by Bogus » Thu Aug 14, 2008 5:39 am
HERC-Ã? MERC
Tempus Rahibi'nin Hikayesi
556. Y.S. (Yıkımdan Sonra) yılıydı, M.S. 2777’de gerçekleşen 4. büyük harbin 556 yıl sonrasıydı. Küreselleşen gezegenin içinde insan, başını alıp giden teknolojiye rağmen ilkel safahatını yaşıyordu. On binlerce hücreli gökdelenlerin içine karınca sürüsü gibi doluşmuş bu ırk katliamların yer aldığı savaş haberlerini takip ederken, insanüstü varlıkların savaşı başlamıştı. Savaşın yönü Tanrı’yı, melekleri, insanları ve cinleri tehdit edecek şekilde değişiyordu. Bazıları kıyametle ve kaderle oyun oynuyorlardı.
Yahudiler... Ne işler karıştırdıklarından haberi yoktu milyarların, tarih boyunca olduğu gibi. Hamleleri Tanrı’nın planlarının ötesineydi. Milletlerinin cennetteki ebedi hayatını sağlamaya çalışıyorlardı. Tanrı’yı kandırmaları, meleklerle savaşmaları gerekiyordu. Planları işliyordu ve diledikleri gerçekleşirse insanlığı sonsuz cehennem bekliyor olacaktı.
Y.Ã?. 2. y.y.’da din savaşları gerçekleşmiş, sonraki süreç boyunca Hıristiyanlık ve Müslümanlık popülaritesini tamamen kaybederken Yahudiler hiç zarar görmemişti. Altı yüzyıl boyunca İsrail Cumhuriyeti tüm Ortadoğu’yu ele geçirmişti. Bu Yahudiler eski inançlarına sadık gerçek Yahudiler değillerdi. Sapmışlardı, baştan bir din yazmışlardı, sadece isimleri aynı kalmıştı.
İlahi dinlerin ve eski inançların unutuluş pınarı Lethe tarafından yutulduğu, kıyametin yaklaştığı bu zamanlarda insanların inançları değişmişti. Satanist liderler şeytanla konuşup yazdıkları(?) kitaplar çıkartmışlar, dallanıp budaklanan inanç popülerliği ve etkisiyle en güçlü inançlardan olmuştu. Birçok saçma ve modern felsefe, din, inanış türetilmiş, insanlar tapınma, sığınma duygularını bunlarla tatmin ederken şeytan büyük savaşta öne geçmişti.
Kıyamet yaklaşıyordu ve her şeyin kutsal kitaplarda yazıldığı gibi olup olmayacağını kestirmek zordu. Kurtarıcı Mesih’in, İsa’nın yeryüzüne geleceği biliniyordu. Peki, Tanrı’nın işine karışan insanların, insanlığı cehenneme sokmaya çalışan şeytanın ve hizmetkârlarının, tüm bu kargaşanın içinde kendine yer arayan türlü cinlerin arasına gelecek İsa bu kadar kısa sürede neler yapabilecekti?
***
Niecrafeg Hiassularibenhem, Himalaya dağlarındaki cin şehrinde, Yüce Djinnus Mor Alev’in huzuruna çıkmayı bekliyordu. Masmavi alevlerle parıldayan vücudu, tapınağın enerji kıvrımlarında geziniyordu. Enerji ağındaki dalgalanmayla irkilip geçiş izninin geldiğini anladı. Huzura girerken yavaş hareket etti, fiziki dünyaya yaptığı gezilerden tanıdığı jetlere eş bir hızla –bu ışık hızına ulaşabilen cinler için epey yavaştı- çıktı huzura.
Bu saygı dolu hareketi takdir etti Mor Alev, standartların dışındaki mor renkli bedeni güçlü bir enerji yayıyordu. Aralarında ince, parlak bir iletişim hattı oluştu. Bilge Djinnus Mor Alev, seçilmiş sözlerini aktardı Niecrafeg Hiassularibenhem’e:
“Ey soyumun alevini taşıyan, yüce tapınağın hizmetkârı! Savaş başladı, kıyamet yakındır. şeytanlar cinleri kendi saflarına çekiyorlar, çekemediklerini katlediyorlar. Melekler zayıf insanlar için ve Tanrı’nın isteği için savaşırken enerji düzlemi İblis’in eline geçiyor. Tapınak ve inançlı cinler adına konuşuyorum ki boyun eğmeyeceğiz, lakin yenmeye de gücümüz yetmez.
Sana bahşedilmiş ruhu kullanmanın zamanı geldi. Senden başka 32 cinin taşıdığı gibi, sen de Mesih’in ruhundan bir parça taşıyorsun. Gerekli olan bu parçanın bir eşini taşıyan insanoğlunu bulmandır, onunla bütünleşmelisin. Madde düzleminin kapıları artık açık, fiziksel düzleme geçiş yap. Ne olursa olsun Tanrı’nın dileğinin gerçekleşmesini sağla. O der ki: “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Bu bir ortaklık, şeytana ve yandaşlarına karşı… Yolun açık olsun İsa’nın ruhunu taşıyan.”
Niecrafeg bir şey diyemedi, bağlantı kopunca tapınaktan ayrılıp yakınlardaki geçide gitti. Araması ve birleşmesi gereken bir insanoğlu vardı. Kıyametin intizamı için çalışmalıydı ve nasıl yapacağını bilmiyordu. Asırların verdiği soğukkanlılıkla yola düştü. Geçitten, gücünün giderek azalacağı madde düzlemine geçerken kendisindeki İsa’nın ruhunun eşini taşıyan insanın görevinde ona yardımcı olabilecek birisi olmasını umuyordu.
***
Magnus Elk Laine sanal gerçeklik cihazının bağlantılarından kurtularak sandalyesinde esnedi. Tuvaleti gelmiş, acıkmıştı. Burada, eski adı Heinola olan Finlandiya 7. siteleşmesindeki 34. binanın 8750 numaralı odasında, hayat sıkıcı ve soğuktu. İhtiyaçlarını giderdikten sonra yürüdü, pencereden dışarıya baktı. Bu işten ve hayattan nefret ediyordu. Bina dolaşın sistemi ile ihtiyaçlarını gideriyor, VRC (sanal gerçeklik konsolu) ile para kazanıyor, insan yüzü görmüyordu.
Evdeki çoğu eşya gibi plastik olan sandalyesine tekrar oturdu. Sanal gerçekliğe bağlanmadı, eski moda monitörünü yeğledi. Monitördeki griliğe, dijital hiçliğe bakıyordu. Bu grilik 7. siteleşmenin gökyüzünde de vardı, kullanılmayan karayolları ve binalarında da…
Bilgisayarını çalıştırmadan, amaçsızca gözlerini monitöre dikmişken arkasında birisinin varlığını hissetti. Bu tuhaf bir histi, çok tuhaftı. Hırsızlığa geçit vermeyecek dev çelik kapıların varlığıyla çelişiyordu bu his. Ã?rperdi, korktu. Bu alışılmadık, beklenmedik duygu –korku- bir anda gelince bünyesi aşırı tepki vermişti. Nefes alışı hızlandı ve terledi, arkasına döndüğünde her zamanki odası duruyordu karşısında. Garip bir şey yoktu. Ama korku dolu zihniyle ve hayal gücünün etkisinde kalmış bakış açısıyla daha boğucu, daha ürkütücüydü.
O his yine geldi. Tam arkasında birisi vardı, sanki onu takip ediyor, birkaç adım berisinde duruyordu. Hızla döndü. Aynı his… Tekrar döndü, kuyruğunu kovalayan bir köpek misali. Sonra koşarak banyo ve tuvalet işlevindeki hücreye girdi. Korkusunu yenebilmek için hücredeki aynanın karşısına geçip ardına baktı. Hiçbir şey yok gibiydi. Derin bir nefes alıp kendisine gülecekken fark etti. Sanki bir yanık gibiydi veya bir parlaklık. Tuhaf şekle odaklanamadı, baktığı yerden kaçıyordu sanki. Tekrar delirme sürecine girecekti, bir dur demeliydi.
Sinirle hıçkırıp tüm gücüyle vurdu aynaya, parçalanan aynaya bakmadan kaçtı odadan. Korkuyordu, 8750.’den dışarı çıktı. Odaları bağlayan geçitin iki ucunun da sonu gözükmüyordu. Sarı ışık yayan lambalarla aydınlatılmış koridorda kimse yoktu. Sol tarafı seçip yürümeye başladı. İki tarafında da aynı tip kapılar vardı. 8748, 8746, 8744… Magnus sakinleşince, hayal gördüğünü ve doktora gitmesi gerektiğini düşündü.
Kendi ayak seslerine eşlik eden ayak sesleri duyduğunu zannetti. Durduğunda, zannının doğru olduğunu anladı çünkü tıkırtılar giderek artarak geliyordu şimdi kulağına. Arkasına döndüğünde uzaktan yaklaşan silueti gördü. İleriden bir kadın geliyordu. Yaklaştığında onu süzdü. Güzel kadındı. Mavi renkli gözleri, pürüzsüz açık renkli teni ve koyu renkli saçları vardı. Mavi elbisesi sarı ışığın altında parlayıp, yeşil hayaller yaratıyordu Magnus için. Kadın müthiş kokuyordu.
Üzerine doğru geldi kadın, iyice yakınlaştı. Hiçbir şey söylemedi, duygusuzdu yüzü. Onu öptü. Ve bir kere daha öptü, bırakmadı sonra. Magnus onu 8759’ye doğru götürürken ve onunla tek vücut olup şehvet içinde kaybolurken, birleşme isteği ve çiftleşme hazzı içgüdülerinin korku dolu uyarı çığlıklarını hissettirmedi gence.
***
Elli dört milyar nüfuslu kıyamet öncesi dünyasında Niecrafeg’in seçilmiş eşiyle karşılaşıvermesi pek olası değildi. Bu yüzden cin ırkının mavi alevli üyesi sabırla dünyanın çevresini onlarca kez dolaştıktan sonra Kuzey Avrupa dolaylarında aradığını buldu. Karanın her yerine serpilmiş uzanan göllerin arasındaki devasa bloklarda hissetti nabız gibi atan Mesih ruhunu. İkisinde de aynı parçaları vardı ruhun, birleştiklerinde Mesih’in bir parçasını oluşturacaklardı. Djinnus’un dediğine göre 33 tane cin-insan olmalıydı kutsal ruh parçalarını taşıyan.
Soğuk tiksindirici bloğa girip odayı buldu. “8750, Magnus Elk Laine” Demek adı buydu. İçeri girdi, izlemeye başladı. Genç adam etrafa karamsarlık, umutsuzluk ve inançsızlık saçıyordu. Kendisinden ne kadar da farklıydı. Cin, Mor Alev’in izinden gidiyordu. Asırlar önceden kalma ilahi dinlerin takipçisiydi, inançlı sayılırdı.
Paylaştıkları kutsal nefesten olsa gerek Magnus onu fark etti. İnsanoğlu korktu, garip tepkiler verdi. İnsan zaaflarını ve davranışlarını değerlendiren Niecrafeg, kötü cinlerin eğlence için başvurdukları bir yöntem kullanmaya karar kıldı. Cezbedici bir insan dişisi suretine büründü. Issız ve uzun koridorda –insanlara göre uzun- amaçsızca yürüyen Magnus Elk’in karşısına çıktı. Seviştikleri sırada –ki işin bu kısmıyla ne ilgileniyor ne de bundan zevk alıyordu- ruhu kadın cismini terk etti. Mavi alevler dans ederek gencin içine aktı. Cinin yaşam özü sis kıvamındaki insan ruhuyla karşılaştı. İçinde İsa Mesih’in ruh parçalarını barındıran ruhlar önce çatıştılar, sonra karıştılar ve kucaklaştılar.
Davetsiz misafir, ev sahibine üstün geldi. Niecrafeg birleşen ruh parçalarının gücüyle dolup taştı. Cin, bedene alışırken ve gencin karmaşık ruhunu anlamaya çalışırken acele etmesi gerektiğini biliyordu. Zira bu boyutta uzun süre kalamazdı, üstelik ırksal güçlerini kullandıkça bu süre kısalırdı. Bir şeyler yapmak istiyorsa acele etmesi gerekliydi, durum karışıktı ama Niecrafeg Hiassuleribenhem umutluydu.
