Kırık Aynadan Yansımalar (RP Ekranı)
"Hayır Simyacı'nın evini bilimiyorum yolcu.Peki sen yakınlarda bir tapınak ya da manastır biliyor musun? En azından benim için kalabilecek bir yer?"dedi ve düşündü:
"Bu yolcu kim, Simyacı'yı neden arıyor?"
Ardından ekledi "Sen kimsin ve Simyacı'yı neden arıyorsun?"
Dedi esrarengiz adamın karşısında temkinli bir şekilde."Acaba Simyacı'ya zarar mı verecekti? Yoksa birinden mi kaçıyordu ve Simyacı'ya sığınıyordu?"diye düşündü.
Bu paranoyakça düşünceleri bir kenara bırakmalıydı ama ailesi bildiği tüm keşişleri kaybettikten sonra hele ki manastır dışındaki dünyadayken aslında en iyisi bu düşüncelerdi.
"Bu yolcu kim, Simyacı'yı neden arıyor?"
Ardından ekledi "Sen kimsin ve Simyacı'yı neden arıyorsun?"
Dedi esrarengiz adamın karşısında temkinli bir şekilde."Acaba Simyacı'ya zarar mı verecekti? Yoksa birinden mi kaçıyordu ve Simyacı'ya sığınıyordu?"diye düşündü.
Bu paranoyakça düşünceleri bir kenara bırakmalıydı ama ailesi bildiği tüm keşişleri kaybettikten sonra hele ki manastır dışındaki dünyadayken aslında en iyisi bu düşüncelerdi.
(<>_<>) -V ----- - ------I .....l l .J..( ) '''...J L Ben dostum. Ne kadar inandırıcı geldiyse!
-
Captain_of_Elven
- Kullanıcı

- Posts: 59
- Joined: Sun Apr 23, 2006 10:00 am
- Location: Izmir(%89)-Antalya(%10) [%1'i yollarda]
- Contact:
Averius büyük aptallık yapmıştı.Kendi kendine kızıyordu.Büyük yeşilin kayalıklarına gelmiş üstüne bir kampı gözetliyordu.Olan olmuştu yakalanmıştı.Saldıramazdı karşısında bir ordu vardı.
Sakin davranmaya çalıştı.Belki neden buraya izinsiz geldiğini ne olup bittiğini söylerse, bir nebze olsun belki yumuşarlardı.Soğuk kanlı olmaya çalıştı.”Pardon beyefendi.Ã?ncelikle topraklarınıza girdiğimden dolayı özür diliyorum.Belki sizde farkındasınızdır Doğa olağanüstü bir şekilde yanıyor.O yüzden buraya kaçtım sizin kamp ateşinizi köyümden kaçanlar var mı diye gözledim tekrar özür diliyorum.Yakında alevler ve yıkım kendi köyüme olduğu gibi buraya etki edecek.İsterseniz beraber kaçalım toplu halde olursak daha dayanıklı oluruz.”Averius içinden kendi kendine güldü.Eskiden yanına yaklaşmaya cesaret edemediği büyük yeşilin kayalıklarında üstüne üstülük ordusuna yardım dileniyordu.Kendi haline acıdı ve içinden dualar ederek adamın olumlu karşılamasını bekledi.Sonuçta onlarda bir zamanlar korucu ve druiddiler içlerinde biraz olsun doğa sevgisi kalmıştır diyerek umutla cevabını bekledi.
Sakin davranmaya çalıştı.Belki neden buraya izinsiz geldiğini ne olup bittiğini söylerse, bir nebze olsun belki yumuşarlardı.Soğuk kanlı olmaya çalıştı.”Pardon beyefendi.Ã?ncelikle topraklarınıza girdiğimden dolayı özür diliyorum.Belki sizde farkındasınızdır Doğa olağanüstü bir şekilde yanıyor.O yüzden buraya kaçtım sizin kamp ateşinizi köyümden kaçanlar var mı diye gözledim tekrar özür diliyorum.Yakında alevler ve yıkım kendi köyüme olduğu gibi buraya etki edecek.İsterseniz beraber kaçalım toplu halde olursak daha dayanıklı oluruz.”Averius içinden kendi kendine güldü.Eskiden yanına yaklaşmaya cesaret edemediği büyük yeşilin kayalıklarında üstüne üstülük ordusuna yardım dileniyordu.Kendi haline acıdı ve içinden dualar ederek adamın olumlu karşılamasını bekledi.Sonuçta onlarda bir zamanlar korucu ve druiddiler içlerinde biraz olsun doğa sevgisi kalmıştır diyerek umutla cevabını bekledi.
Kaybetmek ölmektir... Binlerce savaştan galip çıkabilirsin; ama sadece bir savaşta mağlup olursun.
Bir zahmet destek olun şu gariban şovalyeye kaydolun oynamasanızda olur aslında.
[url]http://www.knightfight.co.uk/?ac=vid&
Bir zahmet destek olun şu gariban şovalyeye kaydolun oynamasanızda olur aslında.
[url]http://www.knightfight.co.uk/?ac=vid&
Juiblex içkisini yudumlarken etrafta göz gezdiriordu..Çok sevgili işvereni güzel bi geceyi mahvetmiş ama bu hatasını, ödemesini geciktirmemekle affettirmişti...Ve,... para herşeymidir...Juiblex içkisinden bir yudum daha alırken gülümsedi...''Kesinlikle...''
