by Firble » Mon Apr 07, 2008 12:13 am
Dwaxer'ın Senaryoları ( Değerlendirmeye Alınmadı)
Kutuplaşma
Yer, İstanbul Anadolu Yakası. Kadıköy’e oldukça yakın büyük bir hastanenin en dibindeki unutulmuş bir bodrum katı. Büyük bir laboratuvar. Ã?ifte camlı duvarlarla izole edilmiş, öyle ki atmosfer havası bile, buzdolabı büyüklüğünde bir cihazda filtre edilerek giriyor içeriye. Dışarıdan gelen bütün malzemeler steril olduğu halde, yine de özel hava kilidi olan bölümlerde dezenfekte ediliyor. Laboratuvarın bir ucunda iki küçük yatak odası, diğer ucunda ise jeneratör odası, küçük bir mutfak ve tuvalet-banyo var. Camlı duvarın tam ortasında ise, dışarı çıkan koridora açılan, çifte -sızdırmaz- kapılar. Bu kapılar kilitli değil. Fakat 128 gündür hiç açılmadılar.
128.Gün.
İki beyaz önlüklü, ellili yaşlarda bilim adamı, üzeri çeşitli araç gereçler ve bilimsel cihazlarla dolu bir tezgahın iki yanında çalışıyorlar. İkisi de Türkiye’nin en iyi mikrobiyoloji ve genetik uzmanlarıydı.
Cam bir tüpü sallayarak içindeki sıvıyı çalkalayan, Profesör Halil Münevver’di. Kırlaşmış keçi sakalı ve saçları, griye çalan gözleriyle tuhaf bir ahenk oluşturmuştu. Yaşına göre atletik vücudu, yakın zamana kadar sporla uğraştığını belli ediyordu.
Diğeri, bir mikroskobun lenslerine gözlerini dayamış Profesör Taner Kolpa idi. Tombul yanaklı, biraz kilolu birisiydi. Saçları beyazlamamış dökülmüş, ortalardan epeyce açılmıştı. Kara gözleri fıldır fıldırdı. Kalın parmaklarını kullanarak mikroskobun ayarıyla oynadı ve kafasını kaldırmadan, “bütün bunların nasıl başladığını hatırlıyor musun?” dedi.
“Savaşı mı diyorsun, yoksa virüsün ortaya çıkışını mı?”
“Savaş... Sanırım her zaman vardı. Virüsü diyorum: Onu yayan, aynı zamanda bulan mıydı? Kasıtlı mıydı yoksa kaza mı?”
“Kaza olmalı. Hangi cücük beyinli bilim adamı... Biz bu konuşmayı daha önce de yapmamış mıydık? Neden aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun? Bunadın mı yoksa?”
Prof. Taner bozulmuştu. “Zaten seninle sohbet etmeye çalışanda hata” dedi ve mikroskoptan kafasını kaldırıp, yandaki deftere not alırken ekledi: “816. deney de başarısız!”
Prof. Halil her zamanki gibi yüzünü sinirle buruşturdu. “Tamam, birazdan 817. örneği vereceğim” dedi.
İnsanlığın kökünü kurutmak üzere olan “Kıyamet” virüsünü etkisiz hale getirecek, bir karşı virüs üretmek için elektron mikroskobu altında virüslerin genleriyle oynuyorlar, yeni mutant virüsler oluşturuyorlardı.
“İşe yaramıyor! Boşuna uğraşıyoruz burada” dedi Prof. Taner umutsuzca.
Prof. Halil dişlerini sıktı. “İşe yarayacak. Yaramalı! Yöntemlerimiz mantıklı. Karşı virüsü her an bulabiliriz.”
Prof. Taner çatallı sesini yükseltti: “Her an bulabilir miyiz? Sen ne sayıklıyorsun be adam! Milyon tane gen kombinasyonu var. Doğrusu denk gelecek de...”
“Milyon değil!” dedi Prof. Halil sertçe, “10240 gen olasılığı var ve yüzde sekizini test ettik.”