Binadan inmek üzere yürümeye başladı. Sonra güldü, “Yürümekmiş… Bir insana benzemeye başladım” diye düşündü. Gideceği, ışınlanacağı yeri düşünüp güçlerini kullanarak harekete geçti. Bir nefeslik süre içerisinde 7. Siteleşme ulaşım istasyonundaydı.
***
Magnus Elk Laine uyandığında Gökdelen 666 taşıyıcı jetinin içinde buldu kendisini. İnsanlar uçağı hızla boşaltıyorlardı. Vücut yapısına göre şekil değiştirebilen rahat koltuğundan boş bakışlarla kalkarken evi, en son üzerinde çalıştığı iş, izlendiğini düşünüp korkması birer birer zihnine doluştu. Bütün bunları gözden geçirdiğinde burada olmaması gerektiğini anlayıp şaşırdı. Koridorda karşılaştığı mavi elbiseli bayanla yaşadığı cinsel ilişkiyi anımsadığında ise büsbütün tedirginleşip panik yaptı. Bir şeyler çok yanlış gidiyordu, Magnus niye uçakta olduğunu bile bilmiyordu, muhtemelen o kadın bir şeyler yapmıştı.
Midesi bulanıyor ve başı ağrıyordu. İçinde bulunduğu karışıklık da huzursuz ediciydi. Teoriler üretmeyi bırakıp uçaktan inerken, Yahudilere özgü küçük takkelerden takmış bir adama buranın neresi olduğunu Yeni İngilizce denilen ortak dünya diliyle sordu. Kipalı adam bir süre duraksadı, şaşırdı ve sonra:
“Jerusalem tabiî ki de.” Dedi, sonraki sözlerini homurdanarak söyledi. Kudüs’ün kalabalık ulaşım istasyonunun gürültüsü arasında yitip gitti bu seri homurtular. Magnus için şu an, burasının Kudüs olmasının önemi yok gibiydi, ne de olsa evine dönecekti. Ardından şaşırdı bu peşin kararına.
Kudüs, nam-ı diğer Jerusalem dünyanın en büyük şehriydi. Binlerce yıl önce kurulmuş şehir merkezi denizden 100 km içeride olsa da, bir liman kenti görevi görebilecek kadar büyümüş ve genişlemişti şehir. Magnus nasıl olduğunu bilmiyordu ama işte bu şehre, Kudüs’e gelmişti. Evine gitmek istiyor ama aynı zamanda oradan çekiniyor, burada kalmak onu yine rahatsız ediyordu. Oysa bu şehri ne çok görmek istemişti hayatı boyunca. Parası vardı buraya gelebilmek için ama hiç cesaret edip de yolculuğa çıkamamıştı.
Baş ağrısı, bulantı, duygusal karışıklık düşünmeyi ve karar vermeyi zorlaştırıyordu. Kargo bölümünde eşyası olmadığını öğrendi, cüzdanı yanındaydı neyse ki. Amaçsızca yürürken omzunda hissettiği temasla irkildi. Arkasını döndüğünde üniformalı bir güvenlik görevlisi karşısında duruyordu.
“Bu bölgeyi terk etmenizi rica edeceğim, burası yolcu indirme-bindirme bölgesidir. Sizin can sağl…” derken Magnus elini kaldırarak sözünü kesti. Aynı zamanda karnından gelen sancı da Magnus’un sözünü kesti, “Tamam” diyecekken sözcük acı bir çığlığa dönüştü. Koluna giren görevli bölgenin dışına kadar ona eşlik etti.
Biraz olsun toparladığında görevliye kalabileceği bir otel olup olmadığını sordu. Elbette vardı ama o bariz bir şekilde yardım istiyordu. Görevli anlamıştı, bileğindeki elektronik cihaza dokundu ve kafasını kaldırıp batmakta olan güneşin büyülü renklerini saldığı Kudüs göğüne baktı. Yükseklerde birçok hava taşıtı süzülüyordu. İkisi aniden inişe geçti, birisi tam önlerinde durdu. Genç, görevliye teşekkür edip taşıta bindiğinde aniden havalanan taşıt kısa zamanda müthiş bir yüksekliğe ulaştı ve durdu.
Taksilerde iletişim, kameralar ve ekranlarla gerçekleştiriliyordu. Bu uygulamanın bazı suçların önüne geçtiği söylense de Y.S. 6. y.y insanlarının aralarına elektronik devrelerle ve metal duvarlarla koydukları mesafenin canlı kanıtıydı. Magnus şehir merkezine de antik kente de yakın olan orta seviye bir oteli ekrandaki haritada işaretledi. Taksi izin isteyip otelin tepesine indiğinde kredi kartını çekip indi.
Bir süre sonra, nihayet odasındaydı. Yumuşak bir yatağı, tuvaleti ve yemeği vardı. Magnus düşünmeyi, endişe etmeyi, plan kurup sorular sormayı bıraktı. Kendisini, onu çağlardır değişmemiş, kirlenmemiş rüyalar diyarına çağıran uykunun iyileştirici ve sakinleştirici kucağına attı.
***
Cin, güçlerini kullanarak Kudüs’e uçabilirdi ama bunu yapmadı. Ele geçirdiği insan bedeninde kaldığı sürece gücü azalacaktı ve zamanı azdı. Fiziksel boyutta kalma süresini uzatmak amacıyla sadece ulaşım istasyonuna kadar ışınlanıp ilk Kudüs uçağına bindi. Oraya gitmek Mor Alev’le konuştuğundan beri aklına gelen yegâne seçenekti. Birkaç binyıl önce bu durumda olsa, Vatikan’a, Mekke’ye, İstanbul’a gidebilirdi. şimdi Kudüs ve Vatikan ayaktaydı sadece. İstanbul, Avrupa-Asya savaşlarında çok güzel köprü görevi görmüş, savaş meydanı olarak kullanılan tüm Anadolu’yla aynı kaderi paylaşmış, harap olmuştu. Mekke, İslam iç savaşında yok olmuştu. Bazı Müslüman gruplar Kâbe’nin kutsallığını reddedecek derecede sapmışlardı.
Hâlihazırda ayakta olan Vatikan, Satanistler tarafından yakılmış, şeytanın insan müritlerinden bazıları buranın zenginliklerine el koyup burayı kaleleri yapmışlardı. Kısacası oraya da gidemezdi. Böylece ilahi dinlerin kutsal saydığı, antik şehrin hala korunduğu kente doğru yola çıktı.
Uçak iniş yaptığında, gücünün azaldığını hissedince kontrolü insana bırakıp gücünü onunla konuşmak için sakladı. İnsan hastalıklı bir halde hareket edip otel odasına yerleşirken cin kaderini düşünüyordu. Gücü bittiğinde ruhu uçup gidecekti, ölecekti yani. Enerji boyutuna geçemezdi, insan ölebilirdi. Hem ölmeyecek olsa bile görevi bu boyutta olduğundan kalmalıydı.
Üstat Djinnus’un sözlerini düşünüp kararını onayladı. İnsana dünyanın durumunu, kıyameti ve görevini anlatacaktı. Ruhu göçüp gittiğinde, İsa’nın ruhunun insanda kalmasını ümit ediyordu. Ã?yle olmalıydı, perçinlenmişti o ruh parçaları çünkü. Cinin dumansız alevden bedeni ise kesinlikle insana bağlı kalacaktı. Böyle olacağını başka cinlerden duymuştu.
Tek umudu, Magnus’u bu görevi yapmak üzere ikna etmekti ki kendini feda etmesi işe yarasın. Fiziksel boyutta kalıp, en küçük enerji kırıntısına tutunmaya çalışarak ölmenin ne denli acı verici olduğunu bilse de Tanrı’nın isteği için katlanabilirdi. Fedakârlığının karşılığında dünyadan büyük cennetlerin hayalini kurarken genç uyandı. Cin uzun süre ne diyeceğini düşündü, sonra kalan yaşam enerjisini kullanarak gencin ruhuna, beynine, iradesine seslendi.
***
“Merhaba, dinle ve sakin ol.” Magnus bu sözleri duyduğunda, dönüp durmakta olduğu yatağından fırladı, dikkat kesildi. Kimin konuştuğunu, nerden seslendiğini anlamaya çalıştı. “Kimsin? Neredesin?” soruları, bildiği ama tanımlayamadığı tuhaf gerçekliği inkâr edip yerine mantıksal bir gerçek koymak için sorduğu ümitsiz sorulardı. Evet, o kadınla seviştiğinden beri yaşadığı tuhaf olaylar sırasında bedenini paylaşan birisi olduğunu sezmiş, ama bu sezgiyi kabullenememişti.
İlk defa konuşan ve gerçekliğini gence kanıtlayan ses kendi ağzından konuşuyordu. Dahası onun içine sesleniyor, cümleler kendi bünyesinden çıkıp bedenini sarıyor, her anlatılanı kusursuzca anlamasını sağlıyordu. Delirdiğini düşündü, şaşırdı ve bu karmaşa midesini bulandırdı. Karşı çıkmadı ama sustu, dinledi.
Bilimsel bilgiye değer verip mantığıyla hareket eden, doğaüstü olaylara inanmayan birisiydi. Sesin saçmaladığı görevleri uygulamayacaktı. Susmasını bekleyip psikologa gitmeye karar verdi.
***
Cin gence her şeyi anlatmaya çalıştı. Ölemlerin kaderi, savaş, Mesih’in ruhu, cinle adamın kesişen kaderi, kıyametin rayından çıkarılmaya çalışılması, sonucunda oluşacak ebedi vahşet… Anlatırken muhatap zihni yokluyor, soruları yanıtlıyordu.
Genç bunları peri masalı olarak gördüğü için inanmıyor, hem de inandığı takdirde alması gereken sorumluluklardan dolayı inanası gelmiyordu. Seçilmiş ve kurtarıcı olma vaadi ise cezbediciydi. Genç kararsızdı.
Cinin gücü tükenmişti, can çekişme safhasındaydı. Gencin başarabilmesi için cin güçlerini kullanmayı öğretmesi gerekiyordu. Ne de olsa onun bedeninde kalacak olan kendi bedeni ceset olmayacak, insan tarafından kullanılabilecekti. Bunları anlatacak zamanı kalmamıştı ve yapması gereken bir iş daha vardı.
Son enerji parçacığını insan üzerine yaptığı, onun sadece bir insan olarak görünmesini sağlayan gözbağı büyüsünü kaldırmak için kullanabildi. Magnus bir cin-insan olarak görünmeye başlarken, Niecrafeg ruhu göçüp gitti bedenden.
***
Magnus vücudunu saran yanma ve karıncalanma hissiyle acı çekerken, uzun süredir konuşan yaşlı ve kudretli sesin daha acı olan çığlığını duydu. Rahatladı bir an, sonra çelişkide kaldı. Ve yanmanın acısıyla banyoya koştu. Bir ayna vardı içeride. Suyun sıcaklığını 4 dereceye ayarlayıp sabırsızlıkla beklerken aynaya baktı. Son günlerde yaşadıklarının etkisiyle yamulmuş bir yüz, ifadesiz bakan şişmiş gözler bekliyordu. Aslında tipini umursamıyordu.
Aynada kendisini bekleyen aksini asla tahmin edemezdi. Masmavi alevlerin gözlerinden saçıldığını, kulaklarından ve burun deliklerinden fışkırdığını görünce ağzı açık kaldı. Bu mavi ışık tırnaklarında, göğsünde ve saçlarında da belirgindi.
Bu yeni görünüşüne inanamıyordu, suyu açık bırakıp odaya girdi, yatağına uzandı. Mavi elbiseli kadın, Kudüs’e gelişi, ses, kıyamet hikâyeleri, mavi ışıklı bedeni… Üstelik konuşan kişi bunlara açıklamalar getirmişti. Semavi olaylar anlatıp görevler vermişti. Bunları hazmedemedi, gözlerini yumdu, uyudu.