Birkaç kadeh şarap içtikten sonra odasına çıktı...Uyumasına gerek yoktu ama zihnini dinlendirmeliydi...Yatağın üstünde bağdaş kurup oturdu..Bir iç çekti...Bu gürültü hernekadar konsantrasyonunu etkilesede O bir Elandı....Ve Zihnini dış dünyaya kapattı.....
Birkaç kadeh şarap içtikten sonra odasına çıktı...Uyumasına gerek yoktu ama zihnini dinlendirmeliydi...Yatağın üstünde bağdaş kurup oturdu..Bir iç çekti...Bu gürültü hernekadar konsantrasyonunu etkilesede O bir Elandı....Ve Zihnini dış dünyaya kapattı.....
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Bir ok dalgası, kamp üzerine yağarken Edmond da diğerleri gibi arabaların arasına sığındı. Kafilede on kadar sivil, yedi kadar da muhafız vardı. Sadece üç araba olduğundan aralarına sıkışmaları oldukça zorlaşıyordu. Nitekim bu ok dalgasında saklanamayan bir muhafız, üç oka hedef olarak öldü.
Edmond saldırı şanslarının olmadığını biliyordu. Baskıncıları ağaçların arasından ve karanlıktan ateş ediyorlardı, onlar ise birkaç metre ötedeki kamp ateşi yüzünden ortadaydılar.
Edmond saldırı şanslarının olmadığını biliyordu. Baskıncıları ağaçların arasından ve karanlıktan ateş ediyorlardı, onlar ise birkaç metre ötedeki kamp ateşi yüzünden ortadaydılar.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
“Simyacıyla işim, benim meselemdir.” dedi tuhaf adam usulca. “Ama onu bulmak için uzun bir yoldan geldim. Çok geç olmadan da onu bulmam gerekli.”
Adam bir süre durdu. Sanki uyukluyormuş gibi başı öne düştü. Hiçbir şey demedi. Atı, aynı boş gözlerle dosdoğru ileri bakıyordu. Sonra aniden adam irkildi ve dik durup devam etti.
“Burada bildiğim kadarıyla sadece tek bir tapınak var, o da Oren tapınağı. Bilmem sana ne kadar hitap eder.” Bir an duraksadı. “Peki Zewbrim’in nerede olduğunu bilebilecek birisini tanıyor musun?”
Adam bir süre durdu. Sanki uyukluyormuş gibi başı öne düştü. Hiçbir şey demedi. Atı, aynı boş gözlerle dosdoğru ileri bakıyordu. Sonra aniden adam irkildi ve dik durup devam etti.
“Burada bildiğim kadarıyla sadece tek bir tapınak var, o da Oren tapınağı. Bilmem sana ne kadar hitap eder.” Bir an duraksadı. “Peki Zewbrim’in nerede olduğunu bilebilecek birisini tanıyor musun?”
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Averius çevresini inceleme fırsatı bulduğunda bu kampta otuz kadar adamın bulunduğunu gördü. Ama çevrede gizlice devriye gezen nöbetçiler düşünüldüğünde bu rakam muhtemelen artacaktı.
Suratlarını görmeyi başardıklarının yüzlerinde alaycı, küçümseyici gülümsemeler hakimdi. Bu druidler ve kolcular, doğanın acımasız, bencil ve vahşi açılarını ilke edinmişlerdi. Böyleleri merhamet beslemezdi.
Oklarını hâlâ indirmemiş olmaları da bunun bir göstergesiydi. Yine de hiçbiri ateş etmemişti.
“Buradan gidiyoruz. Bizimle gelebilirsin, ama tutsağımızsın.” dedi bir tanesi ve hemen ikisi Averius’un kollarını bağlamaya başladılar. Kolunun sertçe bükülmesi yüzünden dişlerini sıkan Averius, kolculardan ikisinin tartışmaya başladığını gördü.
“Bırak öldürelim, en iyisi bu.” diye sertçe fısıldadı itiraz eden. Diğeri ise başını olmaz anlamında salladı. “Burada her şey yok oluyor. Biz, ne olursa olsun doğanın dengesinin bir parçasıyız. Bizim var olmamız için, onun gibilerin de var olması gerekir. Güvenli ve onun gibilerinin bol olduğu bir yere ulaşınca onu öldürürüz, daha önce değil. Zamanla bunu sen de anlayacaksın. Henüz çok gençsin.”
Tartışma başladığı hızla kesildi ve ikisi de kafa sallayıp ayrıldılar. Averius’un kolları bu sırada oldukça sert bir şekilde düğümlenmişti. Onu alıp ateşin önüne sürüklediler ve oraya attılar. Onu sürükleyenlerden bir tanesi yere tükürdü ve “Burada, gözümüzün önünde ol.” dedi, sonra da arkasını dönüp uzaklaştı.
Suratlarını görmeyi başardıklarının yüzlerinde alaycı, küçümseyici gülümsemeler hakimdi. Bu druidler ve kolcular, doğanın acımasız, bencil ve vahşi açılarını ilke edinmişlerdi. Böyleleri merhamet beslemezdi.
