Possessed wrote:Enteresan bir tema ile karşı karşıyayız! Devrimk, bu tema kime ait? Orasını bilemedim. Senin tasarladığın bir dünya mı, cahilliğimi bağışlayınız.
Bana ait, gerçi İhsan Oktay Anar'ın "Puslu kıtalar atlası" kitabından esinlendiğimi belirtmem lazım.
Devletlerle ilgili bilgiler:
TURANOğULLARI:
Devletlü büyük hanımız 3. Aslan Sultan"ın inayetiyle,
Turanoğullarının geniş topraklarında ulaşımın kolaylaşması için 57 yıldır ülkenin her tarafına demir yolu yapılmaktadır, dolayısıyla bu bölgede yaptığım yolculuklar oldukça rahat geçti. Tengri İstemi Han"dan buharlı motorları icad ettiği için razı olsun. Bu vesileyle aradan geçen zaman içinde buharlı gemiler, trenler, arabalar icad eden cümle alimlere de rahmet ederim.
Turan milleti uzun boyluca olup kuvvetli yapıdadır, buğday tenli, kara kaşlı, kara gözlüler çoğunluktadır.
Yeniçeriler Turan ordusunun cenge davul zurnayla giden neferleridir. Barutlu silahlarda hepsi ustadır, yüz kulaçtan güvercin gözünü vurabileninden, gemilerde kullanılan şahi topları yanlarında taşıyıp havan topu gibi kullanabileni mevcuttur. Ayrıca Delil denilen savaşta en önden giden yarım akıllı askerlerin barut fıçısı taşıdığı ve bunu düşmanın siperine ya da surun arkasına fırlattıkları zaten dünyaca bilinmektedir. Nice yiğit kaza kurşunuyla barut fıçısı üzerinde patlayarak parça pinçik olarak şehit olmuştur.
Turanoğullarında Yeniçeriler kanun ve nizamı korumakla yükümlüdürler, suçlulara verilecek cezaları her mahalleye tayin edilmiş olan kadılar belirler.
Ordumuzun iftiharla söylemeliyim ki gemileri ve tayyarelerinden başka ummanaltı tabir ettiğimiz su altında gidebilen gemileri de vardır. İlk ummanaltı gemisini yapan İbrahim paşa padişahımız 3. Aslan"a şaşırtmak amacı ile boğaz tarafında gezerken aniden karşısına çıkmayı hedeflemiş fakat geminin sistemleri iyi çalışmadığından olsa gerek hızla çıkınca padişahın kayığı devrilmiş İbrahim paşa"nın da kellesi gidecekken yalvar yakar olmuş araya hatırlı paşalar sokularak canını kurtarabilmişti. Padişahın kızgınlığının geçmesi için tamı tamına onüç sene geçmesi gerekmiş ondan sonra ummanaltı gemileri geliştirilip ordu bünyesinde üretilmeye başlandı.
Angleslerle en yakın olduğumuz okyanus boğazına kurduğumuz İstim-Bol şehrini anlatmadan geçmek olmaz. Dünyanın dört bir yanını gezip dolaştıktan sonra tekrar yazıyorum istim motorlarının kalbi şanına yakışır bir şekilde burada atıyor. Gerek halkın kullandığı arabalar, gerek ordunun gemi ve tayyareleri, gerek çalışan fabrikalar burayı canlı bir motor haline getirmiş. Bundan dolayı uzun süre kalanlarda öksürük nöbeti olur diyorlar ama her akşam kızılcık şerbeti içince bir şey kalmıyormuş. İstimbol neredeyse dünyanın merkezinde olduğundan kelli her din, dil, ırktan insan bulmak mümkündür. Aynı zamanda her türlü hilebaz, dolandırıcı da bulunduğundan cüzdanınızı cebinize zincirlemenizde fayda var. İstimbol"da ne ararsanız bulabilirsiniz, bulamazsanız da getirtebilirsiniz.
Turanoğullarının başşehri Dakka ise tam bir dinginlik ve sessizlik kenti. Padişahtan aldığım izinle "Kara taş"ın olduğu saraya girebildim. Sarayın tam merkezinde bulunan geniş salona girdim etraf süslemeler ve dev avizelerle aydınlatılmıştı, tam ortada dikine duran dev taş pürüzsüz simsiyah yüzeyiyle etraftan bağımsız tek başına duruyor. Ne kadar süre orada huzur içinde kaldığımı bilemiyorum. Ã?eribaşı gelip beni çıkarttığında sanki yeni girmiştim. Oysa sabah girdiğim saraya çıkarken akşam çökmüştü.