“Haa evet. 128 günde yüzde sekizini test ettiğimize göre, herhalde birkaç yıla kalmaz buluruz aşıyı. Tabii dünyada kimse kalmayacak büyük ihtimalle!”
“Bana bak! Bıktım senin bu saçma konuşmalarından. Yaa sen ne uyuz adamsın!”
“Niye, gerçekleri söyledim diye mi?”
“Arkadaşım sen ne istiyorsun? Adam gibi çalışmayacaksan s...tir git buradan!”
“Düzgün konuş! Ağalık yapma bana, terbiyesiz!”
“Taner, üstüme gelme ebeni s...rim!”
“Ağzını bozma, sı...rım ağzına!” dedi Prof. Taner. Tehditkar bir şekilde ayağa kalkmış, suratına korkutucu bir ifade vermeye çalışıyordu.
Prof. Halil, sinirden kıpkırmızı olmuş halde, gayri ihtiyari eline geçirdiği, içinde sidikimsi bir sıvının olduğu kavanozu meslektaşının kafasına atmak üzere kaldırdı.
Birden, “beyler!” diye sert bir ses duyuldu hoparlörden. Bilim adamlarının ikisi de hemen kendilerine geldiler ve cam duvarlara döndüler. Camekanların ardında yeşil kamuflajları içinde bir asker duruyordu. Prof. Halil, içinde genetiğiyle oynanmış virüs barındıran kavanozu masaya bıraktı. İki bilim adamı da camlara yaklaştılar.
Prof. Halil sertliğinden ödün vermeden konuştu: “Volkan Yüzbaşı, neredesiniz yahu? Üç gündür ne arayan var, ne soran?” diye sitem etti.
“Binlerce cesedi gömmeye çalışmakla... O kadar meşguldum ki” dedi Yüzbaşı Volkan. Adam hala çakı gibi bir duruş sergiliyor ama neredeyse kararmış göz altı torbaları, kimbilir kaç gecedir uyumadığını ve bazen de ağladığını belli ediyordu. Arkadan birkaç er, ellerinde malzemelerle koridora doluştu ve paketleri dezenfekte odacıklarına koydular. Bilim adamları daha sonra onları laboratuvarın iç tarafındaki kapaklardan alacaklardı.
“O kadar kötü ha?” diye üsteledi Prof. Halil, üslubunu yumuşatarak. Prof. Taner, kafasını sıkıntılı bir biçimde sağa sola sallayıp anlaşılmaz kelimeler mırıldanıyordu.
“İstanbul’da fazla insan kalmadı. Belki beşyüzbin, en fazla bir milyon. Gerisi... Öldü!” dedi yüzbaşı Volkan. Göz pınarları kurumuştu.
“Aaahh!” diye hafif bir çığlık atan Prof. Taner, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Prof. Halil ise, gözlerinden birer damla yaş süzülmesine rağmen heykel gibi duruyordu. Diğer taraftaki mehmetçikler, geldikleri gibi sessizce kayboldular.
“Bir gelişme var mı?” dedi Yüzbaşı Volkan.
Bilim adamları onun kırmızı butonlara baktığını gördüler. İki adet kocaman parlak kırmızı elektrik düğmesi oradaydı. Profesörler çareyi bulursa hemen o düğmelere basacak ve yukarıda müjdeli alarmlar çalıp, ışıklar yanıp sönecekti. İki ayrı hat, iki ayrı buton konmuştu ki kazayla birisi çalışmasa bile diğerinden haber gönderilsin ve bir an önce aşıyı çoğaltıp insanları tedavi etme planı uygulanabilsin.
“Maalesef...” dedi Prof. Halil, boğazına takılan hayali bir şeyi yutkunmaya çalışarak.
“Peki... O zaman, size kolay gelsin!” dedi Yüzbaşı ve sert adımlarla uzaklaştı.
130.Gün.