Oklarını hâlâ indirmemiş olmaları da bunun bir göstergesiydi. Yine de hiçbiri ateş etmemişti.
“Buradan gidiyoruz. Bizimle gelebilirsin, ama tutsağımızsın.” dedi bir tanesi ve hemen ikisi Averius’un kollarını bağlamaya başladılar. Kolunun sertçe bükülmesi yüzünden dişlerini sıkan Averius, kolculardan ikisinin tartışmaya başladığını gördü.
“Bırak öldürelim, en iyisi bu.” diye sertçe fısıldadı itiraz eden. Diğeri ise başını olmaz anlamında salladı. “Burada her şey yok oluyor. Biz, ne olursa olsun doğanın dengesinin bir parçasıyız. Bizim var olmamız için, onun gibilerin de var olması gerekir. Güvenli ve onun gibilerinin bol olduğu bir yere ulaşınca onu öldürürüz, daha önce değil. Zamanla bunu sen de anlayacaksın. Henüz çok gençsin.”
Tartışma başladığı hızla kesildi ve ikisi de kafa sallayıp ayrıldılar. Averius’un kolları bu sırada oldukça sert bir şekilde düğümlenmişti. Onu alıp ateşin önüne sürüklediler ve oraya attılar. Onu sürükleyenlerden bir tanesi yere tükürdü ve “Burada, gözümüzün önünde ol.” dedi, sonra da arkasını dönüp uzaklaştı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Captain_of_Elven
- Kullanıcı

- Posts: 59
- Joined: Sun Apr 23, 2006 10:00 am
- Location: Izmir(%89)-Antalya(%10) [%1'i yollarda]
- Contact:
Fısıltıları duymuştu kendisinden bahsediliyordu.Daha yetişkin olan genç olana onun gibilerinin daha fazla olduğu yerde öldürürüz demişti şimdilik ona ve onun gibilerine ihtiyacımız var demişti.Biraz olsun sevindi.Hem şimdi ölmeyecekti hem de onlarda tabiatın bozulmasına üzülmüştü.
”Güvenli ve onun gibilerinin bol olduğu yer” evet bir yolculuk yapılacaktı.O zaman kaçabilirdi.şu anda çok yorgundu.Hiç plan yapacak durumda değildi.Doğudaki kızıllığa baktı, bir iç çekti.Ateşin yanına sokuldu.Yorgunluk yüzünden sanki toprak yatak gibi geldi.”Sonunda, sanırım bu gece dinlencem” diyerek uzandı.
”Güvenli ve onun gibilerinin bol olduğu yer” evet bir yolculuk yapılacaktı.O zaman kaçabilirdi.şu anda çok yorgundu.Hiç plan yapacak durumda değildi.Doğudaki kızıllığa baktı, bir iç çekti.Ateşin yanına sokuldu.Yorgunluk yüzünden sanki toprak yatak gibi geldi.”Sonunda, sanırım bu gece dinlencem” diyerek uzandı.
Kaybetmek ölmektir... Binlerce savaştan galip çıkabilirsin; ama sadece bir savaşta mağlup olursun.
Bir zahmet destek olun şu gariban şovalyeye kaydolun oynamasanızda olur aslında.
[url]http://www.knightfight.co.uk/?ac=vid&
Bir zahmet destek olun şu gariban şovalyeye kaydolun oynamasanızda olur aslında.
[url]http://www.knightfight.co.uk/?ac=vid&
Estebin hana girdiğinde gördükleri karşısında şoka uğramıştı. Handa bir kavga oluyordu ve kanlı bir kavgaydı bu. Ama onu asıl şoka sokan Elrach ın kanlar içinde olmasıydı.
Estebin bir anda içinin kaynamaya başladığını hissetti. Kasları istem dışı kasılmıştı. Kontrolünü kaybetmeyeye çalıştı. Ama içinde bir yerlerde buna izin vermesini söyleyen bir ses vardı. Sırtındaki devasa çift taraflı baltasını sert bir şekilde çekti. Baltanın metali hanın ateşinde parlamıştı. Üzerinde klanlarının simgesiişlenmişti. şanlı klanlarının.
Ã?nündeki insanlara baktı. Hepsi ona dönmüşlerdi.
Estebin ileri doğru atıldı. Sesi bütün hanı inletecek şekilde bağırıyordu. En yakındaki zırhlı adama bütün gücüyle indirecekti...
Estebin bir anda içinin kaynamaya başladığını hissetti. Kasları istem dışı kasılmıştı. Kontrolünü kaybetmeyeye çalıştı. Ama içinde bir yerlerde buna izin vermesini söyleyen bir ses vardı. Sırtındaki devasa çift taraflı baltasını sert bir şekilde çekti. Baltanın metali hanın ateşinde parlamıştı. Üzerinde klanlarının simgesiişlenmişti. şanlı klanlarının.
Ã?nündeki insanlara baktı. Hepsi ona dönmüşlerdi.
Estebin ileri doğru atıldı. Sesi bütün hanı inletecek şekilde bağırıyordu. En yakındaki zırhlı adama bütün gücüyle indirecekti...
Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.
