ARAYIş (RP EKRANI)

FRPWorld Diyarı ile ilgili aktif RP başlıklarının bulunduğu bölümdür.
Locked
Andero
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 758
Joined: Thu Jun 24, 2004 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Andero »

Krayns kendinden geçmiş bir şekilde elindeki çift başlı silahı savurarak Raziel'e karşı koşmaktaydı. Raziel'se bunu kendisi için bir şans olarak görüyor, belki de onu yukarı taşıyacak bir karşılaşma heyecanıyla rakibinin gelmesini bekliyordu. Kendisine yaptığı büyü sonucu şu anda normalden çok daha uzun olan boyuyla Krayns'a rahat bir şekilde tepeden bakıyordu. Birazdan Krayns gelecek ve Raziel kendisiyle oranlı bir şekilde büyümüş silahını indirerek...

O an Krayns olduğu yerde kalakaldı ve yere kapaklandı. Gözlerinin önünde olan olay bir an için Raziel'i şaşırtmıştı. Krayns'a bakmak için başını eğdi. Hayır, eğemedi! Hareket edemiyordu! Neler olmuştu? Neden hareket edemiyordu? Bunun kesinlikle mantıklı bir açıklaması olmalıydı.

Krayns yere kapaklanmanın onda yarattığı sarsıntıyı hissetmedi bile. Kalkmalıydı yerden, kurtulmalıydı buradan ve şu kocaman şeye cezasını vermeliydi. Ona kılıcını üst üste sokmalı, onu doğramalı, parça parça etmeliydi. O bir tehditti ve Krayns onu yok etmeliydi. Ah ne güzel olurdu kılıcı o şeyin bedenine soktuğunda sıcacık kanın elinden aşağı dökülmesi. Evet, evet, kalkmalı ve onu yok etmeliydi. Krayns'ın beyni bu düşüncelerle boğuşup duruyordu.

Efla büyüsünü bitirdikten sonra ellerini indirirken karşısındaki sahneyi endişeli gözlerle inceliyordu. Komutanın yeteneği tartışılmazdı ama bu gruba da zarar verebilecek bir yetenekti. Bir bakıma tehlikeliydi ama diğer yönden, e bu kaos grubuydu, böyle şeyler olması doğaldı. Büyüsü başarılı olmuştu ve bir problemi durdurmuştu sonuçta. şimdi bu dev asker ve büyünün etkisi altında olmasa kükreyecek komutanla ne yapacaktı?

Brenne ironik ve acınası sahneye bakıyordu. Kesinlikle beklediğinden de kötüydü. Bu sahne bile kendi rolünün grup içindeki önemini ona kanıtlıyordu. İçinde onu huzursuz eden bir şeyler vardı. Buradan ayrılma isteği ağır basıyordu. Ama bunu yanlız başına yapamazdı ve şu anda ilgilenilmesi gereken iki adam var gibi görünüyordu.
Sadness is my reward because I hate, because I am alone, because I exist. It is the thing which reveals my rage, my envy. I neither live nor die. I will always pursue her. I am sad, I am angry and, I am waiting my time, because I am it, revenge itself.
CHANGES
Başbüyücü
Posts: 754
Joined: Sat Jun 05, 2004 10:00 am
Location: NOWHERE NOW HERE
Contact:

Post by CHANGES »

Grubun durumu açıkça berbattı.Brenne yeni yükselen askerin kumandası altındaki askere saldırışına bir anlam veremiyordu.Evet kaos kendi özünde rakiplerini safdışı bırakmayı özümserdi ama bu iş entrikalar ve ıssız köşelerde yapılan görünmeyen cinayetlerle olurdu.

Bir hizmetkarın seçilmişin önünde böyle saldırması için ya ahmak ya da deli olması gerekirdi.Belki de boyutun etkisi asker üzerinde fazlasıyla hissediliyordu.Belki gerçek bir apocalypse inananı değildi ve bu yüzden bu boyutta o bitmeyen fısıltılar ve çığlıklara dayanamamıştı.Her şekilde de Brenne bu arbedeye karışmamaya kararlıydı.Brenne'nin buradaki rolü rehberdi ve Efla kendisine ihtiyaç duyduğunu belirtene kadar gruba karışmayacaktı.Kesin olan bir şey varsa o da Efla'nın grup üzerinde hakmiyetinin olmaması idi.Efendi grubu istiyordu ve hareket etme zamanıydı.

Brenne Efla'ya döndü,

-İki ahmak grubu tehlikeye atıyor.Hemen yola çıkmalıyız.Bırakalım hesaplaşsınlar yaşayan bize yetişir.
"We were young and unexperienced.We were proud and ready to die for justice.But now it is time to break the chains.Long live Chaos Legion"
dreamshadow
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 138
Joined: Sat Jan 15, 2005 10:00 am
Location: karşıyaka
Contact:

Post by dreamshadow »

Savaşçı dikkatle baş rahibeyi dinledikten sonra yapacak bir şey olmadığı için eğitim alanına geri dönmek üzere baş rahibeye teşekkür edip onu selamlayarak ayrıldı. Eğitim alanına döndüğünde hiçbirşeyin değişmediğini, insanların ellerinde kılıçlarıyla hala çalıştığını gördüğünde gururla karışık bir sevinç yaşadı. Bu insanların içindeki azim sayesinde işleri daha da kolaylaşacaktı. şimdiden çoğu kılıçlarını doğru düzgün tutmayı ve kendilerini savunmayı öğrenmişlerdi. Geriye biraz daha eğitimle işin taktiklerini anlamalarını sağlamak kalıyordu.