Prof. Halil banyodan çıktı. “Kardeşim sana kaç kere söyleyeceğim ‘kıllarını lavaboda bırakma’ diye! Beni uyuz etmek için mi yapıyorsun?”
Prof. Taner öğle yemeğini yiyiyordu. “Sen her şeye uyuz oluyorsun kardeşim” dedi.
“Yavaş! Ağzın doluyken konuşup etrafa püskürtme. Hem çiğnerken ağzını kapalı tutarsan daha az şapırdatırsın.”
“Yaa git başımdan da rahat bir yemek yiyelim şurada.”
“Hem sen neden her gün traş oluyorsun söyler misin?”
“Ya arkadaşım... Dışarıda milyonlarca insan ölmüş. Ailem ölmüş. Senin taktığın şeylere bak! Müsade et de acımı yaşayayım burada. Senin saçmalıklarını dinlemek istemiyorum.”
“Bu söylediklerin, şu boynuna taktığın sarı-kırmızı cimbom kravatı ile bütün ciddiyetini kaybediyor.”
“Cimbomun rengi, seni mi gerdi?”
“İnsanlık için olmasaydı, zaten senin gibi bir ip... cimbomluyla çalışmazdım.”
“Asıl ben senin gibi pislik fenerliyle çalışmazdım. Pisliksiniz hepiniz!”
“Hep takıyoruz diye mi cimboma, stres oldun?”
“Hass... yaa, siz kimsiniz bea?”
132.Gün.
Prof. Taner mikroskobun başında bir sevinç çığlığı attı. Gözlerine inanamıyordu. Bir daha kontrol etti. Evet! Ayağa fırladı, “başardık ortak!” diye bağırdı. Prof. Halil de uzun zamandır ilk defa yüzüne yerleşen tebessüme mani olamadı. Prof. Taner yanına gelip “çak ortak!” dedi. Avucunu şaklatmak üzere havaya kaldırdı ve Prof. Halil de ona uydu. Ã?aktılar. Birden Prof. Taner’in aklına kırmızı butonlar geldi ve hızla o yöne seyirtti ama butonlara basmakta tereddüt etti. “Bir de sen kontrol et” dedi meslekdaşına. Prof. Halil, zaten mikroskobun başına geçmişti. Evet, 836 numaralı mutant virüs, kıyamet virüsünü yutuyor, etkisiz hale getiriyordu. “Tamam” dedi onaylayarak. Kırmızı butonlara basıldı. Alarmlar çaldı, ışıklar yanıp söndü.
Ama yukarıdan kimse gelmedi.
Ertesi gün.
İki bilim adamı kendilerini çoktan aşılamıştı. Yanlarına onar tane 836 iğnesi alarak dışarı çıktılar. Prof. Taner çıkış kapılarını açtığında, “bu kapıların kilitli olduğundan şüpheleniyordum, değilmiş!” dedi.
Sokaklarda gelişi güzel park etmiş arabalar vardı ve cesetler! “Kokuya bak!” dedi Prof. Taner yüzünü ekşiterek. Herkes ölmüştü. Kadıköy meydanına kadar yürüdüler. Taşıtlar yollarda, cesetler yerlerde ama bekledikleri kadar kalabalık değildi. Herhalde son anlarına kadar Yüzbaşı Volkan ve adamları, sokakları temizlemiş olmalıydı. Bir yolcu vapuru, başıboş bir şekilde arada bir rıhtıma çarpıyordu. Bunun dışında ortamda ses yoktu. Martılar da yoktu artık. “Ölüm sessizliği bu olsa gerek” dedi Prof. Taner. Ã?rpermişti.
Prof Halil, yakındaki bir kafeye yönelerek, “şurada belki kendimize çay yapabiliriz” dedi.
“Ã?ay mı?”
“Evet, çay.”
“Arkadaşım şoka mı girdin? Etraftaki cesetleri görmüyor musun? şimdi çayı düşünmenin sırası mı?”
“Ne teklif ediyorsun? Herkes ölmüş. Hepsini gömmemiz mümkün değil.”