Uyandığında karnını doyurdu, duş alıp dışarıyı seyre daldı. Gökdelenlerin arasındaki açıklık alanda yerden bitme antik, taştan yapılar vardı. Kendisine cin diyen iç sesin söylediğine göre oraya gitmeliydi. Magnus artık bazı şeyleri kabullenmişti, burada kalıp iyice delirmek istemediği gibi sorularına cevap arıyordu.
Akşama doğru umutla, değişen vücuduyla ve yeni hayatının alışılmadık idrakiyle, antik Kudüs’ün yolunu adımlamaya başladı.
***
Kudüs gibi kalabalık bir şehirde bulunmasına rağmen karayolundan yürürken az insanla karşılaştı. Beş-on katlı ilkel binalar boy gösterdiğinde sağda solda deri ceketli, silahlı gruplar gördü. Ona korku ve şüpheyle bakarlarken birisi kolundaki saate bir şeyler fısıldıyordu. Magnus umursamadan, yavaşlamadan ilerledi. Neredeyse gelmişti, eğer burada tek bulacağı küflenmiş eski tapınaklar olursa Finlandiya’ya dönmeye karar vermişti.
Antik kentin girişinden biraz önce, güneş batarken yolda cüppeli, elinde ince siyah asasıyla bir adam karşısında belirdi. Gözleriyle onu tartarken sordu:
“Sen kimsin ve bu savaş alanında ne işin var?” dedi, onu süzdü, “Bir melez olduğun belli, lafı geveleme!”
“Bir cin bana dedi ki, daha doğrusu bir iç ses, kıyamet vakti gelmiş ve ben Tanrı’nın rızasının gerçekl…” diye safça cevap verirken, üzerine doğru cızırdayarak gelen alev topu sözünü kesti. Yana çekildi, bunu beklenmedik bir hızla yapmıştı. Alev topu yavaş çekim ilerliyordu, asasını sallayarak bir şeyler haykıran adam da öyle. Alev topu eski, taştan bir duvara çarparak dağıldı.
Magnus büyünün gerçek olduğunu öğrenmişti, adamın sağından yay çizerek koştu. Deminki hız gösterisini yine sergiliyordu. Arkasından şimşekler ve ışıklar onu yakalamaya çalışırken o, hızla kaçıyordu. Adamı ve korkunç büyülerini atlattığını düşündüğünde durdu. Gördüklerine inanamadı, mavi ışıklı bedeninden bile etkileyiciydi karşısındaki manzara.
Hatırladı, savaş alanı demişti büyücü. Cin ise kıyamet öncesi savaştan bahsetmişti. Meleklerin ve şeytanların savaşı… İnsanların ve cinlerin de karıştığı son kader muharebesi…
***
Antik kentin çevresini ve gökyüzünü kaplayan yarım küre şeklinde şeffaf ve soluk bir parıltı vardı. Bu görüntüyü daha ilginç kılan ise kürenin içinde süzülen düzinelerce silik nokta ve parıltının etrafında birbirine çarpıp kıvılcımlar saçan büyük, kanatlı varlıklardı.
Uğultularla birlikte etrafında cüppeli siluetler belirdi. Büyüleriyle onu vurmaya çalışırlarken o koştu. Hayır, koşmuyordu. Süzülüyordu, müthiş bir hızla. Hatta… Uçuyordu. Bunu düşündü ve birden zıplamasıyla, eğik bir rota çizerek kendisini metrelerce yüksekte bulması bir oldu.
Uçmanın keyfini çıkartmasına zaman yoktu. Parıltılı yarım küreye doğru ilerliyordu. Kanatlılar büyüyordu yaklaştıkça, artık cinin anlattıklarının birçoğunu kabullenmişti. Hepsine inansa dahi soruları olacaktı, bu yüzden devam etti. Yüzüne çarpan rüzgârdan veya yeni gerçeklerin kabulünün verdiği karmaşadan olsa gerek bir an dalıverdi. Kendisini istemeden, ikili çarpışmaların birinde buldu.
Yaratıklar kendisini fark edip ona yönelinceye kadar aval aval izledi. Birisinin simsiyah derisi vardı. İçinde yanan ateş, renk değiştiren akkorları körüklüyordu. Kafasındaki ve derisindeki çatlaklardan irin, duman, kan ve alev fışkırıyordu. Diğeri uzun süre bakılamayacak kadar parlaktı. Işıktan hareler güç dalgaları yaratarak etrafında dönüyordu. İkisinin de ne olduğunu anlayan Magnus, onların kendisi kadar hızlı olmadıklarını şaşırarak fark etmişti.
Cesaretini toplayıp, kendisine bakan şeytanın üzerine uçtu, ona hamle şansı verdi. şeytan saldırdığında hızla çekildi. Bunu bir defa daha yaptı. şeytan onun işini bitirip meleğe dönmek istiyordu. şeytanın karanlık hizmetkârı bezdi, fiziksel saldırıyı bırakıp, büyücünün söylediklerine benzer, karanlık ve korkunç sözler haykırmaya başladı.
Hava güçle çatırdarken ve karanlık bulutlar toplanıp zifiri duman şeytanı sararken melek atılıp elinde cisimlendirdiği ışıktan kılıçla yaratığın kafasını kesti. Kem güç dağılıp büyü bozuldu. Magnus meleğe baktı. Büyüktü, daha büyük olan ise yaydığı saf, iyi güçtü. Gözü alışıp onu biraz görebildiğinde kanatlarını, narin vücudunu ve temiz ipek elbisesini seçti. Kemerinde büyük bir savaş borusu asılıydı. Ã?rperdi, saygıyla sordu:
“Kimsin?”
“Ben İsrafil’im. Baş meleklerden İsrafil, kıyametten sorumluyum. Senin kim olduğunu da biliyorum. İsa’nın ruhunu hissediyorum,” dedi ve gülümseyerek kürenin içindeki topluluğu gösterdi.
“Onlar Mesih’in ruhunun diğer parçalarını taşıyan cin-insanlar,” dedi Magnus onaylama bekleyerek.
“Ã?oğunuz buradasınız, meleklerin çoğu burada. İşin kötüsü şeytanların ve onların kendilerine Yahudi diyen hizmetkârları da…”
Bir süre sustular, melek sabırla bekliyordu. Magnus’un aklında sorular vardı. Toparlamaya çalıştı. “Peki, bu Yahudilerin ve şeytanların amacı ne? Biz ne yapacağız ve siz ne yapacaksınız?” dedi, “Peki Tanrı ne yapıyor?” demek istese de korkusundan sustu.
“şeytanın on binlerce yıldır amacı aynı, ilk isyanından beri: İnsanları saptırıp Tanrı’dan uzaklaştırmak, cehenneme sürüklemek. Tanrı’yı yenmek gibi bir umudu var. şeytan Yahudilerle antlaşma yaptı. Yahudilerin cennetin kapısından geçmelerine izin verecek. Onların soyları cennete giderken, şeytan tüm dünyayı ve yaşamışların ruhlarını ebedi bir cehennemle buluşturacak. Cennetin kapısı ise Süleyman Mabedindedir. O da aşağıda,” diyerek aşağıya süzüldü İsrafil. Genç, meleği takip etti.
“Siz Mesihsiniz, işleri yoluna sokacaksınız. Biz, sizi ve cennetin kapısını koruyacağız ki her şey O’nun dilediği gibi gerçekleşsin. Kitaplardaki gibi…”
Magnus cevaplarını almıştı, “şimdi ne yapacağız?” diyecekti ki melek devam etti:
“Tanrı ise her şeyi izliyor ve biliyor. O en muktedir zat. Her dilediği olur ve olacakları bilir,” dedi İsrafil. Magnus onun düşüncelerini okumasına şaşırmıştı, daha çok şaşırdığı durum anlatılanlardaki çelişkiydi.
“Madem dilediği oluyor ve olacakları biliyor, niye onun istekleri için savaşıyoruz?” diye sordu büyük cesaretle.
İsrafil gülümsedi. “Bu senin için önemli ve benim için, hepimiz için. Yani asıl sorman ve ardından teşekkür etmen gereken onun ihtiyacı olmamasına rağmen neden bizi yaratıp bunları yaşattığıdır.”
Genç bunları enine boyuna tartamadı. Zamana ihtiyacı vardı anlamak için. Derken İsrafil batan güneşi işaret edip konuştu:
“Güneş batıyor, üç gün doğmayacak. Üç gün sonra batıdan doğacak. Tatlüaş-şemsi min mağribihâ. Güneşin battığı yerden doğması kıyamet alâmetlerindendir.“
Magnus az zamanları olduğunu anladı. Parıldayan küreden içeri girerlerken gerekeni yapmaya hazır olduğunu ama kıyametten de korktuğunu fark etti. Kendisini önemli ve işe yarar hissetti. Varlıkların kaderi onların ellerindeydi ama görünüşe göre onları yazacak bir tarihçi kalmayacaktı üç gün sonra.
***
Tarih kokan taştan binalarının üzerinde havada durup konuşan, amaçsızca süzülen ve savaşı izleyen Mesihler grubuna katıldı. Sohbet edip, tartışan, meleklere sorular sorup vaaz dinleyen farklı renklerde ışıklara sahip Mesihlerin bunları oldukça sıradan davranışlarmış gibi yapmalarına şaşırdı. Kendisini yalnız, dışlanmış hissetti. Hayret etti sonra kendisine, öğrenecek, düşünecek onca şey varken nereden çıkartmıştı böyle çocukça duyguları.
Bekleyip izledi. Yanına gelip “Hoş geldin” diyenler oldu. Sevindi ama kafasını şişiren, çok konuşan birkaçını kovdu. Kibar olmayı önemsiyor değildi. Çok az zamanları kalmıştı. Uzun ömürlü arkadaşlıklara imkân yoktu artık. Kıyametin yakında kopacak olmasını bilmesinin büyük şanssızlık olduğunu düşündü.
Aklına sorular, saçma düşünceler ve ilkel korkular doluşurken bir meleğin gelip onlara görev vermesini diledi. Burada uzun süre kendisiyle baş başa kalırsa çıldıracaktı. Bir meleğin sözlerine kulak kabarttı.
“O günü ve saati, ne gökteki melekler, ne de Oğul bilir; Baba'dan başka kimse bilmez.”
Sözleri düşündü, İsrafil’in belirttiği alameti yanlış yorumladığını düşündü. Kıyamet kesinlikle üç gün sonra kopar kanısı yanlıştı, kimse bilemiyordu tam zamanını. Ama sonuçta yakında kopacaktı ve iki gün önce veya sonra olmasının pek de bir önemi yoktu.
Adamakıllı sıkılmış, sabırsızlanmıştı. Uzun boylu, altın rengi ışık saçan birisiyle tanıştı. Adı Arthur’du, İngiliz polisiydi. Fazla konuşmuyor, konuştuğunda kısa cümleler kuruyordu. İkisi öylece kararan gökteki savaşı izleyerek dertleştiler.
Gruptaki herkes sabırsızlanmıştı. Bir kişilik eksiğin kaldığı söyleniyor, o kişi umutla bekleniyordu. Magnus’la Arthur sayıları gittikçe artan şeytanların melekleri zorladıklarını görüyorlardı. şeytanlardan birisi yanlışlıkla parlayan kalkana çarptığında veya bilinçli olarak üzerine atıldığında devasa güç patlamaları gerçekleşiyor, ortalık aydınlanıyordu.
Son kişi geldiğinde etrafında büyük bir Mesih ve melek çemberi oluştu. Magnus, çoğu ruh taşıyıcısı gibi geleni merak edip, kıskandı. Arthur’la birlikte çembere ışınlandıklarında kıskançlığın yerini hayranlık aldı. Yeni gelen, beyaz ışık saçıyordu. Meleklerle yarışırcasına saf, nurani beyaz… İsmini söylemedi, geldiği yeri sorduklarında “Beytülahim” dedi. Kimse orayı bilmiyordu. Melekler gülümsediler.
***
Magnus ile Arthur savaşı izleyip yorum yaparak, bazen de kıyametle ilgili felsefe yaparak vakit geçiriyorlardı. Savaş dengeli gidiyordu. Sayıca çok olan şeytanlar sürekli harcanıyor, az sayıdaki melekler nadir kayıp veriyorlardı. Magnus bir meleğin düşüşünü gördükçe üzülüyordu.
