Yeni Dünyalara Doğru

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
aransayes
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1861
Joined: Fri Oct 08, 2004 10:00 am
Location: aksaray-izmir

Yeni Dünyalara Doğru

Post by aransayes »

şimdi düşünüyorum da o zaman bu üç kelimenin ne kadar doğru olduğunu fark edememişim. Ama en baştan, buraya nasıl geldiğimi ve sizin de gelebileceğinizi anlatıyım.
Gecenin üstümüze örttüğü yalnız karanlığın içinde gözlerimi yavaşça açtım. Odanın loşluğuna alıştığımda sadece sokak lambasının solgun ışığının içeriye girdiğini anladığım ve hüsranla hala gece olduğunu fark ettim. Uzun bir arayıştan sonra yastığımın altından cep telefonumu çıkardım ve saati kontrol ettim. Yatalı daha bir saat olmadan yine uyanmıştım, aynı dün gibi ya da önceki günde olduğu gibi. Ya da... Hatırlamıyordum daha önce kaç gecedir böyle uyandığımı ve sabaha kadar uyuyamadığımı. Ellerimi alnıma koydum, terlemiş olduğumu fark ettim. Biliyordum ki bu gece de bana uyku yoktu.
Banyoya giderek ve yüzümü birkaç kez yıkadım. Uykumun açılması için değil kendime gelebilmek için.
Odamın ışığını açtığımda lambamın çıkardığı garip cızırtıyı duymazdan gelmeyi yeğledim. Tek umursadığım bilgisayarımı açmak, gerisi önemli değil. Düğmesine bastığımda fanın çalışma gürültüsü beni biraz kendime getirdi. Gecenin yalnızlığını bozan her ses bana eşlik edebilir. Umurumda değil.
Yeni bir hikâye yazmalıydım ama aklımda sadece büyük bir boşluk var. İçine elimdeki her şeyi atsam da asla dolmak bilmeyen derin ve beni korkutan bir boşluk. Dakikalarca beyaz word sayfasına baktım, baktım. Biliyorum ki aklıma o boş sayfayı dolduracak hiçbir şey gelmeyecekti. Ve yine biliyorum ki bu böyle devam etmeyecekti. Etmemeli diye aklımdan geçirdim.
Ağrıyan başımı ellerimin arasına aldım. Böyle devam etmemeli ama ne yapmalıydım. Buna nasıl bir son verebilirdim. Kaç gecedir kendime bir gün bunlar geçecek diye telkin ettim ama ne fayda, kendime bile inanmıyordum ne zamandır.
Dışarıda yeni yağmaya başlayan yağmurun sesi kulaklarıma dolduğunda işte o zaman bir anda aklıma yazacağım hikâyenin adı geldi. Gülümsedim, işte en sonunda yazacak bir şeyler bulmuştum. Işığı söndürdüm, karanlıkta yazmak güzel. Harfleri görmeden, sadece aklımdakileri yaşayarak yazmak. Yaşayacağım ve yazacağım.
Rahat koltuğuma oturdum, şimdi karanlık odamı sadece bilgisayar ekranın beyaz, mavi ışığı loşça aydınlatıyordu. O ekranda hayallerimi yaşayacağım ve yazacağım. Biliyordum ve istiyordum. Bundan da son derece memnunum.
Ellerim aşinalıkla klavyenin tuşlarına uzanırken penceremden içeri giren yıldırım ışığı odamı bir an için gündüz gibi aydınlattı, sonra yine loşluk. Hala hafifçe gülümsüyordum, hikayenim adının ilk harflerini girerken korkunç bir gök gürültüsü beni ürpertti fakat bu aynı zamanda hikayeme başlamış olmaktan dolayı gelen ürperme de olabilir. Anlayamamıştım.
"Yeni Dünyalara Doğru," hem yazıyordum hem de yavaşça fısıldayarak okuyordum. İşte kurtuluşum bu hikâyede diye düşünmüştüm ama o zaman nedenini bilmiyordum sadece hissediyordum.
İlk paragrafa başlarken yeni çakan yıldırımın ışığı odamı aydınlatıyor ve işte o zaman yalnız olmadığımı korkuyla fark ediyordum. Sadece göz ucuyla fark ettiğim uzun bir figür odamın kapısında bana doğru baktığını gördüm. Yıldırımın bir kaç saniye süren aydınlığı gittikten sonra bir an için oda zifiri karanlık oldu sonra yine gözlerim loşluğa yavaşça alışırken ürperti bu sefer bütün ruhuma kadar yayılıyordu.