“Yaa sen ne sakin adamsın. Neredeyse üzülmediğine inanacağım” dedi Prof Taner.
Prof. Halil hışımla döndü. “Ulan g.t! Sen mi bana insanlık dersi vereceksin! Özüntümü sana ispat etmem mi gerekiyor? Sen kimsin ki beni yargılamaya kalkıyorsun, eşek sıpası!”
“Ben en azından cenazeye saygı gösterecek kadar karakter sahibiyim.”
“Karakterini s...tirtme bana!”
“Ama senin ağzını burnunu dağıtmak şart oldu!”
“Ã?yle mi?”
Prof. Taner, Prof. Halil’in yakasına yapışarak gürültülü bir kafa attı. Prof. Halil sendelediyse de yere düşmedi. Burnu kırılmış kanıyordu. Karşı atağa geçti. Yumruklar acemice birbirlerinin suratına indi. Prof Taner çabuk yoruldu. Yediği yumrukların sayısı arttı ve sonunda dengesini alt üst eden bir tekmenin etkisiyle asfalta yapıştı. Yerdeyken de birkaç tekme yedi ve iyice büzülerek hareketsiz kaldı. Prof. Halil de vurmayı kesmişti. Nefes nefeseydiler.
“şimdi” dedi Prof. Halil arada soluklanarak, “s...tir olup gideceksin buradan. Karşıya geçmeni istiyorum. Bir daha da dönmeyeceksin yoksa gebertirim seni!”
“Karşıya mı? Ne diyosun sen be?”
“Bir motor mu bulursun, bisiklet mi? Ya da sandal. Geç karşıya! Bundan sonra sen Avrupa yakasında, ben Anadolu yakasında.”
Prof. Taner düşmanca gözlerle meslekdaşını süzmeye devam ediyordu ancak diğeri üzerine gelip bir tekme daha salladı. “Ahh, ...mına ko. Tamam gidiyorum, tamam!” Kalktı. Hızlı hızlı uzaklaşırken her tarafı ağrıyor ve nedense hafif topallıyordu. Arada bir arkasına dönüp bakarak uzaklaştı.
“Bir daha görmiyeyim seni buralarda!” diye bağırdı Prof. Halil, Prof. Taner’in peşinden.
Prof. Taner iyice uzaklaştığına gözü kesince durdu. Gömleğinin sağ kolunu sıyırdı. Kolunun iç kısmını yaladı. Sağ elinin baş parmağını, o meşhur ayıp işareti yapmak üzere işaret ve orta parmakları arasına yerleştirerek, elini hayâsız bir yumruk haline getirdi. Sol avucunu destek haline getirerek, uzaktaki meslekdaşına, sağ elini sol avucunun içinden ustalıklı bir şekilde kaydırarak, el hareketini yaptı. Kolunu tükürüklediği için hareket, “şşşırrakk” diye okkalı bir ses çıkarmıştı. Sonrasında terbiyesiz elini sağ bileğinden aşağı yukarı titreterek görsel efekti biraz daha etkili hale getirdi. Aynı hareketlere yorulana kadar ve ağzında tükürük kalmayana kadar devam etti.
Prof Halil, uzaktan kendine yapılan hareketlere benzer şekilde karşılık verdi. Meslekdaşını kovalamayacak kadar yorgun hissediyordu kendini.
Küfürleştiler ve yollarına gittiler.
İki yıl sonra Prof. Halil, Kız Kulesi açıklarında sandalla balık tutarken, nereden geldiği belli olmayan bir tüfek kurşunu ile vuruldu. Birkaç saat içinde kan kaybından öldü.
SON
Senaryo için notlar: Ana fikir insanların bir türlü geçinememesi, dünyanın nedense insanoğluna dar gelmesi, tahammülsüzlük, vs. Burada kentin ıssızlığını kısa kısa görüntü parçalarıyla vermek çarpıcı olur diye düşünüyorum. Sabahın erken saatlerinde yapılan çekimlerle filan.