“İsa tapınaktan çıkıp giderken, öğrencileri, tapınağın binalarını O'na göstermek için yanına geldiler. İsa onlara, “Bütün bunları görüyor musunuz?” dedi. “Size doğrusunu söyleyeyim, burada taş üstünde taş kalmayacak, hepsi yıkılacak!”” Ayetler okumakta olan meleğin sözünü kesen ve savaşın sesini bastıran, havada taklalar ve çığlıklar atarak gelen yeşil bir alev topuydu. Alev topu yavaşlayıp, yere doğru usulca düşüşe geçti. Konuşan melek hızla uçup onu tuttu.
Melek hareketsiz yeşil alevi tutar vaziyette beklerken ıslık çaldı. Temiz ve kısa iki üç nota havada yankılandı. Kalkanın üzerinden bulundukları yere üç büyük melek inişe geçti. En parlaklarından üçü… Melekler yavaşlamak ve yön değiştirmek üzere havayı kanatlarıyla titrettikçe etrafa semavi ezgiler yayılıyordu. Ã?ndeki yaklaştı ve yeşil alevi tutan meleğe neler olduğunu sordu. Magnus onu tanımıştı, İsrafil’di. Arkasındaki ikisi ise tanışamadığı ama duyduğu Azrail ile Mikail olmalıydılar. Muzdarip bir yüzle dolaşan ölüm meleği ile etrafında minik şimşekler çakan doğa güçlerinin meleği…
Melek İsrafil’e cevap verdi:
“Bu yeşil cin kalkanı görememiş, çığlıklar atarak buraya kadar uçtu.”
“İçinde hatırı sayılır bir kötülük olsaydı, yaşamıyor olurdu. İyi geçmiş kalkandan,” dedi İsrafil. Cini kucağına aldı. “Söyle, niye geldin?” Cin konuşmadı, İsrafil’den yayılan iyileştirici gücün etkisiyle havada durabilecek hale geldiğinde elini kaldırdı. Elinde beliren küçük tahta kavalı meleğe verip, yavaş ve temkinli hareket ederek geldiği yere gitti.
İsrafil kavalı eline aldığında sesler duyulmaya başladı. Başkası tarafından anlaşılamayan bu nağmeler aslında meleklerin cinleri kullanarak kurduğu güvenilir bir iletişim yöntemiydi. İsrafil kalkanın dışındaki meleklerden birisini –ki kendisi kadar büyük ve parlaktı- çağırıp onunla konuştu. Herkes onu izliyordu, merakla bekleyen kalabalığa döndü:
“Cebrail, şeytan’la savaşmış ve yaralanmış. şu anda Akdeniz’deymiş. Buradan ayrılmamızı istiyor. Afrika içlerine, Nil’in kaynağına gitmemiz emri geldi.”
İsrafil’in sözleri kısa ve özdü. Türlü endişeler meydana getirse de sorgulanmadı. Biraz sonra otuz üç Mesih, Kudüs’ün savunucusu üç baş melek ile bir grup savaşçı melek kalkanın dışında savaşan şeytanlara görünmemeye çalışarak şehirden çıktılar.
***
Akdeniz’in açıklarında küçük bir adanın üzerinden ilerlerken adada gerçekleşen savaşa dikkat kesildiler. Uçaklar ortalığı birbirine katıyor, toplar patlıyor, füzeler ateşleniyordu. Dikkatler oradayken, Cebrail ileriden, zorla kendini idare ederek yaklaştı. Melekler onu fark ettikleri anda etrafını sardılar. Kanatlarının içi ona dönük, etrafını kaplayıp şifa güçlerini Cebrail’e aktardılar.
Cebrail iyileştirici ışıkla dolup kendine geldiğinde aşağıdaki savaşa baktı. “Kàle, elkatl, kıyamet yaklaştığında, öldürmek çok olacak.” İsrafil ona bakıp kıyamet alametlerinden daha önemli konular olduğunu belirtircesine, “Cebrail, sana ne oldu? Kudüs’ü ve cennetin kapısını savunmasız bıraktık. Nil’in kaynağına niye gideceğimizi de anlamadım.”
“Ben, Vatikan’da şeytan’la karşılaştım. Orası öyle bir yere dönüşmüş ki, iyiliği ve güzelliği emen karanlık bir deliğe dönmüş. Günahkâr ve pis… Yenecektim ama prensleri de saldırdılar. Kudüs’ü dert etme. Nil’e ise… Görevini yerine getirebilmen için gidiyoruz yüce İsrafil,” dedi ve sustu Cebrail.
Pek az konuşan Azrail, “Hadi yola koyulalım,” derken Mesihlerden birisi, “Lanet olsun o şeytan’a,” dedi. Meleklerden aniden yükselen tövbe nidaları, hayret çığlıklarına karıştı. Azrail lanet okuyan adama yönelerek:
“O dediğini sakın, bir daha deme!” Dili tutulan adam geveledi.
“şeytan’a bile mi? Peki ne diyeyim?” Azrail korkan adamı rahatlatmak için hafifçe tebessüm etti.
“Evet, ona bile. Cennette bizi eğittiği güzel günleri tekrar görmesini dileyebilirsin. Bu mümkün olmasa bile dile. İyi niyet, Mesih’in ruhunu taşıyan, iyi niyet…”
***
Melekler cinler kadar hızlı hareket edemiyorlardı. Mesihler onların hızına ayak uyduruyordu ve kafile, Cebrail’in bildiği yol doğrultusunda Nil’in kaynağına ilerliyordu. Pek azı üzerlerinden şimşek hızıyla geçen cini gördü. Cin’in hareket ederken ardında bıraktığı iz ise göğün bir ucundan öbür ucuna kadar varıyordu. Melekler şaşkınlıkla durunca Mesihler meraklandı. Mikail açıklama getirdi.
“Kızıl bir cin, şeytanın şeytan olmadan önce mensup olduğu klandan. Neredeyse hepsi kıyamet savaşında onun saflarına katıldılar. Bizi fark ettiyse ve Kudüs’ten ayrıldığımızın da farkına varmışlarsa peşimize düşerler.”
“Umarım fark etmemiştir,” diye mırıldandı Magnus. Korkmuştu, yanında dört tane baş melek olduğunu kendisine hatırlatıp rahatladı. İsrafil’e sakince yaklaşıp sordu:
“Cinlerin tek yapabildiği hızlı olmak mı? Doğrusu sana hızımla yardım etmiştim ama şeytanlarla savaşabilmek isterdim.” İsrafil hayretle cevapladı. “Sana bahsetmediler mi? Her cin kendi rengindeki alevleri celbederek düşmanlarına saldırabilir. Yine de bu bir şeytanı öldürmeye yetmez, zaten sizden savaşmanızı da beklemiyoruz.” Magnus sevinmişti, aciz kalmayacaktı o cehennem yaratıklarına karşı.
Afrika içlerine girdiler, kollara ayrılan nehrin kaynağına doğru ilerlerken Cebrail’i izlediler. Vardıklarında Cebrail işaret etti, herkesi toplayıp ortalarına geçti. “Harut ve Marut adlı iki melek Babil’de insanlara sihri öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Yazdıkları büyü kitaplarının birinde cennetin kapısının Kudüs’te olduğu anlatılıyor, oraya nasıl girileceği söyleniyordu. Hz. Süleyman kitapları sandığa koyup kilitledi, binlerce yıl sonra kitaplar Yahudilerin eline geçti. Büyüyü öğrendiler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!
Cennet kapısı mevzusunu öğrenince Tanrı’yı aldatmayı düşünüp şeytanla anlaştılar. Burada Tanrı’nın oyunu devreye girdi. şeytan’ın isminin manası komplo kuran olabilir ama bu sefer ona oyun oynandı. Cennet’in kapısını Kudüs’te zannediyorlar. Eğer gerçekten orada olsaydı ve Yahudiler izinsizce cennete girselerdi, Tanrı’yla olan savaşını kazanan şeytan da yaşamışlara ve yaşayanlara sonsuz vahşeti bahşedebilirdi. Onlar kandırıldı demiştim, cennetin gerçek kapısı burada Nil’in kaynağındadır.”
Bir gölün kenarındaki dağın ortalarında bir plato vardı. Kayalıkların arasından, Nil’in kaynaklarından şırıl şırıl akan su ince kollar halinde akıp gidiyor sonra tek geniş bir kolda birleşiyordu. Sayısız uygarlıkların oluşumuna sebep olan bu nehrin herhangi bir kolunun kaynağı olan bu nehrin demek ki Tanrı için ayrı bir önemi vardı.
Küçük derelerin etrafından aktığı platodaki ağaçsız alana indiler. Geniş bir düzlüktü burası. Cebrail yerden çok az havalanıp topluluğa baktı. “Burası, Ã?dem’in dünyaya indirildiği yerdir,” diye belirtti. İsrafil, Cebrail’e hitap ederek, “İnsanlığın başlamasına sebep olduğu gibi yıkımına da sebep olacak bu yerde şimdi ne yapacağız?”
“Bekleyeceğiz, sana emir gelene kadar.” diye yanıtladı Cebrail. Magnus kendisinin olacaklara nasıl bir etkisi olacağını anlamamıştı ama beklemek gerekti. Bu olayı kurgulayan Tanrı’nın kendilerine bir unvan verip sorumluluk yüklemesinin bir amacı olmalıydı.
***
Güneş batı ufkunda gözüktüğünde, kuzeydoğudaki ormanda nöbet tutan melek feci bir haberle çıkageldi. şeytan yerlerini öğrenmişti, gruplar halinde geliyorlardı. Yanlarında uçarak gelen Yahudi büyücüler vardı. Melekler sarsıcı haberi metanetle karşılayıp hazırlandılar. Saldıran ilk saflar yaklaşamadan yok edilse de, iblislerin ve büyücülerin sayıları arttıkça Mesihlerin çevresine kurdukları çemberi daraltmak zorunda kaldılar. Saldırı, Mesihler tarafından panikle ve korkuyla karşılanmıştı. Hepsi durup, meleklerin verdiği savaşı hayranlıkla izliyorlardı.
Cebrail açık mavi renkteki büyük kılıcıyla düşmanları biçerken, İsrafil Magnus’un daha önce gördüğü beyaz ince ışık kılıcını kullanıyordu. Mikail’in şimşekleri kullanarak yarattığı yıkım büyüktü. Melankolik baş melek Azrail ise elleriyle düşmanların ruhlarını çekip alıyor, şikâyetçi olduğu görevini şimdi büyük bir zevkle ve hırsla yerine getiriyordu.
Melekler ne kadar iyi savunma yapsalar da açıklar kalıyor, bazen bir düşman Mesihlerin yanına kadar geliyordu. Mesihler iki adet şeytanı ve üç büyücüyü, etraflarında durmaksızın dönüp rengârenk alevlere boğarak yok ettiler. Gruptaki meleklerden bazıları düşmüş, düşmanın sayısı ise sonsuza ulaşmıştı.
Magnus Kudüs’tekine benzer bir kalkanın çok işe yarayabileceğini düşündü. İsrafil’e seslenip bunu söylemek istiyordu ama devasa bir şeytan prensiyle dövüşen meleğin durumu rahatsız edilmesine imkân vermeyecek kadar kritikti. Başka bir prensi kükreyerek doğramış, yeni bir düşman arayan Cebrail’i gördü. Adını haykırarak onu çağırdı. Arthur şaşırdı ve ne yaptığını sordu, Magnus umursamadı. Cebrail’e Kudüs’teki kalkanın nasıl oluşturulduğunu sordu.
“Onu yapmaya sadece Tanrı’nın gücü yeter. Bu güce aracılık eden ise yalnızca baş meleklerin birliği veya bir peygamber… Tabi ya! Tanrı seni kutsasın İsa hazretlerinin ruhunu taşıyan. Bir araya gelip O’ndan bunu isteyin. Bu gücü içinizde hissettiğinizde düşmanların önüne geçecek kalkanı şekillendirebilirsiniz. Siz bütün olarak bir Tanrı elçisisiniz ne de olsa, bu güce aracılık edebilirsiniz.”