Uzun figür hala ordaydı, kıpırdamadan olduğum yöne doğru bakıyordu. İstemsizce derince yutkundum. Bende kıpırdamadan onu göz ucumla bakmaya çalışıyordum. Ona doğru dönmek istemiyordum çünkü o an için bunun sadece uykusuzluktan gelen bir halusülasyondu. Ellerim hala klavyenin üstünde. Terlediğimi hissediyordum, alnımdan yuvalanan ter damlası yanaklarımdan aşağıya doğru süzülüyordu. İçimden titrek nefesimin çıkardığı ses korkumu ona da belli etmiş olmalı diye geçirdim.
Merak korkudan üstün geldi sonunda. Kasılmış vücudumu büyük bir zorlukla sola doğru çevirerek korkumla yüz yüze geldim. Uzun, kara bir figür. İlk aklıma gelen bir hırsız olduğuydu. Gecenin bu vakti tanımadığım biri başka kim olabilirdi ki. Ağzımı açtım ama kelimeler çıkmadı, sadece derin bir yutkunma sesi daha. Korku ele geçirmişti beni.
Dışarıda hızlanan yağmurun pencereme vurarak çıkardığı ses bütün ortama hâkim olmuştu. Sonun da bir yıldırım daha çaktı ve onu o parlak ışığın altında daha net gördüm.
Bir şekilde hırsız olmadığını anlıyordum, iyi ama kimdi. Bütün vücudunu kaplayan uzun siyah, gecede uğursuzca içten gelen bir güçle ışığı yutan bir cübbe giymişti. Yüzü başlığının altındaki karanlıkta görünmüyordu ama bana baktığına emindim. Benim monitörün ışığıyla aydınlanan terli, korkuyla beyazlamış yüzüme bakıyordu. Gök gürültüsü geldiğinde küçük odamın ortasına doğru yürüdü. Bana yaklaşıyordu ama ben hala çaresizce tepki veremiyordum. Ne yapabilirim ki, vücudumdaki güç buharlaşmış gibi, bacaklarımı neredeyse hissetmiyordum ve midemin çalkalanması daha da kötüydü.
"Adın ne?" diye sordu adam, derinden gelen, güç dolu bir sesle. Sesi odamın kirli duvarlarında yankılandı birkaç kez. Konuşamadım, çünkü aklıma adım gelmedi. Düşünemiyordum bile.
"Adın ne?" diye tekrar sordu bana aynı tonla. Artık bu soruya kayıtsız kalmak imkânsızdı. Kendimi cevaplamak için zorladım, bir yandan da neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.
"Erdem" diyebildim halsizce. Göremiyordum ama adamın gölgedeki suratında bir gülümseme belirdiğini fark ettim. Yavaşça, korkunun beni kıpırtısız bırakan kırılmaz zincirlerinden kurtulmaya başlamıştım. Yıldırım bir kez daha çaktığında yüzünü gördüm ve aklıma sadece bir isim geldi. Saçmaydı ama düşünemeden aklımdaki adı ağzımdan fırladı.
"Gand.."diyemeden adam elini kaldırarak beni susturdu.
"Hayır, o değilim." Kimden bahsettiğimi biliyordu. Peki o kimdi? Yıldırım bir kez daha çaktığında bana bakan gözleri gördüm ve başka bir isim aklımda çınladı. Kum saatli gözler sadece birisinde vardı. Ayak parmaklarımdan başlayan ürperti bütün bedenimi sardı.
"Rais..." yeniden kalkan el bitirmeme mani oldu. İsimler aklımda canlandıkça ağzımdan istemsizce çıkıyordu.
"O da değilim" dedi. İyi de nasıl biliyordu söylediği isimlerin kimler olduğunu. Ve nasıl ben bu uzun adamı onlara benzetiyordum. Neden aklıma başkaları gelmiyor da bu isimler geliyordu.
Korkum tamamen değil ama hareket etmemi sağlayacak kadar azaldı. Ellerimi klavyenin üstünden çektikten sonra sandalyeden kalktım ve elimde olan bütün cesaretimle sordum "o halde sen kimsin?" Bilmek istiyor muydum, hem evet hem de hayır. Vereceği cevaba bağlıydı. O dakika ölümle oyun oynadığımı hissettim.
"Elrand" diyordu ama bu bana hiç tanıdık gelmedi. Bir süre rahatsızlık veren bir sessizlik odamı kapladı. Evet, ismini söylemişti ama ne yapacağımı bilemedim. İki metreye yakın boyuyla bana yukarıdan bakarken yeterince korkutucuydu.
"Zaman geldi, gitmemiz gerek" dedi adam. Anlamadan, boş boş adama baktım.
"Nereye?" diye sorduğumda yine bir önceki ne bir sessizlik başladı. Loş odamın lambası kendiliğinden yandı ve beklemediğim ani parlaklık gözümü aldı. İlk defa uzun adamı tam olarak görebildim. Cübbesi de başta sandığım gibi siyah değil gece mavisiydi.