[size=150]Dwaxer'ın Senaryoları ( Değerlendirmeye Alınmadı) [/size]
Kutuplaşma
Yer, İstanbul Anadolu Yakası. Kadıköy’e oldukça yakın büyük bir hastanenin en dibindeki unutulmuş bir bodrum katı. Büyük bir laboratuvar. Ã?ifte camlı duvarlarla izole edilmiş, öyle ki atmosfer havası bile, buzdolabı büyüklüğünde bir cihazda filtre edilerek giriyor içeriye. Dışarıdan gelen bütün malzemeler steril olduğu halde, yine de özel hava kilidi olan bölümlerde dezenfekte ediliyor. Laboratuvarın bir ucunda iki küçük yatak odası, diğer ucunda ise jeneratör odası, küçük bir mutfak ve tuvalet-banyo var. Camlı duvarın tam ortasında ise, dışarı çıkan koridora açılan, çifte -sızdırmaz- kapılar. Bu kapılar kilitli değil. Fakat 128 gündür hiç açılmadılar.
128.Gün.
İki beyaz önlüklü, ellili yaşlarda bilim adamı, üzeri çeşitli araç gereçler ve bilimsel cihazlarla dolu bir tezgahın iki yanında çalışıyorlar. İkisi de Türkiye’nin en iyi mikrobiyoloji ve genetik uzmanlarıydı.
Cam bir tüpü sallayarak içindeki sıvıyı çalkalayan, Profesör Halil Münevver’di. Kırlaşmış keçi sakalı ve saçları, griye çalan gözleriyle tuhaf bir ahenk oluşturmuştu. Yaşına göre atletik vücudu, yakın zamana kadar sporla uğraştığını belli ediyordu.
Diğeri, bir mikroskobun lenslerine gözlerini dayamış Profesör Taner Kolpa idi. Tombul yanaklı, biraz kilolu birisiydi. Saçları beyazlamamış dökülmüş, ortalardan epeyce açılmıştı. Kara gözleri fıldır fıldırdı. Kalın parmaklarını kullanarak mikroskobun ayarıyla oynadı ve kafasını kaldırmadan, “bütün bunların nasıl başladığını hatırlıyor musun?” dedi.
“Savaşı mı diyorsun, yoksa virüsün ortaya çıkışını mı?”
“Savaş... Sanırım her zaman vardı. Virüsü diyorum: Onu yayan, aynı zamanda bulan mıydı? Kasıtlı mıydı yoksa kaza mı?”
“Kaza olmalı. Hangi cücük beyinli bilim adamı... Biz bu konuşmayı daha önce de yapmamış mıydık? Neden aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun? Bunadın mı yoksa?”
Prof. Taner bozulmuştu. “Zaten seninle sohbet etmeye çalışanda hata” dedi ve mikroskoptan kafasını kaldırıp, yandaki deftere not alırken ekledi: “816. deney de başarısız!”
Prof. Halil her zamanki gibi yüzünü sinirle buruşturdu. “Tamam, birazdan 817. örneği vereceğim” dedi.
İnsanlığın kökünü kurutmak üzere olan “Kıyamet” virüsünü etkisiz hale getirecek, bir karşı virüs üretmek için elektron mikroskobu altında virüslerin genleriyle oynuyorlar, yeni mutant virüsler oluşturuyorlardı.
“İşe yaramıyor! Boşuna uğraşıyoruz burada” dedi Prof. Taner umutsuzca.
Prof. Halil dişlerini sıktı. “İşe yarayacak. Yaramalı! Yöntemlerimiz mantıklı. Karşı virüsü her an bulabiliriz.”
Prof. Taner çatallı sesini yükseltti: “Her an bulabilir miyiz? Sen ne sayıklıyorsun be adam! Milyon tane gen kombinasyonu var. Doğrusu denk gelecek de...”
“Milyon değil!” dedi Prof. Halil sertçe, “10240 gen olasılığı var ve yüzde sekizini test ettik.”