Magnus herkesin Cebrail’i dinlediğini biliyordu, aç
[size=134]HERC-Ã? MERC[/size]
Tempus Rahibi'nin Hikayesi
556. Y.S. (Yıkımdan Sonra) yılıydı, M.S. 2777’de gerçekleşen 4. büyük harbin 556 yıl sonrasıydı. Küreselleşen gezegenin içinde insan, başını alıp giden teknolojiye rağmen ilkel safahatını yaşıyordu. On binlerce hücreli gökdelenlerin içine karınca sürüsü gibi doluşmuş bu ırk katliamların yer aldığı savaş haberlerini takip ederken, insanüstü varlıkların savaşı başlamıştı. Savaşın yönü Tanrı’yı, melekleri, insanları ve cinleri tehdit edecek şekilde değişiyordu. Bazıları kıyametle ve kaderle oyun oynuyorlardı.
Yahudiler... Ne işler karıştırdıklarından haberi yoktu milyarların, tarih boyunca olduğu gibi. Hamleleri Tanrı’nın planlarının ötesineydi. Milletlerinin cennetteki ebedi hayatını sağlamaya çalışıyorlardı. Tanrı’yı kandırmaları, meleklerle savaşmaları gerekiyordu. Planları işliyordu ve diledikleri gerçekleşirse insanlığı sonsuz cehennem bekliyor olacaktı.
Y.Ã?. 2. y.y.’da din savaşları gerçekleşmiş, sonraki süreç boyunca Hıristiyanlık ve Müslümanlık popülaritesini tamamen kaybederken Yahudiler hiç zarar görmemişti. Altı yüzyıl boyunca İsrail Cumhuriyeti tüm Ortadoğu’yu ele geçirmişti. Bu Yahudiler eski inançlarına sadık gerçek Yahudiler değillerdi. Sapmışlardı, baştan bir din yazmışlardı, sadece isimleri aynı kalmıştı.
İlahi dinlerin ve eski inançların unutuluş pınarı Lethe tarafından yutulduğu, kıyametin yaklaştığı bu zamanlarda insanların inançları değişmişti. Satanist liderler şeytanla konuşup yazdıkları(?) kitaplar çıkartmışlar, dallanıp budaklanan inanç popülerliği ve etkisiyle en güçlü inançlardan olmuştu. Birçok saçma ve modern felsefe, din, inanış türetilmiş, insanlar tapınma, sığınma duygularını bunlarla tatmin ederken şeytan büyük savaşta öne geçmişti.
Kıyamet yaklaşıyordu ve her şeyin kutsal kitaplarda yazıldığı gibi olup olmayacağını kestirmek zordu. Kurtarıcı Mesih’in, İsa’nın yeryüzüne geleceği biliniyordu. Peki, Tanrı’nın işine karışan insanların, insanlığı cehenneme sokmaya çalışan şeytanın ve hizmetkârlarının, tüm bu kargaşanın içinde kendine yer arayan türlü cinlerin arasına gelecek İsa bu kadar kısa sürede neler yapabilecekti?
***
Niecrafeg Hiassularibenhem, Himalaya dağlarındaki cin şehrinde, Yüce Djinnus Mor Alev’in huzuruna çıkmayı bekliyordu. Masmavi alevlerle parıldayan vücudu, tapınağın enerji kıvrımlarında geziniyordu. Enerji ağındaki dalgalanmayla irkilip geçiş izninin geldiğini anladı. Huzura girerken yavaş hareket etti, fiziki dünyaya yaptığı gezilerden tanıdığı jetlere eş bir hızla –bu ışık hızına ulaşabilen cinler için epey yavaştı- çıktı huzura.
Bu saygı dolu hareketi takdir etti Mor Alev, standartların dışındaki mor renkli bedeni güçlü bir enerji yayıyordu. Aralarında ince, parlak bir iletişim hattı oluştu. Bilge Djinnus Mor Alev, seçilmiş sözlerini aktardı Niecrafeg Hiassularibenhem’e:
“Ey soyumun alevini taşıyan, yüce tapınağın hizmetkârı! Savaş başladı, kıyamet yakındır. şeytanlar cinleri kendi saflarına çekiyorlar, çekemediklerini katlediyorlar. Melekler zayıf insanlar için ve Tanrı’nın isteği için savaşırken enerji düzlemi İblis’in eline geçiyor. Tapınak ve inançlı cinler adına konuşuyorum ki boyun eğmeyeceğiz, lakin yenmeye de gücümüz yetmez.
Sana bahşedilmiş ruhu kullanmanın zamanı geldi. Senden başka 32 cinin taşıdığı gibi, sen de Mesih’in ruhundan bir parça taşıyorsun. Gerekli olan bu parçanın bir eşini taşıyan insanoğlunu bulmandır, onunla bütünleşmelisin. Madde düzleminin kapıları artık açık, fiziksel düzleme geçiş yap. Ne olursa olsun Tanrı’nın dileğinin gerçekleşmesini sağla. O der ki: “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Bu bir ortaklık, şeytana ve yandaşlarına karşı… Yolun açık olsun İsa’nın ruhunu taşıyan.”
Niecrafeg bir şey diyemedi, bağlantı kopunca tapınaktan ayrılıp yakınlardaki geçide gitti. Araması ve birleşmesi gereken bir insanoğlu vardı. Kıyametin intizamı için çalışmalıydı ve nasıl yapacağını bilmiyordu. Asırların verdiği soğukkanlılıkla yola düştü. Geçitten, gücünün giderek azalacağı madde düzlemine geçerken kendisindeki İsa’nın ruhunun eşini taşıyan insanın görevinde ona yardımcı olabilecek birisi olmasını umuyordu.
***
Magnus Elk Laine sanal gerçeklik cihazının bağlantılarından kurtularak sandalyesinde esnedi. Tuvaleti gelmiş, acıkmıştı. Burada, eski adı Heinola olan Finlandiya 7. siteleşmesindeki 34. binanın 8750 numaralı odasında, hayat sıkıcı ve soğuktu. İhtiyaçlarını giderdikten sonra yürüdü, pencereden dışarıya baktı. Bu işten ve hayattan nefret ediyordu. Bina dolaşın sistemi ile ihtiyaçlarını gideriyor, VRC (sanal gerçeklik konsolu) ile para kazanıyor, insan yüzü görmüyordu.
Evdeki çoğu eşya gibi plastik olan sandalyesine tekrar oturdu. Sanal gerçekliğe bağlanmadı, eski moda monitörünü yeğledi. Monitördeki griliğe, dijital hiçliğe bakıyordu. Bu grilik 7. siteleşmenin gökyüzünde de vardı, kullanılmayan karayolları ve binalarında da…
Bilgisayarını çalıştırmadan, amaçsızca gözlerini monitöre dikmişken arkasında birisinin varlığını hissetti. Bu tuhaf bir histi, çok tuhaftı. Hırsızlığa geçit vermeyecek dev çelik kapıların varlığıyla çelişiyordu bu his. Ã?rperdi, korktu. Bu alışılmadık, beklenmedik duygu –korku- bir anda gelince bünyesi aşırı tepki vermişti. Nefes alışı hızlandı ve terledi, arkasına döndüğünde her zamanki odası duruyordu karşısında. Garip bir şey yoktu. Ama korku dolu zihniyle ve hayal gücünün etkisinde kalmış bakış açısıyla daha boğucu, daha ürkütücüydü.
O his yine geldi. Tam arkasında birisi vardı, sanki onu takip ediyor, birkaç adım berisinde duruyordu. Hızla döndü. Aynı his… Tekrar döndü, kuyruğunu kovalayan bir köpek misali. Sonra koşarak banyo ve tuvalet işlevindeki hücreye girdi. Korkusunu yenebilmek için hücredeki aynanın karşısına geçip ardına baktı. Hiçbir şey yok gibiydi. Derin bir nefes alıp kendisine gülecekken fark etti. Sanki bir yanık gibiydi veya bir parlaklık. Tuhaf şekle odaklanamadı, baktığı yerden kaçıyordu sanki. Tekrar delirme sürecine girecekti, bir dur demeliydi.
Sinirle hıçkırıp tüm gücüyle vurdu aynaya, parçalanan aynaya bakmadan kaçtı odadan. Korkuyordu, 8750.’den dışarı çıktı. Odaları bağlayan geçitin iki ucunun da sonu gözükmüyordu. Sarı ışık yayan lambalarla aydınlatılmış koridorda kimse yoktu. Sol tarafı seçip yürümeye başladı. İki tarafında da aynı tip kapılar vardı. 8748, 8746, 8744… Magnus sakinleşince, hayal gördüğünü ve doktora gitmesi gerektiğini düşündü.
Kendi ayak seslerine eşlik eden ayak sesleri duyduğunu zannetti. Durduğunda, zannının doğru olduğunu anladı çünkü tıkırtılar giderek artarak geliyordu şimdi kulağına. Arkasına döndüğünde uzaktan yaklaşan silueti gördü. İleriden bir kadın geliyordu. Yaklaştığında onu süzdü. Güzel kadındı. Mavi renkli gözleri, pürüzsüz açık renkli teni ve koyu renkli saçları vardı. Mavi elbisesi sarı ışığın altında parlayıp, yeşil hayaller yaratıyordu Magnus için. Kadın müthiş kokuyordu.
Üzerine doğru geldi kadın, iyice yakınlaştı. Hiçbir şey söylemedi, duygusuzdu yüzü. Onu öptü. Ve bir kere daha öptü, bırakmadı sonra. Magnus onu 8759’ye doğru götürürken ve onunla tek vücut olup şehvet içinde kaybolurken, birleşme isteği ve çiftleşme hazzı içgüdülerinin korku dolu uyarı çığlıklarını hissettirmedi gence.
***
Elli dört milyar nüfuslu kıyamet öncesi dünyasında Niecrafeg’in seçilmiş eşiyle karşılaşıvermesi pek olası değildi. Bu yüzden cin ırkının mavi alevli üyesi sabırla dünyanın çevresini onlarca kez dolaştıktan sonra Kuzey Avrupa dolaylarında aradığını buldu. Karanın her yerine serpilmiş uzanan göllerin arasındaki devasa bloklarda hissetti nabız gibi atan Mesih ruhunu. İkisinde de aynı parçaları vardı ruhun, birleştiklerinde Mesih’in bir parçasını oluşturacaklardı. Djinnus’un dediğine göre 33 tane cin-insan olmalıydı kutsal ruh parçalarını taşıyan.
Soğuk tiksindirici bloğa girip odayı buldu. “8750, Magnus Elk Laine” Demek adı buydu. İçeri girdi, izlemeye başladı. Genç adam etrafa karamsarlık, umutsuzluk ve inançsızlık saçıyordu. Kendisinden ne kadar da farklıydı. Cin, Mor Alev’in izinden gidiyordu. Asırlar önceden kalma ilahi dinlerin takipçisiydi, inançlı sayılırdı.
Paylaştıkları kutsal nefesten olsa gerek Magnus onu fark etti. İnsanoğlu korktu, garip tepkiler verdi. İnsan zaaflarını ve davranışlarını değerlendiren Niecrafeg, kötü cinlerin eğlence için başvurdukları bir yöntem kullanmaya karar kıldı. Cezbedici bir insan dişisi suretine büründü. Issız ve uzun koridorda –insanlara göre uzun- amaçsızca yürüyen Magnus Elk’in karşısına çıktı. Seviştikleri sırada –ki işin bu kısmıyla ne ilgileniyor ne de bundan zevk alıyordu- ruhu kadın cismini terk etti. Mavi alevler dans ederek gencin içine aktı. Cinin yaşam özü sis kıvamındaki insan ruhuyla karşılaştı. İçinde İsa Mesih’in ruh parçalarını barındıran ruhlar önce çatıştılar, sonra karıştılar ve kucaklaştılar.
Davetsiz misafir, ev sahibine üstün geldi. Niecrafeg birleşen ruh parçalarının gücüyle dolup taştı. Cin, bedene alışırken ve gencin karmaşık ruhunu anlamaya çalışırken acele etmesi gerektiğini biliyordu. Zira bu boyutta uzun süre kalamazdı, üstelik ırksal güçlerini kullandıkça bu süre kısalırdı. Bir şeyler yapmak istiyorsa acele etmesi gerekliydi, durum karışıktı ama Niecrafeg Hiassuleribenhem umutluydu.