Adam bir adım daha yaklaşıyor, "yola çıkma vakti geldi" dediğinde ve içimi garip bir heyecan kapladı, sanki yıllardır beklediğim şeye kavuşmuş gibi. Hafifçe gülümsediğimi fark ettim. Vakit geldi.
"şimdiye kadar başkalarının yaşamış olduğu maceraları beceriksizce yazmaya çalıştın. Onlar kahraman ve sen sadece bir anlatıcı oldun. şimdi sıra sende, senin gibi olanlarda. Eğer başarabilirsen diğerleri gibi bir kahraman olmanın vakti geldi ya da bir ceset". Sesinde garip bir tını var ama o an için bunu fark etmemiştim.
"Sonsuz olasılıklar içinde seçilmiş olan sensin. Kaderin bu dünya da olmadığı gibi, yolun da bu değil. Burada hikâye yazmak için yaratılmadığın gibi burada ölmek içinde. şimdi geliyor musun?" diye sordu.
Ben adamın söylediği şeyleri düşünüyordum hala, karar vermekten uzaktım. Vakit geldi. Ruhum ürperdi. Anlıyorum ki yıllarca bu anı beklemiştim hem de bilmeden.
"Nereye?" diye sorduğumda adamın dudağı gülümseme denecek şekilde aşağıya kıvrıldı. Daha önce kum şeklindeki gözleri normale dönmüştü. Sanki ne düşünsem ona dönüşüyordu, korkutucu bir durumdu ama korkmuyordum.
"Bildiğimiz bütün boyutlarda ve diyarlarda savaş başlamak üzere. İki tarafında orduları toplanıyor ve orduların başına geçecek kahramanlar için özel insanları kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Hatta şu anda bir başkası, aynı senin gibi karar vermek üzere."
"Yani beni sen bulmasan…" dedim ama devamını Elrand getirdi.
"Seni ilk ben bulmasam ya onların safına geçip bizle savaşırdın ya da karşı çıkıp bizim tarafımızdan ölürdün" dedi adam büyük bir soğukkanlılıkla.
"Seni de reddedersem beni öldürür müsün? Aynı onlar gibi" dedim kekeleyerek. Evet derse tek bir seçenek kalıyordu karşımda ama zaten onunla gidecektim. Biliyordum, ruhumun ve aklımın en puslu yerinde bu vardı. Hayallerimde bile bir gün her şeyin değişeceği gün gelecek ama bu kadar hızlı olacağını hayal etmemiştim. Fakat böylesi daha iyiydi, kesin bir şekilde bu hayattan gitmek. Geride tüm acıları, hayal kırıklıklarını ve hatıraları. Sevdiklerini ve senin sevenleri. Ya da gitmeni umursayacakları bırakıp gitmek.
Uzun adamın gülümsemesi daha da kıvrıldı, "Hayır. şimdi değil ama benden sonra karanlık gelip senden bir seçim yapmanı istediğinde onların teklifini kabul edersen savaşta yüz yüze geliriz ve oradan sadece bir kişi hayatta kalır" dedi adam ve hala gülümsüyordu fakat bu sadece yüzünde vardı, gözlerine yansımıyordu. Onun gözlerine baktım bir süre ama dayanamadım sonunda ve gözlerini kaçıran ben oldum. Gözlerin derinliklerinde kaybolmadan kurtulmak çok zor oldu benim için.
"Her şey seçimle başlar" dedim ona. Sanki o bilmiyordu.
"Ve onunla biter. Hayatımızı bunlar belirler" dedi bana ve sonra bütün o ciddiyetle sordu. Gür sesi kulaklarımda çınlarken yüreğim hızla çarpıyordu. Vakit geldi.
"Seçimini yap. Kabul edersen bundan sonra benimle birlikte ışığın patikasında yürüyeceğiz ve savaşacağız, gittiğimiz yerin kahramanı sen olacaksın. İyilerin yeni seçimi sensin." Ve sesinde yine aynı garip tını. Sanki… tüm bunlar beni cezp etmek için söylenen vaatlermiş gibi.
Diğer seçeneği sormadım bile. Gerek yoktu zaten kabul edecektim. Vakit geldi.
Derin bir nefes aldım. Sırtımı dikleştirdim, sesimin titrememesi için zorladım kendimi, "kabul ediyorum" dedim ama yine de sesim titredi.
Adamın gülümsemesi daha bir büyüdü ve fark ettim ki bende gülüyordum. Elrand arkasını döndü sağ eliyle havda garip bir hareket yaparken benim anlamadığım sözler söylüyordu. Ardından odamın ortasında garip bir yırtılma sesi eşliğinde mor ışıklar saçan kapı belirdi. Ã?evresi anlamadığım, mavi renkte parlayan rünlerle doluydu Bunun ne olduğunu bilecek kadar çok kitap okumuştum. Başka bir boyuta açılan kapının sadece birkaç adım önündeydim ve bunu yapan adamda yanımdaydı. Vakit geldi