“Haa evet. 128 günde yüzde sekizini test ettiğimize göre, herhalde birkaç yıla kalmaz buluruz aşıyı. Tabii dünyada kimse kalmayacak büyük ihtimalle!”
“Bana bak! Bıktım senin bu saçma konuşmalarından. Yaa sen ne uyuz adamsın!”
“Niye, gerçekleri söyledim diye mi?”
“Arkadaşım sen ne istiyorsun? Adam gibi çalışmayacaksan s...tir git buradan!”
“Düzgün konuş! Ağalık yapma bana, terbiyesiz!”
“Taner, üstüme gelme ebeni s...rim!”
“Ağzını bozma, sı...rım ağzına!” dedi Prof. Taner. Tehditkar bir şekilde ayağa kalkmış, suratına korkutucu bir ifade vermeye çalışıyordu.
Prof. Halil, sinirden kıpkırmızı olmuş halde, gayri ihtiyari eline geçirdiği, içinde sidikimsi bir sıvının olduğu kavanozu meslektaşının kafasına atmak üzere kaldırdı.
Birden, “beyler!” diye sert bir ses duyuldu hoparlörden. Bilim adamlarının ikisi de hemen kendilerine geldiler ve cam duvarlara döndüler. Camekanların ardında yeşil kamuflajları içinde bir asker duruyordu. Prof. Halil, içinde genetiğiyle oynanmış virüs barındıran kavanozu masaya bıraktı. İki bilim adamı da camlara yaklaştılar.
Prof. Halil sertliğinden ödün vermeden konuştu: “Volkan Yüzbaşı, neredesiniz yahu? Üç gündür ne arayan var, ne soran?” diye sitem etti.
“Binlerce cesedi gömmeye çalışmakla... O kadar meşguldum ki” dedi Yüzbaşı Volkan. Adam hala çakı gibi bir duruş sergiliyor ama neredeyse kararmış göz altı torbaları, kimbilir kaç gecedir uyumadığını ve bazen de ağladığını belli ediyordu. Arkadan birkaç er, ellerinde malzemelerle koridora doluştu ve paketleri dezenfekte odacıklarına koydular. Bilim adamları daha sonra onları laboratuvarın iç tarafındaki kapaklardan alacaklardı.
“O kadar kötü ha?” diye üsteledi Prof. Halil, üslubunu yumuşatarak. Prof. Taner, kafasını sıkıntılı bir biçimde sağa sola sallayıp anlaşılmaz kelimeler mırıldanıyordu.
“İstanbul’da fazla insan kalmadı. Belki beşyüzbin, en fazla bir milyon. Gerisi... Öldü!” dedi yüzbaşı Volkan. Göz pınarları kurumuştu.
“Aaahh!” diye hafif bir çığlık atan Prof. Taner, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Prof. Halil ise, gözlerinden birer damla yaş süzülmesine rağmen heykel gibi duruyordu. Diğer taraftaki mehmetçikler, geldikleri gibi sessizce kayboldular.
“Bir gelişme var mı?” dedi Yüzbaşı Volkan.
Bilim adamları onun kırmızı butonlara baktığını gördüler. İki adet kocaman parlak kırmızı elektrik düğmesi oradaydı. Profesörler çareyi bulursa hemen o düğmelere basacak ve yukarıda müjdeli alarmlar çalıp, ışıklar yanıp sönecekti. İki ayrı hat, iki ayrı buton konmuştu ki kazayla birisi çalışmasa bile diğerinden haber gönderilsin ve bir an önce aşıyı çoğaltıp insanları tedavi etme planı uygulanabilsin.
“Maalesef...” dedi Prof. Halil, boğazına takılan hayali bir şeyi yutkunmaya çalışarak.
“Peki... O zaman, size kolay gelsin!” dedi Yüzbaşı ve sert adımlarla uzaklaştı.
130.Gün.