Edmond sivillerin arabadan biraz kaydıklarını farketti eğer öyle kalırlarsa biraz sonra hepside ölecekti.İçinden bunları yapanlara lanet okuyordu.Hala ok yağıyordu.Biraz ilerideki ölüye doğru koşmaya başladı.Onu kendisine kalkan gibi kullanıyordu.Sonra tekrar arabaya doğru koşmaya başladı.Bir sürü ok kendisine çarpması gereken yerde cesede çarpıyordu.Edmond ne yapacağını bilmiyordu.Bu yüzden arabaya doğru daha hızlı koşmaya başladı.Eninde sonunda okları bitecekti.3 arabanında arkası tıklım tıklım idi.Edmond kendi yerini bir sivile bıraktı.Cesedi üzerine pelerin gibi kullanarak etrafa bakmaya başladı.Biraz sonra ceset parçalanacaktı.Ancak ceset parçalanana kadar idare etmesi gerekiyordu Edmond'un.Tahmin ettiği gibi ceset parçalandı ve ok Edmond'u sıyırıp geçti.Edmond etrafa yayılan kanları görüp biraz daha lanet okudu.Sonra tekrar arabanın yanına koşarak gitti.O zamana kadar hiç ok isabet etmemişti.Ancak bacağındaki yara kanıyordu.Edmond tekrar arabadaki yerini aldı.Ölmemek için dua ederek etraftakilere bakındı.Herkes telaş içinde idi.Mecburen herkes panik içinde ölecekti.Ancak bir kurtuluşları vardı.Buranın dışındaki orduları....
-
FrontsideAir
- Gölge Ustası
- Posts: 1245
- Joined: Tue Aug 03, 2004 10:00 am
- Location: İstanbul (İzmir)
- Contact:
Erober en sonunda şövalyeyi istediği gibi etkisiz hâle getirebilmişti ama şimdiyse öncekinden çok daha b*ktan bir duruma düşmenin siniriyle dişlerinin arasından sessiz bir küfür savurdu. Ã?ncelikle hemen hançerini boş bir kına soktu ve bu kez düşünmek için çok fazla vaktinin olmadığının farkında olarak düşünmeye başladı:
"şimdi elimde hançerle ve arkamdaki yaralı, bağırmakta olan şövalyeyle görüldüm, kaçmaktan başka çarem yok. şehrin çıkışında daha fazla muhafız vardır, Fhaerz ise onları atlatamayacağım kadar tenha. Mülteci kampı tek şansım, belki yolda izimi kaybettirecek engebeli bir ara yol bulurum."
Erober yerinden fırladı ve yıllarca bu sokaklarda koşmuş hızlı bacaklarıyla mülteci kamplarına doğru yöneldi. Yolda olabildiğince çıktığı sokak tarafındaki duvara yakın koşuyordu ve bir yandan aklına sapabileceği uygun bir yol ararken hızını kesmeden geçmekte olduğu yol ayrımlarına göz atıyordu.
Eğer girecek uygun bir engebeli yol bulursa hemen o yöne saparak izini kaybettirmeye çalışacaktı. Biliyordu ki düz yolda şövalyelerle arayı açarsa onları menzilli silah kullanmaya teşvik edecekti.
Vücudu dövüşün ve yaranın etkisiyle alev alev olmuştu, damarlarında dolaşan adrenalin kanını kaynatıyordu. Yarasına eliyle yapabildiği kadar tampon yapmaya çalıştı, kanının arkasında saklandığı yeri bulmaları için iz bırakmasını istemezdi. Eğer kanı arkasında çok iz bırakırsa daha önce geçtiği yerlerden geçerek izini kaybettirmeyi deneyecekti, bu sırada çok zaman ve kan kaybedeceği de aşikârdı.
Eğer dar bir sokağa girerse kaltroplar da işine yarayabilirdi. Erober kaltroplara boşta kalan eliyle sırtındaki keseden ulaşabilirdi. Eğer kıstırılırsa kullanmak için belindeki keseden şimşektaşını da kontrol etti. Bunlardan sonra Erober kendini tam anlamıyla hazır hissetti, yine de bu his içindeki b*ka batmışlık hissini hiç mi hiç hafifletmiyordu.
"şimdi elimde hançerle ve arkamdaki yaralı, bağırmakta olan şövalyeyle görüldüm, kaçmaktan başka çarem yok. şehrin çıkışında daha fazla muhafız vardır, Fhaerz ise onları atlatamayacağım kadar tenha. Mülteci kampı tek şansım, belki yolda izimi kaybettirecek engebeli bir ara yol bulurum."
Erober yerinden fırladı ve yıllarca bu sokaklarda koşmuş hızlı bacaklarıyla mülteci kamplarına doğru yöneldi. Yolda olabildiğince çıktığı sokak tarafındaki duvara yakın koşuyordu ve bir yandan aklına sapabileceği uygun bir yol ararken hızını kesmeden geçmekte olduğu yol ayrımlarına göz atıyordu.
Eğer girecek uygun bir engebeli yol bulursa hemen o yöne saparak izini kaybettirmeye çalışacaktı. Biliyordu ki düz yolda şövalyelerle arayı açarsa onları menzilli silah kullanmaya teşvik edecekti.
