Sonsuz Güneşin Koruyucuları: Kadim Işığı A
V'ladhek Finrod dan söz açılınca sinirleri gerildi ve o görüntü aklında tekrar oluştu.."Bu onun hakkı değildi." dedi içinden ve sinirlenmiş olan Yilmax'ın yanına gitti.
Gözleri hafif dolu bir şekilde " Hey tamam sakin ol Yilmax..şu an isteyebileceğimiz en son şey aramızda gerginlik oluşması lütfen dostum sakin ol.." dedi kafa elfin gözlerine bakarak..
Sonra sakinleşmesini bekleyerek " Söylenenler kötü ama şu an için lütfen bunları duymazdan gelmeye çalış benim de sinirlerim bozuluyor ama lütfen sakin olmalıyız.." dedi sadece Yilmax ın duyabileceği bir ses tonunda..
Yilmax ı bıraktıktan sonra tekrar kulağına eğildi " Burada o lisanda konuşmasanız iyi herkesin hoş karşılayacağını sanmıyorum dostum.." dedikten sonra hafifçe öksürdü..
"Sen boşuna ölmedin Finrod..Peşinde koştuğun bir amaç uğruna öldün..Huzurlu yat dostum..Huzur umarım bundan sonra seni bulur.." dedi alçak bir sesle..
Yilmax a tekrar baktı V'ladhek " lütfen kendini tutmaya çalış..şimdiden yeterince gerginlik ve kayıp oldu..Beni anla lütfen.. " dedi ve susarak iç çekti..
Gözleri hafif dolu bir şekilde " Hey tamam sakin ol Yilmax..şu an isteyebileceğimiz en son şey aramızda gerginlik oluşması lütfen dostum sakin ol.." dedi kafa elfin gözlerine bakarak..
Sonra sakinleşmesini bekleyerek " Söylenenler kötü ama şu an için lütfen bunları duymazdan gelmeye çalış benim de sinirlerim bozuluyor ama lütfen sakin olmalıyız.." dedi sadece Yilmax ın duyabileceği bir ses tonunda..
Yilmax ı bıraktıktan sonra tekrar kulağına eğildi " Burada o lisanda konuşmasanız iyi herkesin hoş karşılayacağını sanmıyorum dostum.." dedikten sonra hafifçe öksürdü..
"Sen boşuna ölmedin Finrod..Peşinde koştuğun bir amaç uğruna öldün..Huzurlu yat dostum..Huzur umarım bundan sonra seni bulur.." dedi alçak bir sesle..
Yilmax a tekrar baktı V'ladhek " lütfen kendini tutmaya çalış..şimdiden yeterince gerginlik ve kayıp oldu..Beni anla lütfen.. " dedi ve susarak iç çekti..
Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Harbormm, Oren"e yakardığında tuhaf bir boşluk hissetti içinde. Yakarışı, sanki bir zamanlar içinde olan, ama artık gitmesiyle yerini boşaltan bir şeyin yerinde yankılanmıştı. Nasıl olduğunu bilmese de tapınak şövalyelerinin son lideri bir şeyi fark etmişti: Oren gitmişti.
Harbormm, sağlam sinirleri sayesinde bu şoku kolaylıkla atlatıp tuhaf tepkilerde bulunmamayı başarmıştı. Oren gitmiş olsa bile onun kutsaması hala üzerindeydi, bu yüzden gücünü kusursuzca kullanabilmişti. Azazel"in vücudu, Harbormm"un içsel homurtuları eşliğinde kutsal bir ışıkla parlamaya başlamıştı.
Bu parlama sırasında Azazel de kendisinden yayılan ışıkla kör olmuştu. Bu bir anlık parlaklıkta ışıktan başka hiçbir şeyi göremiyordu. Gözünün acısı azalırken yarasının üzerinde ve çevresinde tuhaf bir karıncalanma hissetmişti. Parçalanan gözü, sanki bir filmi geriye sarıyormuşçasına toparlanıyor, yaraları kapanıyordu.
Karıncalanma bitti ve parlak ışık söndü. Azazel"in gözleri birkaç saniyeliğine hiçbir şey göremedi. Daha sonra ışıktan kaynaklanan karanlık geçti ve dünya tekrar Azazel"in gözlerinin önüne serildi.
Sırtındaki balta yarası hâlâ mevcuttu. Gözündeki acı ise tamamen gitmişti. Sadece görüşünde hafif bir bulanıklık vardı ama tahminen bu da yakında geçerdi. Dışarıdan bakanlar ise Azazel"in gözünün iyileştiğini, ama hafif bir şişlik ile gözün hafifçe kapalı olduğunu görmüşlerdi.
Hava aydınlanıp, bulutlar sönmekte olan ateşlerin ışıklarına baskın çıkan güneş ışığını yansıtmaya başlarken, Yılmax ve Harbormm arasında başlayan tartışma, kuzeye nasıl gidecekleri ve orada ne bulacaklarını konusuna dönüşmüştü. Ellerindeki tek bilgi, Barra"nın söylediği gibi halkın kuzeye kaçmış olduğuydu.
Birkaç dakika süren tartışma, şehrin güneyinden gelen boru sesleriyle birlikte son buldu. Kaos ordusu, yürüyüş hazırlıklarına başlamıştı.
Grup aceleyle böceklere binmeye başlamıştı. Hastlisch, Harbormm, Azazel ve Barra, Pasteur"a binerken, Horcoel, V"ladhek ve Nakh Newton"a, Yılmax, Selemor ve Dekotta da Albert"a binmişlerdi. Yerleri olmadığı için Gümüşyüz"ün koca cesedini alamamışlardı. Ona bir mezar yapmaya bile vakitleri olmamıştı. Tek çareleri onu, hayatını adına verdiği Oren"e emanet etmekti.
Hastlisch"in telepatik bağı sayesinde böcekler sorun çıkarmadan havalandılar. Onlar havalanırken de güneş en sonunda görünür hale gelmişti. Işıkları, kahramanların gözlerini kamaştırırken hepsi de gözlerini kıstılar. Böcekler çoktan onlarca-belki de yüzlerce-metre havaya yükseldiklerinde kahramanların görüşleri yerine geldi...ve korkunç bir manzara gözler önüne serildi.
Limerik Ormanı yok oluyordu! Az önce bulundukları, ormanın uç kesimi dışında her yer mahvolmuştu!
Ormanın derinlikleri tamamen harap olmuş, zehirli bir bataklığı andırır hale gelmişti. Toprağı pek çok yerde zehirli gibi görünen, rengi yeşile çalan sular kaplamıştı. Bu bölge, Azazel"in kabilesinin bulunduğu bölgeydi.
Bu bölgeden uzaklaşıldığında ise ağaçlarların bir zamanlar yemyeşil olan yaprakları kararıyor, kovukları çürüyor, toprak ise kötü bir bozulmuşluk içerisinde ya simsiyah kesiliyor veya ölü bir griye dönüyordu. Sadece az önce durdukları bölgeye yakın yerler yeşil kalmıştı ve şimdi bu dehşet verici manzarayı izlerken bile ağaçlardaki kararmanın ormanın sağ kalan son bölümlerine doğru ilerlediğini ve bataklık gibi olan kesimin de genişlemeye devam ettiğini görüyorlardı.
Efsanevi druidlere ev sahipliği yapmış olan orman artık yoktu.
Gür bir boru sesi, şok içinde ormana bakan kahramanları kendilerine getirirken hepsinin dikkatini yeniden şehrin güneyine çekti. Ork ordusu toparlanmış, yürüyüş borusunu çalmıştı. Pek zamanları kalmamıştı artık.
Elflerin keskin bakışlarına sahip olan Horcoel, Azazel, Yılmax ve Barra, ormanın ölmüş ağaçlarının ve bataklıkların içinde fazlasıyla hareket olduğunu gördüler. Ne olduğu seçilemeyen yüzlerce şekil, On Kasaba"ya doğru hızlı bir şekilde hareket ediyorlardı.
Hastlisch, telepatik komutuyla böceklere hızlanmalarını söylediğinde, böcekler bu ağırlıklarla ulaşabilecekleri son hıza ulaştılar.
Daha yarın dakika bile geçmemişti ki en batıdaki böcekte uçan Barra, batı ufkunu işaret ederek Pasteur"un üzerindekilere seslendi.
"Xal l' Olath Ilhar dumon udossa jal! şuraya bakın! Görebiliyor musunuz?!"
Harbormm, Hastlisch ve Azazel, dönüp baktıklarında, Harbormm ve Hastlisch hiçbir şey göremedi. Ama Azazel elf görüş yeteneği sayesinde binlerce minik ışıltıyı seçebilmişti. Ateş ışıkları değildi bunlar, güneş ışıklarının yansımasıydı. Metalden yansıyan güneş ışıkları.
"Binlerce kişilik bir ordu var orada! Ama kime ait olduklarını bilmiyorum!" diye gördüklerini açıkladı Azazel. Rüzgarın uğultusu yüzünden sesini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalmıştı.
Harbormm ise bunların kendi saflarında olması ihtimaline biraz şüpheyle yaklaşıyordu. "Pöh! On Kasaba"nın binlerce kişilik bir gücü olsaydı, geri çekilmek yerine şehri savunurlardı! diyerek cevabı yapıştırdı.
"Araştırmak kötü fikir olmaz! Bildiğim kadarıyla batıda On Kasaba için tehdit oluşturacak bir yerleşim mevcut değil! Tam aksine yardımcı olabilecek birileri bulunabilir!" diyerek fikrini belli etti Hastlisch. Bunun orklara takviye olmasını mantık dışı buluyordu. Zaten şu anda muzaffer durumda olan orklar, bir avuç askeri de kolaylıkla yenip zaferi kesin olarak elde edebilirlerdi. Dolayısıyla bu ya alakasız bir kuvvetti, ya da On Kasaba"ya yardıma gelen bir kuvvet. Ama eğer On Kasaba"ya yardıma geliyorsa, geldiklerinde bir yıkıntı bulacaklardı sadece. Bu da geri dönmelerine neden olabilirdi. Bu durumda On Kasaba binlerce kişilik bir takviyeden mahsur kalır ve muhtemelen yenilirdi. Eğer alakası olmayan bir başka kuvvetse bile ikna edilerek yardıma getirilebilirdi.
Hastlisch bu düşüncelerini hızlı bir şekilde-öyle ki bazen yavaş konuşmayı unutup ard arda söylüyordu sözcükleri-Harbormm"a aktardı. Cüce her ne kadar homurdansa da mutabık kalmıştı.
Hastlisch"in telepatik komutu üzerine diğer üç böcek de yavaşlayıp birbirine yaklaştı. Horcoel ve V"ladhek buna oldukça sinirlenmiş gözüküyorlardı. Daha Hastlisch ağzını açamadan Horcoel ortaya atlamıştı.
"Neden durduk? Kaybedecek vaktimiz yok. Acele etmeliyiz. Doomhammer, aciliyetimizi en iyi bilenlerden birisin sanıyordum." Kaşlarını çatmıştı ve oldukça sinirlenmişe benziyordu. V"ladhek ise yumruklarını sıkmıştı. Neden bu kadar sinirlenmişlerdi ki? Hastlisch derin bir iç çekerek açıklamaya başladı. Sözlerini bitirdiğinde Horcoel dikkatle uzaktaki ışıltılara bakıyordu. Biraz düşündükten sonra başını sallayarak onayladı. "Evet, iyi fikir. Onlara elçi gibi birisini göndermek iyi olacaktır."
"Peki ama kim gidecek?" diye sordu V"ladhek. Herkes birbirine bakındı. Horcoel ise gülümseyerek tek birisine bakıyordu. "Doomhammer, Lord Oren ve tapınak şövalyeleri adına konuşacaktır. Ã?yle değil mi Doomhammer?"
Cüce homurdana homurdana herkese baktı. Görünüşe göre kendisi gitmek zorundaydı. Gerçi kesilmesi gereken binlerce ork kellesi vardı, ama Harbormm Oren"e On Kasaba"yı huzura kavuşturacağı konusunda söz vermişti. Eğer kaleye gitmekte inat ederse bir avuç adamla öldürülürdü ve verdiği sözü tutamazdı. Belki de bu orduyu getirmek, sözünü tutması için yeterli olurdu.
"Pekala, ben giderim. Ama oraya nasıl gitmemi bekliyorsunuz? Uçarak mı?"
Bir sessizlik, bir anlığına ortama hüküm sürdü. Herkes birbirine baktı. En sonunda Selemor, titrek bir sesle konuştu. "şey, şehrin batısında benim bir atım vardı. Onunla gidebilirsin."
Kimseden ses çıkmadı. Bu sadece daha fazla gecikme demekti. Ama zaten kaleye erkenden ulaşıp ne yapacaklardı ki? Hepsi başlarıyla onayladı. Başka çare yok gibiydi.
Hastlisch"in komutuyla birlikte böcekler geri dönüp Selemor"un tarif ettiği yere doğru ilerlemeye başladılar.
***
Uyan çocuğum.
Gömüldüğü karanlık, gitgide çekilip görüşünü aydınlığa bırakırken, ruhundaki boşluk da gidenden daha koyu bir karanlıkla doluyordu.
Uyan ve yüksel!
"Hayır.. İstemiyorum.. Rahat bırakın beni.."
Bana itaat et çocuğum. Karşı koyman anlamsız.
"Hayır, git başımdan.."
İTAAT ET!
Karşı koyamadı. Koyması mümkün de değildi. Bir şekilde onun zihni kendi zihnindeydi ve ona hükmediyordu. İtaat etmekten başka çaresi yoktu. Titreyerek gözkapaklarını kaldırdı ve dünyaya bir kez daha baktı...veya iğrenç görünümlü, eciş bücüş bir yüze. O pek çok güzellik görmüştü, ama bunun yanında pek çok savaş ve parçalanmış cesetler de görmüştü. Buna rağmen o yüze tiksinmeden bakamadı.