En sonunda hayallerime hapsolmuş bütün duygularımı serbest bıraktım. Artık saçmalık olarak diye bana öğretilen her şeyin çürütülmesini görüyordum. Bu kapı aynı zamanda benim hayallerime açınla kapıydı. Geri dönmeyeceğimi anladım. Bir daha asla. Bildiğim bu hayat geride kalacaktı ve sadece kitaplarda heyecanla okuduğum dünyaya gidecektim. Başkalarının saçmalık olarak damgaladığı o kitaplar aslında beni hayatımın sınavına hazırlıyordu.Eleştirenler ne de doğru söylemişti, evet bu kaçış edebiyatıydı ve işte ben bu hayattan kaçıyordum. O zaman aklıma bir soru takıldı.
"Bütün o kitaplar ve içindeki kahramanların yaşadığı maceralar gerçek mi?" diye sordum. Cevabı artık bilsem de bunu Elrand diye bildiğim adamın ağzından duymak istedim. Artık onu başkasına benzetmiyordum.
"Senin yazdıklarında dâhil bütün o kahramanlar gerçek. Yaşadılar ve bazıları öldü. Bütün hikâyeler mutlu sonla bulmuyor ne yazık ki."
"İyiler kaybediyor mu?" diye soruyorum şaşkınlıkla. Bu benim bütün inançlarıma ve hayallerime ters bile olsa gerçek buydu galiba, "neden kötülerin kazandığı hikâyeler hiç yazılmıyor?"
"Yazılmaya başlandı bile ve eğer bu son savaşı kaybedersek bundan sonra sadece onların hikâyeleri yazılacak" diyor Elrand ve ilk defa o ifadesiz yüzde bir acı ve öfkenin gölgesini gördüm. Yazılmaya başlandı. İyi de kim yazabilirdi böyle şeyleri. Ben yazarım diyordu içimden bir ses ama hemen onu susturdum. İçimdeki karanlık taraf konuşuyor ama duymamaya çalıştım. Asla kötüler kazanmamalı ama ne yazık ki gerçek bu kadar saf ve güzel değil.
"Peki ya diğer yazarlar. Onlara da bana sunduğun teklifini götürecek misin?"
Elrand yavaşça bilgisayarıma baktı, sanki oradaki bütün yazıları ve onların yazarlarını görebilir gibi. Belki de görebiliyordu. Emin değilim.
"Ne yazık ki bazılar sadece yazmaya devam edecek. Fakat çok azı başka hikâyelere konu olacak kahramanlara dönüşecek. Bazılarına ilk ben ulaşacağım, bazılarının üstüne gölge düşecek ve akıllarını çelmeye çalışacak. Onların yolunu kabul edenlerle savaşacağız elbette. Anla artık orta yolu yok bunun, ya onlar ya biz."
Başımı anladım dercesine salladım ama içimden inanmak istemiyordum.
"Gidelim artık," dedi. Sesinde garip bir sabırsızlık hissettim.
Tekrar bir heyecan dalgası sardı bütün bedenimi. Vakit geldi.
Elrand kapıya doğru döndü ve mor ışıkla çevrili eşiğe doğru bir adımını attı. Ben de onu takip edecekken içimdeki garip bir dürtüyle hala çalışan bilgisayarıma baktım. Uzaktan word ekranına yazdığım başlığı okudum yavaşça; Yeni Dünyalara Doğru.
"Bir hikâyeye başlamıştım. Onu hiçbir zaman bitiremeyeceğim galiba."
Elrand bana baktı ve ilk defa tam anlamıyla gülümsediğini gördüm, "başladığın senin kendi hikâyendi ve hiçbir kahraman kendi hayatını yazamaz" diyerek kapında hızla geçti.
Aynı onun gibi gülümsedim bende. Artık başkasının hikâyesini yazmayacaktım. Artık başkaları benim hikâyemi yazacak ve okuyacaktı. Tabii kazanırsak. Aklıma Elrand'ın söylediği sözler takıldı; yazılmaya başlandı bile ve eğer bu son savaşı kaybedersek sadece onların hikâyeleri yazılacaktı. İşte o zaman zayıf omuzlarıma yüklenen sorumluluğun ağırlığını hissettim.
Derin bir nefes alıp boyut kapısına doğru döndüm ve ayağımı atarak diğer tarafa, beni bekleyen yeni dünyalara doğru ilerledim. Arkamdan son kez bir yıldırım çaktı ve yolumu aydınlattı fakat arkasından gelecek gök gürültüsü sesini hiç duyamadım.
Biliyordum, vakit gelmişti ve artık benim hikâyemin yazılma sırası geldi. Benim hayatımın ve galiba ölümümün. Benim hikâyemin ve hayatımın sonunu ben belirleyecektim. Başkası sadece yazacaktı.