ARABİLER
Bronz tenli, siyah sürme gözlü, siyah saçlı, ufak tefek ama dayanıklı insanlardan oluşan arabiler olanca sıcağa karşın her yerlerini örten siyah bir esvab giyerler. Sonradan öğrendiğime göre bu giyim tarzını tutuculuklarından değil de sıcaktan korunmak için yaparlarmış. Bölge halkının genel olarak Turanların yönetiminden memnun olmasının yanı sıra Cin-Macin bölgesine giden dağ yolunu tutmuş "Dağın dedesi" nam isimli Hassan şah Turanoğullarına savaş açmıştır. Buradan gelen geçenden kafasına göre haraç alan Hassan şah"ın öl dese ölecek bir fedailer tarikatı vardır ki, bunların katıksız bağımlılığı, hiç bir laf dinlemeyip sadece görevlerini yapmaya çalışmaları yüzünden afyon yutanlara benzetilip Haşhaşi denmiştir. Hassan şah"a göre Haşhaşi kelimesinin anlamı başka olup "Sırrın bekçileri" manasına gelmektedir. Bu haşhaşiler Hassan şah vasıtasıyla çeşitli cinayetler işlemekte düşüncelerine uymayan yöneticileri öldürmektedirler. İşledikleri cinayetler başkasının üzerine kalmasın diye alamet-i farika olarak da özel bir hançer bırakırlar. Bu hançeri ışığa tutup duvara düşen gölgesine bakarsanız Hassan şah"ın sureti gözükür.
MAğRİBİLER:
Koyu kahve hatta nefti tenli sırım gibidir mağribiler. Kısa siyah kıvırcık saçları, kalın dudakları vardır. Genelde anadan üryan dolaşır, bambu tabir edilen ince ahşaplardan oluşmuş evlerde yaşarlar. Ergen gençleri "Erkekliğe geçiş töreni" dedikleri korkunç bir güç ve cesaret sınavına tutarlar. İki palmiye ağacını yere kadar eğip bir koluyla bacağını bir ağaca diğer koluyla bacağını da diğer ağaca bağlarlar. Palmiye ağacını bıraktıklarında ergen erkek olacak kadar kuvvetliyse palmiyeler durur eğer değilse delikanlının vücudu ortadan ikiye ayrılıverir.
URUKLAR:
Bir zamanların en büyük medeniyeti olan Uruk"u görmeye gittiğimde burada gördüklerimi anlatmaya kalemim kafi gelecek mi bilemiyorum. Timsah denilen ağzı bir metre boyunda dört tane ayağı olan yılankavi vücutlu yaratıklar mı dersiniz, derisine mermi işlemez öküz gibi ama ortada tek boynuzu olan canavarlar mı istersiniz, yoksa bir kulağı iki metre, bizim tanklarımız kadar büyük önündeki hortumu bir el gibi kullanıp her şeyi tutan sonrada yutan dev hayvanlara mı şaşırırsınız? Her tür garip mahlukat bu kıtaya doluşmuş gibi.
Meranların da en çok bu bölgede olduğu bilinmektedir fakat o yılan soyları şekil değiştirip istedikleri kılığa girdiklerinden kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bu arada bu yılan soylarından birinin taraf değiştirip Uruk halkına yardım ettiğini öğrendim, büyü ilmiyle uğraşan "Mertalamiss" isimli bu meran Uruk firavunu XVI. Amonhotep"in danışmanlığını yapıyordu. Hiç bu ırktan birini görmediğimden bin bir izinle onu görme bahtsızlığına eriştim. Derisi ve gözleri tıpkı yılan gibiydi, konuşurken kelimeleri hafif tıslayarak söylemesine rağmen rahatça nalaşılıyordu. Gayet akıllı ve kültürlü biriydi, öte yandan yılanlardan nefret ettiğim için konuşmamız boyunca gözlerimi kaçırmaktan ve ona bakmamaya çalışmaktan kendimi alamadım. Firavunun ihtişamlı piramitinde (buradaki dört tabanlı üçgen biçimli dev yapılara böyle diyorlar) Koruma muhafızlarından bir serbarsla ve görevinin istihbarat olduğunu tahmin ettiğim çok güzel bir itbarak bayanla tanıştım. Serbarslar belki de gördüğüm en iri insansılar. Urukların boyu benden iki karış uzun olmasına rağmen Serbarslar onlardan biraz daha uzun. İnce yapılı esmer kara gözlü urukların tersine serbarslar dev yapılı sarı tüylü sarı gözlüler. İtbaraklar ise oldukça koyu siyah ya da kül rengi tenliler. Benden bir karış uzun olan itbaraklar narin ve ince bilekli yaratıklar, yürümeleri tıpkı ceylan sekmesini andırıyor.