Ayağa kalk şampiyonum. Yüksel, ve itaat et!
Bir kez daha karşı koyamadı ve yavaşça yattığı yerden doğruldu. Ã?evresi pek çok ölüyle kaplıydı. Ama bu ölülerin hepsi canlı gibiydi.
Ã?evresine bakıldığında yanı başında yanmış kağıt parçaları olduğunu gördü. Silahları hala üzerindeydi. Vücuduna saplanmış oklar çıkartılmıştı. Ama en önemlisi...inanılmaz derecede açtı! Yavaş hareketlerle ayağa kalktı.
Biçimsiz suratlı adam, yüzünün dudak olabilecek kısımlarını zalim bir gülümsemeyle kıvırırken suratı daha da iğrençleşti. Memnun gözlerle onu tepeden tırnağa inceliyordu.
"Bana adını söyle şampiyonum."
Biraz duraksadı. İtaat etmek istemiyordu. Bu adam belli ki kötü birisiydi. Ona itaat edemezdi. Ama karşı koyamıyordu. Dudaklarından ismi dökülürken kendisini engelleyemedi.
"Gümüşyüz."
Adamın şekilsiz yüzü hoşnutsuzlukla buruştu. İsmi beğenmemişti belli ki.
"Artık bu isme yakıştığını düşünmüyorum. Daha iyi bir isim belki? Bakacağız, bakacağız." Adam arkasını döndü ve çevresindeki ölüleri gösterdi. "Seni şampiyonum yaptım Gümüşyüz. Sen, benim Yeminer"e karşı olan savaşımdaki en büyük silahlarımdan birisi olacaksın. Sen, ben ve müttefikimiz, savaşımızı kazanacağız!
Yeminer.. O ki yerini hak etmeyen, zavallı bir tanrı. O bizi kıskanıyor. Bizi yok etmeye çalışıyor. Hatta üzerime kendi tezahürünü bile gönderdi! Ama hepsini yendim! Artık saldırı sırası bizde! Bizde! BİZDE! NİHAHAHAHAHAHAHHAHAHAHAHAHA!!!"
Adam tuhaf bir dans yaparak yana çekildi. Hoplayıp zıplarken yanındaki zombilerden birisi küçük, çıplak bir oğlan çocuğu getirdi. Gümüşyüz"ün dayanılmaz açlığı, çocuğu görür görmez kontrol edilemez bir hale geldi.
"Hadi şampiyonum. Al, o sana ait. Bir ısırık al. Gerisi gelecektir!"
"Hayır.. İstemiyorum.. Hayır.. HAYIR!" Gümüşyüz o masum çocuğu yiyemezdi. Çok açtı ve içgüdüleri onu yemesini söylüyordu ama yiyemezdi. En fazla 4 yaşındaydı. Daha hiçbir günahı yoktu. Gümüşyüz"ün vicdanı ve inançları onu engellerdi.
Ama açlığını değil.
Gümüşyüz bedeninin kontrolünü kaybederek çocuğun üzerine atladı. Zombinin mengene gibi kavrayışından kurtulmak için debelenen çocuk, Gümüşyüz"ün kaslı bedeni tarafından yakalandığında dehşetle kaskatı kesildi. Gulyabani melek, çocuğun çıplak omzuna dişlerini geçirdiğinde çocuk ağlamaya başladı. Gümüşyüz çenesini kapatıp eti kopardığında ise kaçmaya çalıştı. Ama açlık sınır tanımıyordu. Gümüşyüz bu sefer çocuğu ters çevirip karnından bir ısırık aldı. Sonra sağ elinin parmaklarını kopardı. Ã?ocuğun çığlıkları şafakla beraber yankılanırken Gümüşyüz durmak bilmeksizin çocuğu ısırmaya devam ediyordu.
En sonunda çocuk debelenmeyi kesti. Vücudu gevşemişti. Gümüşyüz artık ısırmanın daha kolay olduğunu fark etti. Başını kaldırıp baktığında çocuğun ölmüş olduğunu gördü. Ama bunu umursamadan yemeye devam etti. Ta ki...
Arkasında, ağaçların gölgeleri içine gizlenmiş, heyula gibi boyuyla bir adam sözler önüne serildi. İki adımla gölgelerin arasından çıktı. Kapkara bir zırh kuşanmıştı. Omuzlarına koyu gri bir pelerin atmıştı. Bir eli, kınındaki kılıcının kabzasını kavramıştı. Miğferini taktığı için yüzü görünmüyordu, ama kıpkırmızı gözlerini fark etmek çok kolaydı. "Adamınıza verdiğiniz ziyafeti bölmek istemezdim haşmetli Troller, ama sanırım elf böcekleri gelmeden gitmemiz iyi olur."
Troller ismindeki rezalet yüzdeki adam aniden durdu. Tuhaf tuhaf adama baktı. "Aceleye ne hacet Lord Shadowbane? Karşımıza çıkacak her düşmanı yenecek güce sahip değil miyiz zaten?"
Gümüşyüz, Lord Shadowbane ismindeki adamın hafifçe iç çektiğini duydu. "Elbette haşmetli Troller. Ama şöyle düşünün ki eğer iki düşmanımız birbirleriyle savaşır ve birbirlerini öldürürlerse, biz de kazanan ama zayıf düşen tarafa saldırırız ve yeneriz. Daha az adam kaybederiz bu sayede de Yeminer"e karşı savaşmak için daha fazla adamımız olur."
Troller sustu ve volta atmaya başladı. Düşünüyordu görünüşe göre. En sonunda kararını vermiş olmalıydı ki aniden durdu ve lütfedercesine elini sallayarak Lord Shadowbane"in önerisini değerlendirdi. "Haklısın Lord Shadowbane. En iyisi geri çekilmek. Ama..." yüzü birden afallamış bir ifadeye büründü. "Nereye çekileceğiz ki?"
Lord Darcalus Shadowbane, kılıcının kabzasını öfkeyle daha sert kavradı. Dişlerini sıkarak cevap verdi. "Burada saklanıp, elfler saldırırken arkadan dolanacağız ve bataklıklarda bekleyeceğiz haşmetli Troller."
Troller bunları iyiye işaret saymıştı belli ki. Gülümsedi ve suratı en iğrenç halini aldı. "Görüyorum ki harekete geçmek için sabırsızlanıyorsun Lord Shadowbane. Pekala. Hadi o halde." Gümüşyüz"e döndü. "Benimle gel Gümüşyüz."
Daha Troller lafını bitirmeden, Lord Shadowbane pelerinini savurarak geri dönüp gölgelere geri girmişti. Az sonra bir atın kişnemesi duyuldu. Ardından yeleleri, kuyruğu ateşten oluşmuş, toynakları ateşle kaplanmış, kırmızı gözlü kapkara bir at gölgelerden fırladı. Ölülerin oluşturduğu çemberin etrafında bir tur attı ve ölüler Troller"ın önderliğinde seri bir şekilde gölgelere girmeye başladılar.
Gümüşyüz dehşet içinde az önce yaptıklarını düşündü. Geriye bakıp paramparça olmuş ve bedeninin çoğu yenmiş oğlan çocuğuna baktı. Açlığını engelleyememişti. şimdi doymuştu, ama açlık onu kontrolü altına almıştı. Ne yapmıştı o? Buna nasıl izin vermişti?
Gümüşyüz de adımını gölgelere attığında, Lord Shadowbane başını göğe kaldırdı ve tam o sırada üzerlerinden geçmekte olan üç örümcek yiyeni gördü. Birilerini taşıyora benziyorlardı. Muhtemelen ork devriyeleriydi. Görülmeyi göze alamazdı. Ölüm şövalyesi sert bir hareketle dizginleri çekti ve bindiği kabus ormana yönelip gözden kayboldu.
***
Böcekler hızla şehrin batısına ilerlerken, Selemor oturduğu yerden atını sakladığı ağaçlıkları gösteriyordu. Böcekler alçalırken hepsinin de gözü ister istemez güneydeki kampa gitmişti. Orklar koşuşturarak toparlanıyorlardı. Ork çavuşlarının emir böğürtüleri duyuluyordu. Kamp alanında sadece en büyük çadır kalmıştı. Burası da muhtemelen kumandan çadırıydı.
"En az on bin kişi var" diye karanlık bir edayla fısıldadı V"ladhek.
"Daha fazla." diyerek Horcoel kesin noktayı koydu.
Harbormm gözlerini en sonunda kamptan aldığında, Selemor eşliğinde böcekten indi ve ikisi ağaçlığın içine, atın yanına girdiler. Birkaç dakika sonra ağaçların içinden Harbormm, atlar ve soylarıyla ilgili ettiği küfürler eşliğinde atla fırladı. Atı kontrol etmekte zorlandığı belliydi. Hızla uzaklaşırken arkasındakilere, kendisine de uçurulacak ork kellesi bırakmaları konusunda bir şeyler böğürüyordu.
Selemor tekrar böceğe bindiğinde, Hastlisch"in komutuyla böcekler yeniden havalanırken, Horcoel"in gözüne bir şey çarptı: Görünüşe göre Bay Barra, bu sürpriz ordunun ortaya çıkışından hiç de memnun değildi.
Böcekler hızlı bir hareketle geri dönüp şehir ve ormandan arta kalanlar üzerinde uçarken, Horcoel ve Azazel aşağıdaki şekillerin Limerik Ormanı"ndan arta kalanların kıyısında toplandıklarını gördüler.
Böcekler en sonunda ormandan arta kalanları aşarak gri, ölü, çorak ve muhtemelen zehirli topraklar üzerinde uçarak bir muhtemelen yarım saat mesafede görünen dağlara doğru uçtular.
***
Urgonosh, kampın en büyük olan çadırında harita üzerinde bakınıyordu. Yolladığı kara keşif kolu katledilince, o da çare olarak havadan yollamıştı. Onlar geri döneli çok olmuştu. Ã?ğrendiklerine göre insanlar şehri terk edip, kuzeydeki dağların eteklerindeki bir kaleye sığınmışlardı.
Urgonosh"un önündeki haritada ne bir dağ, ne de bir kale görünüyordu. Limerik Ormanı"ndan daha kuzeyi çizilmemişti. Bu büyük bir sorundu. Hakkında hiçbir bilgileri olmadıkları bir araziye gidiyorlardı.
Urgonosh ve diğer böcayılar gece boyunca ne yapacaklarını düşündüler. On Kasaba vaad edildiği gibi yok edilmişti. Halkı kaçmıştı ama vaad edilen kasabanın yerle bir olmasıydı. Peki şimdi ne yapmalılardı? Devam edip halkı katletmeye mi gitmelilerdi, yoksa burada ikamet mi etmelilerdi?
En büyük sorunları ise, başlarına bela açabilecek tek kişinin de şehre onlarla birlikte gelmiş olmasıydı. Bu konuda ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Türlü öneriler sunmuşlardı. En sonunda Trush, yapabileceği bir şeyler olduğunu söyleyip gitmişti. Sonra ise ondan ses çıkmamıştı. Urgonosh da toplantıyı dağıtmış ve en azından bir saatliğine uyumalarını önermişti.
Urgonosh şimdi bir yandan toparlanıp bir yandan da keşif kolunun anlattıklarına göre kabataslak çizilmiş bölge haritasını incelerken, çadırın girişi hızla aralandı ve içeri hızla bir şekil girdi. Urgonosh refleksleri eşliğinde hızla döndüğünde gelenin Trush olduğunu gördü.
"Kaybettim." dedi sadece.
"Neyi?" diye yanıtladı Urgonosh homurdanarak toparlanırken. Sinirleri çok bozulmuştu. Koca bir ordunun ortasında ona zarar verebilecek kimse yoktu ama yine de tetikte davranıyordu.
"*O* gitti. *O*"nu hissedemiyorum. Bir şekilde kayboldu. Tamamen." Trush hayalet görmüş gibiydi.
"NE?!" Urgonosh şok ve kızgınlık içinde kükredi. "Neler diyorsun sen?! Bu nasıl mümkün olabilir?!"
"Bilmiyorum. Hiçbir fikrim yok. Bir şekilde *O*"nunla teması kaybettim. Sadece dün gece ayini yapıp önlem aldığımız için şükredebiliyorum. Savaş sırasında benim pek bir yararım dokunmaz sanırım. Ama elimden geleni yapacağım. Yine de..." Trush çaresizce ellerini iki yana açarken göstermemeye çalıştığı bir tedirginliği hissediyordu Urgonosh. O anda çadırın girişi bir kez daha aralandı. Gnorha fırtına gibi içeri daldı.
"Dün gece yolladığımız örümcek yiyen devriyesi..." diye başladı söze. Urgonosh kendisini kötü habere hazırladı. Dün geceden beri hiçbir şey yolunda gitmiyordu. "Az önce geri döndü, şehir dışına indi ve sonra tekrar havalanıp kuzeye doğru gözden kayboldu."
"LANET OLSUN!" Urgonosh yumruğunu masaya indirdi ve masa paramparça oldu. Üzerindeki harita ise yırtılıp ikiye ayrıldı. Bunun tek bir anlamı vardı: şehirde birileri hâlâ sağ idi ve bir şekilde devriyeyi-örümcek yiyenleri eğiten tek adamları-öldürüp böcekleri kontrolleri altına almışlardı. Eğer böcekler bir şekilde kontrolden çıkarsa artık onları yeniden kontrol altına almaları mucize olacaktı.
Tüm düşüncelerini başka sesler böldü. Borular... Savaş boruları...
Ã?adırın girişi son kez aralandı ve içeri bir goblin tökezleyip koşturarak girdi.
"Elf ölüler! Elf ölüler! Yüzlerce!"
Bu kadarı artık çok fazlaydı. Urgonosh tek yumrukla goblinin kafasını ezip onu yolundan çektikten sonra dışarı fırladı.