Vücudu dövüşün ve yaranın etkisiyle alev alev olmuştu, damarlarında dolaşan adrenalin kanını kaynatıyordu. Yarasına eliyle yapabildiği kadar tampon yapmaya çalıştı, kanının arkasında saklandığı yeri bulmaları için iz bırakmasını istemezdi. Eğer kanı arkasında çok iz bırakırsa daha önce geçtiği yerlerden geçerek izini kaybettirmeyi deneyecekti, bu sırada çok zaman ve kan kaybedeceği de aşikârdı.
Eğer dar bir sokağa girerse kaltroplar da işine yarayabilirdi. Erober kaltroplara boşta kalan eliyle sırtındaki keseden ulaşabilirdi. Eğer kıstırılırsa kullanmak için belindeki keseden şimşektaşını da kontrol etti. Bunlardan sonra Erober kendini tam anlamıyla hazır hissetti, yine de bu his içindeki b*ka batmışlık hissini hiç mi hiç hafifletmiyordu.
Code: Select all
Kör sabahın beşinde,
Sessiz gölge peşinde;
Her soylunun leşinde,
Hançeri saplı Erober'in.
Geçmişin sayfalarına gömülü kullanıcı..-
demarch
- Kullanıcı

- Posts: 63
- Joined: Fri Oct 07, 2005 10:00 am
- Location: kimsenin bulamayacağı cennetimden
- Contact:
Celdar dudaklarından dökülen acı çığlığı bastırdı."Lanet olsun!" Planı işe yaramamakla kalmamış tersine bir de palasını düşürmüş ve açık hedef konumuna gelmişti. Hızla etrafa göz gezdirdi. Atlılardan ikisi onu geçmiş ilerde dönmekle meşgul olmalıydı. Ancak diğer ikisi ile her an burun buruna gelebibilirdi. Ne olursa oldun ilk hamlesi yerden kalkmak olmalıydı. Yerde yuvarlanarak mızraklardan kaçınması çok zordu. Onu şişleyen atlılar geri dönene kadar diğer ikiliyle uğraşması ve en azından birini alaşağı etmesi gerekiyordu. Yerdeki palasına ve sol koluna baktı hızla. Eğer ayağa kalkmasını çok geciktirecekse veya sol kolu kullanmyaı engelleyecekse palasıyla uğraşmayıp belindeki hançerlerden birini çekecekti. Sonra da gelen atlıları beklemeyip duvara doğru koşacaktı. Duvara doğru at sürmek zor olmalıydı en azından öyle düşünüyordu. Atlıların ikinci saldırı dalgası duvara doğru olunca ya onu sıyıracak ya da duvara toslayacaktı mızrakları. Her iki durumda da şu anki halinden daha iyi durumda olacaktı. Ancak ne olursa olsun gelen atlılara saldıracaktı Celdar. Arkasını duvara doğru vererek geriledi. Eğer atlılar ona doğru mızraklarıyla hamle yapmayıp yavaşlarlarsa bu sefer onlara saldıran Celdar olacaktı. Duran bir atlıyı kolaylıkla alaşağı edebilir sonra da işini bitirebilirdi..
quidquid latine dictum sit, altum videtur
(anything said in latin sounds profound.)
(anything said in latin sounds profound.)
Gredix biraz durdu..şu an ki durum kadar iğrenç başka durum olabilirmiydi bilmiyordu..Kime güvenmeliydi ne yapmalıydı bir iki dakika boyunca dikkatlice düşündü.Derin bir nefes alarak konuşmaya başladı " Peki Oren şovalyelerinin geri kalanı nerede neden sadece sen varsın?" dedi biraz dikkati çekmiş bir halde ve kolundaki adamı dürterek " sus! " dedi.
Adamı verip vermeme konusunda gerçekten büyük şüpheleri vardı.Onu verirse sanki yanlış bir şey olacak gibi hissediyordu ama öte yandan vermek de istiyordu onu adalete teslim etmek..Tabi bundan önce gerçeği öğrenmesi gerekiyordu adam akıllı gerçeği öğrenmeliydi..
Havaya göz gezdirdi.Ay dağılmış sinsi sinsi bakan yıldızları örtmek için çabalıyor gibiydi.Hafif serpiştirilmiş bulutlar ayın yansıyan ağır ışığını engelliyordu.Yıldızlar sanki geceye özel bir şekilde parlıyor gibilerdi.Etraf karanlıktı ve o kadar iğrenç bir karanlıktı ki güneş bile doğmak için çaba sarfetmiyordu..Sanki bu kasabaya özel olan gecelerdi..
Gredix cüppesinin başlığını geçirdi." Bu adamı yakalamak için tek geldin ama nedenini çok merak ettim açıkcası Oren şovalyesi.Bir yemin ettiğinizi biliyorum.Adalet için yemin etmiş olabilirsiniz ama buradaki herşeyi anlamadan bir yere gitmeyi pek istemiyorum ve bu adamı vermeyi.Sakın senden kuşkulandığımı düşünme şovalye bende çok zor şartlarda hayatta kaldım.Savaşta." Kafasını biraz kaldırdı Gredix ve ay ışığında yüzündeki çizgiler yaralar belli olmaya başladı.
"Savaşta ne tür şeyler yaşadığımı bilemezsin şovalye şimdi burada bu adamı kesin emin olmadan bırakmak istemiyorum.Tekrar söylediğim gibi senden şüpheleniyorum sanma sadece bir yanlışlık olabilir mi diyorum.Ayrıca eğer bu konu gerçekten doğruysa seninle merkeze kadar gelmek istiyorum en azından yolun bir kısmını.Bu adamı tekrar kaçırmak istemezsin değil mi?"