Prof. Halil banyodan çıktı. “Kardeşim sana kaç kere söyleyeceğim ‘kıllarını lavaboda bırakma’ diye! Beni uyuz etmek için mi yapıyorsun?”
Prof. Taner öğle yemeğini yiyiyordu. “Sen her şeye uyuz oluyorsun kardeşim” dedi.
“Yavaş! Ağzın doluyken konuşup etrafa püskürtme. Hem çiğnerken ağzını kapalı tutarsan daha az şapırdatırsın.”
“Yaa git başımdan da rahat bir yemek yiyelim şurada.”
“Hem sen neden her gün traş oluyorsun söyler misin?”
“Ya arkadaşım... Dışarıda milyonlarca insan ölmüş. Ailem ölmüş. Senin taktığın şeylere bak! Müsade et de acımı yaşayayım burada. Senin saçmalıklarını dinlemek istemiyorum.”
“Bu söylediklerin, şu boynuna taktığın sarı-kırmızı cimbom kravatı ile bütün ciddiyetini kaybediyor.”
“Cimbomun rengi, seni mi gerdi?”
“İnsanlık için olmasaydı, zaten senin gibi bir ip... cimbomluyla çalışmazdım.”
“Asıl ben senin gibi pislik fenerliyle çalışmazdım. Pisliksiniz hepiniz!”
“Hep takıyoruz diye mi cimboma, stres oldun?”
“Hass... yaa, siz kimsiniz bea?”
132.Gün.
Prof. Taner mikroskobun başında bir sevinç çığlığı attı. Gözlerine inanamıyordu. Bir daha kontrol etti. Evet! Ayağa fırladı, “başardık ortak!” diye bağırdı. Prof. Halil de uzun zamandır ilk defa yüzüne yerleşen tebessüme mani olamadı. Prof. Taner yanına gelip “çak ortak!” dedi. Avucunu şaklatmak üzere havaya kaldırdı ve Prof. Halil de ona uydu. Ã?aktılar. Birden Prof. Taner’in aklına kırmızı butonlar geldi ve hızla o yöne seyirtti ama butonlara basmakta tereddüt etti. “Bir de sen kontrol et” dedi meslekdaşına. Prof. Halil, zaten mikroskobun başına geçmişti. Evet, 836 numaralı mutant virüs, kıyamet virüsünü yutuyor, etkisiz hale getiriyordu. “Tamam” dedi onaylayarak. Kırmızı butonlara basıldı. Alarmlar çaldı, ışıklar yanıp söndü.
Ama yukarıdan kimse gelmedi.
Ertesi gün.
İki bilim adamı kendilerini çoktan aşılamıştı. Yanlarına onar tane 836 iğnesi alarak dışarı çıktılar. Prof. Taner çıkış kapılarını açtığında, “bu kapıların kilitli olduğundan şüpheleniyordum, değilmiş!” dedi.
Sokaklarda gelişi güzel park etmiş arabalar vardı ve cesetler! “Kokuya bak!” dedi Prof. Taner yüzünü ekşiterek. Herkes ölmüştü. Kadıköy meydanına kadar yürüdüler. Taşıtlar yollarda, cesetler yerlerde ama bekledikleri kadar kalabalık değildi. Herhalde son anlarına kadar Yüzbaşı Volkan ve adamları, sokakları temizlemiş olmalıydı. Bir yolcu vapuru, başıboş bir şekilde arada bir rıhtıma çarpıyordu. Bunun dışında ortamda ses yoktu. Martılar da yoktu artık. “Ölüm sessizliği bu olsa gerek” dedi Prof. Taner. Ã?rpermişti.
Prof Halil, yakındaki bir kafeye yönelerek, “şurada belki kendimize çay yapabiliriz” dedi.
“Ã?ay mı?”
“Evet, çay.”
“Arkadaşım şoka mı girdin? Etraftaki cesetleri görmüyor musun? şimdi çayı düşünmenin sırası mı?”
“Ne teklif ediyorsun? Herkes ölmüş. Hepsini gömmemiz mümkün değil.”