Ölüm, Limerik Ormanı"nda beden bulup dışarı çıkmıştı. Yüzlerce elf ölüsü, savaş düzeni alıyordu.
"Ã?abuk! Savaş borusunu çalın! Bu ölüleri çıktıkları toprağa geri gömün!" Urgonosh"un emri verilmişti.
Hazırlıksız yakalanan orklar, On Kasaba cadde ve sokaklarından geçip elflere ulaşmaya çabalıyorlardı ama tuzaklar, gelen ilk safların yaşamını elflerden önce almıştı.
En sonunda On Kasaba"nın kuzeyi boyunca ordunun bir kısmı toplandığında bu birliklerin kumandasını alan Gnorha, savaş borusunu çaldırttı. Kaos ordusu saldırıya geçti.
Elf gulyabanilerin arasındaki druidlerin büyüleri onları daha önce yakaladı. Yerden çıkan sarmaşıklar, ön safları oldukları yere mıhlarken elf okçuları da onları temizliyordu.
Okçuların yaylım ateşi ön safları büyük ölçüde temizlemişti. Geriye kalanları ise elflerin piyadelerinin kurbanları oldular. Sadece yirmi dakika içinde birliklerin çoğu kırılmıştı. Eğer geriden gelenler olmasaydı bu muharebe bitmiş olurdu. Buna rağmen Kaos Ordusu birlik içinde hareket etmedikleri için kayıp veriyorlardı.
Gnorha saldırıyı durdurdu. Ordunun çoğu gelene kadar bekledi. Ardından yeniden başlattı. Bir kez daha sarmaşıklar yükseldi, druidlerin çeşitli büyüleri ordunun askerlerini telef etmeye başladı. Okçuların yaylım ateşleri katliam yaptı. Piyadeler kılıçlarıyla orkları biçtiler. Ama orklar çok fazlaydı.
Druidler, Limerik Ormanı"nın sağ kalan vahşi hayvanlarını ve az sayıdaki yaşayan ağaçlarını çağırdılar.
Bir saat kadar sonra savaş bitmişti. Elflerin hepsi yeniden öldürülmüş, hayvanlar avlanmış, ağaçlar yakılmıştı. Ordu da kayıplar vermişti, evet. Ama hala bir avuç insanı ezebilecek güçteydi.
Fırtına bulutları yüzünden görünmese de güneş tepeye çıkarken Urgonosh geri çekilme borusunu çaldırttı. Bir gün daha bekleyeceklerdi. Toparlanmaları gerekiyordu.
Harbormm, sağlam sinirleri sayesinde bu şoku kolaylıkla atlatıp tuhaf tepkilerde bulunmamayı başarmıştı. Oren gitmiş olsa bile onun kutsaması hala üzerindeydi, bu yüzden gücünü kusursuzca kullanabilmişti. Azazel"in vücudu, Harbormm"un içsel homurtuları eşliğinde kutsal bir ışıkla parlamaya başlamıştı.
Bu parlama sırasında Azazel de kendisinden yayılan ışıkla kör olmuştu. Bu bir anlık parlaklıkta ışıktan başka hiçbir şeyi göremiyordu. Gözünün acısı azalırken yarasının üzerinde ve çevresinde tuhaf bir karıncalanma hissetmişti. Parçalanan gözü, sanki bir filmi geriye sarıyormuşçasına toparlanıyor, yaraları kapanıyordu.
Karıncalanma bitti ve parlak ışık söndü. Azazel"in gözleri birkaç saniyeliğine hiçbir şey göremedi. Daha sonra ışıktan kaynaklanan karanlık geçti ve dünya tekrar Azazel"in gözlerinin önüne serildi.
Sırtındaki balta yarası hâlâ mevcuttu. Gözündeki acı ise tamamen gitmişti. Sadece görüşünde hafif bir bulanıklık vardı ama tahminen bu da yakında geçerdi. Dışarıdan bakanlar ise Azazel"in gözünün iyileştiğini, ama hafif bir şişlik ile gözün hafifçe kapalı olduğunu görmüşlerdi.
Hava aydınlanıp, bulutlar sönmekte olan ateşlerin ışıklarına baskın çıkan güneş ışığını yansıtmaya başlarken, Yılmax ve Harbormm arasında başlayan tartışma, kuzeye nasıl gidecekleri ve orada ne bulacaklarını konusuna dönüşmüştü. Ellerindeki tek bilgi, Barra"nın söylediği gibi halkın kuzeye kaçmış olduğuydu.
Birkaç dakika süren tartışma, şehrin güneyinden gelen boru sesleriyle birlikte son buldu. Kaos ordusu, yürüyüş hazırlıklarına başlamıştı.
Grup aceleyle böceklere binmeye başlamıştı. Hastlisch, Harbormm, Azazel ve Barra, Pasteur"a binerken, Horcoel, V"ladhek ve Nakh Newton"a, Yılmax, Selemor ve Dekotta da Albert"a binmişlerdi. Yerleri olmadığı için Gümüşyüz"ün koca cesedini alamamışlardı. Ona bir mezar yapmaya bile vakitleri olmamıştı. Tek çareleri onu, hayatını adına verdiği Oren"e emanet etmekti.
Hastlisch"in telepatik bağı sayesinde böcekler sorun çıkarmadan havalandılar. Onlar havalanırken de güneş en sonunda görünür hale gelmişti. Işıkları, kahramanların gözlerini kamaştırırken hepsi de gözlerini kıstılar. Böcekler çoktan onlarca-belki de yüzlerce-metre havaya yükseldiklerinde kahramanların görüşleri yerine geldi...ve korkunç bir manzara gözler önüne serildi.
Limerik Ormanı yok oluyordu! Az önce bulundukları, ormanın uç kesimi dışında her yer mahvolmuştu!
Ormanın derinlikleri tamamen harap olmuş, zehirli bir bataklığı andırır hale gelmişti. Toprağı pek çok yerde zehirli gibi görünen, rengi yeşile çalan sular kaplamıştı. Bu bölge, Azazel"in kabilesinin bulunduğu bölgeydi.
Bu bölgeden uzaklaşıldığında ise ağaçlarların bir zamanlar yemyeşil olan yaprakları kararıyor, kovukları çürüyor, toprak ise kötü bir bozulmuşluk içerisinde ya simsiyah kesiliyor veya ölü bir griye dönüyordu. Sadece az önce durdukları bölgeye yakın yerler yeşil kalmıştı ve şimdi bu dehşet verici manzarayı izlerken bile ağaçlardaki kararmanın ormanın sağ kalan son bölümlerine doğru ilerlediğini ve bataklık gibi olan kesimin de genişlemeye devam ettiğini görüyorlardı.
Efsanevi druidlere ev sahipliği yapmış olan orman artık yoktu.
Gür bir boru sesi, şok içinde ormana bakan kahramanları kendilerine getirirken hepsinin dikkatini yeniden şehrin güneyine çekti. Ork ordusu toparlanmış, yürüyüş borusunu çalmıştı. Pek zamanları kalmamıştı artık.
Elflerin keskin bakışlarına sahip olan Horcoel, Azazel, Yılmax ve Barra, ormanın ölmüş ağaçlarının ve bataklıkların içinde fazlasıyla hareket olduğunu gördüler. Ne olduğu seçilemeyen yüzlerce şekil, On Kasaba"ya doğru hızlı bir şekilde hareket ediyorlardı.
Hastlisch, telepatik komutuyla böceklere hızlanmalarını söylediğinde, böcekler bu ağırlıklarla ulaşabilecekleri son hıza ulaştılar.
Daha yarın dakika bile geçmemişti ki en batıdaki böcekte uçan Barra, batı ufkunu işaret ederek Pasteur"un üzerindekilere seslendi.
"Xal l' Olath Ilhar dumon udossa jal! şuraya bakın! Görebiliyor musunuz?!"
Harbormm, Hastlisch ve Azazel, dönüp baktıklarında, Harbormm ve Hastlisch hiçbir şey göremedi. Ama Azazel elf görüş yeteneği sayesinde binlerce minik ışıltıyı seçebilmişti. Ateş ışıkları değildi bunlar, güneş ışıklarının yansımasıydı. Metalden yansıyan güneş ışıkları.
"Binlerce kişilik bir ordu var orada! Ama kime ait olduklarını bilmiyorum!" diye gördüklerini açıkladı Azazel. Rüzgarın uğultusu yüzünden sesini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalmıştı.
Harbormm ise bunların kendi saflarında olması ihtimaline biraz şüpheyle yaklaşıyordu. "Pöh! On Kasaba"nın binlerce kişilik bir gücü olsaydı, geri çekilmek yerine şehri savunurlardı! diyerek cevabı yapıştırdı.
"Araştırmak kötü fikir olmaz! Bildiğim kadarıyla batıda On Kasaba için tehdit oluşturacak bir yerleşim mevcut değil! Tam aksine yardımcı olabilecek birileri bulunabilir!" diyerek fikrini belli etti Hastlisch. Bunun orklara takviye olmasını mantık dışı buluyordu. Zaten şu anda muzaffer durumda olan orklar, bir avuç askeri de kolaylıkla yenip zaferi kesin olarak elde edebilirlerdi. Dolayısıyla bu ya alakasız bir kuvvetti, ya da On Kasaba"ya yardıma gelen bir kuvvet. Ama eğer On Kasaba"ya yardıma geliyorsa, geldiklerinde bir yıkıntı bulacaklardı sadece. Bu da geri dönmelerine neden olabilirdi. Bu durumda On Kasaba binlerce kişilik bir takviyeden mahsur kalır ve muhtemelen yenilirdi. Eğer alakası olmayan bir başka kuvvetse bile ikna edilerek yardıma getirilebilirdi.
Hastlisch bu düşüncelerini hızlı bir şekilde-öyle ki bazen yavaş konuşmayı unutup ard arda söylüyordu sözcükleri-Harbormm"a aktardı. Cüce her ne kadar homurdansa da mutabık kalmıştı.
Hastlisch"in telepatik komutu üzerine diğer üç böcek de yavaşlayıp birbirine yaklaştı. Horcoel ve V"ladhek buna oldukça sinirlenmiş gözüküyorlardı. Daha Hastlisch ağzını açamadan Horcoel ortaya atlamıştı.
"Neden durduk? Kaybedecek vaktimiz yok. Acele etmeliyiz. Doomhammer, aciliyetimizi en iyi bilenlerden birisin sanıyordum." Kaşlarını çatmıştı ve oldukça sinirlenmişe benziyordu. V"ladhek ise yumruklarını sıkmıştı. Neden bu kadar sinirlenmişlerdi ki? Hastlisch derin bir iç çekerek açıklamaya başladı. Sözlerini bitirdiğinde Horcoel dikkatle uzaktaki ışıltılara bakıyordu. Biraz düşündükten sonra başını sallayarak onayladı. "Evet, iyi fikir. Onlara elçi gibi birisini göndermek iyi olacaktır."
"Peki ama kim gidecek?" diye sordu V"ladhek. Herkes birbirine bakındı. Horcoel ise gülümseyerek tek birisine bakıyordu. "Doomhammer, Lord Oren ve tapınak şövalyeleri adına konuşacaktır. Ã?yle değil mi Doomhammer?"
Cüce homurdana homurdana herkese baktı. Görünüşe göre kendisi gitmek zorundaydı. Gerçi kesilmesi gereken binlerce ork kellesi vardı, ama Harbormm Oren"e On Kasaba"yı huzura kavuşturacağı konusunda söz vermişti. Eğer kaleye gitmekte inat ederse bir avuç adamla öldürülürdü ve verdiği sözü tutamazdı. Belki de bu orduyu getirmek, sözünü tutması için yeterli olurdu.
"Pekala, ben giderim. Ama oraya nasıl gitmemi bekliyorsunuz? Uçarak mı?"
Bir sessizlik, bir anlığına ortama hüküm sürdü. Herkes birbirine baktı. En sonunda Selemor, titrek bir sesle konuştu. "şey, şehrin batısında benim bir atım vardı. Onunla gidebilirsin."
Kimseden ses çıkmadı. Bu sadece daha fazla gecikme demekti. Ama zaten kaleye erkenden ulaşıp ne yapacaklardı ki? Hepsi başlarıyla onayladı. Başka çare yok gibiydi.
Hastlisch"in komutuyla birlikte böcekler geri dönüp Selemor"un tarif ettiği yere doğru ilerlemeye başladılar.
***
Uyan çocuğum.
Gömüldüğü karanlık, gitgide çekilip görüşünü aydınlığa bırakırken, ruhundaki boşluk da gidenden daha koyu bir karanlıkla doluyordu.
Uyan ve yüksel!
"Hayır.. İstemiyorum.. Rahat bırakın beni.."
Bana itaat et çocuğum. Karşı koyman anlamsız.
"Hayır, git başımdan.."
İTAAT ET!
Karşı koyamadı. Koyması mümkün de değildi. Bir şekilde onun zihni kendi zihnindeydi ve ona hükmediyordu. İtaat etmekten başka çaresi yoktu. Titreyerek gözkapaklarını kaldırdı ve dünyaya bir kez daha baktı...veya iğrenç görünümlü, eciş bücüş bir yüze. O pek çok güzellik görmüştü, ama bunun yanında pek çok savaş ve parçalanmış cesetler de görmüştü. Buna rağmen o yüze tiksinmeden bakamadı.
Ayağa kalk şampiyonum. Yüksel, ve itaat et!
Bir kez daha karşı koyamadı ve yavaşça yattığı yerden doğruldu. Ã?evresi pek çok ölüyle kaplıydı. Ama bu ölülerin hepsi canlı gibiydi.
Ã?evresine bakıldığında yanı başında yanmış kağıt parçaları olduğunu gördü. Silahları hala üzerindeydi. Vücuduna saplanmış oklar çıkartılmıştı. Ama en önemlisi...inanılmaz derecede açtı! Yavaş hareketlerle ayağa kalktı.