Bir müddet çalışmaları izledikten sonra alana girip gür bir sesle "Biraz dinlenin. Tüm enerjinizi harcamayın. Aksi taktirde öğrenmeniz yanlış bir şekilde gerçekleşebilir" dedi. Ve ekledi "Çalışma bitmiştir."

Dorian sessiz bir yer buldu ve olduğu yere oturarak bir sonraki çalışmada yapacaklarını planlamaya başladı.
...........................S.D.W...........................
Andero
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 758
Joined: Thu Jun 24, 2004 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Andero »

Bir kadın elindeki çamaşırları suya sokuyor, güzelce yıkadıktan sonra kaldırıyor ve biraz ötedeki ipe gidip kurumaları için ipe asıyordu. Bir çocuk arkadaşlarıyla oyunlar oynuyor, bir diğeri ise az önce çaldığı şey yüzünden babasından azar işitiyordu. Bir Mind Flayer yeni kurbanının üzerine eğilmiş birazdan kendisine çekeceği ziyafetin tadını çıkartıyordu. Nine Hells'in ve Abyss'in yerlileri sonsuz savaşlarına devam ediyor, bambaşka boyutlardaysa melekler onların savaşlarından belki de habersiz huzurlu ortamlarında şarkılar söylüyordu. Bir boyut üzerine kapanan volkanların altında kalıyor, bir diğeriyse aradan akan volkanların bir türlü eritemedeği karlarla ilginç iklimine dayanıklı yeni bir yaşam formu yaratıyordu. Depremler halkları yıkar ve Tanrı Oren'in sayısız tapınağından birini o an yerle bir ederken bambaşka bir boyutta bir kaç bambaşka varlık bu kargaşayı dindirmek için hiç bilmedikleri bir ırkla iletişim kurmaya çalışıyordu. Pandemonium'un amansız rüzgarları her zamanki vahşilikleriyle birbirleriyle dans ediyor, uçsuz bucaksız diyarı baştan sonra tarıyor, ama nedendir bilinmez, o diyara ait olmayan bir kaç kişinin çevresinden sanki inanılmaz bir güç onları koruyormuş gibi, zarar vermeden, usulca, esip geçiyorlardı. Üzerlerindeki gözlerden habersiz, yolcular, kimilerinin bilmediği, bilenlerinde güvenmediği bir rehberin peşinden usulca ilerliyorlardı.

Brenne'in tecrübeli gözleri az önce Cocytus'a, yani Pandemonium'un ikinci katına girmiş grup üyeleri üzerinde gezindi. Aklında hala Pandesmos'ta yaşadıkları problem vardı. O iblisin üzerlerine saldırışı ve kaçan şey. Ne olduğunu kimse tam seçememişti ama dört ayaklı bir şey üzerinde kaçan bir şey olduğu kesindi. Bu sorun Brenne'in o andan beri kafasını kurcalıyordu. Olayın üzerinden geçen, ucunu uzun süre önce kaçırdığı günler boyunca hep kafasında bu soru işaretiyle dolanmıştı. Oysa Hezrou'dan başka bir düşmanla, henüz, karşılaşmamışlardı. Aslında bu da garip sayılabilirdi. Zira ciddi anlamda kimseyle karşılaşmamışlardı. Pandemonium adeta boşalmış gibiydi. Bu nasıl olabilirdi ki? Bazı iblislerin boyutlar arası transferler gerçekleştirebildiğini biliyordu ama hepsi bunu yapamazdı ki? O zaman ne olmuştu onca iblise? Ya şu bahsi geçen isyancı iblis grubuna?

Efla'nın aklında da benzer sorular vardı aslında. Aklından hiç bu kadar kolay ilerleyeceklerine dair bir düşünce geçmemişti. Yorulmak nedir bilmeyen ölümsüz bedeni günlerdir rahatça ilerliyordu. şimdiye kadar karşılaştıkları tek tehlike şu iblis olmuştu ve onunda başlarını ne kadar ağrıttığı tam bir soru işaretiydi. Sadece şu dişi drow yaralanmıştı ama onun yaraları da zamanla kapanmıştı. Aslında o savaşın onlara çıkarttığı en büyük problem yeni komutanın aşırı saldırganlığı olmuştu. Efla Krayns'ın elinde büyülü bir olmadığı halde iblisi nasıl da yaraladığını rahatlıkla fark etmişti ama sonrasında yaptığı davranış affedilemezdi. Zaten lejyon içinde de lejyon askerlerinin birbirlerine saldırmaları ile ilgili kurallar vardı. Aslında bu tarz bir cezanın ölüm olduğunu biliyordu. Yine de şu an askerlere ihtiyaçları vardı. Ceza, daha sonra da infaz edilebilirdi.

Raziel'in aklında hala kendisine saldıran Krayns'ın görüntüsü vardı. Ah şu büyücü onu durdurmasaydı da şu kendini beğenmiş askeri bir güzel haklayabilseydi. Hem bu onun diğerleri gözündeki saygısını da arttırabilirdi. Her ne kadar lejyon içinde askerlerin birbirlerine saldırması yasak olsa da kaos seçilmişleri güçlü askerleri severlerdi ve büyük ihtimalle bu tarz bir kapışmanın galibi ceza almaktan sıyırırdı. Ah elinden bir fırsat kaçmıştı. Ama komutanının ona bu yaptığını unutacak da değildi. O bir drowdu. şimdilik izliyordu ama zamanı geldiğinde öcünü almasını ondan iyi kimse bilemezdi.