Not: bunu çok önce yazmıştım. İmla hataları var ama düzeltmeden o gün nasıl yazdıysam kalsın istedim. Ã?şendim de denilebilir :)
Bir tek seni bana çok gördü dünya
İyiler bu savaşı kaybetmiş
Peki ben nası büyük adam olucam
Kötü olmak seni geri getirir mi acaba...
aransayes
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1861
Joined: Fri Oct 08, 2004 10:00 am
Location: aksaray-izmir

Post by aransayes »

"İç" diye bağırdı adam. Yüzü öfkeden ve habislikten çarpılmış, ruhunun en karanlık çukurunda saklanan günahları gözlerini ve yüreğini kararmıştı. Elinde sıkıca tuttuğu altından kâseyi önünde, dehşetle yere büzülmüş, ergenliğe yeni girmiş ufak tefek gence doğru hızla salladı. Altın kâsenin içindeki kızıl sıvının bir kısmı yere ve gencin suratına sıçradığını gören adamın yüzü sanki olabilirmiş gibi daha da çarpıldı. Ã?fkeyle dişlerini sıktığında ortaya çıkan kulakları tırmalayan iğrenç ses gencin ruhunda derin yarıklar oluşturmuş gibi köşesinde titredi, daha da büzüldü ve ağlamaya başladı.
"Bunun ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu adam birkaç saniye sonra gayet sevecen bir sesle. Biraz önceki öfkeli konuşması hiç olmamış gibi rahatça konuşabiliyordu. Genç bu etkileyici sesi duyduğunda başını hafifçe kaldırdı ve ağlamaktan kızarmış gözlerle baktı. Adamın etkileyici bir yakışıklılığı vardı. Uzun siyah saçları omuzlarına dökülmüş, ince bir tutamı adamın alnından sol yanağına doğru hafifçe bir kavisle inmişti. Fakat esmer yüzü gölgede kaldığı için sadece korkutucu görünüyordu.
"Bunun ne olduğunu biliyor musun?" dedi adam sakince gençten bir cevap talep etti. Ã?rkütücü bir sessizlik kapladı karanlık odayı. Genç soruyu duyduğunu belli bile etmeden adama korkuyla bakıyordu.
"Bunun ne olduğunu farkında mısın?" dedi adam, artık sesi biraz önceki kadar sakin çıkmıyordu, her an kendini kaybedebileceği barizdi. Genç yavaşça kafasını aşağı yukarı salladı. Bunu gören adam haince sırıttı.
"Söyle o zaman Hakan. Bunun ne olduğunu söyle bana."
Genç fark edilir derecede yutkundu ve titreyen bir sesle yarım yamalak cevapladı, "Kan."
Adamın yüzünden sabırsızlık, öfke ve sadistlik karışımı bir duygu girdabı geçerken sırıtması genişledi ve bütün dişlerini gösteren bir gülümsemeye dönüştü, "hayır, işte senin yanıldığın ve korktuğun şey bu." Kâseyi tutan elini kaldırdı ve bir yudum içti. Gözleri kapattı ve büyük bir hazla iç geçirdi. Gözleri yavaşça açtı ve kâseye bir an baktıktan sonra gence döndü, "bu sadece kan değil. Bir anahtardır. Peki, hangi kapının anahtarı olduğunu biliyor musun?" dedi adam.
Genç yutkunarak kafasını hızla sağa sola salladı. Gözleri korkuyla sonuna kadar açılmıştı. Adam sırıtarak kendi sorusunu kendi cevapladı.
"Gücün kaynağına açılan kapının. Hayallerinin ulaşamayacağı kadar büyük güçler o kapının ardında ve anahtarını da sana veriyorum." Adam tek dizinin üstüne çöktü gencin yüzüyle aynı hizaya geldi. "Kabul ediyor musun? şimdi göstereceğin cesaretle bir daha hiç kimse sana karşı çıkmaya cesaret edemeyecek. Ufak bir bedel veriyorsun evlat. Sadece bir kâse sıvıyı içeceksin o kadar."
Genç düşünceli bir ifadeyle adamın karanlık yüzüne baktıktan sonra bakışlarını kâseye çevirdi. Altın kâse karanlık odanın içinde parlayan tek şeydi. Fakat bu hasta ve kirli, içsel bir ışıkla parlıyordu. İnsanın yüreğine huzur ve mutluluk değil, tiksinti veriyordu. Fakat aynı zamanda garip bir çekiciliği de vardı. İnsanın ruhundaki en zayıf noktayı kırılmaz bir çengele takıp çeken bir şey. Güce duyulan sonsuz açlıktı bu. Gencin aklına kendisinin olmayan, daha önce hiç düşünmeye cesaret etmediği hayaller dolmaya başladı. Karşısında eğilen ve kendisinden hürmet bekleyen insanlar. Sadece isteğiyle canlarını alabilir veya bağışlayabilirdi. Her şey onun olabilirdi. Bunun için sadece altın kâsenin içindeki birkaç yudum kanı içmek kalıyordu. Genç elini istemsizce kâseye doğru uzattı ve sıkıca tuttu. Aynı karşısındaki adamın tuttuğu gibi.
Adamın yüzünden kolaylıkla okunan bir rahatlama geçti. Son zamanlarda elinden çok kurban kaçırmıştı. Bu yeni bir başlangıç olacaktı.
Gencin kâseyi nasıl kavradığını gördü. Sıkıca, sanki tuttuğu kendi hayatıydı.
İçindeki sıvıyı taşırmamaya çalışıyordu, sanki kendi kanı gibi.