Biçimsiz suratlı adam, yüzünün dudak olabilecek kısımlarını zalim bir gülümsemeyle kıvırırken suratı daha da iğrençleşti. Memnun gözlerle onu tepeden tırnağa inceliyordu.
"Bana adını söyle şampiyonum."
Biraz duraksadı. İtaat etmek istemiyordu. Bu adam belli ki kötü birisiydi. Ona itaat edemezdi. Ama karşı koyamıyordu. Dudaklarından ismi dökülürken kendisini engelleyemedi.
"Gümüşyüz."
Adamın şekilsiz yüzü hoşnutsuzlukla buruştu. İsmi beğenmemişti belli ki.
"Artık bu isme yakıştığını düşünmüyorum. Daha iyi bir isim belki? Bakacağız, bakacağız." Adam arkasını döndü ve çevresindeki ölüleri gösterdi. "Seni şampiyonum yaptım Gümüşyüz. Sen, benim Yeminer"e karşı olan savaşımdaki en büyük silahlarımdan birisi olacaksın. Sen, ben ve müttefikimiz, savaşımızı kazanacağız!
Yeminer.. O ki yerini hak etmeyen, zavallı bir tanrı. O bizi kıskanıyor. Bizi yok etmeye çalışıyor. Hatta üzerime kendi tezahürünü bile gönderdi! Ama hepsini yendim! Artık saldırı sırası bizde! Bizde! BİZDE! NİHAHAHAHAHAHAHHAHAHAHAHAHA!!!"
Adam tuhaf bir dans yaparak yana çekildi. Hoplayıp zıplarken yanındaki zombilerden birisi küçük, çıplak bir oğlan çocuğu getirdi. Gümüşyüz"ün dayanılmaz açlığı, çocuğu görür görmez kontrol edilemez bir hale geldi.
"Hadi şampiyonum. Al, o sana ait. Bir ısırık al. Gerisi gelecektir!"
"Hayır.. İstemiyorum.. Hayır.. HAYIR!" Gümüşyüz o masum çocuğu yiyemezdi. Çok açtı ve içgüdüleri onu yemesini söylüyordu ama yiyemezdi. En fazla 4 yaşındaydı. Daha hiçbir günahı yoktu. Gümüşyüz"ün vicdanı ve inançları onu engellerdi.
Ama açlığını değil.
Gümüşyüz bedeninin kontrolünü kaybederek çocuğun üzerine atladı. Zombinin mengene gibi kavrayışından kurtulmak için debelenen çocuk, Gümüşyüz"ün kaslı bedeni tarafından yakalandığında dehşetle kaskatı kesildi. Gulyabani melek, çocuğun çıplak omzuna dişlerini geçirdiğinde çocuk ağlamaya başladı. Gümüşyüz çenesini kapatıp eti kopardığında ise kaçmaya çalıştı. Ama açlık sınır tanımıyordu. Gümüşyüz bu sefer çocuğu ters çevirip karnından bir ısırık aldı. Sonra sağ elinin parmaklarını kopardı. Ã?ocuğun çığlıkları şafakla beraber yankılanırken Gümüşyüz durmak bilmeksizin çocuğu ısırmaya devam ediyordu.
En sonunda çocuk debelenmeyi kesti. Vücudu gevşemişti. Gümüşyüz artık ısırmanın daha kolay olduğunu fark etti. Başını kaldırıp baktığında çocuğun ölmüş olduğunu gördü. Ama bunu umursamadan yemeye devam etti. Ta ki...
Arkasında, ağaçların gölgeleri içine gizlenmiş, heyula gibi boyuyla bir adam sözler önüne serildi. İki adımla gölgelerin arasından çıktı. Kapkara bir zırh kuşanmıştı. Omuzlarına koyu gri bir pelerin atmıştı. Bir eli, kınındaki kılıcının kabzasını kavramıştı. Miğferini taktığı için yüzü görünmüyordu, ama kıpkırmızı gözlerini fark etmek çok kolaydı. "Adamınıza verdiğiniz ziyafeti bölmek istemezdim haşmetli Troller, ama sanırım elf böcekleri gelmeden gitmemiz iyi olur."
Troller ismindeki rezalet yüzdeki adam aniden durdu. Tuhaf tuhaf adama baktı. "Aceleye ne hacet Lord Shadowbane? Karşımıza çıkacak her düşmanı yenecek güce sahip değil miyiz zaten?"
Gümüşyüz, Lord Shadowbane ismindeki adamın hafifçe iç çektiğini duydu. "Elbette haşmetli Troller. Ama şöyle düşünün ki eğer iki düşmanımız birbirleriyle savaşır ve birbirlerini öldürürlerse, biz de kazanan ama zayıf düşen tarafa saldırırız ve yeneriz. Daha az adam kaybederiz bu sayede de Yeminer"e karşı savaşmak için daha fazla adamımız olur."
Troller sustu ve volta atmaya başladı. Düşünüyordu görünüşe göre. En sonunda kararını vermiş olmalıydı ki aniden durdu ve lütfedercesine elini sallayarak Lord Shadowbane"in önerisini değerlendirdi. "Haklısın Lord Shadowbane. En iyisi geri çekilmek. Ama..." yüzü birden afallamış bir ifadeye büründü. "Nereye çekileceğiz ki?"
Lord Darcalus Shadowbane, kılıcının kabzasını öfkeyle daha sert kavradı. Dişlerini sıkarak cevap verdi. "Burada saklanıp, elfler saldırırken arkadan dolanacağız ve bataklıklarda bekleyeceğiz haşmetli Troller."
Troller bunları iyiye işaret saymıştı belli ki. Gülümsedi ve suratı en iğrenç halini aldı. "Görüyorum ki harekete geçmek için sabırsızlanıyorsun Lord Shadowbane. Pekala. Hadi o halde." Gümüşyüz"e döndü. "Benimle gel Gümüşyüz."
Daha Troller lafını bitirmeden, Lord Shadowbane pelerinini savurarak geri dönüp gölgelere geri girmişti. Az sonra bir atın kişnemesi duyuldu. Ardından yeleleri, kuyruğu ateşten oluşmuş, toynakları ateşle kaplanmış, kırmızı gözlü kapkara bir at gölgelerden fırladı. Ölülerin oluşturduğu çemberin etrafında bir tur attı ve ölüler Troller"ın önderliğinde seri bir şekilde gölgelere girmeye başladılar.
Gümüşyüz dehşet içinde az önce yaptıklarını düşündü. Geriye bakıp paramparça olmuş ve bedeninin çoğu yenmiş oğlan çocuğuna baktı. Açlığını engelleyememişti. şimdi doymuştu, ama açlık onu kontrolü altına almıştı. Ne yapmıştı o? Buna nasıl izin vermişti?
Gümüşyüz de adımını gölgelere attığında, Lord Shadowbane başını göğe kaldırdı ve tam o sırada üzerlerinden geçmekte olan üç örümcek yiyeni gördü. Birilerini taşıyora benziyorlardı. Muhtemelen ork devriyeleriydi. Görülmeyi göze alamazdı. Ölüm şövalyesi sert bir hareketle dizginleri çekti ve bindiği kabus ormana yönelip gözden kayboldu.
***
Böcekler hızla şehrin batısına ilerlerken, Selemor oturduğu yerden atını sakladığı ağaçlıkları gösteriyordu. Böcekler alçalırken hepsinin de gözü ister istemez güneydeki kampa gitmişti. Orklar koşuşturarak toparlanıyorlardı. Ork çavuşlarının emir böğürtüleri duyuluyordu. Kamp alanında sadece en büyük çadır kalmıştı. Burası da muhtemelen kumandan çadırıydı.
"En az on bin kişi var" diye karanlık bir edayla fısıldadı V"ladhek.
"Daha fazla." diyerek Horcoel kesin noktayı koydu.
Harbormm gözlerini en sonunda kamptan aldığında, Selemor eşliğinde böcekten indi ve ikisi ağaçlığın içine, atın yanına girdiler. Birkaç dakika sonra ağaçların içinden Harbormm, atlar ve soylarıyla ilgili ettiği küfürler eşliğinde atla fırladı. Atı kontrol etmekte zorlandığı belliydi. Hızla uzaklaşırken arkasındakilere, kendisine de uçurulacak ork kellesi bırakmaları konusunda bir şeyler böğürüyordu.
Selemor tekrar böceğe bindiğinde, Hastlisch"in komutuyla böcekler yeniden havalanırken, Horcoel"in gözüne bir şey çarptı: Görünüşe göre Bay Barra, bu sürpriz ordunun ortaya çıkışından hiç de memnun değildi.
Böcekler hızlı bir hareketle geri dönüp şehir ve ormandan arta kalanlar üzerinde uçarken, Horcoel ve Azazel aşağıdaki şekillerin Limerik Ormanı"ndan arta kalanların kıyısında toplandıklarını gördüler.
Böcekler en sonunda ormandan arta kalanları aşarak gri, ölü, çorak ve muhtemelen zehirli topraklar üzerinde uçarak bir muhtemelen yarım saat mesafede görünen dağlara doğru uçtular.
***
Urgonosh, kampın en büyük olan çadırında harita üzerinde bakınıyordu. Yolladığı kara keşif kolu katledilince, o da çare olarak havadan yollamıştı. Onlar geri döneli çok olmuştu. Ã?ğrendiklerine göre insanlar şehri terk edip, kuzeydeki dağların eteklerindeki bir kaleye sığınmışlardı.
Urgonosh"un önündeki haritada ne bir dağ, ne de bir kale görünüyordu. Limerik Ormanı"ndan daha kuzeyi çizilmemişti. Bu büyük bir sorundu. Hakkında hiçbir bilgileri olmadıkları bir araziye gidiyorlardı.
Urgonosh ve diğer böcayılar gece boyunca ne yapacaklarını düşündüler. On Kasaba vaad edildiği gibi yok edilmişti. Halkı kaçmıştı ama vaad edilen kasabanın yerle bir olmasıydı. Peki şimdi ne yapmalılardı? Devam edip halkı katletmeye mi gitmelilerdi, yoksa burada ikamet mi etmelilerdi?
En büyük sorunları ise, başlarına bela açabilecek tek kişinin de şehre onlarla birlikte gelmiş olmasıydı. Bu konuda ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Türlü öneriler sunmuşlardı. En sonunda Trush, yapabileceği bir şeyler olduğunu söyleyip gitmişti. Sonra ise ondan ses çıkmamıştı. Urgonosh da toplantıyı dağıtmış ve en azından bir saatliğine uyumalarını önermişti.
Urgonosh şimdi bir yandan toparlanıp bir yandan da keşif kolunun anlattıklarına göre kabataslak çizilmiş bölge haritasını incelerken, çadırın girişi hızla aralandı ve içeri hızla bir şekil girdi. Urgonosh refleksleri eşliğinde hızla döndüğünde gelenin Trush olduğunu gördü.
"Kaybettim." dedi sadece.
"Neyi?" diye yanıtladı Urgonosh homurdanarak toparlanırken. Sinirleri çok bozulmuştu. Koca bir ordunun ortasında ona zarar verebilecek kimse yoktu ama yine de tetikte davranıyordu.
"*O* gitti. *O*"nu hissedemiyorum. Bir şekilde kayboldu. Tamamen." Trush hayalet görmüş gibiydi.
"NE?!" Urgonosh şok ve kızgınlık içinde kükredi. "Neler diyorsun sen?! Bu nasıl mümkün olabilir?!"
"Bilmiyorum. Hiçbir fikrim yok. Bir şekilde *O*"nunla teması kaybettim. Sadece dün gece ayini yapıp önlem aldığımız için şükredebiliyorum. Savaş sırasında benim pek bir yararım dokunmaz sanırım. Ama elimden geleni yapacağım. Yine de..." Trush çaresizce ellerini iki yana açarken göstermemeye çalıştığı bir tedirginliği hissediyordu Urgonosh. O anda çadırın girişi bir kez daha aralandı. Gnorha fırtına gibi içeri daldı.
"Dün gece yolladığımız örümcek yiyen devriyesi..." diye başladı söze. Urgonosh kendisini kötü habere hazırladı. Dün geceden beri hiçbir şey yolunda gitmiyordu. "Az önce geri döndü, şehir dışına indi ve sonra tekrar havalanıp kuzeye doğru gözden kayboldu."
"LANET OLSUN!" Urgonosh yumruğunu masaya indirdi ve masa paramparça oldu. Üzerindeki harita ise yırtılıp ikiye ayrıldı. Bunun tek bir anlamı vardı: şehirde birileri hâlâ sağ idi ve bir şekilde devriyeyi-örümcek yiyenleri eğiten tek adamları-öldürüp böcekleri kontrolleri altına almışlardı. Eğer böcekler bir şekilde kontrolden çıkarsa artık onları yeniden kontrol altına almaları mucize olacaktı.
Tüm düşüncelerini başka sesler böldü. Borular... Savaş boruları...
Ã?adırın girişi son kez aralandı ve içeri bir goblin tökezleyip koşturarak girdi.
"Elf ölüler! Elf ölüler! Yüzlerce!"
Bu kadarı artık çok fazlaydı. Urgonosh tek yumrukla goblinin kafasını ezip onu yolundan çektikten sonra dışarı fırladı.
Ölüm, Limerik Ormanı"nda beden bulup dışarı çıkmıştı. Yüzlerce elf ölüsü, savaş düzeni alıyordu.
"Ã?abuk! Savaş borusunu çalın! Bu ölüleri çıktıkları toprağa geri gömün!" Urgonosh"un emri verilmişti.
Hazırlıksız yakalanan orklar, On Kasaba cadde ve sokaklarından geçip elflere ulaşmaya çabalıyorlardı ama tuzaklar, gelen ilk safların yaşamını elflerden önce almıştı.
En sonunda On Kasaba"nın kuzeyi boyunca ordunun bir kısmı toplandığında bu birliklerin kumandasını alan Gnorha, savaş borusunu çaldırttı. Kaos ordusu saldırıya geçti.
Elf gulyabanilerin arasındaki druidlerin büyüleri onları daha önce yakaladı. Yerden çıkan sarmaşıklar, ön safları oldukları yere mıhlarken elf okçuları da onları temizliyordu.
Okçuların yaylım ateşi ön safları büyük ölçüde temizlemişti. Geriye kalanları ise elflerin piyadelerinin kurbanları oldular. Sadece yirmi dakika içinde birliklerin çoğu kırılmıştı. Eğer geriden gelenler olmasaydı bu muharebe bitmiş olurdu. Buna rağmen Kaos Ordusu birlik içinde hareket etmedikleri için kayıp veriyorlardı.
Gnorha saldırıyı durdurdu. Ordunun çoğu gelene kadar bekledi. Ardından yeniden başlattı. Bir kez daha sarmaşıklar yükseldi, druidlerin çeşitli büyüleri ordunun askerlerini telef etmeye başladı. Okçuların yaylım ateşleri katliam yaptı. Piyadeler kılıçlarıyla orkları biçtiler. Ama orklar çok fazlaydı.
Druidler, Limerik Ormanı"nın sağ kalan vahşi hayvanlarını ve az sayıdaki yaşayan ağaçlarını çağırdılar.
Bir saat kadar sonra savaş bitmişti. Elflerin hepsi yeniden öldürülmüş, hayvanlar avlanmış, ağaçlar yakılmıştı. Ordu da kayıplar vermişti, evet. Ama hala bir avuç insanı ezebilecek güçteydi.
Fırtına bulutları yüzünden görünmese de güneş tepeye çıkarken Urgonosh geri çekilme borusunu çaldırttı. Bir gün daha bekleyeceklerdi. Toparlanmaları gerekiyordu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Her şey planlandığı gibi gitmişti. Lord Darcalus Shadowbane, kuvvetlerini Limerik Ormanı"nın en fazla tahrip olmuş kısmına çekmişti. Troller bir köşede yeni oyuncağı Gümüşyüz"e Yeminer"le ilgili tuhaf hikayeler anlatıyordu. Lord Shadowbane ise gelecek hamlelerini düşünüyordu.
Gulyabanilerden birisi yanına gelip selam durdu. "Emirleriniz nelerdir efendim?"
Gulyabanilerden birisi yanına gelip selam durdu. "Emirleriniz nelerdir efendim?"
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Böcekler en sonunda dağa varmayı başarmıştı. Yaklaştıkça dağın eteklerinde bir kalenin var olduğunu gördüler. İçerideki hareketliliğe bakılırsa On Kasaba mültecileri buraya gelmişlerdi. Görebildikleri kadarıyla pek çok bina olmasına rağmen halk buralara güvenememiş ve sokaklara kurdukları derme çatma çadırlarda sabahlamışlardı. Kasaba muhafızları ise surlara ve kaleye konuşlanmışlardı. Surdaki kapılar ardına dek açıktı. Hiçbir savunma önlemi alınmamıştı. Cervantes neden bu kadar gevşek davranıyordu ki?
Hastlisch"in komutuyla böcekler kale içinde bir açıklığa doğru inerken, askerler telaşla okalrını doğrulttular ama görebilenler Sör Horcoel ve Sör V"ladhek"i tanıyınca bu sorun da çözüldü. İkisinin geri dönüşüyle birlikte askerlerin morali artmışa benziyordu.
Böcekler, ileride toplanmış kızgın bir kalabalığın ötesine inmişlerdi. Böceklerin indiği yerden bakınca birkaç kasaba muhafızı görülüyordu. Onlardan da ilerideyse kızgın kalabalık çevreledikleri bir şeylere saldırıyordu.Ã?bür yanlarında ise pek çok kobold ve birkaç kasaba muhafızı dizilmişti. Gruptan kimse neler olduğunu anlayamamıştı. Muhtemelen bekledikleri hoş geldin partisi bu değildi.
Nakh"ın yaşadığı manastır böyle kalabalık değildi. Her nedense bu kalabalık yarı orku ürkütmüştü.
Azazel ise ormanın yok olmasının verdiği şokun ardından ağaçlardan bu kadar uzak bir yere geldiği için feci bir özlem duyuyordu.
Yolculuk boyunca Hastlisch"in çantasının içine saklanmış olan Schön, kurduklarını anlayınca keyifle çantadan çıkıp Hastlisch"in-son zamanlarda sık sık ısırılıp tırmalandığı için çizik çizik olmuş-keline konmuştu.
Selemor, çocukluğundan hatırladığı pek çok tanıdık sima görmüştü kalabalıkta. Geçmişi onu bir kez daha sarmıştı. Babası neredeydi acaba?
Yılmax bir kez daha insanlarla dolu bir yere gelmişti. Yüzeyde yaşadığı yedi yıl boyunca Büyücülük Kulesi"ndeki dışında hiçbir insan topluluğu tarafından hoş karşılanmamıştı. Yaşadıkları da bu topluluğa temkinli yaklaşması için yeterliydi.
Horcoel ve V"ladhek, kısa süre önce ayrıldıkları On Kasaba halkına geri dönmüşlerdi. İkisi de tanıdıkları ve tanımadıkları yüzleri anımsıyorlardı.
Dekotta ise ilk olarak Zaly ile birlikte ulaşmaya çalıştıkları On Kasaba halkına sonunda ulaşmayı başarmıştı. Mültecilerin zavallı hallerini görünce onlara acımadan edemedi; ama kesinlikle kendisine acıdığı kadar değil. Yeminer"in kaybını hâlâ hissediyordu.
Kalabalıkla boğuşmakta olan Salvador ise halen koboldu korumaya çalışıyordu ama başarılı olamıyordu. Askerleri harekete geçmek için emir bekliyorlardı. Cervantes ise hala diz çöküp kaybı için yas tutuyordu.
Slach ve Maximillian ise geride sessizce olan biteni izliyorlardı. Bu kalabalığın neden toplandığına dair en ufak bir fikirleri yoktu. Cervantes oraya gittiği halde neden hala bir şey olmuyordu?
RP Dışı Not:
Horcoel --> +1 level
V"ladhek --> +2 level
Nakh --> +1 level
Azazel --> +1 level
Yılmax --> +1 level
Hastlisch --> +1 level
Hastlisch"in komutuyla böcekler kale içinde bir açıklığa doğru inerken, askerler telaşla okalrını doğrulttular ama görebilenler Sör Horcoel ve Sör V"ladhek"i tanıyınca bu sorun da çözüldü. İkisinin geri dönüşüyle birlikte askerlerin morali artmışa benziyordu.
Böcekler, ileride toplanmış kızgın bir kalabalığın ötesine inmişlerdi. Böceklerin indiği yerden bakınca birkaç kasaba muhafızı görülüyordu. Onlardan da ilerideyse kızgın kalabalık çevreledikleri bir şeylere saldırıyordu.Ã?bür yanlarında ise pek çok kobold ve birkaç kasaba muhafızı dizilmişti. Gruptan kimse neler olduğunu anlayamamıştı. Muhtemelen bekledikleri hoş geldin partisi bu değildi.
Nakh"ın yaşadığı manastır böyle kalabalık değildi. Her nedense bu kalabalık yarı orku ürkütmüştü.
Azazel ise ormanın yok olmasının verdiği şokun ardından ağaçlardan bu kadar uzak bir yere geldiği için feci bir özlem duyuyordu.
Yolculuk boyunca Hastlisch"in çantasının içine saklanmış olan Schön, kurduklarını anlayınca keyifle çantadan çıkıp Hastlisch"in-son zamanlarda sık sık ısırılıp tırmalandığı için çizik çizik olmuş-keline konmuştu.
Selemor, çocukluğundan hatırladığı pek çok tanıdık sima görmüştü kalabalıkta. Geçmişi onu bir kez daha sarmıştı. Babası neredeydi acaba?
Yılmax bir kez daha insanlarla dolu bir yere gelmişti. Yüzeyde yaşadığı yedi yıl boyunca Büyücülük Kulesi"ndeki dışında hiçbir insan topluluğu tarafından hoş karşılanmamıştı. Yaşadıkları da bu topluluğa temkinli yaklaşması için yeterliydi.
Horcoel ve V"ladhek, kısa süre önce ayrıldıkları On Kasaba halkına geri dönmüşlerdi. İkisi de tanıdıkları ve tanımadıkları yüzleri anımsıyorlardı.
Dekotta ise ilk olarak Zaly ile birlikte ulaşmaya çalıştıkları On Kasaba halkına sonunda ulaşmayı başarmıştı. Mültecilerin zavallı hallerini görünce onlara acımadan edemedi; ama kesinlikle kendisine acıdığı kadar değil. Yeminer"in kaybını hâlâ hissediyordu.
Kalabalıkla boğuşmakta olan Salvador ise halen koboldu korumaya çalışıyordu ama başarılı olamıyordu. Askerleri harekete geçmek için emir bekliyorlardı. Cervantes ise hala diz çöküp kaybı için yas tutuyordu.
Slach ve Maximillian ise geride sessizce olan biteni izliyorlardı. Bu kalabalığın neden toplandığına dair en ufak bir fikirleri yoktu. Cervantes oraya gittiği halde neden hala bir şey olmuyordu?
RP Dışı Not:
Horcoel --> +1 level
V"ladhek --> +2 level
Nakh --> +1 level
Azazel --> +1 level
Yılmax --> +1 level
Hastlisch --> +1 level
Last edited by Lord Necros on Sat Mar 04, 2006 5:44 am, edited 1 time in total.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
İksiri verdikten yaklaşık otuz saniye sonra kadının kasılmaları azalmaya başlamıştı. Ã?ığlıkları azalmaya ve iniltileri duraksamaya yüz tutmuştu.
Adamın aldığı derin nefes ile Ilyamain, adamın sevincini tahmin edebiliyordu. Adam, Ilyamain"in ellerini tutup onları öptü, öptü, öptü.
"Minnettarım Hanımım, size minnettarım. Bir ömür boyu bu iyiliğinizi ödeyemem. Artık sizin hizmetinizdeyim Hanımım. Ne arzu ediyorsanız söyleyin bana."
Adamın türlü teklifleri ve zırvalamaları görünüşe göre Ilyamain kesmezse sonlanmayacaktı.
Adamın aldığı derin nefes ile Ilyamain, adamın sevincini tahmin edebiliyordu. Adam, Ilyamain"in ellerini tutup onları öptü, öptü, öptü.
"Minnettarım Hanımım, size minnettarım. Bir ömür boyu bu iyiliğinizi ödeyemem. Artık sizin hizmetinizdeyim Hanımım. Ne arzu ediyorsanız söyleyin bana."
Adamın türlü teklifleri ve zırvalamaları görünüşe göre Ilyamain kesmezse sonlanmayacaktı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Logan
- Kullanıcı

- Posts: 1963
- Joined: Thu Apr 29, 2004 10:00 am
- Location: Gölgelerin İçinden,Kan Kusturmaya Geldim
- Contact:
Gümüşyüz Kendine baktı,ne yapıyordu Bir masum öldürmüştü, hemde bir çocuk...
öldürmekle kalmamış Yemişti Gümüşyüz artık NE olduğuna karar verememiştir.
Ölmeden önce Lord Oren onu bırakmıştı,neden sağdece gücü yetmediği için mi,cezalandırmaya yetmediği için mi. Bu sebep olamazdı Oren Kendisini bırakmıştı çünkü istemiyordu,
Peki bu adam kimdi Yeminere KArşı koymak istiyordu ama bu ordu,böel bi ordu nerde vardı,Ölüp kalkanlar ,yemineri bitirmeyi Gümüşyüzde istiyordu ama Böle değildi planları.
Gümüştüz kılıcının ucuna baktı hala melek kanatlı bir kılıçtı,sırtında Hala aynı yükü taşıyordu,kanatlarını kalkanında ki Gümüştüy amlemi artık yok olmuştu.
Gümüşyüz büyük bir şiddetle Boynundaki Gümüştüyü Cıkardı ve elerinde Arasında un ufak etti...
'' Sen beni bıraktın,Senin adaletine inamıyorum artık,adalet sağlanmaya dewam edecek ama senin kuralarınla değil ''
Kendi ile konuşuyordu Gümüşyüz Kalkanın da artık kara bir Terazi vardı.
Bİr masumu öldürmek Bu kadar Kolay ve Vicdanını bu kadar az rahatsız ederek Yapılmamalı idi.... Ama Gerçekten açlığını bastırması Yaşarken Aldığı hiç her duygunda daha ötebir şeydi...
Gözleri Kendisini kaldıran Adamı aradı , Onu gördüğünde Kısık bir Sesle
'' Bana Tekrar şans VErdin,Seni Zafere Götüreceğim Kan istiyorsan kan ,öç istiyorsan Üç alınacak Sen yeterki emret ''
bunu söliyen Gümüşyüz olamazdı,kalbi hayır desede Kalbide kontrol eden beyin bunu sölüyordu...
öldürmekle kalmamış Yemişti Gümüşyüz artık NE olduğuna karar verememiştir.
Ölmeden önce Lord Oren onu bırakmıştı,neden sağdece gücü yetmediği için mi,cezalandırmaya yetmediği için mi. Bu sebep olamazdı Oren Kendisini bırakmıştı çünkü istemiyordu,
Peki bu adam kimdi Yeminere KArşı koymak istiyordu ama bu ordu,böel bi ordu nerde vardı,Ölüp kalkanlar ,yemineri bitirmeyi Gümüşyüzde istiyordu ama Böle değildi planları.
Gümüştüz kılıcının ucuna baktı hala melek kanatlı bir kılıçtı,sırtında Hala aynı yükü taşıyordu,kanatlarını kalkanında ki Gümüştüy amlemi artık yok olmuştu.
Gümüşyüz büyük bir şiddetle Boynundaki Gümüştüyü Cıkardı ve elerinde Arasında un ufak etti...