Gredix bir kaç saniye sustu ve gözlerini şovalyenin üstüne dikti."O eğer suçluysa hapishaneye atılmasını izlemek isterim..Büyük bir zevkle.." dedi ve bazı şeylerden emin olabilceğini düşündü.
Adamı verip vermeme konusunda gerçekten büyük şüpheleri vardı.Onu verirse sanki yanlış bir şey olacak gibi hissediyordu ama öte yandan vermek de istiyordu onu adalete teslim etmek..Tabi bundan önce gerçeği öğrenmesi gerekiyordu adam akıllı gerçeği öğrenmeliydi..
Havaya göz gezdirdi.Ay dağılmış sinsi sinsi bakan yıldızları örtmek için çabalıyor gibiydi.Hafif serpiştirilmiş bulutlar ayın yansıyan ağır ışığını engelliyordu.Yıldızlar sanki geceye özel bir şekilde parlıyor gibilerdi.Etraf karanlıktı ve o kadar iğrenç bir karanlıktı ki güneş bile doğmak için çaba sarfetmiyordu..Sanki bu kasabaya özel olan gecelerdi..
Gredix cüppesinin başlığını geçirdi." Bu adamı yakalamak için tek geldin ama nedenini çok merak ettim açıkcası Oren şovalyesi.Bir yemin ettiğinizi biliyorum.Adalet için yemin etmiş olabilirsiniz ama buradaki herşeyi anlamadan bir yere gitmeyi pek istemiyorum ve bu adamı vermeyi.Sakın senden kuşkulandığımı düşünme şovalye bende çok zor şartlarda hayatta kaldım.Savaşta." Kafasını biraz kaldırdı Gredix ve ay ışığında yüzündeki çizgiler yaralar belli olmaya başladı.
"Savaşta ne tür şeyler yaşadığımı bilemezsin şovalye şimdi burada bu adamı kesin emin olmadan bırakmak istemiyorum.Tekrar söylediğim gibi senden şüpheleniyorum sanma sadece bir yanlışlık olabilir mi diyorum.Ayrıca eğer bu konu gerçekten doğruysa seninle merkeze kadar gelmek istiyorum en azından yolun bir kısmını.Bu adamı tekrar kaçırmak istemezsin değil mi?"
Gredix bir kaç saniye sustu ve gözlerini şovalyenin üstüne dikti."O eğer suçluysa hapishaneye atılmasını izlemek isterim..Büyük bir zevkle.." dedi ve bazı şeylerden emin olabilceğini düşündü.
Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
"Ne Zewbrim'i tanıyorum ne de onu tanıyanı...Ben de buraya yeni geldim."dedi ve ekledi.
"Bu arada Oren Tapınağı'na nasıl gidebileceğimi söylersen sevinirim."dedi ve umutsuzca bekledi tuhaf adamın cevabını.
"Bu arada Oren Tapınağı'na nasıl gidebileceğimi söylersen sevinirim."dedi ve umutsuzca bekledi tuhaf adamın cevabını.
(<>_<>) -V ----- - ------I .....l l .J..( ) '''...J L Ben dostum. Ne kadar inandırıcı geldiyse!
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Panik, ilginç bir durumdu. Mantığın ortadan kaybolduğu ve yerini sırf hayatta kalma içgüdüsüne bıraktığı bir andı. Böyle bir ruh hali içindeki insan, olağandışı davranışlarda bulunabilir, umutsuzca hareket edebilir, anlamsız şeyler yapabilirdi.
Hatta halisünasyon bile görebilirdi.
Edmond, saldırının getirdiği panik duygusu içinde, olmayan ordularının hayalini kurarken ok atışları kesilmiş ve ok vızıltıları yerlerini kaba, çoğunlukta tiz ama bazıları gür savaş naralarına bırakmıştı. O panik halinde bile bu sesleri tanıyabilmişti.
Goblinler! Onlara pusu kuran goblinlerdi. Arada çıkan gür ve buyurgan seslere bakılırsa, hobgoblinler de vardı.
Arabanın arkasında sıkışanlar bir an afalladılar bu görüntü karşısında. Gargula sınırlarını çoktan aşmışlardı. Eğer orada belli bir birlik ve düzen olsaydı, bunların, katlettikleri orkların intikamı için peşlerinden gelmiş bir grup olduğu düşünülebilirdi. Ama Gargula’da bir birlik yoktu ki! Dahası, bu civarlarda böyle bir haydut çetesi ne arıyordu?
Karşı savaş naraları atan muhafızlar, saldırıya geçen goblinlere hücuma giriştiler. Edmond ise hâlâ arabaların arkasındaydı. Ã?eliğin çeliğe çarpışmasından yükselen keskin sesler kulaklarına çalınırken, siviller korkuyla eğilip kulaklarını tıkamışlardı. Sadece bir tanesi, Edmond’a bu sivillerin liderleri gibi gelen adam, Edmond’u alıcı gözüyle süzüyordu. Gözlerindeki ışıltı bir şeyler planladığını gösteriyordu. Ã?nce yanında diz çökmüş olan, aralarındaki en gence baktı, sonra tekrar Edmond’a baktı. Edmond’a eliyle gelmesini işaret etti.