Özlemle bakıyordu kana, hayallerine bakar gibi.
İşte bu da avucundaki yere düşmüştü. Birazdan parmaklarını kapattığında genç tamamen elinde olacaktı ve bir daha hiç kaçamayacaktı. Bu ruhta diğerlerine katılacaktı, sonsuza kadar hizmet edecekti yeni efendilerine.
Genç yavaşça kâseyi ağzına doğru götürürken adam heyecanlandığını hissetti. İstemsizce yumruklarını sıktı.
Gencin ağzı kâseye sadece bir saniyeliğine değdi sonra bakışlarını adama doğru kaldırdı, "ne kanı bu?" dedi garip bir sesle.
Gölgelerin arasındaki adam bir an için şaşkınlıkla kekeledi, böyle bir soru beklemediği belliydi, "n-ne önemi var ki, o sadece bir anahtar. Bunlar kafaya takacağın şeyler değil evlat. Hayallerinin ötesindeki güç şu an ellerinin arasında. Hadi durma" diyerek teşvik etti onu.
Genç ellerindeki kâsenin içindeki kana baktı. Karanlıkta zayıf bir ışıkla parlıyordu. İstiyordu içmeyi ama nedense içinden bir ses durduruyordu onu. Kâseyi tekrar ağzına götürdü ama içemedi. Kararsızlıkla bekledi. Koyu, kırmızı sıvının kokusu hoştu ama mide bulandırıyordu.
Sadece bir kâse kan, sonra her şey benim olacak. Bütün hayallerim avucumda. Kâseyi yavaşça ağzına götürdü.
Peki, bunun karşılığında ne kaybedecekti? Kâse dudaklarına değmeden durdu.
Ne fark eder ki? Sonuçta kaybettiğinin karşılığını fazlasıyla alacaktı. Kâse yavaşça yaklaştı dudaklarına.
İçindeki iki ses durmadan çarpışıyordu. Korkuyordu, kanı içtikten sonra neler olacağını bilmiyordu. Peki ya kandırılıyorsa. İşte bu yeni aklına geliyordu. Karasızlıkla baktığı kana şimdi kuşkuyla bakmaya başladı.
Daha önce okul öğretmeni olarak bildiği bu adam, yalnız kaldığı bu gece bir anda evinde ortaya çıkmış ve ona reddedilemez tekliflerde bulunmuştu. Neden?
"Devam et, iç artık."
Genç yavaşça başını kaldırdı ve kendisiyle konuşan adama, öğretmenine baktı. İçindeki kuşku giderek büyüdü, merakının ve güç açlığını bastırdı.
"Hayır" dedi öğretmenin gözlerine bakarak.
Adamın sakin yüzü önce şaşkınlıkla sonra öfkeyle buruştu. Artık Hakan'ın tanıdığı öğretmen yoktu karşısında, tamamen yabancı ve tehlikeli birisi.
Böylece uyandı güce duyulan tutku sarhoşluğundan. Neler olacağını düşünemeden korkuyla kâseyi yere fırlattı.
Adam son derece sakin bir şekilde kâsenin yerde yuvarlanışını ve içindeki değerli sıvının yere saçılmasını izledi. Gözleri ince bir çizgi kalana kadar kısıldı ve yanağından ki bir kas atmaya başladı.
Genç korkuyla pencereye doğru koştu, açmayı başardı ve tam kendini 2. kattan aşağı atacakken sert ve acımasız bir el sıkıca boğazından yakaladı.
Genç acıyla çığlık atmaya çalıştı ama öğretmeninin eli insafsızca boğazını sıkıyordu. Ã?aresizce nefes almaya çalışırken ayakları yavaşça yerden yükseldi. Gözleri kararmaya başlarken kendini odanın diğer köşesine doğru fırlatıldığını hissetti ve duvara sertçe çarptığında kırılan kemiklerinin çatırtı seslerini duydu. Yere kapaklandı ve acıyla nefes almaya çalıştı.
Başını kaldırdığında eski öğretmeninin, kara bir gölge gibi yavaşça ona doğru geldiğini gördü. Gencin ağzından damlayan kan yavaşça zemine düştü.
"Yanlış seçimi yaptın" dedi adam ve eğilerek genci boğazından tutarak kaldırdı. Biraz önce olduğu gibi gencin ayakları yine serbestçe sallanıyordu.
"Karşı çıkmanın ölmek olduğunu bilmiyordun sanırım. Keşke kanı dökmemiş olsaydın sana bir şans daha verebilirdim. Sadece bir kez içtikten sonra benim ne kadar haklı olduğumu çok iyi anlardın," adamın ifadesiz yüzü uğursuz bir gülümsemeyle daha da karardı. "Artık çok geç evlat."
Genç yavaşça bir fısıldadı ama adam onu duyamadı, "ne dedin?" Kulağını gencin kan damlayan ağzına yaklaştırdı. Kurbanlarının ölmeden önce ağzından çıkan yalvarma sözcükleri kadar sevdiği bir şey yoktu.
"Eğer bir fırsatım daha olsa yine onu içmezdim."
Adam başını geriye çekti ve öfke ve şaşkınlık karışımıyla kıstığı gözlerle baktı.
"Demek ki ölmek kaderinde varmış" dedi ve gencin boğazını sıkmaya başladı.
Gencin bu dünyadaki gözleri kararırken, bir başka dünyadaki gözleri ışığa doğru bakmaya başladı. Buradaki kısa savaşı ve mücadelesi bitmişti; hem kötülüğün temsilcisi bu adama hem de kendine karşı kazanmıştı. Ölmek bir kaybediş değildi. Yeni bir başlangıçtı.
Adam tek eliyle tuttuğu boğazdaki baskıyı artırdı ve nefes borusunu ezdi. Fakat bu olmadan çok önce genç ölmüştü.