Krayns ise arada sırada yakaladığı düşmanca bakışlara pek anlam veremiyordu. Raziel nedense ona sürekli sert bakışlar atıyor ama Krayns başını ona doğru çevirince tekrar önüne bakmaya devam ediyordu ve başını eğiyordu. Bu tabii ki saygıdan olabilirdi ama neden sert bakışlar? İblisin öldürülmesine katkısı olduğunu iyi biliyordu ama neden sonra kendisini yerde hareket edemezken bulduğuna dair şüpheleri vardı. O an bunu sormanın doğru olmadığını düşündüğünden sessiz kalmıştı ama orada bir şeyler olduğu kesindi. Yakın zamanda öğrenmeyi diledi. Yine de gerçek olan bir şey vardı ki, komutan olarak ilk savaşında, bu zayıf askerlerle bile, başarılı olmuştu.

Brenne'in önderliğinde ilerleyen Efla, Morien, Krayns, Raziel ve Dafnet, çevrelerindeki engin boşlukta kaybolduklarını düşünmeye başlamışlardı artık. Çok uzun süredir ilerliyorlardı. Efla'nın tahmininde yaklaşık yirmi iki gün olan bu süre Krayns'ın tahmininde bir buçuk aya kadar çıkıyordu. Son bir kaç gündür bir sıkıntıdır baş göstermişti ki o da yiyecek ve su idi. Seçilmişlerin yemek ve içmek gibi işlerle ( hatta uyumakla bile ) vakit kaybetmedikleri göz önüne alınırsa aslında bu sadece drow askerleri ilgilendiren bir problemdi. Etrafta şimdiye kadar gördükleri herhangi bir su kaynağı veya yiyecek yoktu. Krayns bir an Pandemonium'a ilk geldiğinde şans eseri bulmuş olduğu o inanılmaz sıvıyı hatırladı. Keşke yanına biraz almış olsaydı.

Brenne'de yiyecek ve içeceklerinin bittiğinin farkındaydı. Kendi bedeni bu tür dünyevi ihtiyaçlara uzun süreden beri gerek duymuyordu ama askerlerin buna ihtiyacı vardı. Biliyordu ki bir süre daha yemeden ve içmeden ilerlerlerse ilk savaşlarını bile çıkarmaları zor olacaktı. Hepsinin güçten düşmesi an meselesiydi. Burada nereden yiyecek ve içecek bulacaklarını merak ederken buldu kendisini.

Cocytus'ta bir gün daha geçti... Krayns, Raziel ve Dafnet'in ilerleyişleri artık grubu yavaşlatmaya başlamıştı zira üçlü açlıktan ve susuzluktan zorlukla hareket edebiliyorlardı. Brenne biliyordu ki yakında Howler Tepesi denen ve kim tarafından nasıl yapıldığı bilinmeyen yıkık bir şehre varacaklardı. Belki oradaki yıkıntıların arasında bir şeyler bulabilirlerdi. Açıkcası pek umudu da yoktu.

O günün normal bir diyarda akşam saatlerine doğru, yolcuların siyah beyaz görüş açısına Howler Tepesi'nin ilk yıkıntıları girmeye başladı. İleride, yıkık surlar arkasında uzanan kalıntı yapılar rahatlıkla görülebiliyorlardı. Binaların yapılarına bakılırsa bunların içlerinde oturanların boyutlarının tahmin edilmemesi gereken boyutlarda olduğunu anlamak zor değildi. Grup şehre yaklaştı ve surlardaki yarıklardan birinden geçerek şehre girdi.

Brenne biliyorduki Howler Tepesi gerçekten büyük bir yerleşim birimi idi. şehirden çıktıktan sonra kısa bir yürüyüş mesafesinde Phlegethon'a, yani üçünce kata, açılan bir tünel vardı.

Brenne buralarda gezmişti ve şehri iyi biliyordu. Yine de ileride gördüğü devasa kule onu şaşırttı. Orada böyle bir kule var mıydı? Daha önce görmediğine emindi. Ama buradan geçipte o tarz bir kuleyi görmemek imkansızdı. Kule gerçekten çok yüksekti. Brenne perspektifi de düşündüğünde kulenin yaklaşık ayağa kalkmış üç colossal dragon boyunda olacağını düşünmesi abartı olmazdı. Tepesinde devasa dikenimsi çıkıntılar buradan bile görünüyordu. Brenne, kulenin bulunduğu yerin şehirn sonunda olduğunu biliyordu. Bu da bir günlük yürüme mesafesinden fazla yapıyordu. Ama kule yine de rahatça görülebiliyordu.

Kule diğer üyelerinde dikkatini çekmişti. Yıkık binaların yanında kule sapasağlam yükseliyordu ve gerçekten buraya ait değilmiş gibi duruyordu. Yine de diğerleri Pandemonium'u daha önce hiç bu kadar gezmiş olmadıkları için kule hakkında bir fikir yürütmeleri olanaksızdı. Grup ilerlemeye devam etti.

Bir gün daha geçti... Brenne Howler Tepesi içerisinde ilerlerken grubu özellikle gizli bir şekilde götürmeye dikkat etmişti zira burada iblisler olması ihtimali hiç de az değildi. Bu sebeple normalde rahatça ilerleyebilecekleri yolda yarı hıza yakın ilerlemişlerdi ve daha Howler Tepesi'nden çıkmalarına on iki saatten fazla vardı. Problem, drowların artık kılıç tutamayacak hale gelmeleriydi.

Bir gün daha geçti... Grup artık Howler Tepesi'nin son surlarını görebiliyordu. İnanılmaz şehir kendine sakladığı gizemlerini yolcuların arkasında bırakıyordu. Kimbilir, belki de daha sonra buraya araştırma için yeniden gelinebilirdi. Kule ileride, bir kaç saatlik yürüyüş mesafesinde görülebiliyordu. Ne kadar da büyüktü! Grup ilerledi ve yıkık surlardan geçerek şehirden çıktı.