'' Sen beni bıraktın,Senin adaletine inamıyorum artık,adalet sağlanmaya dewam edecek ama senin kuralarınla değil ''
Kendi ile konuşuyordu Gümüşyüz Kalkanın da artık kara bir Terazi vardı.
Bİr masumu öldürmek Bu kadar Kolay ve Vicdanını bu kadar az rahatsız ederek Yapılmamalı idi.... Ama Gerçekten açlığını bastırması Yaşarken Aldığı hiç her duygunda daha ötebir şeydi...
Gözleri Kendisini kaldıran Adamı aradı , Onu gördüğünde Kısık bir Sesle
'' Bana Tekrar şans VErdin,Seni Zafere Götüreceğim Kan istiyorsan kan ,öç istiyorsan Üç alınacak Sen yeterki emret ''
bunu söliyen Gümüşyüz olamazdı,kalbi hayır desede Kalbide kontrol eden beyin bunu sölüyordu...
Ã?LÃ?M NEREDEN VE NASİL GELİRSE GELSİN!!! Savas Nağralarmız kulakdan kulaga yayilacaksa ve silahlarimiz elden ele gececekse ve baskalari silah sesleriyle,savas ve zafer narâlariyla cenazelerimize agit yakacaksa Ã?LÃ?M HOS GELDİ SEF
V'ladhek böceğin üzerinde uçarken aklına gördüğü olağanüstü ordu tekrar girdi..Binlerce kişilik bir ordu...Sadece tek bir amaç ile yürüyorlardı ve önlerine ne gelirse gelsin herşeyi kasıp kavuruyorlardı..İnsanlara ölümün bu kadar normal geldiği bir dünya da bu kadar korku gezmesi..V'ladhek orduyu aklından çıkaramıyordu..Tek amaçları vardı o da on kasaba halkını ortadan kaldırmak..
"Ne olursa olsun o ordu bizim gücümüzle karşı çıkmadan hiç bir yeri alamayacak.." diye geçirdi aklından..Bu kadar kin ve nefrete kim karşı koyabilirdi ki...Böyle bir güce..Ama Savaşlar..Asla sayıyla kazanılmaz..Özellikle de beyinsiz orcların karşısında..Yine de sayılarının fazla olması V'ladhek in yüzünü asmasına yetiyordu..
Belki karamsar düşünmemeliydi ama durum ortadaydı..Daha savunabilecek orduları olup olmadığını bilmeden yenmek hakkındaki düşünceler saçmaydı..Ama sayıları ne olursa olsun onların karşılarına geçeceklerdi..Onların karşısına çıkacaklardı.
Yüzüne ve bedenine çarpan rüzgar güneşin bedeni üzerinde yaptığı bunalmayı geçirmişti..Hala orc ordusunu düşünürken böcekler durmaya başladı Horcoel neden durulduğunu sordu ve aşşağı baktığında güneşin metal üzerindeki parlaklığı gözüne çarptı..Yüzlerce asker aşşağıdaydı kendi amaçlarındansa belki on kasaba halkının kaderini değiştirebilecek yüzlerce asker..
Birinin inmesi kararlaştırıldığında V'ladhek olduğu yerde doğruldu ve " Peki ama kim inecek " diye sordu diğerlerine bakarak..
Horcoel ise gülümseyerek tek birisine bakıyordu. "Doomhammer, Lord Oren ve tapınak şövalyeleri adına konuşacaktır. Ã?yle değil mi Doomhammer?"
Harbormm olduğu yerde söylendi ve daha sonra kabul ettiğini belirtti..
V'ladhek birşey demeden Doomhammer ı süzdü ve hiçbirşey demeden bekledi..O sırada bir sürü fikir atılmış ve olaylar olmuştu..Selemor un atını almak ve cücenin bir ata binmesini izlemek gibi..Harbormm orduyla görüşmeye gitmişti V'ladhek umuyordu ki anlaşma sağlanırdı yoksa..Kaderler değişebilirdi..Tek bir kader değil binlerce insanın kaderi..
Böcekler en sonunda kuzey de bahsedilen yere geldiğinde derin bir iç çekti V'ladhek.On kasabada kalan çoğu kişi buradaydı..En azından kaçmayı başarabilenler..Dışarıda ev olmasına rağmen insanlar çadırlarda kalıyorlardı herhalde kimse evlere güvenemiyordu ama niye ki?.
Ayrıca sur kapıları ardına kadar açık hiç bir hazırlık göze çarpmıyordu..Neden kimse hazırlık yapmıyordu?Kızgın kalabalığın arasına indiklerinde zaten gerilmiş sinirlerle gelen bir kaç muhafız kendilerine kılıç ve ok çekti ama daha sonra Horcoel ve V'ladhek'i görünce rahatlama eşliğinde silahlarını indirdiler.
Kendilerinin geldiğine memnun gibi görünüyorlardı on kasaba muhafızları..En küçük yardım bile onların cılız umutlarını yeşertmek için yeterdi..V'ladhek gözleri ile Cervantes i aradı onu göremiyordu ama kalabalık vardı.
İleride kalabalık bir şeyin etrafında durmuş kızgın bağırışlarla birbirlerine birşey diyorlardı..Kasabada sanki umutsuzluktan dolayı herkes heran herşeye kızabiliyordu.Oradaki olay neydi acaba.V'ladhek daha fazla düşünmek yerine biraz ilerledi ve yanlarında duran muhafızlara ciddiyetle " Burada neler oluyor?Kalabalık neden toplandı?Neden hazırlık yapılmıyor? " birşeyleri anlamaya çalışarak etrafa bakıyordu ve sonunda gözlerini tekrar soru sorduğu muhafıza çevirdi cevabı sabırsızlıkla bekleyerek..
"Ne olursa olsun o ordu bizim gücümüzle karşı çıkmadan hiç bir yeri alamayacak.." diye geçirdi aklından..Bu kadar kin ve nefrete kim karşı koyabilirdi ki...Böyle bir güce..Ama Savaşlar..Asla sayıyla kazanılmaz..Özellikle de beyinsiz orcların karşısında..Yine de sayılarının fazla olması V'ladhek in yüzünü asmasına yetiyordu..
Belki karamsar düşünmemeliydi ama durum ortadaydı..Daha savunabilecek orduları olup olmadığını bilmeden yenmek hakkındaki düşünceler saçmaydı..Ama sayıları ne olursa olsun onların karşılarına geçeceklerdi..Onların karşısına çıkacaklardı.
Yüzüne ve bedenine çarpan rüzgar güneşin bedeni üzerinde yaptığı bunalmayı geçirmişti..Hala orc ordusunu düşünürken böcekler durmaya başladı Horcoel neden durulduğunu sordu ve aşşağı baktığında güneşin metal üzerindeki parlaklığı gözüne çarptı..Yüzlerce asker aşşağıdaydı kendi amaçlarındansa belki on kasaba halkının kaderini değiştirebilecek yüzlerce asker..
Birinin inmesi kararlaştırıldığında V'ladhek olduğu yerde doğruldu ve " Peki ama kim inecek " diye sordu diğerlerine bakarak..
Horcoel ise gülümseyerek tek birisine bakıyordu. "Doomhammer, Lord Oren ve tapınak şövalyeleri adına konuşacaktır. Ã?yle değil mi Doomhammer?"
Harbormm olduğu yerde söylendi ve daha sonra kabul ettiğini belirtti..
V'ladhek birşey demeden Doomhammer ı süzdü ve hiçbirşey demeden bekledi..O sırada bir sürü fikir atılmış ve olaylar olmuştu..Selemor un atını almak ve cücenin bir ata binmesini izlemek gibi..Harbormm orduyla görüşmeye gitmişti V'ladhek umuyordu ki anlaşma sağlanırdı yoksa..Kaderler değişebilirdi..Tek bir kader değil binlerce insanın kaderi..
Böcekler en sonunda kuzey de bahsedilen yere geldiğinde derin bir iç çekti V'ladhek.On kasabada kalan çoğu kişi buradaydı..En azından kaçmayı başarabilenler..Dışarıda ev olmasına rağmen insanlar çadırlarda kalıyorlardı herhalde kimse evlere güvenemiyordu ama niye ki?.
Ayrıca sur kapıları ardına kadar açık hiç bir hazırlık göze çarpmıyordu..Neden kimse hazırlık yapmıyordu?Kızgın kalabalığın arasına indiklerinde zaten gerilmiş sinirlerle gelen bir kaç muhafız kendilerine kılıç ve ok çekti ama daha sonra Horcoel ve V'ladhek'i görünce rahatlama eşliğinde silahlarını indirdiler.
Kendilerinin geldiğine memnun gibi görünüyorlardı on kasaba muhafızları..En küçük yardım bile onların cılız umutlarını yeşertmek için yeterdi..V'ladhek gözleri ile Cervantes i aradı onu göremiyordu ama kalabalık vardı.
İleride kalabalık bir şeyin etrafında durmuş kızgın bağırışlarla birbirlerine birşey diyorlardı..Kasabada sanki umutsuzluktan dolayı herkes heran herşeye kızabiliyordu.Oradaki olay neydi acaba.V'ladhek daha fazla düşünmek yerine biraz ilerledi ve yanlarında duran muhafızlara ciddiyetle " Burada neler oluyor?Kalabalık neden toplandı?Neden hazırlık yapılmıyor? " birşeyleri anlamaya çalışarak etrafa bakıyordu ve sonunda gözlerini tekrar soru sorduğu muhafıza çevirdi cevabı sabırsızlıkla bekleyerek..
Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
Salvador artık yavaş yavaş sinirlerinin yıprandığını hissetti. Kendi askerlerini çağıracaktı ama adamların ellerinde şu an mağarada kaybedilen insanlar vardı. Onların bu kalabalığın içine girmeleri işleri daha da zora sokardı. şehirdeki diğer muhafızlar niye hala duruyurlardı ? Cervantes e bakınca onunda bir şey yapamayacağı belliydi. Kargaşada bir şeylerin tepelerinden uçup geçtiğini zorda olsa fark etti. Ama halk hiç umursamamış gibi görünüyordu. Emirlerini bekleyen askerlerden 2 tanesinin yanına gelmesini işaret etti.
İnsanları durduramayacaktı anlaşılan. Bu kobolt u buradan çıkarmak zorundaydı. Bu insanlara diğer koboltları nasıl kabul ettirecekti peki?
Bütün herşey kötü mü gitmek zorundaydı?
Askerleri gelince birisini başka muhafızlar çağırmaya gönderecekti. Aynı zamanda da diğer askerlerinde gitmelerini isteyecekti. Ölüleri şehir merkezinde tutmanın bir anlamı olmazdı. Yaralarıda sarılmalıydı. Diğer askeri de kendisine yardım etmesi için yanında durmasını emredecekti...
İnsanları durduramayacaktı anlaşılan. Bu kobolt u buradan çıkarmak zorundaydı. Bu insanlara diğer koboltları nasıl kabul ettirecekti peki?
Bütün herşey kötü mü gitmek zorundaydı?
Askerleri gelince birisini başka muhafızlar çağırmaya gönderecekti. Aynı zamanda da diğer askerlerinde gitmelerini isteyecekti. Ölüleri şehir merkezinde tutmanın bir anlamı olmazdı. Yaralarıda sarılmalıydı. Diğer askeri de kendisine yardım etmesi için yanında durmasını emredecekti...
Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.
Dekotta indiklerinden beri çevreyi gözlemliyordu, anlaşıldığı kadarı ile oldukça fazla kişi kaçmayı başarmıştı ve yine duyduklarından çıkardığı kadarı ile bu adamların dahi buraya gelen orduya karşı koyma şansı yoktu. Hiçbir hazırlık göremedi Yeminer rahibi, ne surlar güçlendiriliyor ne de savaş silahları yapılıyordu. Sanki bir teslimiyet, ya da aptalca bir inanç kol geziyordu ortalıkta ama Yeminer rahibi biraz daha inceledikten sonra buradakilerin bundan da mahrum olduklarını gördü. Ne acınası durumdalar diye düşünürken hala kendi acısını düşünüyor, yanlızlığını, terk edilmişliğini dışa vurmamaya çalışıyordu.
"Ne kadar uzaktasın Lordum, dualarım yüce kulaklarına geliyor mu ? Sesimi duyuyor musun ?" dedi Dekotta içten içe ama yine sessizlik onu karşıladı. Karanlık rahip bundan fazlasını da beklemiyordu. Kendi kararları ve Bekçi'nin onayı doğrultusunda bu görevdeydi ve ne olursa olsun bu işi başaracaktı.
Bu esnada çevreyi inceliyordu rahip, acaba bir şans var mı ? diye bakıyor ve kendisi için en uygun stratejiyi belirlemeye çalışıyordu. Geldiği gurupla birbirlerine yakın yürüyorlardı ve Dekotta'nın başka şansı da yoktu. Burayı bilmiyor ve burada tanınmıyordu, ayrıca görüldüğü üzre gurubundaki kişiler burada saygı duyulan kişilerdi. Onlar sayesinde rahip kendisi için en önemli şey olanları, bilgiyi daha rahat bulabileceğini umuyordu. Bu nedenle gurubuna yakın kaldı, onların konuştuıklarını dinledi, baktıklarına baktı. Rahip bilge bir adamdı ve bu bilgiisni nasıl bilgi alınacağını çok iyi bilmesine borçluydu.
"Ne kadar uzaktasın Lordum, dualarım yüce kulaklarına geliyor mu ? Sesimi duyuyor musun ?" dedi Dekotta içten içe ama yine sessizlik onu karşıladı. Karanlık rahip bundan fazlasını da beklemiyordu. Kendi kararları ve Bekçi'nin onayı doğrultusunda bu görevdeydi ve ne olursa olsun bu işi başaracaktı.