Adam küfrederek cesedi odanın diğer köşesine doğru fırlattı. İşte bu da gücü reddetmiş, kaçmayı başarmıştı. Dişlerini hüsranla sıktı. Yerde duran kâseyi aldı ve cebine koydu.
şimdi yeni bir potansiyel köle bulmalıydı. İyinin ve kötünün boyutları ve zamanı aşan son savaşı başlamak üzereydi. Bilinen her boyutta ve diyarda vuku bulacak son savaş kaderin son noktası olacaktı.
Adam heyecanla titreyerek derin bir nefes aldı ve kapıyı açarak odadan dışarı çıktı. Son savaş başlamadan kendi saflarına çekebileceği genç insanlar aramalıydı. Neyse ki etrafta onlardan çok vardı ve bazıları bu gece olduğu gibi aptalca reddetse de birçoğu sunulan bu güce gülerek kucak açacaklardı.
******
Gencin gözleri yavaşça ışığa alıştığında kendini tanımadığı bir deniz kıyısında buldu. Etrafına baktı. Her şey mükemmel ve güzeldi. Gökyüzündeki güneş her zamankinden daha büyük görünüyordu. Denizin tuzlu kokusu burnuna dolduğunda, memnuniyetle derin bir nefes aldı.
Sonra kumsalın ilerisinde duran kalabalığı fark etti. Yavaşça onlara doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça onlarında kendi yaşıtlarında, çocukluktan yeni çıkmış gençler olduğunu anladı.
Tedirgince onlara doğru yaklaşmaya başladı. Neler olduğunu anlaması için birilerine bir şeyler sorması şarttı. Buraya nasıl gelmişti, bunu bile hatırlamıyordu.
Birden bütün gençler kumsalın birkaç yüz metre gerisinde başlayan ormana doğru döndüler. Sessizce, birbirleriyle konuşmadan ağaçları izliyorlardı. Derken bir atlı ormandan çıkarak onlara dörtnala gelmeye başladı. Heyecan dalgası gençleri içine aldığında garip bir sessizlik çöktü.
Bembeyaz bir ata binmiş, üstünde, güneş ışığını göz alacak kadar yansıtan bir zırh giymiş olan binici gençlere birkaç metre kala durdu. Sarı, uzun saçları denizden gelen hafif bir rüzgârla zarifçe savruluyordu. Konuştuğunda sesi gür, heyecan vericiydi.
"Sizler kötülüğe ve kendi arzularına ölüm pahasına karşı gelmiş olanlar. Kendi dünyalarında ölümden korkmayanlar. Artık vaat edilen zaman geldi. Bizim savaşımız başlıyor. Sizler, ışığın askerleri, gölge parçalayanlar, savaşmanızın vakti geldi," binici elini ağzına götürdü ve tiz bir ıslık çaldı. Ormanda çıkan büyük, beyaz atlar hızla kumsala doğru koşmaya başladılar, "atlarınıza binin lordlarım, beklenilen vakit geldi. Her şeyin ya da hiçbir şeyin başlangıcını belirleme saati yaklaştı. Benimle gelin. Herşey size anlatılacak"
Hakan daha önce ata hiç binmemesine rağmen kolaylıkla ata bindi ve garip bir bilinçle atın yularını okşadı. Daha önce bunu yapmış mıydı? Hatırlayamadı. Bütün bunlar rüyadan fırlamışa benziyordu fakat bir o kadar gerçekti. Bütün gençler ata bindiğinde sarı saçlı binici, kılıcını çıkardı ve göğe doğru kaldırdı.
"Karanlıkla savaşmak için seçilmiş olan sizler, şimdi savaşma zamanı. Son savaş çok ruhumuz kadar yakında. Beni izleyin" dedi ve atını hızla ormana doğru sürmeye başladı. Diğer gençler bir süre ne yapacaklarını bilemeyerek birbirlerine baktılar sonra, sanki doğdukları andan beri at sürüyor gibi ustalıkla atlarını tırısa kaldırdılar ve sarı saçlı biniciyi takip ettiler.
At sürürken Hakan yandaki gence baktı ve bağırarak sordu, "neler oluyor, bir şey anladın mı?"
Tanımadığı gençte aynı şaşkınlıkla ona baktı, "hayır, sadece bir savaşa hazırlanmamız gerekli olduğunu anladım. Neden bizlerin seçildiğini anladın mı?" diye sordu Hakan'a.
Evet, Hakan bunu anlamıştı ve bundan memnundu, intikam için her şeyi yapmaya hazırdı "Ã?ünkü bizler karanlığa karşı çıkarak ölenleriz. şimdi onlarla savaşma zamanı."
Ve intikam diye ekledi içinden ve bu nedense ona yanlış bir şey gibi geliyordu fakat umursamadı. Galibiyet önemli değildi onun için tek istediği eski öğretmeninden alacağı
intikamdı.
Kalbinin olduğu yerde garip bir sızı hissetti. Hala tek istediği güç müydü?
Genç atını hızla sürerken bunu aklından atmaya çalıştı fakat içinden bir ses kahkalar atıyordu. Güç isteği hep orada olacaktı ve uygun bir zamanda ruhunu ele geçirecekti.
Bir tek seni bana çok gördü dünya
İyiler bu savaşı kaybetmiş
Peki ben nası büyük adam olucam
Kötü olmak seni geri getirir mi acaba...
aransayes
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1861
Joined: Fri Oct 08, 2004 10:00 am
Location: aksaray-izmir