Brenne şehirden çıktığı gibi kalakaldı. şehrin hemen dışında ufak bir kulübe vardı. Bir an gözlerine inanamadı ama büyülü gözlerinin onu aldatması imkansızdı. Burada bir kulübenin ne işi vardı? Kulübenin kapısının üzerinde "Gezgin Han" yazıyordu. Han! Burada! Birden her şey Brenne'e mantıksız geldi. Bir han! Pandemonium'da! Howler Tepesi'nin hemen sonunda! Neler oluyordu?

Grup ilerledi ve hana yaklaştı. Drowlar "han" kelimesine iştahlı gözlerle bakıyorlardı zira han demek yemek ve su demekti. Bu yüzden oraya doğru hareketlenmek için ani bir dürtü onları sardığı halde seçilmişlerin komutları dışına çıkmaya cesaret edemediler.

Han düşüncesi Efla ve Morien'e de garip gelmişti. Aslında yapılabilecek en mantıklı şey gidip görmek olacaktı belki de.

Grup ilerledi ve küçük kulübenin kapısını açtı...

İçerisi dışarıdan görüldüğünün yüzlerce misli kadar genişti. Bir tür büyü olduğu aşikardı. İçeri de irili ufaklı bir sürü masa ve tabure vardı. Masaların bazıları halflinglerin oturabileceği kadar ufakken bazılarına ejderhalar bile sığabilirdi. Tavan inanılmaz yüksekti. İçeride rahatlıkla devasa bir ejderha hiçbir yere çarpmadan uçabilirdi.

Kapının açılmasıyla birlikte sağ tarafta bir barda duran bir kafa onlara döndü. Barın arkasında durduğuna göre bu hancı olmalıydı. Adamın bembeyaz suratı yeni gelenleri inceliyordu. Efla, Brenne ve Morien; bu "hancının" bir lich olduğunu hemen anlamışlardı. Etrafta succubuslar geziyor ve tüm güzellikleriyle ellerinde tepsiler taşıyıp masaları parlatıyorlardı. Efla bir an büyük masalarla kimlerin ilgilendiğini merak etti. İleride bir masa da dört kişi oturuyordu. Kapı açıldığında başları dönmüş ve girenleri kısa süre süzdükten sonra tekrar önlerindeki yemeğe ve içeceğe dönmüşlerdi! İçlerinden en azından birinin bir elf olduğu rahatlıkla anlaşılabiliyordu.

Pandemonium'un ortasında bir lichin işlettiği bir han! Daha neler göreceklerdi!

Brenne'in kafasını karıştıran asıl soru ise, bu hanın burada ne aradığı idi. Oysa o emindi ki, burada daha önce hiçbir şey yoktu.
Sadness is my reward because I hate, because I am alone, because I exist. It is the thing which reveals my rage, my envy. I neither live nor die. I will always pursue her. I am sad, I am angry and, I am waiting my time, because I am it, revenge itself.
Andero
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 758
Joined: Thu Jun 24, 2004 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Andero »

Günler çalışmalarla geçiyordu. Bir süredir Dorian askerlerini şevkle eğitiyor, onları kaosa birer asker olarak sunmak için elinden geleni yapıyordu. Aslında şimdiden çoğu eli silah tutan insanlar olmuşlardı. Artık zırhlarını çabucak giyebiliyor, kalkanlarıyla kritik hamleler karşılayabiliyor, yada rakiplerine vurabiliyorlardı. Tabii ki bu boyutta kaos inananları zarar görmediklerinden bir rakibe vuran kılıç anında yok oluyordu ama yok olan kılıcın sahibi anında daha güzelini elinde yaratıyordu. Askerler, asker olmaya başlamıştı ve buna en çok Dorian seviniyordu. Zira seçilmişler gideli uzun süre olmuştu ve döndüklerinde karşılarına iyi bir güçle çıkmak önemli olacaktı.

O gün Dorian odasında oturuyor ve daha yeni neler öğretebileceğini düşünürken birden görüşü parlamaya başladı. Karşısında mavimsi bir şekil cisimleniyordu. Dorian bir an kılıcını kavradı. Aynı anda elini yakan bir sıcaklık hissetti ve kılıç Dorian'ın elinden düştü. Mavimsi ışık şekil aldı ve Dorian'ın karşısında mavi giysiler içinde, beyaz tenli, dişi bir elfe benzer bir şekil cisimlendi. şekil yerden yüksekte, havada süzülüyordu ve doğrudan Dorian'a bakıyordu. Dorian zihnine dolan sesi hissetti.

" Onları iyi eğit kaosun askeri... Onlar geliyor... Burayı korumalısınız... Yoksa her şeyi yok edecekler... Burayı koruyun..."

şekil daha cevap beklemeden geldiği gibi hızla yok olmuş ve Dorian'ı arkasında hayalle gerçek arasındaki o ince çizgide bırakarak çekip gitmişti...

Shi'el'Elesia rahibelerini özenle yetiştiriyordu. şu drow rahibenin de yardımlarıyla onları disipline sokabilmişler, basit büyüleri öğretebilmişler ve kaosun kutsal kitabını onlara ezberletebilmişlerdi. Tabii ki daha öğrenmeleri gereken çok şey vardı. Tapınağın dışında yeni bir hayat kurulmuştu. İnsanlar kendilerine yerleşim birimleri tasarlamışlardı. Bahçelerini ekiyor, kadınlarıyla birlikte oluyor, besin topluyorlardı. Aslında her şeye sadece dileyerek sahip olabilirlerdi ama bunlarla uğraşmak hoşlarına gidiyordu. Dışarıda oluşan yeni uygarlık, Shi'el'Elesia'ya yeni inananlar olarak dönecekti. Başrahibe bundan emindi.

O an odasında oturmuş kutsal kitapta tanrılarının onlara önerdiklerini daha ayrıntılı bir şekilde inceliyor ve notlar alıyordu. Altın yaldızlı kemeri belinden sarkıyor ve güzelliğine güzellik katıyordu. Birden gözüne mavimsi bir ışık düştü. Başını kaldırıp baktığında karşısında mavimsi bir şeklin cisimlenmekte olduğunu gördü. Kısa süre sonra mavimsi ışık, mavi elbiseler giyen ve dişi bir elfe benzeyen bir şekil almıştı. Shi'el'Elesia daha ağzını açamadan zihninde yankılanan sesi duydu.

"Geliyorlar rahibe... Hazırla onları... Yıkmaya geliyorlar... Yok etmeye inandığınız her şeyi ve ele geçirmeye sizleri... Yakında... Karşı durmalısınız... Korumalısınız... Çok yakında..."

Shi'el'Elesia daha cevap veremeden şekil kaybolmuştu...
Sadness is my reward because I hate, because I am alone, because I exist. It is the thing which reveals my rage, my envy. I neither live nor die. I will always pursue her. I am sad, I am angry and, I am waiting my time, because I am it, revenge itself.
Efla
Site Admin
Site Admin
Posts: 3913
Joined: Sat Apr 10, 2004 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Efla »

Bir süredir yol alıyorlardı. Sıkıldığından değildi ama vakit boşa geçen vakit gibi geliyordu. Bir de şu zayıflar vardı tabii... Tiksintiyle bakıyordu zayıflıklarına. Onları yavaşlatıyorlardı. Yine de geride bırakmamnın daha iyi olabileceğini düşünüyordu. Zaten birisi geride kalıcaksa bunu sağ olarak yapmamalıydı. Zayıf birinin boşboğazlığı yüzünden görevlerinin tehlikeye girmesini kimse istemezdi. Ölümleri ise... Daha çok işe yarayabilirdi. Komutanın cezası bile işe yarar bir ceza olabilirdi.

...

Bir han... Pandemoniumda bir han... İşte bu bir lichin bile mizah duygularını harekete geçirebilirdi. Hem de bir lich işletiyordu. Hayır bu durum bu boyutta karşılaşabilecekleri her türlü yaratıktan belki daha garipti. İSter istemez ölümlü yaşamından hatıraları geri çağırdı bu durum. Bundan rahatsızlık duyduğu söylenemezdi. Zaten kolay rahatsız olabileceği de söylenemezdi. Ama anılar o kadar uzak geliyordu ki... Hanın adını hatırlamak için durup düşünmesi gerekti. Evet "Ã?atlak Kazan" ismi buydu. Onu buraya taşıyan kaderinde bir basamaktı. Önemsiz gibi görünen ama hiç de öyle olmayan bir basamak. Zaten bütün büyük şeyler küçük şeylerin sonucuydu. İltiraf etmelydi: iyi güzel handı. En azından hala güzel anlayışı olanlara öyle göeliyor olmalıydı.

Efla temel bir prensip hatırladı. Ölümlü yıllarından edindiği bir tecrübe... Bir hancı çevrede bilgi edinilebilecek en iyi kişilerden biridir. O lich hoşuna gittiği için orada duruyor olamazdı. Sadece ne öğrenmek istediğini bilmeliydi. Tabii bir de ufak bir ayrıntı vardı. Genellikle bedelini ödemek gerekirdi.
Chaos is the law of nature,
Order is the dream of man.
CHANGES
Başbüyücü
Posts: 754
Joined: Sat Jun 05, 2004 10:00 am
Location: NOWHERE NOW HERE
Contact:

Post by CHANGES »

Yürüyüş Brenne için zaman boyutundan kopuktu.Efendinin kendisini bu boyuta aldığından beri zaman kavramını kaybetmişti zaten artık önemi de yoktu.Ölümlü askerlerin zayıflaması ve güçten düşmesi ona tahminen bir kaç gün geçtiğini söylüyordu.Hala yemeye,içmeye ve uyumaya ihtiyacı olan ölümlüler...

Brenne hayatı boyunca kuşku içinde yaşamıştı ve yaşamı sona erdiğinde de bu özelliği devam etmişti.Kuşku duymanın zihni açık tuttuğuna ve hazırlıksız yakalanma riskini azalttığını bilirdi.şimdi,efendinin boyutunda tam bir sıradışılık hakimdi.

şu koca şehirde çoktan köle pazarları kurulmuş,succubuslar kendi kurbanlarını aramaya başlamış,thieflingler gölgelerde saklanıyor olmalıydı.Ama bu terkedilmiş şehirde tek duyabildiği ses rehberlik ettiği güruhun sesiydi.Bunların mutlaka şu Hezrou ile savaşırken kaçan iblis ve şu kuleyle ilgisi olmalıydı.

Evet kesinlikle kendileri için bir hazırlık yapılmıştı.Sakinlerin efendinin askerlerini istemediği bilinen bir gerçekti,mutlaka ince pusular kurulmuştu ama ne yapmalıydı?

Kaosun düşmüş peygamberinin zihni bu düşüncelerle çalkalanırken karşısında beliren kulübeyi gördü.Bir han mı? İmkansız diye düşündü.

Brenne zihninde oalsılıkları tarttı.En mantıklı gelen açıklamaya tutundu ama bu açıklama Brenne'yi hiç mi hiç mutlu etmedi.