Binadan inmek üzere yürümeye başladı. Sonra güldü, “Yürümekmiş… Bir insana benzemeye başladım” diye düşündü. Gideceği, ışınlanacağı yeri düşünüp güçlerini kullanarak harekete geçti. Bir nefeslik süre içerisinde 7. Siteleşme ulaşım istasyonundaydı.
***
Magnus Elk Laine uyandığında Gökdelen 666 taşıyıcı jetinin içinde buldu kendisini. İnsanlar uçağı hızla boşaltıyorlardı. Vücut yapısına göre şekil değiştirebilen rahat koltuğundan boş bakışlarla kalkarken evi, en son üzerinde çalıştığı iş, izlendiğini düşünüp korkması birer birer zihnine doluştu. Bütün bunları gözden geçirdiğinde burada olmaması gerektiğini anlayıp şaşırdı. Koridorda karşılaştığı mavi elbiseli bayanla yaşadığı cinsel ilişkiyi anımsadığında ise büsbütün tedirginleşip panik yaptı. Bir şeyler çok yanlış gidiyordu, Magnus niye uçakta olduğunu bile bilmiyordu, muhtemelen o kadın bir şeyler yapmıştı.
Midesi bulanıyor ve başı ağrıyordu. İçinde bulunduğu karışıklık da huzursuz ediciydi. Teoriler üretmeyi bırakıp uçaktan inerken, Yahudilere özgü küçük takkelerden takmış bir adama buranın neresi olduğunu Yeni İngilizce denilen ortak dünya diliyle sordu. Kipalı adam bir süre duraksadı, şaşırdı ve sonra:
“Jerusalem tabiî ki de.” Dedi, sonraki sözlerini homurdanarak söyledi. Kudüs’ün kalabalık ulaşım istasyonunun gürültüsü arasında yitip gitti bu seri homurtular. Magnus için şu an, burasının Kudüs olmasının önemi yok gibiydi, ne de olsa evine dönecekti. Ardından şaşırdı bu peşin kararına.
Kudüs, nam-ı diğer Jerusalem dünyanın en büyük şehriydi. Binlerce yıl önce kurulmuş şehir merkezi denizden 100 km içeride olsa da, bir liman kenti görevi görebilecek kadar büyümüş ve genişlemişti şehir. Magnus nasıl olduğunu bilmiyordu ama işte bu şehre, Kudüs’e gelmişti. Evine gitmek istiyor ama aynı zamanda oradan çekiniyor, burada kalmak onu yine rahatsız ediyordu. Oysa bu şehri ne çok görmek istemişti hayatı boyunca. Parası vardı buraya gelebilmek için ama hiç cesaret edip de yolculuğa çıkamamıştı.
Baş ağrısı, bulantı, duygusal karışıklık düşünmeyi ve karar vermeyi zorlaştırıyordu. Kargo bölümünde eşyası olmadığını öğrendi, cüzdanı yanındaydı neyse ki. Amaçsızca yürürken omzunda hissettiği temasla irkildi. Arkasını döndüğünde üniformalı bir güvenlik görevlisi karşısında duruyordu.
“Bu bölgeyi terk etmenizi rica edeceğim, burası yolcu indirme-bindirme bölgesidir. Sizin can sağl…” derken Magnus elini kaldırarak sözünü kesti. Aynı zamanda karnından gelen sancı da Magnus’un sözünü kesti, “Tamam” diyecekken sözcük acı bir çığlığa dönüştü. Koluna giren görevli bölgenin dışına kadar ona eşlik etti.
Biraz olsun toparladığında görevliye kalabileceği bir otel olup olmadığını sordu. Elbette vardı ama o bariz bir şekilde yardım istiyordu. Görevli anlamıştı, bileğindeki elektronik cihaza dokundu ve kafasını kaldırıp batmakta olan güneşin büyülü renklerini saldığı Kudüs göğüne baktı. Yükseklerde birçok hava taşıtı süzülüyordu. İkisi aniden inişe geçti, birisi tam önlerinde durdu. Genç, görevliye teşekkür edip taşıta bindiğinde aniden havalanan taşıt kısa zamanda müthiş bir yüksekliğe ulaştı ve durdu.
Taksilerde iletişim, kameralar ve ekranlarla gerçekleştiriliyordu. Bu uygulamanın bazı suçların önüne geçtiği söylense de Y.S. 6. y.y insanlarının aralarına elektronik devrelerle ve metal duvarlarla koydukları mesafenin canlı kanıtıydı. Magnus şehir merkezine de antik kente de yakın olan orta seviye bir oteli ekrandaki haritada işaretledi. Taksi izin isteyip otelin tepesine indiğinde kredi kartını çekip indi.
Bir süre sonra, nihayet odasındaydı. Yumuşak bir yatağı, tuvaleti ve yemeği vardı. Magnus düşünmeyi, endişe etmeyi, plan kurup sorular sormayı bıraktı. Kendisini, onu çağlardır değişmemiş, kirlenmemiş rüyalar diyarına çağıran uykunun iyileştirici ve sakinleştirici kucağına attı.
***
Cin, güçlerini kullanarak Kudüs’e uçabilirdi ama bunu yapmadı. Ele geçirdiği insan bedeninde kaldığı sürece gücü azalacaktı ve zamanı azdı. Fiziksel boyutta kalma süresini uzatmak amacıyla sadece ulaşım istasyonuna kadar ışınlanıp ilk Kudüs uçağına bindi. Oraya gitmek Mor Alev’le konuştuğundan beri aklına gelen yegâne seçenekti. Birkaç binyıl önce bu durumda olsa, Vatikan’a, Mekke’ye, İstanbul’a gidebilirdi. şimdi Kudüs ve Vatikan ayaktaydı sadece. İstanbul, Avrupa-Asya savaşlarında çok güzel köprü görevi görmüş, savaş meydanı olarak kullanılan tüm Anadolu’yla aynı kaderi paylaşmış, harap olmuştu. Mekke, İslam iç savaşında yok olmuştu. Bazı Müslüman gruplar Kâbe’nin kutsallığını reddedecek derecede sapmışlardı.
Hâlihazırda ayakta olan Vatikan, Satanistler tarafından yakılmış, şeytanın insan müritlerinden bazıları buranın zenginliklerine el koyup burayı kaleleri yapmışlardı. Kısacası oraya da gidemezdi. Böylece ilahi dinlerin kutsal saydığı, antik şehrin hala korunduğu kente doğru yola çıktı.
Uçak iniş yaptığında, gücünün azaldığını hissedince kontrolü insana bırakıp gücünü onunla konuşmak için sakladı. İnsan hastalıklı bir halde hareket edip otel odasına yerleşirken cin kaderini düşünüyordu. Gücü bittiğinde ruhu uçup gidecekti, ölecekti yani. Enerji boyutuna geçemezdi, insan ölebilirdi. Hem ölmeyecek olsa bile görevi bu boyutta olduğundan kalmalıydı.
Üstat Djinnus’un sözlerini düşünüp kararını onayladı. İnsana dünyanın durumunu, kıyameti ve görevini anlatacaktı. Ruhu göçüp gittiğinde, İsa’nın ruhunun insanda kalmasını ümit ediyordu. Ã?yle olmalıydı, perçinlenmişti o ruh parçaları çünkü. Cinin dumansız alevden bedeni ise kesinlikle insana bağlı kalacaktı. Böyle olacağını başka cinlerden duymuştu.
Tek umudu, Magnus’u bu görevi yapmak üzere ikna etmekti ki kendini feda etmesi işe yarasın. Fiziksel boyutta kalıp, en küçük enerji kırıntısına tutunmaya çalışarak ölmenin ne denli acı verici olduğunu bilse de Tanrı’nın isteği için katlanabilirdi. Fedakârlığının karşılığında dünyadan büyük cennetlerin hayalini kurarken genç uyandı. Cin uzun süre ne diyeceğini düşündü, sonra kalan yaşam enerjisini kullanarak gencin ruhuna, beynine, iradesine seslendi.
***
“Merhaba, dinle ve sakin ol.” Magnus bu sözleri duyduğunda, dönüp durmakta olduğu yatağından fırladı, dikkat kesildi. Kimin konuştuğunu, nerden seslendiğini anlamaya çalıştı. “Kimsin? Neredesin?” soruları, bildiği ama tanımlayamadığı tuhaf gerçekliği inkâr edip yerine mantıksal bir gerçek koymak için sorduğu ümitsiz sorulardı. Evet, o kadınla seviştiğinden beri yaşadığı tuhaf olaylar sırasında bedenini paylaşan birisi olduğunu sezmiş, ama bu sezgiyi kabullenememişti.
İlk defa konuşan ve gerçekliğini gence kanıtlayan ses kendi ağzından konuşuyordu. Dahası onun içine sesleniyor, cümleler kendi bünyesinden çıkıp bedenini sarıyor, her anlatılanı kusursuzca anlamasını sağlıyordu. Delirdiğini düşündü, şaşırdı ve bu karmaşa midesini bulandırdı. Karşı çıkmadı ama sustu, dinledi.
Bilimsel bilgiye değer verip mantığıyla hareket eden, doğaüstü olaylara inanmayan birisiydi. Sesin saçmaladığı görevleri uygulamayacaktı. Susmasını bekleyip psikologa gitmeye karar verdi.
***
Cin gence her şeyi anlatmaya çalıştı. Ölemlerin kaderi, savaş, Mesih’in ruhu, cinle adamın kesişen kaderi, kıyametin rayından çıkarılmaya çalışılması, sonucunda oluşacak ebedi vahşet… Anlatırken muhatap zihni yokluyor, soruları yanıtlıyordu.
Genç bunları peri masalı olarak gördüğü için inanmıyor, hem de inandığı takdirde alması gereken sorumluluklardan dolayı inanası gelmiyordu. Seçilmiş ve kurtarıcı olma vaadi ise cezbediciydi. Genç kararsızdı.
Cinin gücü tükenmişti, can çekişme safhasındaydı. Gencin başarabilmesi için cin güçlerini kullanmayı öğretmesi gerekiyordu. Ne de olsa onun bedeninde kalacak olan kendi bedeni ceset olmayacak, insan tarafından kullanılabilecekti. Bunları anlatacak zamanı kalmamıştı ve yapması gereken bir iş daha vardı.
Son enerji parçacığını insan üzerine yaptığı, onun sadece bir insan olarak görünmesini sağlayan gözbağı büyüsünü kaldırmak için kullanabildi. Magnus bir cin-insan olarak görünmeye başlarken, Niecrafeg ruhu göçüp gitti bedenden.
***
Magnus vücudunu saran yanma ve karıncalanma hissiyle acı çekerken, uzun süredir konuşan yaşlı ve kudretli sesin daha acı olan çığlığını duydu. Rahatladı bir an, sonra çelişkide kaldı. Ve yanmanın acısıyla banyoya koştu. Bir ayna vardı içeride. Suyun sıcaklığını 4 dereceye ayarlayıp sabırsızlıkla beklerken aynaya baktı. Son günlerde yaşadıklarının etkisiyle yamulmuş bir yüz, ifadesiz bakan şişmiş gözler bekliyordu. Aslında tipini umursamıyordu.
Aynada kendisini bekleyen aksini asla tahmin edemezdi. Masmavi alevlerin gözlerinden saçıldığını, kulaklarından ve burun deliklerinden fışkırdığını görünce ağzı açık kaldı. Bu mavi ışık tırnaklarında, göğsünde ve saçlarında da belirgindi.
Bu yeni görünüşüne inanamıyordu, suyu açık bırakıp odaya girdi, yatağına uzandı. Mavi elbiseli kadın, Kudüs’e gelişi, ses, kıyamet hikâyeleri, mavi ışıklı bedeni… Üstelik konuşan kişi bunlara açıklamalar getirmişti. Semavi olaylar anlatıp görevler vermişti. Bunları hazmedemedi, gözlerini yumdu, uyudu.
Uyandığında karnını doyurdu, duş alıp dışarıyı seyre daldı. Gökdelenlerin arasındaki açıklık alanda yerden bitme antik, taştan yapılar vardı. Kendisine cin diyen iç sesin söylediğine göre oraya gitmeliydi. Magnus artık bazı şeyleri kabullenmişti, burada kalıp iyice delirmek istemediği gibi sorularına cevap arıyordu.
Akşama doğru umutla, değişen vücuduyla ve yeni hayatının alışılmadık idrakiyle, antik Kudüs’ün yolunu adımlamaya başladı.
***
Kudüs gibi kalabalık bir şehirde bulunmasına rağmen karayolundan yürürken az insanla karşılaştı. Beş-on katlı ilkel binalar boy gösterdiğinde sağda solda deri ceketli, silahlı gruplar gördü. Ona korku ve şüpheyle bakarlarken birisi kolundaki saate bir şeyler fısıldıyordu. Magnus umursamadan, yavaşlamadan ilerledi. Neredeyse gelmişti, eğer burada tek bulacağı küflenmiş eski tapınaklar olursa Finlandiya’ya dönmeye karar vermişti.
Antik kentin girişinden biraz önce, güneş batarken yolda cüppeli, elinde ince siyah asasıyla bir adam karşısında belirdi. Gözleriyle onu tartarken sordu:
“Sen kimsin ve bu savaş alanında ne işin var?” dedi, onu süzdü, “Bir melez olduğun belli, lafı geveleme!”
“Bir cin bana dedi ki, daha doğrusu bir iç ses, kıyamet vakti gelmiş ve ben Tanrı’nın rızasının gerçekl…” diye safça cevap verirken, üzerine doğru cızırdayarak gelen alev topu sözünü kesti. Yana çekildi, bunu beklenmedik bir hızla yapmıştı. Alev topu yavaş çekim ilerliyordu, asasını sallayarak bir şeyler haykıran adam da öyle. Alev topu eski, taştan bir duvara çarparak dağıldı.
Magnus büyünün gerçek olduğunu öğrenmişti, adamın sağından yay çizerek koştu. Deminki hız gösterisini yine sergiliyordu. Arkasından şimşekler ve ışıklar onu yakalamaya çalışırken o, hızla kaçıyordu. Adamı ve korkunç büyülerini atlattığını düşündüğünde durdu. Gördüklerine inanamadı, mavi ışıklı bedeninden bile etkileyiciydi karşısındaki manzara.
Hatırladı, savaş alanı demişti büyücü. Cin ise kıyamet öncesi savaştan bahsetmişti. Meleklerin ve şeytanların savaşı… İnsanların ve cinlerin de karıştığı son kader muharebesi…
***
Antik kentin çevresini ve gökyüzünü kaplayan yarım küre şeklinde şeffaf ve soluk bir parıltı vardı. Bu görüntüyü daha ilginç kılan ise kürenin içinde süzülen düzinelerce silik nokta ve parıltının etrafında birbirine çarpıp kıvılcımlar saçan büyük, kanatlı varlıklardı.
Uğultularla birlikte etrafında cüppeli siluetler belirdi. Büyüleriyle onu vurmaya çalışırlarken o koştu. Hayır, koşmuyordu. Süzülüyordu, müthiş bir hızla. Hatta… Uçuyordu. Bunu düşündü ve birden zıplamasıyla, eğik bir rota çizerek kendisini metrelerce yüksekte bulması bir oldu.
Uçmanın keyfini çıkartmasına zaman yoktu. Parıltılı yarım küreye doğru ilerliyordu. Kanatlılar büyüyordu yaklaştıkça, artık cinin anlattıklarının birçoğunu kabullenmişti. Hepsine inansa dahi soruları olacaktı, bu yüzden devam etti. Yüzüne çarpan rüzgârdan veya yeni gerçeklerin kabulünün verdiği karmaşadan olsa gerek bir an dalıverdi. Kendisini istemeden, ikili çarpışmaların birinde buldu.
Yaratıklar kendisini fark edip ona yönelinceye kadar aval aval izledi. Birisinin simsiyah derisi vardı. İçinde yanan ateş, renk değiştiren akkorları körüklüyordu. Kafasındaki ve derisindeki çatlaklardan irin, duman, kan ve alev fışkırıyordu. Diğeri uzun süre bakılamayacak kadar parlaktı. Işıktan hareler güç dalgaları yaratarak etrafında dönüyordu. İkisinin de ne olduğunu anlayan Magnus, onların kendisi kadar hızlı olmadıklarını şaşırarak fark etmişti.
Cesaretini toplayıp, kendisine bakan şeytanın üzerine uçtu, ona hamle şansı verdi. şeytan saldırdığında hızla çekildi. Bunu bir defa daha yaptı. şeytan onun işini bitirip meleğe dönmek istiyordu. şeytanın karanlık hizmetkârı bezdi, fiziksel saldırıyı bırakıp, büyücünün söylediklerine benzer, karanlık ve korkunç sözler haykırmaya başladı.
Hava güçle çatırdarken ve karanlık bulutlar toplanıp zifiri duman şeytanı sararken melek atılıp elinde cisimlendirdiği ışıktan kılıçla yaratığın kafasını kesti. Kem güç dağılıp büyü bozuldu. Magnus meleğe baktı. Büyüktü, daha büyük olan ise yaydığı saf, iyi güçtü. Gözü alışıp onu biraz görebildiğinde kanatlarını, narin vücudunu ve temiz ipek elbisesini seçti. Kemerinde büyük bir savaş borusu asılıydı. Ã?rperdi, saygıyla sordu:
“Kimsin?”
“Ben İsrafil’im. Baş meleklerden İsrafil, kıyametten sorumluyum. Senin kim olduğunu da biliyorum. İsa’nın ruhunu hissediyorum,” dedi ve gülümseyerek kürenin içindeki topluluğu gösterdi.
“Onlar Mesih’in ruhunun diğer parçalarını taşıyan cin-insanlar,” dedi Magnus onaylama bekleyerek.
“Ã?oğunuz buradasınız, meleklerin çoğu burada. İşin kötüsü şeytanların ve onların kendilerine Yahudi diyen hizmetkârları da…”
Bir süre sustular, melek sabırla bekliyordu. Magnus’un aklında sorular vardı. Toparlamaya çalıştı. “Peki, bu Yahudilerin ve şeytanların amacı ne? Biz ne yapacağız ve siz ne yapacaksınız?” dedi, “Peki Tanrı ne yapıyor?” demek istese de korkusundan sustu.
“şeytanın on binlerce yıldır amacı aynı, ilk isyanından beri: İnsanları saptırıp Tanrı’dan uzaklaştırmak, cehenneme sürüklemek. Tanrı’yı yenmek gibi bir umudu var. şeytan Yahudilerle antlaşma yaptı. Yahudilerin cennetin kapısından geçmelerine izin verecek. Onların soyları cennete giderken, şeytan tüm dünyayı ve yaşamışların ruhlarını ebedi bir cehennemle buluşturacak. Cennetin kapısı ise Süleyman Mabedindedir. O da aşağıda,” diyerek aşağıya süzüldü İsrafil. Genç, meleği takip etti.
“Siz Mesihsiniz, işleri yoluna sokacaksınız. Biz, sizi ve cennetin kapısını koruyacağız ki her şey O’nun dilediği gibi gerçekleşsin. Kitaplardaki gibi…”
Magnus cevaplarını almıştı, “şimdi ne yapacağız?” diyecekti ki melek devam etti:
“Tanrı ise her şeyi izliyor ve biliyor. O en muktedir zat. Her dilediği olur ve olacakları bilir,” dedi İsrafil. Magnus onun düşüncelerini okumasına şaşırmıştı, daha çok şaşırdığı durum anlatılanlardaki çelişkiydi.
“Madem dilediği oluyor ve olacakları biliyor, niye onun istekleri için savaşıyoruz?” diye sordu büyük cesaretle.
İsrafil gülümsedi. “Bu senin için önemli ve benim için, hepimiz için. Yani asıl sorman ve ardından teşekkür etmen gereken onun ihtiyacı olmamasına rağmen neden bizi yaratıp bunları yaşattığıdır.”
Genç bunları enine boyuna tartamadı. Zamana ihtiyacı vardı anlamak için. Derken İsrafil batan güneşi işaret edip konuştu:
“Güneş batıyor, üç gün doğmayacak. Üç gün sonra batıdan doğacak. Tatlüaş-şemsi min mağribihâ. Güneşin battığı yerden doğması kıyamet alâmetlerindendir.“
Magnus az zamanları olduğunu anladı. Parıldayan küreden içeri girerlerken gerekeni yapmaya hazır olduğunu ama kıyametten de korktuğunu fark etti. Kendisini önemli ve işe yarar hissetti. Varlıkların kaderi onların ellerindeydi ama görünüşe göre onları yazacak bir tarihçi kalmayacaktı üç gün sonra.
***
Tarih kokan taştan binalarının üzerinde havada durup konuşan, amaçsızca süzülen ve savaşı izleyen Mesihler grubuna katıldı. Sohbet edip, tartışan, meleklere sorular sorup vaaz dinleyen farklı renklerde ışıklara sahip Mesihlerin bunları oldukça sıradan davranışlarmış gibi yapmalarına şaşırdı. Kendisini yalnız, dışlanmış hissetti. Hayret etti sonra kendisine, öğrenecek, düşünecek onca şey varken nereden çıkartmıştı böyle çocukça duyguları.
Bekleyip izledi. Yanına gelip “Hoş geldin” diyenler oldu. Sevindi ama kafasını şişiren, çok konuşan birkaçını kovdu. Kibar olmayı önemsiyor değildi. Çok az zamanları kalmıştı. Uzun ömürlü arkadaşlıklara imkân yoktu artık. Kıyametin yakında kopacak olmasını bilmesinin büyük şanssızlık olduğunu düşündü.
Aklına sorular, saçma düşünceler ve ilkel korkular doluşurken bir meleğin gelip onlara görev vermesini diledi. Burada uzun süre kendisiyle baş başa kalırsa çıldıracaktı. Bir meleğin sözlerine kulak kabarttı.
“O günü ve saati, ne gökteki melekler, ne de Oğul bilir; Baba'dan başka kimse bilmez.”
Sözleri düşündü, İsrafil’in belirttiği alameti yanlış yorumladığını düşündü. Kıyamet kesinlikle üç gün sonra kopar kanısı yanlıştı, kimse bilemiyordu tam zamanını. Ama sonuçta yakında kopacaktı ve iki gün önce veya sonra olmasının pek de bir önemi yoktu.
Adamakıllı sıkılmış, sabırsızlanmıştı. Uzun boylu, altın rengi ışık saçan birisiyle tanıştı. Adı Arthur’du, İngiliz polisiydi. Fazla konuşmuyor, konuştuğunda kısa cümleler kuruyordu. İkisi öylece kararan gökteki savaşı izleyerek dertleştiler.
Gruptaki herkes sabırsızlanmıştı. Bir kişilik eksiğin kaldığı söyleniyor, o kişi umutla bekleniyordu. Magnus’la Arthur sayıları gittikçe artan şeytanların melekleri zorladıklarını görüyorlardı. şeytanlardan birisi yanlışlıkla parlayan kalkana çarptığında veya bilinçli olarak üzerine atıldığında devasa güç patlamaları gerçekleşiyor, ortalık aydınlanıyordu.
Son kişi geldiğinde etrafında büyük bir Mesih ve melek çemberi oluştu. Magnus, çoğu ruh taşıyıcısı gibi geleni merak edip, kıskandı. Arthur’la birlikte çembere ışınlandıklarında kıskançlığın yerini hayranlık aldı. Yeni gelen, beyaz ışık saçıyordu. Meleklerle yarışırcasına saf, nurani beyaz… İsmini söylemedi, geldiği yeri sorduklarında “Beytülahim” dedi. Kimse orayı bilmiyordu. Melekler gülümsediler.
***
Magnus ile Arthur savaşı izleyip yorum yaparak, bazen de kıyametle ilgili felsefe yaparak vakit geçiriyorlardı. Savaş dengeli gidiyordu. Sayıca çok olan şeytanlar sürekli harcanıyor, az sayıdaki melekler nadir kayıp veriyorlardı. Magnus bir meleğin düşüşünü gördükçe üzülüyordu.
“İsa tapınaktan çıkıp giderken, öğrencileri, tapınağın binalarını O'na göstermek için yanına geldiler. İsa onlara, “Bütün bunları görüyor musunuz?” dedi. “Size doğrusunu söyleyeyim, burada taş üstünde taş kalmayacak, hepsi yıkılacak!”” Ayetler okumakta olan meleğin sözünü kesen ve savaşın sesini bastıran, havada taklalar ve çığlıklar atarak gelen yeşil bir alev topuydu. Alev topu yavaşlayıp, yere doğru usulca düşüşe geçti. Konuşan melek hızla uçup onu tuttu.
Melek hareketsiz yeşil alevi tutar vaziyette beklerken ıslık çaldı. Temiz ve kısa iki üç nota havada yankılandı. Kalkanın üzerinden bulundukları yere üç büyük melek inişe geçti. En parlaklarından üçü… Melekler yavaşlamak ve yön değiştirmek üzere havayı kanatlarıyla titrettikçe etrafa semavi ezgiler yayılıyordu. Ã?ndeki yaklaştı ve yeşil alevi tutan meleğe neler olduğunu sordu. Magnus onu tanımıştı, İsrafil’di. Arkasındaki ikisi ise tanışamadığı ama duyduğu Azrail ile Mikail olmalıydılar. Muzdarip bir yüzle dolaşan ölüm meleği ile etrafında minik şimşekler çakan doğa güçlerinin meleği…
Melek İsrafil’e cevap verdi:
“Bu yeşil cin kalkanı görememiş, çığlıklar atarak buraya kadar uçtu.”
“İçinde hatırı sayılır bir kötülük olsaydı, yaşamıyor olurdu. İyi geçmiş kalkandan,” dedi İsrafil. Cini kucağına aldı. “Söyle, niye geldin?” Cin konuşmadı, İsrafil’den yayılan iyileştirici gücün etkisiyle havada durabilecek hale geldiğinde elini kaldırdı. Elinde beliren küçük tahta kavalı meleğe verip, yavaş ve temkinli hareket ederek geldiği yere gitti.
İsrafil kavalı eline aldığında sesler duyulmaya başladı. Başkası tarafından anlaşılamayan bu nağmeler aslında meleklerin cinleri kullanarak kurduğu güvenilir bir iletişim yöntemiydi. İsrafil kalkanın dışındaki meleklerden birisini –ki kendisi kadar büyük ve parlaktı- çağırıp onunla konuştu. Herkes onu izliyordu, merakla bekleyen kalabalığa döndü:
“Cebrail, şeytan’la savaşmış ve yaralanmış. şu anda Akdeniz’deymiş. Buradan ayrılmamızı istiyor. Afrika içlerine, Nil’in kaynağına gitmemiz emri geldi.”
İsrafil’in sözleri kısa ve özdü. Türlü endişeler meydana getirse de sorgulanmadı. Biraz sonra otuz üç Mesih, Kudüs’ün savunucusu üç baş melek ile bir grup savaşçı melek kalkanın dışında savaşan şeytanlara görünmemeye çalışarak şehirden çıktılar.
***
Akdeniz’in açıklarında küçük bir adanın üzerinden ilerlerken adada gerçekleşen savaşa dikkat kesildiler. Uçaklar ortalığı birbirine katıyor, toplar patlıyor, füzeler ateşleniyordu. Dikkatler oradayken, Cebrail ileriden, zorla kendini idare ederek yaklaştı. Melekler onu fark ettikleri anda etrafını sardılar. Kanatlarının içi ona dönük, etrafını kaplayıp şifa güçlerini Cebrail’e aktardılar.
Cebrail iyileştirici ışıkla dolup kendine geldiğinde aşağıdaki savaşa baktı. “Kàle, elkatl, kıyamet yaklaştığında, öldürmek çok olacak.” İsrafil ona bakıp kıyamet alametlerinden daha önemli konular olduğunu belirtircesine, “Cebrail, sana ne oldu? Kudüs’ü ve cennetin kapısını savunmasız bıraktık. Nil’in kaynağına niye gideceğimizi de anlamadım.”
“Ben, Vatikan’da şeytan’la karşılaştım. Orası öyle bir yere dönüşmüş ki, iyiliği ve güzelliği emen karanlık bir deliğe dönmüş. Günahkâr ve pis… Yenecektim ama prensleri de saldırdılar. Kudüs’ü dert etme. Nil’e ise… Görevini yerine getirebilmen için gidiyoruz yüce İsrafil,” dedi ve sustu Cebrail.
Pek az konuşan Azrail, “Hadi yola koyulalım,” derken Mesihlerden birisi, “Lanet olsun o şeytan’a,” dedi. Meleklerden aniden yükselen tövbe nidaları, hayret çığlıklarına karıştı. Azrail lanet okuyan adama yönelerek:
“O dediğini sakın, bir daha deme!” Dili tutulan adam geveledi.
“şeytan’a bile mi? Peki ne diyeyim?” Azrail korkan adamı rahatlatmak için hafifçe tebessüm etti.
“Evet, ona bile. Cennette bizi eğittiği güzel günleri tekrar görmesini dileyebilirsin. Bu mümkün olmasa bile dile. İyi niyet, Mesih’in ruhunu taşıyan, iyi niyet…”
***
Melekler cinler kadar hızlı hareket edemiyorlardı. Mesihler onların hızına ayak uyduruyordu ve kafile, Cebrail’in bildiği yol doğrultusunda Nil’in kaynağına ilerliyordu. Pek azı üzerlerinden şimşek hızıyla geçen cini gördü. Cin’in hareket ederken ardında bıraktığı iz ise göğün bir ucundan öbür ucuna kadar varıyordu. Melekler şaşkınlıkla durunca Mesihler meraklandı. Mikail açıklama getirdi.
“Kızıl bir cin, şeytanın şeytan olmadan önce mensup olduğu klandan. Neredeyse hepsi kıyamet savaşında onun saflarına katıldılar. Bizi fark ettiyse ve Kudüs’ten ayrıldığımızın da farkına varmışlarsa peşimize düşerler.”
“Umarım fark etmemiştir,” diye mırıldandı Magnus. Korkmuştu, yanında dört tane baş melek olduğunu kendisine hatırlatıp rahatladı. İsrafil’e sakince yaklaşıp sordu:
“Cinlerin tek yapabildiği hızlı olmak mı? Doğrusu sana hızımla yardım etmiştim ama şeytanlarla savaşabilmek isterdim.” İsrafil hayretle cevapladı. “Sana bahsetmediler mi? Her cin kendi rengindeki alevleri celbederek düşmanlarına saldırabilir. Yine de bu bir şeytanı öldürmeye yetmez, zaten sizden savaşmanızı da beklemiyoruz.” Magnus sevinmişti, aciz kalmayacaktı o cehennem yaratıklarına karşı.
Afrika içlerine girdiler, kollara ayrılan nehrin kaynağına doğru ilerlerken Cebrail’i izlediler. Vardıklarında Cebrail işaret etti, herkesi toplayıp ortalarına geçti. “Harut ve Marut adlı iki melek Babil’de insanlara sihri öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Yazdıkları büyü kitaplarının birinde cennetin kapısının Kudüs’te olduğu anlatılıyor, oraya nasıl girileceği söyleniyordu. Hz. Süleyman kitapları sandığa koyup kilitledi, binlerce yıl sonra kitaplar Yahudilerin eline geçti. Büyüyü öğrendiler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!
Cennet kapısı mevzusunu öğrenince Tanrı’yı aldatmayı düşünüp şeytanla anlaştılar. Burada Tanrı’nın oyunu devreye girdi. şeytan’ın isminin manası komplo kuran olabilir ama bu sefer ona oyun oynandı. Cennet’in kapısını Kudüs’te zannediyorlar. Eğer gerçekten orada olsaydı ve Yahudiler izinsizce cennete girselerdi, Tanrı’yla olan savaşını kazanan şeytan da yaşamışlara ve yaşayanlara sonsuz vahşeti bahşedebilirdi. Onlar kandırıldı demiştim, cennetin gerçek kapısı burada Nil’in kaynağındadır.”
Bir gölün kenarındaki dağın ortalarında bir plato vardı. Kayalıkların arasından, Nil’in kaynaklarından şırıl şırıl akan su ince kollar halinde akıp gidiyor sonra tek geniş bir kolda birleşiyordu. Sayısız uygarlıkların oluşumuna sebep olan bu nehrin herhangi bir kolunun kaynağı olan bu nehrin demek ki Tanrı için ayrı bir önemi vardı.
Küçük derelerin etrafından aktığı platodaki ağaçsız alana indiler. Geniş bir düzlüktü burası. Cebrail yerden çok az havalanıp topluluğa baktı. “Burası, Ã?dem’in dünyaya indirildiği yerdir,” diye belirtti. İsrafil, Cebrail’e hitap ederek, “İnsanlığın başlamasına sebep olduğu gibi yıkımına da sebep olacak bu yerde şimdi ne yapacağız?”
“Bekleyeceğiz, sana emir gelene kadar.” diye yanıtladı Cebrail. Magnus kendisinin olacaklara nasıl bir etkisi olacağını anlamamıştı ama beklemek gerekti. Bu olayı kurgulayan Tanrı’nın kendilerine bir unvan verip sorumluluk yüklemesinin bir amacı olmalıydı.
***
Güneş batı ufkunda gözüktüğünde, kuzeydoğudaki ormanda nöbet tutan melek feci bir haberle çıkageldi. şeytan yerlerini öğrenmişti, gruplar halinde geliyorlardı. Yanlarında uçarak gelen Yahudi büyücüler vardı. Melekler sarsıcı haberi metanetle karşılayıp hazırlandılar. Saldıran ilk saflar yaklaşamadan yok edilse de, iblislerin ve büyücülerin sayıları arttıkça Mesihlerin çevresine kurdukları çemberi daraltmak zorunda kaldılar. Saldırı, Mesihler tarafından panikle ve korkuyla karşılanmıştı. Hepsi durup, meleklerin verdiği savaşı hayranlıkla izliyorlardı.
Cebrail açık mavi renkteki büyük kılıcıyla düşmanları biçerken, İsrafil Magnus’un daha önce gördüğü beyaz ince ışık kılıcını kullanıyordu. Mikail’in şimşekleri kullanarak yarattığı yıkım büyüktü. Melankolik baş melek Azrail ise elleriyle düşmanların ruhlarını çekip alıyor, şikâyetçi olduğu görevini şimdi büyük bir zevkle ve hırsla yerine getiriyordu.
Melekler ne kadar iyi savunma yapsalar da açıklar kalıyor, bazen bir düşman Mesihlerin yanına kadar geliyordu. Mesihler iki adet şeytanı ve üç büyücüyü, etraflarında durmaksızın dönüp rengârenk alevlere boğarak yok ettiler. Gruptaki meleklerden bazıları düşmüş, düşmanın sayısı ise sonsuza ulaşmıştı.
Magnus Kudüs’tekine benzer bir kalkanın çok işe yarayabileceğini düşündü. İsrafil’e seslenip bunu söylemek istiyordu ama devasa bir şeytan prensiyle dövüşen meleğin durumu rahatsız edilmesine imkân vermeyecek kadar kritikti. Başka bir prensi kükreyerek doğramış, yeni bir düşman arayan Cebrail’i gördü. Adını haykırarak onu çağırdı. Arthur şaşırdı ve ne yaptığını sordu, Magnus umursamadı. Cebrail’e Kudüs’teki kalkanın nasıl oluşturulduğunu sordu.
“Onu yapmaya sadece Tanrı’nın gücü yeter. Bu güce aracılık eden ise yalnızca baş meleklerin birliği veya bir peygamber… Tabi ya! Tanrı seni kutsasın İsa hazretlerinin ruhunu taşıyan. Bir araya gelip O’ndan bunu isteyin. Bu gücü içinizde hissettiğinizde düşmanların önüne geçecek kalkanı şekillendirebilirsiniz. Siz bütün olarak bir Tanrı elçisisiniz ne de olsa, bu güce aracılık edebilirsiniz.”
Magnus herkesin Cebrail’i dinlediğini biliyordu, aç