Post by aransayes »

cigliklariyla uyandi... eline bakti... eli yanik icerisindeysi... anlamadigi cok seyler vardi.. ruyalarda alinan hasarlar gercekte olmamasi gerekirken kucuk kiza oluyordu...
kendini harry potter gibi gibi hissetmeye baslamisti artik. gulmeye basladi harry erkekti, kendisi ise bir kiz . olsa olsa hermonie olurdu.

ruyalarinda annesini goruyordu her gece...ve saatlerce buyuler uzerinde calisiyorlardi...
neden annecim derdi hep, neden oldun ve neden her gece buyu calisiyoruz
annesi sadece gulumser devam ederdi......

ilk defa uyumaya devam etmek istedi bu gece... yatagina uzandi, gozlerini kapatti...

garip bir tikirti duydu.yatagindan kalkti, dinlemeye basladi etrafi ama cit cikmiyordu...
yeniden uzandiki tekrar duydu takirtiyi. kalkarken etrafini aydinlatan bir isik suzmesi yatagina mihladi onu.isik hale hale dagildi. annesi karsisindaydi
gozlerini ovusturdu anne diyerek sarildi saskinlikla...

annesi laranin omuzlarindan tutarak yuzune cevirdi yuzunu.
lara bugune kadar ruyanda gordukelerini hep yasadin sen ve simdi artik istedigin buyuyu kullanabilecek kadar ustasin. ogrenmenin tek sebebi son savas geliyor ve insan irkida artik savasa katilmak mecburiyetinde birakildi. yakinda seninde yanina gelicekler umarim once seni iyiler bulur ve kotuler senin seciminden dolayi oldurmek zorunda kalmazlar...

lara afalllamisti.gorduklerine duyduklarina inamiyordu. olsa olsa ruyaydi bu. komik bir ruya idi olamazdi boyle birsey.

annesi aklindan gecenleri okumus olmaliydiki istersen bir deneyelim. dolabinin kapagina asili resmini cagirma buyusu ile getirebilirsin.hadi dene.

lara denemek istemedi once. ama annesinin hadi diyen israrina dayanamayip
gozlerini kapatti. latince kelimeler once zihninin derinliklerinde uctu sonra ipek gibi sesiyle dudaklarindan dokuldu:

esp ta la capela

resim havada suzulerek kocagina geldi.
sasirdi annesi sadece gulumsedi.
ayagakalkti gulumseyerek. yavasca laranin yanaklarin optu, geldigi gibide isik suzmesinin icinde yok oldu...

lara anlamsizca bozluga bakiyordu korku sarmisti icini ne yapacagini ne soyleyecegini kime ne danisacagini bilmiyordu...
dakikalarca suren anlamsiz bakislarinin altindan uykunun tatli yumusakligina birakti kendini..aniden bir cift kirmizi gozle karsilasti.bir cift el bozgazini sikistirmis uyandirmaya yada oldurmeye calisiyordu. adam uyandin sonunda dedi ve ellerini cekti bogazindan.

sana bi teklifim var annen yok senin sana anne ile birlikte guc vericem ama karsiliginda benim icin elimdeki kasdeki siviyi iceceksin anlastikimi dedi adam
lara icinde ne var dedi
biraz kan ve baharatlar dedi sabirsizca
ben vampiremi benziyorumki kan iceyim dedi sinirle
sen bilirsin o zmn olursun dedi adam laranin girtlagina sarildi.lara caresizce etrafina bakti . aklina geldi :
istedigin buyuyu kullanabilecek kadar ustasin...


Not: hikayenin devamını jijimiami yazmıştır. Onun pc de sorun olduğu için ben gönderdim. Ellerine sağlık.
Bir tek seni bana çok gördü dünya
İyiler bu savaşı kaybetmiş
Peki ben nası büyük adam olucam
Kötü olmak seni geri getirir mi acaba...
User avatar
jijimiami
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 9
Joined: Wed Nov 28, 2007 10:00 am
Location: istanbul

yeni dunyalara dogru

Post by jijimiami »

Yeni dunyalara dogru

tesekkur ederim aransayes
...
esp ta la a cohpannia
mutfaktan hizla ucarak gelen satir, ustunde agirligi nerdeyse 200 kilo olan iri yarim, koyu renkli kukuletaya sahip olan, patlak kirmizi gozlu yabancinin sirtina sert bir sekilde saplanir.
adam can havli ile laranin bogazini birakmistir. bunu firsat bilen lara adamdan kendini kurtarak kapiya dogru kosar. ama adamin olmeye ve vaz gecmeye niyeti yoktur....lara onde kukuteli adam arkada olmak uzere disariya dogru kosturmaca baslamistir. lara adamin elinden nasil kurtulacagini bilmediginden panik icerisndedir. o satiri ben sirtima yesem essekler cennetini boylamistim, ne yapmaliyim nasil yapmaliyim derken; gokyuzunun ilk gosyaslri dokulur yeryuzune. lara cok sevinmistir. eline bir firsat gecmistir. yildirimi kullanabilirdi.
titrek bir sesle
"sed erant sine vindice tuti"
dedi.
gokyuzunde buyuk bi isik parlamaya baslar. isigin parlakligi karsisida kukuletali adam duraksar. isik demeti suzulerek asagi dogru inmeye baslar. iner iner ve laranin etrafini sarar.lara korkularindan arindigini isigin kendisine guc verdigini gorur.takrardan daha yuksek sesle yildirima emir verir:

"sed erant sine vindice tuti"

etrafindaki isik suzmesinin parlakligi atarak ortaya inanilmaz parlakliga sahip yilrim ortaya cikarak adamin ustune diger...

laranin tek duydugu aci bir naraydi.
isik ortadan kayboldugunda sokakta sadece kendisi vardi.
evene dondu burda cok kalamazdi yeni birileri gelir ve ona saldira bilirlerdi.
acelece kendisine bir sirt cantasi hazirladi.annesine ait olan yillardir garajdan cikmayan arabaya ilerledi.arabayi calistirmadan once son defa evine bakti. belki bir daha evine donmeyebilirdi. bir misyona sahipti ve kendi gercekleriyle yuzlesmesi gerkiyordu.

....
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests