by feverbeast » Thu Jul 15, 2004 4:09 am
Not: Tenim için çok kırmızı demişim, "Ã?LÃ? BEYAZI" olacaktı...
-----------------------------------------------------------------------
Aşağıda bulunduğum zaman içerisinde, hep o kadını düşündüm. Bana kendimi ve ne olduğumu unutturacak alevi içime salan kadını. Ve onu -ya da ondan kalanları- aramaya karar verdim. Sonuçta bütün bunları onun için kabullenmiştim. Onu ilk ve son görüşümü hatırladım: dünya yılıyla üç sene önce, bir kasabadaydı. Efendim orayı anılarımdan silmemişti ve gitmek için sabah olması beklerken, sürekli düşündüm. Sonra, insan yanımın zayıflığı olan uyku, önce bana dokundu, sonra bana sarıldı ve son olarak yanağıma o sihirli öpücüğünü kondurdu.
Uyandığımda daha güneş doğmamıştı. Oysa çok geç yatmıştım. İblis yanım, insan yanımın bazı eksi özelliklerinin derecesini azaltıyordu, sanırım. Uyku, benim için çok da önemli bir ihtiyaç değildi.
Ulaşım araçları, yola 1-2 saat geçmeden çıkmayacaklardı. Zamanım olduğuna göre biraz düşünmek istedim. Onu düşünmek...
Nedense sürekli onu düşünmek istiyordum. Sadece bir kere görebilmiştim: Görevi reddetmeden önce kasabaya kadar inmiştim. Hatta birkaç kişiye dokunmuştum (hummâ salmak anlamında) bile. Her zamanki gibi, freskler (keskin gözlü ucube asker) daha önceden keşif yapmışlardı. Drogo, (çavuş olmak üzere yetiştirilen iri yaratıklar) bana önemli bilgileri ulaştırmak için bizzat gelmişti.
"Efendim," dedi ve önümde eğildi. Ben söyleyene kadar ne ayağa kalkabilir, ne de konuşabilirdi. Gözlerimeyse, hiçbir zaman bakamazdı.
"Konuş, Drogo!" dedim, cehennemvari sesimle.
"Fresklerden biri çok güçlü bir artikaftın, kasabanın ortasındaki kilisede bulunduğunu söylüyor, efendim," dedi ezilip büzülerek.
"Ne tür bir artifakt?"
"şu an bilmiyoruz, efendim. Bir tür Ateş Parçası olduğuna inanıyoruz. İsterseniz hemen bakabiliriz, efendim." İyi birşey yaptığını düşünerek gözleri parladı. Belki bir ödül bekliyordu ama cehennem ödül vermez...
"Hayır! Savaşçılar yayılırken bizzat ben bakacağım. Kilisede nerede?"
"Saklamamışlar, efendim. Girişten ilerledikten sonra, o iğrenç sunağın ortasında, efendim."
"Anlaşıldı. şimdi, savaş pozisyonuna, Drogo!"
Sonunda birliklerimiz savaş pozisyonunu aldı. Benim işim kasabanın ortasına varmak olduğu için onlardan önce davrandım ve gölgelere (ateşin olduğu yerde gölge de vardır) bürünüp kiliseye vardım. Kapıyı parçalayarak açtım. İçeride çelimsiz bir rahipten başkası yoktu. Fakat iki yandan aşağı inen merdivenlerin esrarengiz görüntüsünün verdiği his beni şaşırttı. Korku nedir bilmez bir general için garip bir deneyimdi. O anda sanki kendini tanrısına adamış, gücüme denk bir savaşçının varlığını hissettim. Bu her kimse, çelimsiz rahip olamazdı; biri daha olmalıydı.
Bu tür kiliselerde, sunak genelde giriş katında olurdu. Sıradan, basit, saçma sapan bir kilise gibi görünüyordu. Fakat alt katta olma ihtimalini düşününce, hiç de o kadar sıradan olmadığını anladım ve hissettiğim garip, açıklanamaz bir şey yüzünden savunma pozisyonu aldım. Silah yerine özel güçler ve büyüler kullanıyordum; gücüm inanılmazdı. Ama karışmda tir tir titreyen cılız rahibe bile saldıramıyordum...
Daha zihinsel saldırı emrimi vermemiştim. Rahip, karşısında dev gibi bir cehennem yaratığı görünce, önce ağzından bir bağırtı koptu. Sanırım "Syleén" demişti. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum fakat yakında öğrenecektim. Güneş ışığı dünyaya nasıl ulaşıyorsa, ben de o hızla adama koşup, onu paramparça ettim. Sonra, etrafta beni engelleyecek bir tılsım var mı diye bakındım ama bir şey yoktu. Alt kata inmeye karar verdim, fakat sol taraftakini mi yoksa sağ taraftakini mi seçmeliydim? Burnuma güvendim... Artifakt olan yerde, onu korumak için insan da vardır. Kokladım... Soldan güçlü kokular geliyordu. Bir sürü insan kokusu; değersiz bir sürü hayat... Sola yöneldim. Aşağı indim. Uzun bir yoldu ama inerken garip hisler geçmişti. Gıcırdayan merdivenler gelecek katliamın şarkısını söylüyordu sanki. Sonunda karanlık bir odaya geldim; fakat karanlık sorun değildi, gözlerim cehennem boşluklarının zifiri karanlığında bile görürdü.
