, anlat bakalım Milthorn Prensi.”
Dario şaşırarak, “Ne mesela?” diye sordu.
“ Kendini anlat mesela.” , dedi Michelle.
“ Ben mi?”
Ve Böylece Dario ve Michelle arasında büyük bir aşk filizlendi. Vatras ve Vulhian bütün güçlerini kullanarak Dwein’i iyileştirdi. Dwein bir haftaya kalmadı, kendine geldi. Dario da Michelle’e aşkını itiraf etti ve evlenme teklif etti. Michelle hiç düşünmeden kabul etti. Düğün hazırlıkları için Dario Milthorn’a geri döndü. Michelle de Permount’ta kaldı. Dört ay sonra düğün Milthorn’da yapılacaktı.
***
Düğün neredeyse iki gün sürdü. Dario ve Michelle birbirlerini en fazla düğün boyunca bir saat görebildiler. Mario her ne kadar mutlu olsa da aslında mutsuzdu. Küçük kardeşi Lee’ni doğum günüydü budün. Yaşasaydı bugün çifte eğlence olacaktı.
Carl ise güvenlikten sorumluydu. Adamlarını geceleyin uyumamaları için elinden geleni yapıyordu.
İşte o sırada Milthorn şehrinin ana giriş kapısına bir yabancı yaklaştı. Kapının önünde elinde fenerle Biff bekliyordu. Biff soğuktan mı korkudan mı bilinmez titriyordu. Yabancıyı görünce heyecanlandı.
Fenerin ışığı yabancının yüzünü aydınlattı. Yabancı bir kadındı. Kadın, “ Sen Biff olmalısın” , diye söze başladı.
Biff’den ses çıkmadı. Kıpırdayamıyordu. Kadın sözlerine devam etti:
“ Bana bak Vatras’ın soytarısı. Umarım beni kandırmaya çalışmıyorsundur.”
“ Yok.” , diyebildi Biff kısık sesle.
“ Bu iyi.” , dedi kadın ve gülümsedi.
***
Düğün bitince Milthorn eski sakin hayatına geri döndü. Michelle sabahın yedisinde uyandığında Dario hala uyumaktaydı. Michelle onu öperek uyandırdı: “ Günaydın Prensim.”
“ Günaydın hayatım.”
Birden Michelle’in içinde yine huzursuzluk oluştu. Kalbi sıkışmıştı. Dario dışarı baktı. Güneş yavaş yavaş yükselmeye başlıyordu. Michelle derin nefes alarak , “ Güneş yükseliyor. Benim içimde de bir sıkıntı yükseliyor.” , dedi. Dario gülümseyerek , “Merak etme aşkım. Artık güvendesin. Milthorn şehrine izinsiz bir kuş bile giremez.” , dedi.
En azından Dario öyle düşünüyordu. Carl ve Milthorn’un ordusuna güveniyordu. şehri güvenli bir yerdi. En azından öyleydi. şu ana kadar!...
Not: Aslında bunu geçen aylarda bir öykü yarışmasına göndermişitim. Ama yarışmanın kurallarına göre fantastik öyküler yokmuş. Bakalım siz beğenecek misiniz? Sonlarını biraz aceleye getirdim ve bazı isimler bana uyduruk geldi. Ama yine de hoş bir öykü oldu....
Brinkor'un Laneti
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 1 guest