Kule bu diyarda bir güç simgesiydi.Ã?yleyse bu devasa kulede yeni bir güç peydah olmuştu ve şu anda onun topraklarında olmalılardı.Bu durum şehirde pek kimse olmamasını da açıklıyordu.Sakinlerin çoğu ya itaat etmemiş ya da kaçmış olmalılardı.Belki de bir savaş başgöstermişti.Ama her ne olursa olsun efendinin diyar üzerindeki gücünün azaldığına dair bir göstergeydi.Brenne görevin tamamlanmasının ne kadar önemli olduğunu şimdi anlıyordu.Her geçen süre zarfında efendi güç kaybediyordu.

Kulübeye göz gezdirdi içeriye adım attılar.Etrafındakileri gözledi kendisi için en güvenli masaya doğru yöneldi kapıya yakın diğer sakinlerden uzak.Belki de ölümlüler için hala bir umut vardı.Kapşonu başında yüzü gizliydi sakince bir sandalyeye çöktü etrafını gözlüyordu.Burada ters olan birşeyler vardı olması gerektiği gibi değildi ve Brenne bir an önce bunu çözmek için etrafı gözlemeye koyuldu.
"We were young and unexperienced.We were proud and ready to die for justice.But now it is time to break the chains.Long live Chaos Legion"
Beckett
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 523
Joined: Wed Oct 19, 2005 10:00 am
Location: underworld
Contact:

Post by Beckett »

Artık iyice yorulmuştu Krayns,yürüyecek hali kalmamıştı.Diyarın bir ucundan diğer ucuna yürüdüğünde bile bu kadar yorulmamıştı.Ama o iblisle dövüştükten sonra üzerinde anlayamadığı bir yorgunluk vardı.Ve arada bir şu cılız drowun gereksiz bakışları.Sonra diye iç geçirdi Krayns,sonra onun terbiye edilmesi gerekiyordu.Ã?nce *O* nun görevi yerine getirlimeliydi.Görevden sonra Lejyonu eski günlerine döndürmek için çalışmalara başlıcaktı,bir KOMUTAN olarak başlıyacaktı.

Artık iyice yorulmuştu,gidecek hali kalmamışken önlerine bir 'han' çıkmıştı.Pandemonium da bir han olması imkansızdı.Bu işte bir bit yeniği muhakkak vardı.Bu yorgunlukla ne kadar olabiliyorsa öyle temkinli girdi mekana.Muazzam büyüklükteydi han.Uzun zamandır böylesini görmemişti.Kesin büyülü diye iç geçirdi ve seçilmişlerin emrini bekledi...
Bu İsaret Kaos Tanrısının
Bu,Kılıcların Tanrısının
Bu,hayatın
Bu da olumun
..... Bilmen gereken bunlar.....
Geliyor zamanı Tanrıların;
Hayatın ve Olumun...
Andero
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 758
Joined: Thu Jun 24, 2004 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Andero »

Grup kendileri gibi insanımsı boya sahip olanların sığabileceği bir masaya oturmuştu. Uzaktaki masada oturan pelerinli dörtlünün arada sırada onları süzen bakışları bir süre daha devam etmiş, ardından onlarda önlerindeki yemeğe yoğunlaşmışlardı. İnanılmaz boş olması dışında aslında handa her şey normal görünüyordu. Lich olduğu seçilmişler tarafından rahatça anlaşılan hancı tezgahın üzerini elindeki bir bezle su kullanmadan siliyordu ve arada sırada yeni gelenlere göz atarak aklından kim bilir neler geçiriyordu.

Grubun oturduğu masanın aslında o kadar da temiz olduğu söylenemezdi. Masanın üzerinde bir zamanlar ne olduğunun anlaşılması imkansızlaşmış siyah tortular vardı. Neyseki sandalyeler sağlamdı. Aslında burada oturmak seçilmişler için pek bir şey ifade etmiyordu ama bu drowlara ilaç gibi gelmişti. Ah bir de şu ileride yemek yiyenlerin önündeki tabaklar kendilerinde olsa... O kadar açtılar ki midelerinden gelen gurultuları önleyemiyorlardı. Bir kaç kilo verdiklerine yemin edebilirlerdi. Ya susuzluktan kuruyan ağızları...

Brenne sessizce etrafı gözlemliyordu. Yine de gözlerine ilk girdiğinden daha farklı bir şey çarpmamıştı. Gezgin han, etrafta gezen hizmetçi succubusları, hancı lichi ve inanılmaz orantısız ve devasa masaları ile diğer hanlardan farklı da olsa etrafta tehditkar bir şey göze çarpmıyordu. Tek ilginç şey, üst kata çıkar gibi görünen merdivenlerdi. Binanın dışarıdan ikinci bir katı varmış gibi görünmüyordu.

Bir succubus onlara yaklaştı ve daha önce hiçbirinin duymadığı kadar ahenkli, güzelliğini öne çıkartan bir sesle,

- Evet efendiler. Bir isteğiniz var mıydı? Harika içeceklerimiz ve yemeklerimiz var. İsterseniz üst katta oda da ayarlayabiliriz kalmanız için. Yalnız şu anda biraz gürültücü misafirlerimiz var kusurlarına bakmazsanız. Yolculuk için geldiyseniz iki gün beklemek zorundasınız. dedi ve elinde birden ucundan bir sıvı damlayan uzun bir çubuk ve gerilmiş deriye benzer bir şekil belirdi.