“Yaa sen ne sakin adamsın. Neredeyse üzülmediğine inanacağım” dedi Prof Taner.
Prof. Halil hışımla döndü. “Ulan g.t! Sen mi bana insanlık dersi vereceksin! Özüntümü sana ispat etmem mi gerekiyor? Sen kimsin ki beni yargılamaya kalkıyorsun, eşek sıpası!”
“Ben en azından cenazeye saygı gösterecek kadar karakter sahibiyim.”
“Karakterini s...tirtme bana!”
“Ama senin ağzını burnunu dağıtmak şart oldu!”
“Ã?yle mi?”
Prof. Taner, Prof. Halil’in yakasına yapışarak gürültülü bir kafa attı. Prof. Halil sendelediyse de yere düşmedi. Burnu kırılmış kanıyordu. Karşı atağa geçti. Yumruklar acemice birbirlerinin suratına indi. Prof Taner çabuk yoruldu. Yediği yumrukların sayısı arttı ve sonunda dengesini alt üst eden bir tekmenin etkisiyle asfalta yapıştı. Yerdeyken de birkaç tekme yedi ve iyice büzülerek hareketsiz kaldı. Prof. Halil de vurmayı kesmişti. Nefes nefeseydiler.
“şimdi” dedi Prof. Halil arada soluklanarak, “s...tir olup gideceksin buradan. Karşıya geçmeni istiyorum. Bir daha da dönmeyeceksin yoksa gebertirim seni!”
“Karşıya mı? Ne diyosun sen be?”
“Bir motor mu bulursun, bisiklet mi? Ya da sandal. Geç karşıya! Bundan sonra sen Avrupa yakasında, ben Anadolu yakasında.”
Prof. Taner düşmanca gözlerle meslekdaşını süzmeye devam ediyordu ancak diğeri üzerine gelip bir tekme daha salladı. “Ahh, ...mına ko. Tamam gidiyorum, tamam!” Kalktı. Hızlı hızlı uzaklaşırken her tarafı ağrıyor ve nedense hafif topallıyordu. Arada bir arkasına dönüp bakarak uzaklaştı.
“Bir daha görmiyeyim seni buralarda!” diye bağırdı Prof. Halil, Prof. Taner’in peşinden.
Prof. Taner iyice uzaklaştığına gözü kesince durdu. Gömleğinin sağ kolunu sıyırdı. Kolunun iç kısmını yaladı. Sağ elinin baş parmağını, o meşhur ayıp işareti yapmak üzere işaret ve orta parmakları arasına yerleştirerek, elini hayâsız bir yumruk haline getirdi. Sol avucunu destek haline getirerek, uzaktaki meslekdaşına, sağ elini sol avucunun içinden ustalıklı bir şekilde kaydırarak, el hareketini yaptı. Kolunu tükürüklediği için hareket, “şşşırrakk” diye okkalı bir ses çıkarmıştı. Sonrasında terbiyesiz elini sağ bileğinden aşağı yukarı titreterek görsel efekti biraz daha etkili hale getirdi. Aynı hareketlere yorulana kadar ve ağzında tükürük kalmayana kadar devam etti.
Prof Halil, uzaktan kendine yapılan hareketlere benzer şekilde karşılık verdi. Meslekdaşını kovalamayacak kadar yorgun hissediyordu kendini.
Küfürleştiler ve yollarına gittiler.
İki yıl sonra Prof. Halil, Kız Kulesi açıklarında sandalla balık tutarken, nereden geldiği belli olmayan bir tüfek kurşunu ile vuruldu. Birkaç saat içinde kan kaybından öldü.
SON
Senaryo için notlar: Ana fikir insanların bir türlü geçinememesi, dünyanın nedense insanoğluna dar gelmesi, tahammülsüzlük, vs. Burada kentin ıssızlığını kısa kısa görüntü parçalarıyla vermek çarpıcı olur diye düşünüyorum. Sabahın erken saatlerinde yapılan çekimlerle filan.