Bu esnada çevreyi inceliyordu rahip, acaba bir şans var mı ? diye bakıyor ve kendisi için en uygun stratejiyi belirlemeye çalışıyordu. Geldiği gurupla birbirlerine yakın yürüyorlardı ve Dekotta'nın başka şansı da yoktu. Burayı bilmiyor ve burada tanınmıyordu, ayrıca görüldüğü üzre gurubundaki kişiler burada saygı duyulan kişilerdi. Onlar sayesinde rahip kendisi için en önemli şey olanları, bilgiyi daha rahat bulabileceğini umuyordu. Bu nedenle gurubuna yakın kaldı, onların konuştuıklarını dinledi, baktıklarına baktı. Rahip bilge bir adamdı ve bu bilgiisni nasıl bilgi alınacağını çok iyi bilmesine borçluydu.
Lord Darcalus zırhlı elini havaya kaldırdı:Necros_Spellweaver wrote:Gulyabanilerden birisi yanına gelip selam durdu. "Emirleriniz nelerdir efendim?"
"Sadece bekleyeceğiz. Zamanı geldiğinde saldırıya geçeceğiz. bir sonraki emrime kadar kendinizi gizlemeye v beklemeye devam edin." dedi otoriter ses tonu ile. Havaya kalkmış elini yana doğru sallayarak uğursuz yaratığın onu yalnız bırakmasını sağladı.
Limerik ormanının ölü elfleri orduya karşı saldırıya geçmişti ama bu sonuç negatif idi. Elf ölüleri o orduyla başa çıkamazdı..
şimdi ise orkların 10 kasabayı tamamen yıkmalarını bekleyeceklerdi. Yenen taraf kim olursa olsun güçsüz düşecekti ve Lord Darcalus onlarla yüzleşecekti.
Miğferinin altındaki kavuniçi rengindeki gözleri kısıldı ve ileriye odaklandı. Düşmanların zayıf yanlarını kullanmayı gerçekten seviyordu...
-I grow tired of shouting battle cries when fighting this mage. Boo will finish his eyeballs once and for all, so he does not rise again! Evil, meet my sword! SWORD, MEET EVİL!!
-
Black_Rider
- Kullanıcı

- Posts: 230
- Joined: Tue Aug 17, 2004 10:00 am
- Location: İst
- Contact:
Grup, böceklere bindikten sonra havalandılar.Dehşet bir görüntü onları bekliyordu.Binlerce kisilik bir ordu her yerı yıkıp savuruyordu.Bir anda borazanlar çaldı ve beklenen an gelmişti ordu harekete geçiyordu.Halkının bu orduya karsı koyacak gucu olmadıgını büyücü çok iyi biliyordu.Selemorun içini büyük bir hüzün kapladı artık herseyın sonuna gelmişlerdi.Bu savaş hepsinin kaderini belirliyecekti iyi yada kötü.
Böcekler hızlarını yavaşlatıp durmuşlardı.Büyücü niçin durduklarına bir anlam veremedi.Yeterince zaman kaybetmişlerdi zaten.Kurt lordunun sesini duydu büyücü "Binlerce kişilik bir ordu var orada! Ama kime ait olduklarını bilmiyorum!"dedi Azazel.Gnome aşağı inip araştırmayı önerdi.Kısa bir tartısmadan sonra birisinin aşagı gonderılmesı karsılastırıldı.Cüce bu teklifi homurdanarak ustlenmek zorunda kalmıştı.
"Pekala, ben giderim. Ama oraya nasıl gitmemi bekliyorsunuz? Uçarak mı?" dedi cüce.Bir an sessizlik ortama sahip oldu.Selemorun aklına atı gelmişti.Onu kasabasının batısını bırakmıştı.Selemor, titrek bir sesle konuştu. "şey, şehrin batısında benim bir atım vardı. Onunla gidebilirsin."dedi cüceye.
Cüceyi bıraktıktan sonra yine yola koyuldular.Dağın eteklerindeki kale gözükmüştü.Bocekler kalenın içindeki açıklıga indiler.Selemor bocekten inip etrafta neler döndügünü anlamaya çalışıyordu.Büyücü çevresini gozlemlekledikten sonra baya bir öfkelenmişti.Bu ne biçim ahmaklıktı!Hiç bir savunma hareketi göremiyordu.Kalenin kapıları ardına kadar açıktı.Savaş için hiç bir hazırlık göremedi büyücü.Etrafına baktığında bazı tanıdık semalar gordugunde babasını hatırladı Selemor.Ona derhal ulasmalıydı.Büyücü Elemsara"Benimle gel Elemsar.Babamı bulmalıyız ondan bilgi alabiliriz dedi sadece onun duyabilecegi sesle.Selemor babasını aramaya koyulacaktı eger onu goremezse tanıdıgı ınsanlara babasını sorabilirdi.Babasını nasıl olsa kasabada iyi tanılırdı.
Böcekler hızlarını yavaşlatıp durmuşlardı.Büyücü niçin durduklarına bir anlam veremedi.Yeterince zaman kaybetmişlerdi zaten.Kurt lordunun sesini duydu büyücü "Binlerce kişilik bir ordu var orada! Ama kime ait olduklarını bilmiyorum!"dedi Azazel.Gnome aşağı inip araştırmayı önerdi.Kısa bir tartısmadan sonra birisinin aşagı gonderılmesı karsılastırıldı.Cüce bu teklifi homurdanarak ustlenmek zorunda kalmıştı.
"Pekala, ben giderim. Ama oraya nasıl gitmemi bekliyorsunuz? Uçarak mı?" dedi cüce.Bir an sessizlik ortama sahip oldu.Selemorun aklına atı gelmişti.Onu kasabasının batısını bırakmıştı.Selemor, titrek bir sesle konuştu. "şey, şehrin batısında benim bir atım vardı. Onunla gidebilirsin."dedi cüceye.
Cüceyi bıraktıktan sonra yine yola koyuldular.Dağın eteklerindeki kale gözükmüştü.Bocekler kalenın içindeki açıklıga indiler.Selemor bocekten inip etrafta neler döndügünü anlamaya çalışıyordu.Büyücü çevresini gozlemlekledikten sonra baya bir öfkelenmişti.Bu ne biçim ahmaklıktı!Hiç bir savunma hareketi göremiyordu.Kalenin kapıları ardına kadar açıktı.Savaş için hiç bir hazırlık göremedi büyücü.Etrafına baktığında bazı tanıdık semalar gordugunde babasını hatırladı Selemor.Ona derhal ulasmalıydı.Büyücü Elemsara"Benimle gel Elemsar.Babamı bulmalıyız ondan bilgi alabiliriz dedi sadece onun duyabilecegi sesle.Selemor babasını aramaya koyulacaktı eger onu goremezse tanıdıgı ınsanlara babasını sorabilirdi.Babasını nasıl olsa kasabada iyi tanılırdı.
Herkes aya benzer.Karanlık bir tarafı vardır ve bunu hiç kimseye göstermez... Enter the Ghost Lake The waters whisper of something brooding no way out of here) Son of Dark --------------- Isim:Denikron Githalas Irk:Human Sinif:Wi
Bu kalabalık, bu yer, öfkeli insanlar, zırhlı adamlar Nakh nasıl bir yere geldiklerine anlam verememişti ayrıca burada hiç huzurlu değildi, kendini buraya inanılmaz yabancı hissediyordu.
Nakh beraber yolculuk ettikleri,aynı böceye bindiği insanlarla hiç konuşmamıştı, bu kişilerle daha tanışmamıştı bile apar topar bu yere gelmişlerdi.Yol boyuncada çok az konuşma olmuştu zaten.Herkes düşünceliydi herkesin aklını kurcalıyan bir şey vardı, bu yüzlerinden anlaşılıyordu.Halktada bir panik havası, bir telaş bir korku vardı bu belirtiler oldukça açık ve netti herkeseten korktukları için herkese her şeye saldırabilecek durumdaydılar.Acaba kendilerinden farklı olan kişileri ne ölçüde kabulleneceklerdi.Keşişin aklına aniden Yılmax'ın,ona benzeyen diyer kişinin ve kendi görünüşleri gelmişti...
Yarım_ork Yılmax'ın yanına doğru yanaşırken aklına gelen soruyu sormadan önce Yılmax'ın bu sorunun cevabını bilmesini umdu.
"Burası nasıl bir yer, bu insanlar sakin düşünüp, bilge kararlar vermek yerine böyle bir panik havası yaratıp kendilerini nasıl ümitsizliğe sürüklüyorlar?"
Nakh sorusunu Yılmax'a yöneltmişti fakat bakışlarını kobolt'un etrafındaki zırhlı muhafızlardan ve kızgın ve panik halindeki kalabalıktan ayıramıyordu.
Nakh beraber yolculuk ettikleri,aynı böceye bindiği insanlarla hiç konuşmamıştı, bu kişilerle daha tanışmamıştı bile apar topar bu yere gelmişlerdi.Yol boyuncada çok az konuşma olmuştu zaten.Herkes düşünceliydi herkesin aklını kurcalıyan bir şey vardı, bu yüzlerinden anlaşılıyordu.Halktada bir panik havası, bir telaş bir korku vardı bu belirtiler oldukça açık ve netti herkeseten korktukları için herkese her şeye saldırabilecek durumdaydılar.Acaba kendilerinden farklı olan kişileri ne ölçüde kabulleneceklerdi.Keşişin aklına aniden Yılmax'ın,ona benzeyen diyer kişinin ve kendi görünüşleri gelmişti...
Yarım_ork Yılmax'ın yanına doğru yanaşırken aklına gelen soruyu sormadan önce Yılmax'ın bu sorunun cevabını bilmesini umdu.
"Burası nasıl bir yer, bu insanlar sakin düşünüp, bilge kararlar vermek yerine böyle bir panik havası yaratıp kendilerini nasıl ümitsizliğe sürüklüyorlar?"
Nakh sorusunu Yılmax'a yöneltmişti fakat bakışlarını kobolt'un etrafındaki zırhlı muhafızlardan ve kızgın ve panik halindeki kalabalıktan ayıramıyordu.
[b:bc27a75495]Ignorance is not bliss, merely uninformed misery.[/b:bc27a75495]
Cervantes içindeki muazzam boşluğun etkisiyle adeta ruhu olmayan bir bedenden farksızdı, olduğu yerde kalakalmıştı. Etrafındaki sesler, kargaşa, düzensizlik... Onun aklı apayrı bir noktaya dalıp gitmişti ve uzun süre kendine gelememişti.
Neler oluyordu? Ulu tanrı Oren Dautry'nin inancı neden kalplerden silinip gidiyordu? Etrafındaki tüm bu inanılmaz olaylar ve kişiler, hepsi neyin nesiydi?
Cervantes saniyelre boyunca bunları düşünmüştü ve hayali kumsaati önünde birkaç kez dönmüştü. Sonra paladin kısılmış gözlerini sıktı, dudaklarını buruşturdu. Dizlerinin üzerindeki ellerini yumruk haline getirdi.
Etrafındaki kargaşa hala sürüyordu, bu sırada Cervantes demin olanları geriplana atıp ayağa kalktı, yorgun gözlerle önünde olan biteni izledi. En son bir fanatik gerideki bir askere umarsızca bağırıyordu, gözü önce onu aradı sonra paladin ortaya doğru yaklaştı.
"Burada neler olduğunu biri bana sakince anlatabilir mi?" dedi etrafındakilere. Bunu söylerken elini göğüs hizasına kadar kaldırmış, avuçiçini gruba doğru açmıştı. Diğer avuçiçi de aynı şekilde kılıcının kabzasına yaslanmıştı...
Neler oluyordu? Ulu tanrı Oren Dautry'nin inancı neden kalplerden silinip gidiyordu? Etrafındaki tüm bu inanılmaz olaylar ve kişiler, hepsi neyin nesiydi?
Cervantes saniyelre boyunca bunları düşünmüştü ve hayali kumsaati önünde birkaç kez dönmüştü. Sonra paladin kısılmış gözlerini sıktı, dudaklarını buruşturdu. Dizlerinin üzerindeki ellerini yumruk haline getirdi.
Etrafındaki kargaşa hala sürüyordu, bu sırada Cervantes demin olanları geriplana atıp ayağa kalktı, yorgun gözlerle önünde olan biteni izledi. En son bir fanatik gerideki bir askere umarsızca bağırıyordu, gözü önce onu aradı sonra paladin ortaya doğru yaklaştı.
"Burada neler olduğunu biri bana sakince anlatabilir mi?" dedi etrafındakilere. Bunu söylerken elini göğüs hizasına kadar kaldırmış, avuçiçini gruba doğru açmıştı. Diğer avuçiçi de aynı şekilde kılıcının kabzasına yaslanmıştı...
Bu kullanıcı siteden ayrılan fakat forum düzeni açısından mesajlarının durması gereken kullanıcılar için ayrılmıÅ?tır. Kullanıcı kesinlikle yoktur. Sorumluluk ve yükümlülü
Hastlisch yol boyunca, Schön'ün ileride uygulanacak savaş taktiklerini anlamamakta direnen üç böceksi yaratığa anlatışını dinledi. Hatta bazı durumlarda kendiside karıştı ama aklında daha büyük düşünceler vardı. BU kadar ilerilere uçtuğunu hiç hatırlamıyordu. Bir yandan mutluydu çünkü "ejder kanadı"nın son günlerdeki performansı nedeniyle daha uzaklara uçmayı zaten aklına koymuştu ve şu anda onu yapıyordu. Ancak bir yandan da üzgündü çünkü bu uçuşunda 10 kasaba'da düştüğünden "ejder kanadı"nı kullanamıyordu.