Edmond ona yaklaşırken arabaların içinden, yolculuk boyunca dikkat ettikleri kutuyu çıkartan adam, kutuyu dürtüklediği genç adama verdi ve dövüşe bir göz atıp Edmond’a döndü.
“Sen ve bu genç adam Sorpigol’e gideceksiniz.” diye başladı. “Sorpigol’den Cthol Murgos’a, oradan da Makval’a gidin. Makval Kralı Merex’e bu mektubu verin.” Adam, cüppesinin cebinden üzeri mühürlü bir parşömen rulosu çıkarttı ve genç adama uzattı. Sonra belindeki altın dolu keseyi aldı ve onu da genç adama verdi. Gence hitaben devam etti. “Leo, buradaki parayla Sorpigol’de yeni muhafızlar bul. Yolculuğuna devam et.” Adam, Edmond’a döndü ama konuşmadan önce savaş seslerini dinledi. Birkaç goblinin çığlığından sonra bir insan feryat ediyor, dövüş devam ediyordu. “Bu pusuyu atlatmamızın imkânı yok.” dedi adam Edmond’a ve devam etti. “Bu kutunun Makval’a ulaşması hayati önem taşıyor. Bu genç adama yolda eşlik edip onu koru. Sana vaadedilen ücret de Makval’a vardığında verilecektir.”
Ã?nlerindeki çalıların hışırdamasıyla hepsinin dikkati oraya yöneldi. “Kaçın!” diye fısıldadı adam ve genç adam kutuyu kaptığı gibi yolun üzerinden koşmaya başladı. Edmond’a onu takip etmek üzereyken çalıların arasından-bu sefer onların tarafında-pek çok başka goblinin çıktığını gördü.
Hatta halisünasyon bile görebilirdi.
Edmond, saldırının getirdiği panik duygusu içinde, olmayan ordularının hayalini kurarken ok atışları kesilmiş ve ok vızıltıları yerlerini kaba, çoğunlukta tiz ama bazıları gür savaş naralarına bırakmıştı. O panik halinde bile bu sesleri tanıyabilmişti.
Goblinler! Onlara pusu kuran goblinlerdi. Arada çıkan gür ve buyurgan seslere bakılırsa, hobgoblinler de vardı.
Arabanın arkasında sıkışanlar bir an afalladılar bu görüntü karşısında. Gargula sınırlarını çoktan aşmışlardı. Eğer orada belli bir birlik ve düzen olsaydı, bunların, katlettikleri orkların intikamı için peşlerinden gelmiş bir grup olduğu düşünülebilirdi. Ama Gargula’da bir birlik yoktu ki! Dahası, bu civarlarda böyle bir haydut çetesi ne arıyordu?
Karşı savaş naraları atan muhafızlar, saldırıya geçen goblinlere hücuma giriştiler. Edmond ise hâlâ arabaların arkasındaydı. Ã?eliğin çeliğe çarpışmasından yükselen keskin sesler kulaklarına çalınırken, siviller korkuyla eğilip kulaklarını tıkamışlardı. Sadece bir tanesi, Edmond’a bu sivillerin liderleri gibi gelen adam, Edmond’u alıcı gözüyle süzüyordu. Gözlerindeki ışıltı bir şeyler planladığını gösteriyordu. Ã?nce yanında diz çökmüş olan, aralarındaki en gence baktı, sonra tekrar Edmond’a baktı. Edmond’a eliyle gelmesini işaret etti.
Edmond ona yaklaşırken arabaların içinden, yolculuk boyunca dikkat ettikleri kutuyu çıkartan adam, kutuyu dürtüklediği genç adama verdi ve dövüşe bir göz atıp Edmond’a döndü.
“Sen ve bu genç adam Sorpigol’e gideceksiniz.” diye başladı. “Sorpigol’den Cthol Murgos’a, oradan da Makval’a gidin. Makval Kralı Merex’e bu mektubu verin.” Adam, cüppesinin cebinden üzeri mühürlü bir parşömen rulosu çıkarttı ve genç adama uzattı. Sonra belindeki altın dolu keseyi aldı ve onu da genç adama verdi. Gence hitaben devam etti. “Leo, buradaki parayla Sorpigol’de yeni muhafızlar bul. Yolculuğuna devam et.” Adam, Edmond’a döndü ama konuşmadan önce savaş seslerini dinledi. Birkaç goblinin çığlığından sonra bir insan feryat ediyor, dövüş devam ediyordu. “Bu pusuyu atlatmamızın imkânı yok.” dedi adam Edmond’a ve devam etti. “Bu kutunun Makval’a ulaşması hayati önem taşıyor. Bu genç adama yolda eşlik edip onu koru. Sana vaadedilen ücret de Makval’a vardığında verilecektir.”