Siparişleri bekliyordu.
Sadness is my reward because I hate, because I am alone, because I exist. It is the thing which reveals my rage, my envy. I neither live nor die. I will always pursue her. I am sad, I am angry and, I am waiting my time, because I am it, revenge itself.
dreamshadow
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 138
Joined: Sat Jan 15, 2005 10:00 am
Location: karşıyaka
Contact:

Post by dreamshadow »

Dorian irkilerek kendine geldi duyduğu sesleri düşünüyordu. Bu boyutta bu tip olaylar olabileceğinden yaşadıklarını fazla yargılamadı. Fakat ses birilerinin geldiğini söylüyordu. Kim geliyordu? Ne için geliyorlardı? Neden? Bütün bu sorular şimşekler gibi çakıyordu genç savaşçının beyninde. Ã?nünde beliren yaratık her neyse dorian’ı heyecanlandırmıştı. Bir an için karşı konulamaz bir istek uyandı içinde. Yok etme arzusu içindeki chaosu hükmedilemez bir alevle sarmıştı, öylesine coşkulanıyor öylesine yanıyordu ki kendini bu hazdan alamıyordu. Sırtını yasladığı masadan doğrulup elinden düşürdüğü kılıcına yavaşça uzandı ve kılıcı kavradı. Kılıç sıcak değildi ve olağan üstü zarifliğiyle Dorian’ın yüzünde parlıyordu. Hızlı bir hamleyle kılıcı kınına sokarak odadan ayrıldı. Ã?ıkar çıkmaz ilk gördüğü askere “ Bana Bulwein’i bulun. Hemen!!!” diyerek ekledi “hemen odama gelsin. Bu arada sizde diğer askerleri bir araya toplayın.” Diyerek arkasını döndü ve ilerlemeye başladı. Arenaya doğru ilerliyordu. Bu sırada koruması gereken yerin gerçek tapınak olduğunu düşünmeye başladı. “Burası bir boyut buraya ulaşamazlar. Peki ya tapınak” diye düşündü. Bir an için aklından geçenler ona rahibeyi tekrar görmesi gerektiğini düşündürdü. Ama önce yapması gereken askerlerin hazır halde olup olmadıklarını kontrol etmekti. Dorian’a göre hala bir eksik vardı. “Zayıflar” diyerek bağırdı. Ve ekledi “lanet olsun neden zamanını söylemedin ki.” Tapınak tam olarak nasıl bir yapıydı; dışardan hiç görünmüyordu sadece bir kapı, hem de gizli. Aklında şekillenen birkaç savunma taktiği vardı ama o savunmaktansa yok etmeyi tercih ederdi. Peki ya gelecek olanlar kaç kişiydi silahları hakkında da bilgisi yoktu. Ardından Bulwein’i gördü. Dorian’ın odasına gidiyordu. Acele attığı adımlarla onu kapıya gelmeden yakaladı. Bulwein ciddiyetini koruyarak kapıyı yavaşça Dorian’ın girmesi için araladı. İçeri girdikten sonra ise hemen yavaşça kapattı.

“ Otur asker”dedi girer girmez. “Bu küçük orduyu büyük bir güç yapmak bizim ellerimizde asker. şimdiden içlerindeki cesaret hızla onları güçlendiriyor ama bu bana yetmiyor. Daha güçlü, daha çevik ve daha hırslı olmalılar. Sen onların beynisin, senin yapman gereken tek bir odak noktası oluşturmak. Yani yok etmek için savaşmalarını sağlamak, ölmek için değil. Sayıca çok değiller ve hala biraz zayıflar. Karşımıza çıkacak engellerin ne derecede büyük yada güçlü olduğunu bilmiyorum ve bunu öğrenmek için elimden geleni yapacağım. şimdi git ve onları eğitmeye devam et.” Diyerek Bulwein’in kapıdan çıkışını izledi. Biraz bekledikten sonra ortamın sessizliğinde bir sesin tekrar ona aklındaki soruları cevaplamasını söyleyeceğini umarak beklemeye devam etti.
...........................S.D.W...........................
CHANGES
Başbüyücü
Posts: 754
Joined: Sat Jun 05, 2004 10:00 am
Location: NOWHERE NOW HERE
Contact:

Post by CHANGES »

Brenne succubus'un sözlerini dinledi.Gürültücü misafirler derken ne demek istemisti acaba?Etrafta sessiz sakin oturan tiplerden başka bir şey yoktu ve bir de şu yolculuk meselesi vardı.Hangi yolculuktan bahsediyordu ki?Brenne bu gibi şeyleri düşünmeyi bıraktı.

Efla'ya döndü.

-Ölümlüler karnını doyursun hemen gidelim.Burada ters olan bir şeyler var.

Gözlerini etraftakilerin üzerinde tutmaya devam ediyordu.Brenne bilmediği herşeyden çekinirdi ve bu han hakkında yeterince bilgisi yoktu.Dahası büyüyle donatılmış olduğu aşikardı.
"We were young and unexperienced.We were proud and ready to die for justice.But now it is time to break the chains.Long live Chaos Legion"
Daeya
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 2183
Joined: Tue Apr 13, 2004 10:00 am
Location: Karşıyaka
Contact:

Post by Daeya »

Shi'el'Elesia odasında oturmuş inceleme yaparken mavimsi bir şeklin karşısında belirdiğini gördü. Ã?nce çok yorgun düştüğünden yanıldığını sanan baş rahibe mavimsi ışığın değişmesini meraklı ve heyecanlı gözlerle izledi. Ne olduğunu kavrayamadan zihnindeki sesle yerinden hızlıca kalktı. Tam soru sormaya yeltenmişti ki şekil geldiği gibi yok olmuştu bile. Notlarını olduğu yere bırakıp dışarıya çıktı. Herşeyi gözden geçirmesi gerekiyordu. Nightfall'u bulup öğrencilerin hakkında bilgi almak istiyor ve bu konuyla ilgili görüşme yapmak istiyordu. Ã?ncelik küttüphaneye bakmak olacaktı.
Do you know the terror of he falls asleep? To the very tors he is terrified. Because the ground gives way under him, And the dream begins...
Andero
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 758
Joined: Thu Jun 24, 2004 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Andero »