İşte en büyük şokunu o anda yaşadı. Etrafı dağlarla çevrili bir kale karşısında duruyordu. 10 kasabanın yakınlarında bulunan eski bir kalenin kalıntıları. Aslında yaklaştıkça daha da dikkatini şeken konu şuydu. Bu kale aslında bir kale değil bir şehrin parçası olarak yaratılmıştı. Üstten bakınca herşey daha kolay anlaşılabiliyordu. Bir parçası olmalıydı çünkü bir boyutlarına göre daha fazla ticaretle ilgili binaları vardı. en azından bu binalar sadece ev olmayacak kadar büyük yapılardı. Küçük yapılar ev dahi olsa bu kadar büyüklükteki bir ticaret haneyi kaldırammazdı. ada belkide buradaki büyük binalarda insanlar yada her ne iseler bir arada yaşıyorlardı.
Sonunda kendilerine ilk başta mızrak doğrultan askerler mızraklarının indiripte onları selamlarken Hastlisch'i gözleri işçiliğin aykırılığına baktı. Burada her kimler yaşadıysa ya içlerinde gerçektende iyi taş işçileri olmalıydı yada buranın halkı taşlar ile içli dışlı olmalılardı. Böylesi bir halk cüceler olabilirdi. Cüce halkına doğru döndüren başka bir kanıtsa işçilikteki abartılardı. Taşlara aşık olan bu halk bazen işine kendisini fazla kaptırır ve işlemeleri kusursuzlaştırırdı ve boyut olarak küçük boylarının inadına büyük ve ulu yapıtlar çıkartmaktan zevk alırlardı. Ancak başka bir şey daha vardı ki.
Hastlisch ilerideki kalabalığa bakmıyordu. Toplanmış insanların umurlarında olmadıkları gibi onlarda Hastlisch'in umurunda değildi. Aslında insanlar yada diğer zeki canlılar onun ilgi alanından hep uzak olmuşlardı. Ama binalar, işte onlar onun gerçekten ilgilendiği bir alandı ve cüceler arasında geçirdiği onca zamanın ardından sonra bildiği bir şey vardı ki buradaki işçilik Makval cücelerinin işçiliği değildi. Belki cüce işi olabilirdi ama sanki bu taşlara daha başka duygularda işenmiş, çizgilere bir cücenin aksi gücü ile değil daha içten dokunuşlar şekil vermişti.
Cevabın ise sanki şehrin çevresine duvar olsun diye koyulmuş dağların derinlerinde olduğunu biliyordu Hastlisch. Ancak yinede derinliklere girmeden önce şehirin içinde bir araştırma yapmalıydı.
Gnom ve cüce baykuş dostu diğer üç dostunun yanına gittiler. Üçüde belliki açtı. Orada bıraktıkları goblin cesetlerini yemeyi ne kadar istedikleri zaten belliydi ama buna şansları olmamıştı.
Hastlisch Pastör'ü döndükklerinde daha çok etle ödülendireceğine söz vererek ikan etti ve üstüne bindi. Sonrasında ise onlara en yakın olan ve askerlerce tanındığı belli olan Horkoel isimli şövalyeye bağırdı.
"Albert ve Newton'un doyurulması lazım. Onlar ne kadar benim dostlarım olsada böcekçe bir açlıkları var ve et bulamazlarsa etrafa saldırabilirler. şu anda üçüde çok aç ama Pastör, Schön ve ben bir keşif uçuşu yapacağız. Bu kalenin planlı bir şekilde toparlanması lazım. İlk olarakta dış duvarların. Biz dönene kadar Albert ve Newton doyurulmuş olsun. Bizim yemklerimizi de döndüğümüzde verirsiniz. "
Horkoel'in ne dediğini dinlemeden Pastör ile havalandı ve şehire yukarıdan bir bakış attı. Burada şehir hakkında daha fazka bilgi edinebileceği bir yer olmalıydı.
İşte en büyük şokunu o anda yaşadı. Etrafı dağlarla çevrili bir kale karşısında duruyordu. 10 kasabanın yakınlarında bulunan eski bir kalenin kalıntıları. Aslında yaklaştıkça daha da dikkatini şeken konu şuydu. Bu kale aslında bir kale değil bir şehrin parçası olarak yaratılmıştı. Üstten bakınca herşey daha kolay anlaşılabiliyordu. Bir parçası olmalıydı çünkü bir boyutlarına göre daha fazla ticaretle ilgili binaları vardı. en azından bu binalar sadece ev olmayacak kadar büyük yapılardı. Küçük yapılar ev dahi olsa bu kadar büyüklükteki bir ticaret haneyi kaldırammazdı. ada belkide buradaki büyük binalarda insanlar yada her ne iseler bir arada yaşıyorlardı.
Sonunda kendilerine ilk başta mızrak doğrultan askerler mızraklarının indiripte onları selamlarken Hastlisch'i gözleri işçiliğin aykırılığına baktı. Burada her kimler yaşadıysa ya içlerinde gerçektende iyi taş işçileri olmalıydı yada buranın halkı taşlar ile içli dışlı olmalılardı. Böylesi bir halk cüceler olabilirdi. Cüce halkına doğru döndüren başka bir kanıtsa işçilikteki abartılardı. Taşlara aşık olan bu halk bazen işine kendisini fazla kaptırır ve işlemeleri kusursuzlaştırırdı ve boyut olarak küçük boylarının inadına büyük ve ulu yapıtlar çıkartmaktan zevk alırlardı. Ancak başka bir şey daha vardı ki.
Hastlisch ilerideki kalabalığa bakmıyordu. Toplanmış insanların umurlarında olmadıkları gibi onlarda Hastlisch'in umurunda değildi. Aslında insanlar yada diğer zeki canlılar onun ilgi alanından hep uzak olmuşlardı. Ama binalar, işte onlar onun gerçekten ilgilendiği bir alandı ve cüceler arasında geçirdiği onca zamanın ardından sonra bildiği bir şey vardı ki buradaki işçilik Makval cücelerinin işçiliği değildi. Belki cüce işi olabilirdi ama sanki bu taşlara daha başka duygularda işenmiş, çizgilere bir cücenin aksi gücü ile değil daha içten dokunuşlar şekil vermişti.
Cevabın ise sanki şehrin çevresine duvar olsun diye koyulmuş dağların derinlerinde olduğunu biliyordu Hastlisch. Ancak yinede derinliklere girmeden önce şehirin içinde bir araştırma yapmalıydı.
Gnom ve cüce baykuş dostu diğer üç dostunun yanına gittiler. Üçüde belliki açtı. Orada bıraktıkları goblin cesetlerini yemeyi ne kadar istedikleri zaten belliydi ama buna şansları olmamıştı.
Hastlisch Pastör'ü döndükklerinde daha çok etle ödülendireceğine söz vererek ikan etti ve üstüne bindi. Sonrasında ise onlara en yakın olan ve askerlerce tanındığı belli olan Horkoel isimli şövalyeye bağırdı.
"Albert ve Newton'un doyurulması lazım. Onlar ne kadar benim dostlarım olsada böcekçe bir açlıkları var ve et bulamazlarsa etrafa saldırabilirler. şu anda üçüde çok aç ama Pastör, Schön ve ben bir keşif uçuşu yapacağız. Bu kalenin planlı bir şekilde toparlanması lazım. İlk olarakta dış duvarların. Biz dönene kadar Albert ve Newton doyurulmuş olsun. Bizim yemklerimizi de döndüğümüzde verirsiniz. "
Horkoel'in ne dediğini dinlemeden Pastör ile havalandı ve şehire yukarıdan bir bakış attı. Burada şehir hakkında daha fazka bilgi edinebileceği bir yer olmalıydı.
Göz alıcı tepenin yerinde artık binalar yükseliyor. Büyük, ulu; ama büyüleyici mi? Sislerin ardından ışığı daha net görürdüm, şimdi, kalabalığın içinde, koca bir boşluktayım.
Eskisi ka
Eskisi ka
Yilmax, Finrod'un öldüğünün bu şekilde umursamazca söylenmesine sinirlenerek Harbormm'la tartışmış ardından da tartışmalarının yersiz olduğunu farkederek ne tarafa gideceklerini tartışmaya başlamışlardı. Ne de olsa artık ölen ölmüştü geri getirilmeleri mümkün değildi. Kayıplar karşılığında ele geçen önemli bir şey varsa kabul edilebilirdi. Cücelerin de huysuz ve sinirli olmaları gayet normal olduğundan Yilmax Harbormm'u fazla da suçlamaması gerektiğini anlamıştı. Ama artık Harbormm yanlarında değildi. yolda inmiş ve Selemor'un atıyla aşağıda On Kasabaya doğrun yürüyen destek kuvvetlerini gittikleri Kuzey'e yönlendirmek için gruptan ayrılmıştı.
Binek olan böcekler yere indiğinde Yilmax, daha önce görmediği bir yere geldiğini anladı. Bir kale, belki de kadim zamanlardaki savaşlardan kalma bir harabe. Ama büyük ork ordusunu nasıl durduracaklardı? Gördüğü kadarıyla etrafta bir kaos hakimdi. Sol tarafta bir kalabalık ortada bir şeye küfredip vuruyorlardı. Bir şövalye diz çökmüş duruyor bir diğeri ise kalabalığı engellemeye çalışıyordu ancak başarılı olduğu söylenemezdi. Kalabalığı görmek ancak ona tekrar kötü gözle bakmalarını hatırlattı. Her gittiği yerleşim biriminde kötü bakışlar hissetmişti. Her yerde aşağılanmış saldırılmak istenmişti kendisine. Lanet olası yer üstü halkları kendilerini irdelemeden onu kötü ilan etmişlerdi. Onlar nereden bilebilirlerdi ki? Neden onlara yardım etmek istiyorum ki? Beni hep hor gördüler. Lanet kıçlarını kurtarmak bana ne fayda sağlayabilir? Hoş Menzoberranzanda da fahişe dişiler bizi aşağılıyorlardı. Ta ki gücümü kanıtlayana kadar.Belki gücümü göstermesem daha iyi olurdu o zamanlar en azından şimdi peşime ırkdaşlarım takılmazdı. Hoş onlara karşı bariz üstünüm burada.
Nakh ile konuştuktan sonra etrafı süzmeye başladı. İnsanlar ve kalenin durumu hakkında bir izlenim sahibi olmaya çalışıyordu...
Kainatta mutlak iyilik ya da mutlak kötülük diye birşey yoktur.
Yalnızca güç vardır.
Güce sahip olan herşeye hükmeder.
Ta ki karşısına daha güçlü birisi dikilene dek...
Yilmax Z'yl Arnen
Red Robe Mage
Binek olan böcekler yere indiğinde Yilmax, daha önce görmediği bir yere geldiğini anladı. Bir kale, belki de kadim zamanlardaki savaşlardan kalma bir harabe. Ama büyük ork ordusunu nasıl durduracaklardı? Gördüğü kadarıyla etrafta bir kaos hakimdi. Sol tarafta bir kalabalık ortada bir şeye küfredip vuruyorlardı. Bir şövalye diz çökmüş duruyor bir diğeri ise kalabalığı engellemeye çalışıyordu ancak başarılı olduğu söylenemezdi. Kalabalığı görmek ancak ona tekrar kötü gözle bakmalarını hatırlattı. Her gittiği yerleşim biriminde kötü bakışlar hissetmişti. Her yerde aşağılanmış saldırılmak istenmişti kendisine. Lanet olası yer üstü halkları kendilerini irdelemeden onu kötü ilan etmişlerdi. Onlar nereden bilebilirlerdi ki? Neden onlara yardım etmek istiyorum ki? Beni hep hor gördüler. Lanet kıçlarını kurtarmak bana ne fayda sağlayabilir? Hoş Menzoberranzanda da fahişe dişiler bizi aşağılıyorlardı. Ta ki gücümü kanıtlayana kadar.Belki gücümü göstermesem daha iyi olurdu o zamanlar en azından şimdi peşime ırkdaşlarım takılmazdı. Hoş onlara karşı bariz üstünüm burada.
"İnsanlar düzgün kararlar verecek bilgeliğe erişemeyecek kadar kısa ömür sürerler Nakh. Çok az insan mantıklı düşünüp doğru kararlar verebilir. İnsanlar da ne kadar inkar etselerde bizim gibi kaos'un çocuklarına benzerler bu açıdan. Ne zaman düzen kurmak isteseler onlardan birileri gelip bu düzenleri yıkarlar. Ve her zaman kendi ırkından olmayanlara önyargıyla bakarlar. Ne kadar uzun zamandır aralarında yaşasam da hala onların yapılarını anlayamıyorum. Eğer bu şekilde paniklerine devam ederlerse onlarla birlikte biz de ölebiliriz. Tabii ki düşmandan önce bizi linç etmezlerse..."Nakh wrote:"Burası nasıl bir yer, bu insanlar sakin düşünüp, bilge kararlar vermek yerine böyle bir panik havası yaratıp kendilerini nasıl ümitsizliğe sürüklüyorlar?"
Code: Select all
[b]İnsanlar, hala anlayamıyorum. Onlara 100 kez de yardım etsen hala kuşkuyla izlerler seni. Kaos'u inkar etselerde aslında bizim kadar kaos'un çocuklarıdırlar. Hayatları gerçekleri inkar etmekle geçip gidiyor. Ne zaman doğruları yakalayacaklar bilmiyorum ama çok geç olacağı kesin. Bu savaştan sağ kurtulabilirmiyiz onu hiç bilmiyorum. Belki de şimdi burayı terketmeliyim, Eldarin'e verdiğim söz olmasa bunu yapardım. Bir de Linaeylen, belki de ona kavuşma zamanım gelmiştir...[/b]Kainatta mutlak iyilik ya da mutlak kötülük diye birşey yoktur.
Yalnızca güç vardır.
Güce sahip olan herşeye hükmeder.
Ta ki karşısına daha güçlü birisi dikilene dek...
Yilmax Z'yl Arnen
Red Robe Mage
İnsan labirentte, içgüdülerini ince, keskin bir uç gibi bilemelidir, neredeyse bir hançerin, bir kılıcın ağzı kadar keskin, çünkü içgüdüler de hayatta kalmak için kullanılan silahlardır ve sık
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 1 guest