Ã?nlerindeki çalıların hışırdamasıyla hepsinin dikkati oraya yöneldi. “Kaçın!” diye fısıldadı adam ve genç adam kutuyu kaptığı gibi yolun üzerinden koşmaya başladı. Edmond’a onu takip etmek üzereyken çalıların arasından-bu sefer onların tarafında-pek çok başka goblinin çıktığını gördü.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Sorpigol’de ilk yerleşimler, Fhaerz bölgesinde olmuştu ve bu bölgenin çevresine kurulmuştu. Bu bölge o zamandan beri hep şehrin merkezi halindeydi. Bu yüzden Sorpigol içinde kurulan tüm yollar, Fhaerz’e açılır şekilde inşa edilmişti. Sorpigol’ün bir diğer önemli noktası ise limandı. Her türlü korsanın ve kaçakçının doluştuğu bu liman, Sorpigol’ün Fhaerz’den sonraki en geniş bölümüydü. Ama maalesef ki Fhaerz-en azından Sorpigol standartlarına göre-ne kadar saygınsa, liman da o kadar berbattı-ki Sorpigol standartlarında bu gerçekten rezalet demekti. Oren Tapınağı, Fhaerz’de bulunuyor ve buradaki soylu ailelerle birlikte şehri yönetiyordu. Liman ise, yıkılan loncanın en kuvvetli olduğu yerdi. Her ne kadar loncanın yönetim kadrosu asılmış olsa da, düşük seviyeli ve çok sayıdaki üyesi hâlâ limanda barınıyordu.
Ama bugün, liman işgal edilmişti! Hem de tapınak şövalyeleri tarafından!
Evet, Erober cadde boyunca sürdürdüğü koşturmanın sonunda limana bakarken bunu düşünüyordu.
Limanda iki meydan vardı. Birisi gemilerin yanaştığı, iskele bölümüydü. Mallar burada boşaltılırdı. Diğeri ise, iki sokak arkadaki limanın asıl meydanıydı. İşte bu meydanda kente gelen mülteciler için kurulan çadırkent bulunuyordu...ve onu koruyan kimbilir kaç tane tapınak şövalyesi.
Erober, limana açılan asıl caddeden inmişti. Bu cadde de şehrin diğer kısımlarından gelen yollar gibi Fhaerz’e doğru gidiyordu. Erober’in tam karşısındaki çadırkentin sonundabir dizi ev yükseliyordu. Bu evlerin iki yanından da birer çapraz yol, batıya doğru uzanıyordu. Bu yollar meydan ile liman arasındaki evleri aşarak liman iskele meydanına ulaşılmasını sağlıyordu. Erober’in olduğu tarafta-yani doğuda- ise, Erober’in geldiği ana caddenin iki yanından da birer çapraz yol daha çadırkentin bulunduğu meydana çıkıyordu. Bu yollar da şehrin diğer kesimlerine gitmekteydi.
Erober’in yarası kanarken, yolda arkasından kan damlalarından oluşan bir iz bırakmıştı. Yarası kanamaya ve kötüleşmeye devam ediyordu. Yara oldukça ciddiydi zira.
Erober’in gözüne daha şimdiden ondan fazla asker çarpmıştı. Bazıları soylu evlerin askerlerinin üniformalarını giyiyordu. Bazıları ise tapınak şövalyeleriydi. Gecenin bu saati olduğu için çadırkentte kimseler görünmüyordu. Muhtemelen herkes uykuya dalmıştı. Ama çadırkentin güney tarafında bazı gürültüler vardı. Muhtemelen yeni bir kafile gelmişti ve çadırkente yerleştiriliyorlardı.
Ama bugün, liman işgal edilmişti! Hem de tapınak şövalyeleri tarafından!
Evet, Erober cadde boyunca sürdürdüğü koşturmanın sonunda limana bakarken bunu düşünüyordu.
Limanda iki meydan vardı. Birisi gemilerin yanaştığı, iskele bölümüydü. Mallar burada boşaltılırdı. Diğeri ise, iki sokak arkadaki limanın asıl meydanıydı. İşte bu meydanda kente gelen mülteciler için kurulan çadırkent bulunuyordu...ve onu koruyan kimbilir kaç tane tapınak şövalyesi.
Erober, limana açılan asıl caddeden inmişti. Bu cadde de şehrin diğer kısımlarından gelen yollar gibi Fhaerz’e doğru gidiyordu. Erober’in tam karşısındaki çadırkentin sonundabir dizi ev yükseliyordu. Bu evlerin iki yanından da birer çapraz yol, batıya doğru uzanıyordu. Bu yollar meydan ile liman arasındaki evleri aşarak liman iskele meydanına ulaşılmasını sağlıyordu. Erober’in olduğu tarafta-yani doğuda- ise, Erober’in geldiği ana caddenin iki yanından da birer çapraz yol daha çadırkentin bulunduğu meydana çıkıyordu. Bu yollar da şehrin diğer kesimlerine gitmekteydi.
Erober’in yarası kanarken, yolda arkasından kan damlalarından oluşan bir iz bırakmıştı. Yarası kanamaya ve kötüleşmeye devam ediyordu. Yara oldukça ciddiydi zira.
Erober’in gözüne daha şimdiden ondan fazla asker çarpmıştı. Bazıları soylu evlerin askerlerinin üniformalarını giyiyordu. Bazıları ise tapınak şövalyeleriydi. Gecenin bu saati olduğu için çadırkentte kimseler görünmüyordu. Muhtemelen herkes uykuya dalmıştı. Ama çadırkentin güney tarafında bazı gürültüler vardı. Muhtemelen yeni bir kafile gelmişti ve çadırkente yerleştiriliyorlardı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 0 guests