Succubus cilveli bir şekilde elindeki derimsi şeye bir şeyler çiziktirerek hızla yanlarından ayrıldı ve hancının durduğu barın arka kısmına geçti. Handaki adam succubus geçerken bir kez daha başını kaldırıp gruba baktı. O an gruptakiler suratlarından esen hafif bir rüzgar hissettiler. Hemen ardından hancı,

- Ulan ben sana olay çıkarma demedim mi? diye bağırarak gruba doğru ellerini kaldırdı ve Brenne ile Efla'ya tanıdık gelen sözler sarf etti. (spellcraft: success, banishment) Ardından oflaya puflaya tezgaha bakmaya devam etti. Etrafta hiç bir değişiklik yoktu. Anlık rüzgar hissi de geldiği gibi hızla zaten yok olmuştu. O zaman ne diye bu hancı bir banishment büyüsü yapmıştı ki? Bu han gerçekten garip bir yerdi.

Uzak masada duran dörtlü gruptan biri kalktı ve hancının tezgahına doğru yaklaştı. Tezgaha kollarını dayadı ve sessizce konuşmaya başladı. Ne kadar dikkat etseler de sesler gruptakilerin duyma sınırının çok altındaydı. Arada sırada hancı başını olumlu anlamda sallıyor yada hararetli bir şekilde reddediyordu. Hancıyla konuşan adamın lichlerin klasik korku aurasından etkilenmiş gibi bir havası da yoktu. Bacağını kaldırdı ve tezgahın alt demirine dayadı. O an arkaya savrulan pelerini bir kılıcın güzel kabzasını ortaya çıkarttı. Adam bunu önemsememiş gibi başlığının derinliklerinden hancıyla konuşmaya devam etti.

Bir süre sonra tezgahın yanındaki kapı açıldı ve succubus elinde koca bir tepsiyle çıktı. Han boyu ilerleyerek masaya yaklaştı ve grubun masasını donatmaya başladı. Krayns ilk önce önüne konulan ve üzerinden yağlar damlayan butu görünce şaştı kaldı. Rengi biraz farklıydı ama dana etine benziyordu. Hemen butu kapıp ağzına götürdü. İlk başta tadı yavan geldi ama et nasıl pişmişse yumuşacıktı. Yemeğin tadına kapıldı.

Efla ve Brenne'e masanın böyle donatılması garip gelmişti. Pandemonium'da üzerinden yağlar damlayan cızır cızır etler, şaraba benzeyen içecekler, hatta ortaya konmuş bir salata gerçekten uzun süredir garip devam eden çevreyi iyice garip bir hale getirmişti. Drowlar yemeye devam ediyorlardı. Succubus masadan ayrılırken

- Yolculuğa Pandemonium zamanıyla kırk iki dakika var efendiler. Umarım rahatsınızdır. dedi ve kıvırtarak masadan ayrıldı.

Tezgahta konuşma devam ediyordu.
Sadness is my reward because I hate, because I am alone, because I exist. It is the thing which reveals my rage, my envy. I neither live nor die. I will always pursue her. I am sad, I am angry and, I am waiting my time, because I am it, revenge itself.
CHANGES
Başbüyücü
Posts: 754
Joined: Sat Jun 05, 2004 10:00 am
Location: NOWHERE NOW HERE
Contact:

Post by CHANGES »

Brenne,etraftaki kokuyu hiç sevmemişti.Bir şekilde bela onları bulmuştu.Yavaşça sandalyesinden kalktı ve tezgaha doğru ilerledi.Hancı ve silahşöre yaklaştı.Eğer biri bela istiyorsa onu bulmuştu.Derinden gelen sesi ile konuşmaya başladı.

-Sorun nedir hancı,burada rahat bir şekilde dinlenemiyecekmiyiz.

Sözler Brenne'nin ağzından dökülürken en tehlikeli büyülerinin sözleri zihninden akıyordu.Teneke kafalı ile arasındaki mesafeyi korudu.O kılıcına davranamadan gerekirse büyüsünü salıvericekti.

Sözleri hancıya yönelse de gözleri silahşörün üzerindeydi onun en ufak tehditkar hareketini bekliyordu.
"We were young and unexperienced.We were proud and ready to die for justice.But now it is time to break the chains.Long live Chaos Legion"
_Nightfall_
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 297
Joined: Sun Jul 04, 2004 10:00 am
Location: İzmir
Contact:

Post by _Nightfall_ »

Nightfall tüm vaktini *O* nun rahibe adaylarını eğitmekle geçiriyordu öğrencilerin dinlenme vakitlerinde ise yine onlar için yararlı olabilecek bir kaç şey bulabilmek için kütüphaneden dışarıya adım atmıyordu...
Geçenlerde buldugu *O* - *O* na ibadet - *O* na ulaşmak gibi kitapları tum ogrencilere sular seller gibi ogretiyordu... Başardığı zaman ise *O* nun düşmanlarının karşında eğitimli ve beyni tamamen *O* nun için yıkanmış bir rahibe birliği tüm gücüyle duracaktı... Ã?unku o ogrencilerin Nightfall un egitimine girdikten sonraki amacları sadece ''ibadet etmek'' ''savaşmak'' ve ''emirleri yerine getirmek''tı...
Artık insafsız olun... Gazap için... Yıkım için... Kızıl bir şafaga...<br><br>Değişik bişey isteyen <a href="http://s2.gladiatus.com/game/c.php?uid= ... IKLASIN</a>...
Locked

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 0 guests