Yukarıdan gelen bağırışmaları, inlemeleri ve haykırışları duyduğumda, fazla ilerlememiştim. Aniden koridorun sağ ve sol taraflarındaki kapılar açıldı ve ellerinde meşaleleri, değersiz kılıçları ya da topuzlarıyla, bir avuç insan üzerime çullandı...
Dünya'da her cehennem yaratığının gücü sınırlıdır. Bu yüzden akıllıca kullanmak gerekir. Ben de yere çömeldim ve -sanırım on iki kişiyi- alev hortumu büyümle yaktım. Sonra aniden geri dönüp merdivenleri çıktım. Artifakta ulaşmadan ve savaş başlamadan önce daha çok insanla uğraşmak istemiyordum...
Yukarıda gördüğüm manzara karşında şoka uğradım: Dokuz savaşçı çember oluşturmuştu; güçlerini açıkça hissedebildiğim, dört bir yanda duran dört rahibi ve ortada duran güzeller güzeli bir kadını koruyordu. Savaşçılar tek tip giyinmişti; bu da kilise korumaları olduklarını gösterir. Ama herhangi bir büyülü güçleri yoktu. Rahiplerse güçlüydüler, ellerindeki kitaplara baktıkça öfken kabardı ama bana denk değillerdi; sorun bunlar değildi. Sorun ortada duran kadındı. Beyaz bir elbise giymişti. Elinde kızıl bir yakut tutuyordu. Boynunda ince, altın bir kolye vardı; üzerindeki sembol de, kalp şeklinde bir çiçekti. Güzelliği ve yakuttan yayılan enerjiyle, bana denk, hatta benden üstündü.
Eğer lânetle yoğurulmuş bir iblisseniz, güzellik, sizin için kıskanılan, harap edilmesi gereken, yok edilmesi gereken, katledilmesi gereken bir şeydir. Ama ben yapamadım! O kadın... O kadın da ateşin ta kendisiydi. Tıpkı benim olduğum gibi, ama sadece aynı gemide, farklı yönlere seyehat ediyorduk. Biz, yine de birdik...
O anda efendimin sesi zihnimde çınladı:
"Saldır ve onu al! Hepsini yok et! Saldırı başladı. İnsanlar anlamadan al onu!"
Ve ben de emre uydum. Harekete geçtiğimi gördükleri anda, rahipler dualarını okumaya başladılar. O anda zaten askerler saldırıya geçmişti. Dualar okurken ve silahlar savrulurken, kadın da yakutu kaldırıp büyülü sözleri söyledi. Cümlesi bitince bir patlama oldu ama sadece ben etkilendim. Bir süre için sanki benden güçlü biri beni yerime mıhlamış tutuyordu. Kasabalılar askerlerime, kilisedekiler de bana saldırmaya devam ediyordu. Derken, efendimin sesini tekrar duydum. Bu sefer benim bile bilmediğim kadim bir büyünün sözlerini söylüyordu. Son hece de söylenince, görünmez bağlarımdan kurtuldum ve tek bir sözcüğümle elimde sapı cehennem alevinden bir kılıç belirdi. İşim bittiğinde, dokuz savaşçı tanınmaz halde çarpık çurpuk yatan dokuz cesetten ibaretti. Dört rahibe kılıç işlemedi; korumaları vardı. Ama hummâlı dokunuşum, onları kısa sürede çok istedikleri cennetlerine gönderdi.
"Senden korkmuyorum iblis! Babamı öldürdün. Ama o gidince inan, yerine yeni bir rahip gelip, dünyayı sizin gibi pisliklerden arındıracak!" dedi kadın. Gerçekten de hiç korku belirtisi yoktu.
O an içimde beliren onlarca duygudan yalnızca ikisi beynimi kemiriyor, birbirleriyle çarpışıyordu:
- Kadını öldür, artifaktı al!
- Onu sevip, canını bağışla!...
Ama ben bunları yapmadım. Yapamadım. İçimden, cehennemi bile delecek bir güçle fışkıran duygu seli yüzünden önünde diz çöktüm. Artık anladım ki, ona bir insanın olabileceğinden daha üstün bir şekilde aşıktım. İnsanları araştırırken öğrendiğimiz bu duygudan nefret ederdik. Oysa ki ben, artık bu duygu için efendime karşı gelmeye hazırdım...
Not: Tenim için çok kırmızı demişim, "Ã?LÃ? BEYAZI" olacaktı...
-----------------------------------------------------------------------
Aşağıda bulunduğum zaman içerisinde, hep o kadını düşündüm. Bana kendimi ve ne olduğumu unutturacak alevi içime salan kadını. Ve onu -ya da ondan kalanları- aramaya karar verdim. Sonuçta bütün bunları onun için kabullenmiştim. Onu ilk ve son görüşümü hatırladım: dünya yılıyla üç sene önce, bir kasabadaydı. Efendim orayı anılarımdan silmemişti ve gitmek için sabah olması beklerken, sürekli düşündüm. Sonra, insan yanımın zayıflığı olan uyku, önce bana dokundu, sonra bana sarıldı ve son olarak yanağıma o sihirli öpücüğünü kondurdu.
Uyandığımda daha güneş doğmamıştı. Oysa çok geç yatmıştım. İblis yanım, insan yanımın bazı eksi özelliklerinin derecesini azaltıyordu, sanırım. Uyku, benim için çok da önemli bir ihtiyaç değildi.
Ulaşım araçları, yola 1-2 saat geçmeden çıkmayacaklardı. Zamanım olduğuna göre biraz düşünmek istedim. Onu düşünmek...
Nedense sürekli onu düşünmek istiyordum. Sadece bir kere görebilmiştim: Görevi reddetmeden önce kasabaya kadar inmiştim. Hatta birkaç kişiye dokunmuştum (hummâ salmak anlamında) bile. Her zamanki gibi, freskler (keskin gözlü ucube asker) daha önceden keşif yapmışlardı. Drogo, (çavuş olmak üzere yetiştirilen iri yaratıklar) bana önemli bilgileri ulaştırmak için bizzat gelmişti.
"Efendim," dedi ve önümde eğildi. Ben söyleyene kadar ne ayağa kalkabilir, ne de konuşabilirdi. Gözlerimeyse, hiçbir zaman bakamazdı.
"Konuş, Drogo!" dedim, cehennemvari sesimle.
"Fresklerden biri çok güçlü bir artikaftın, kasabanın ortasındaki kilisede bulunduğunu söylüyor, efendim," dedi ezilip büzülerek.
"Ne tür bir artifakt?"
"şu an bilmiyoruz, efendim. Bir tür Ateş Parçası olduğuna inanıyoruz. İsterseniz hemen bakabiliriz, efendim." İyi birşey yaptığını düşünerek gözleri parladı. Belki bir ödül bekliyordu ama cehennem ödül vermez...
"Hayır! Savaşçılar yayılırken bizzat ben bakacağım. Kilisede nerede?"
"Saklamamışlar, efendim. Girişten ilerledikten sonra, o iğrenç sunağın ortasında, efendim."
"Anlaşıldı. şimdi, savaş pozisyonuna, Drogo!"
Sonunda birliklerimiz savaş pozisyonunu aldı. Benim işim kasabanın ortasına varmak olduğu için onlardan önce davrandım ve gölgelere (ateşin olduğu yerde gölge de vardır) bürünüp kiliseye vardım. Kapıyı parçalayarak açtım. İçeride çelimsiz bir rahipten başkası yoktu. Fakat iki yandan aşağı inen merdivenlerin esrarengiz görüntüsünün verdiği his beni şaşırttı. Korku nedir bilmez bir general için garip bir deneyimdi. O anda sanki kendini tanrısına adamış, gücüme denk bir savaşçının varlığını hissettim. Bu her kimse, çelimsiz rahip olamazdı; biri daha olmalıydı.
Bu tür kiliselerde, sunak genelde giriş katında olurdu. Sıradan, basit, saçma sapan bir kilise gibi görünüyordu. Fakat alt katta olma ihtimalini düşününce, hiç de o kadar sıradan olmadığını anladım ve hissettiğim garip, açıklanamaz bir şey yüzünden savunma pozisyonu aldım. Silah yerine özel güçler ve büyüler kullanıyordum; gücüm inanılmazdı. Ama karışmda tir tir titreyen cılız rahibe bile saldıramıyordum...
Daha zihinsel saldırı emrimi vermemiştim. Rahip, karşısında dev gibi bir cehennem yaratığı görünce, önce ağzından bir bağırtı koptu. Sanırım "Syleén" demişti. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum fakat yakında öğrenecektim. Güneş ışığı dünyaya nasıl ulaşıyorsa, ben de o hızla adama koşup, onu paramparça ettim. Sonra, etrafta beni engelleyecek bir tılsım var mı diye bakındım ama bir şey yoktu. Alt kata inmeye karar verdim, fakat sol taraftakini mi yoksa sağ taraftakini mi seçmeliydim? Burnuma güvendim... Artifakt olan yerde, onu korumak için insan da vardır. Kokladım... Soldan güçlü kokular geliyordu. Bir sürü insan kokusu; değersiz bir sürü hayat... Sola yöneldim. Aşağı indim. Uzun bir yoldu ama inerken garip hisler geçmişti. Gıcırdayan merdivenler gelecek katliamın şarkısını söylüyordu sanki. Sonunda karanlık bir odaya geldim; fakat karanlık sorun değildi, gözlerim cehennem boşluklarının zifiri karanlığında bile görürdü.
Yukarıdan gelen bağırışmaları, inlemeleri ve haykırışları duyduğumda, fazla ilerlememiştim. Aniden koridorun sağ ve sol taraflarındaki kapılar açıldı ve ellerinde meşaleleri, değersiz kılıçları ya da topuzlarıyla, bir avuç insan üzerime çullandı...
Dünya'da her cehennem yaratığının gücü sınırlıdır. Bu yüzden akıllıca kullanmak gerekir. Ben de yere çömeldim ve -sanırım on iki kişiyi- alev hortumu büyümle yaktım. Sonra aniden geri dönüp merdivenleri çıktım. Artifakta ulaşmadan ve savaş başlamadan önce daha çok insanla uğraşmak istemiyordum...
Yukarıda gördüğüm manzara karşında şoka uğradım: Dokuz savaşçı çember oluşturmuştu; güçlerini açıkça hissedebildiğim, dört bir yanda duran dört rahibi ve ortada duran güzeller güzeli bir kadını koruyordu. Savaşçılar tek tip giyinmişti; bu da kilise korumaları olduklarını gösterir. Ama herhangi bir büyülü güçleri yoktu. Rahiplerse güçlüydüler, ellerindeki kitaplara baktıkça öfken kabardı ama bana denk değillerdi; sorun bunlar değildi. Sorun ortada duran kadındı. Beyaz bir elbise giymişti. Elinde kızıl bir yakut tutuyordu. Boynunda ince, altın bir kolye vardı; üzerindeki sembol de, kalp şeklinde bir çiçekti. Güzelliği ve yakuttan yayılan enerjiyle, bana denk, hatta benden üstündü.
Eğer lânetle yoğurulmuş bir iblisseniz, güzellik, sizin için kıskanılan, harap edilmesi gereken, yok edilmesi gereken, katledilmesi gereken bir şeydir. Ama ben yapamadım! O kadın... O kadın da ateşin ta kendisiydi. Tıpkı benim olduğum gibi, ama sadece aynı gemide, farklı yönlere seyehat ediyorduk. Biz, yine de birdik...
O anda efendimin sesi zihnimde çınladı:
"Saldır ve onu al! Hepsini yok et! Saldırı başladı. İnsanlar anlamadan al onu!"
Ve ben de emre uydum. Harekete geçtiğimi gördükleri anda, rahipler dualarını okumaya başladılar. O anda zaten askerler saldırıya geçmişti. Dualar okurken ve silahlar savrulurken, kadın da yakutu kaldırıp büyülü sözleri söyledi. Cümlesi bitince bir patlama oldu ama sadece ben etkilendim. Bir süre için sanki benden güçlü biri beni yerime mıhlamış tutuyordu. Kasabalılar askerlerime, kilisedekiler de bana saldırmaya devam ediyordu. Derken, efendimin sesini tekrar duydum. Bu sefer benim bile bilmediğim kadim bir büyünün sözlerini söylüyordu. Son hece de söylenince, görünmez bağlarımdan kurtuldum ve tek bir sözcüğümle elimde sapı cehennem alevinden bir kılıç belirdi. İşim bittiğinde, dokuz savaşçı tanınmaz halde çarpık çurpuk yatan dokuz cesetten ibaretti. Dört rahibe kılıç işlemedi; korumaları vardı. Ama hummâlı dokunuşum, onları kısa sürede çok istedikleri cennetlerine gönderdi.
"Senden korkmuyorum iblis! Babamı öldürdün. Ama o gidince inan, yerine yeni bir rahip gelip, dünyayı sizin gibi pisliklerden arındıracak!" dedi kadın. Gerçekten de hiç korku belirtisi yoktu.
O an içimde beliren onlarca duygudan yalnızca ikisi beynimi kemiriyor, birbirleriyle çarpışıyordu:
- Kadını öldür, artifaktı al!
- Onu sevip, canını bağışla!...
Ama ben bunları yapmadım. Yapamadım. İçimden, cehennemi bile delecek bir güçle fışkıran duygu seli yüzünden önünde diz çöktüm. Artık anladım ki, ona bir insanın olabileceğinden daha üstün bir şekilde aşıktım. İnsanları araştırırken öğrendiğimiz bu duygudan nefret ederdik. Oysa ki ben, artık bu duygu için efendime karşı gelmeye hazırdım...