Uruk"un başkenti olan Thamon en büyük üç piramitin bulunduğu şehir aynı zamanda, bu çölle çevrili bölgede bu dev taşları nereden getirip bu piramitleri inşa etmişler merak etmeden duramıyor insan. Halkı genelde ince altın ya da bronz metallerle süslenmiş beyaz elbiseler giyiyor. Sakalları örmek ve göze sürme çekmek oldukça yaygın.
Padişahtan aldığım izin sayesinde Firavun"un da iznini alıp "Akid sandığını" görmeye gittim.
En büyük piramidin merkezine Firavunun korumalarıyla birlikte girdim, labirent biçimli yollar bilmeyen birinin hemen kaybolacağı şekilde yapılmıştı. Loş ışıklı piramitin merkezinde "Akid sandığı" olanca haşmetiyle parlıyordu. Bir küvet büyüklüğündeki ahşap sandığın etrafını iki altın melek motifi kanatlarıyla kapatmıştı. Belli ki bu süslemeler sonrasında yapılmıştı fakat odaya ışıltısını veren bu altın süslemeler değil içindeki ahşap sandıktı.
CİN-MACİN:
Bu hakkında efsaneler anlatılan cinler ülkesine binbir tereddütle gittim, rüyamda bir Yecüçle bir Mecüçün kavgasının arasında kalıyor Mecüç beni bir kurbağaya çevirecek büyü yapıyor fakat büyüyü tamamlayamadan Yecüç tarafından öldürülüyor böylece derim kurbağaya dönüyor, konuşamayıp vraklayarak ne insanlar ne kurbağalar arasında yer bulamıyor sıkıntılı saatler geçiriyordum. Neyse ki bu kabuslarım gerçek olmadı, büyü ile uğraşan Mecüçlere rastladım ama öyle herkese lanet yağdıran meymenetsiz tipler değildi.
Yecüc mecüçler bir metre civarında çok zeki küçük insanlar. Yecücler insan tenli ve sevimli olmasına rağmen kuzenleri mecüçler koyu tenli ve çirkinler kulakları büyük ve sivridir. Yecüclerin kafası mekanik ve matematiğe, mecüçlerin kafası ise hile ve büyüye yatkındır.
İşte bu yüzden bu iki ırk birbiriyle anlaşamaz ve sürekli kavga ederler. Bir konuda anlaşıp gülüp uğraşırken birden birbirlerine bağırmaya ve elindekileri fırlatmaya başlarlar. Bu kadar geçimsiz iki ırkın neden bu kadar birbirini sevdiğini de "ying-yang" ile anlatıyorlar. Bu daire oluşturan iki damla sembolü. Biri siyah biri beyaz, beyazın içinde siyah siyahın içinde beyaz olmak suretiyle birer küçük daire daha var, iyi kötünün içinde kötü iyinin içinde demekmiş onların felsefesine göre. Tabii bu açıklamadan hemen sonra ben iyiyim sen kötüsün kavgasına hemen tutuşuveriyorlar. Bu ülkede bitmiş tamamlanmış çok az iş var. Dev bir tren istasyonu görüyorsunuz yarım bırakılmış, bir binanın sol taraftan dört katı sağ tarafta iki katı çıkmış, araba yapılmış fakat hem ön hem arka tekerlerine motor bağlandığı için gitmiyor daha nice şeyler. Mecüçlerin bazıları teknolojiden uzaklaşmak için kendini dağa bayıra vurmuş, Yecüclerin bazıları ise bildiğiniz gibi bizim tarafa geçmiş. Patlamalar, yıkıntılar, dumanlar, metal atıklar ve çer çöp içindeki sokaklardan geçerek Yecüçlerin yaptığı tayyarelere doğru gidiyorum. Umarım kazasız belasız Tötonya"ya varmak nasip olur.
TÃ?TONYA:
Kuzey buz bölgesi:
"Tötonya denilen sarı saçlı, mavi gözlü heybetli insanların asıl toprağı olan dağlık ve karlı bölgede halen medeniyetten nasibini almamış barbar kavimlerin olduğunu hayretle müşahade ettim. Ayrıca ormanın derinliklerinde devlerin ve cücelerin, erklerin ve tepegözlerin olduğu insanoğlunun ayak basmaya çekineceği bir çok bölge vardı. Devler anlatıldığı kadarıyla iki adam boyu ve buz beyazı tenli olup o zemheri soğuğunda baldırı çıplak gezerlermiş. Erklerin gerçekten söylendiği gibi Erlik Han"ın suretinde olduklarını korkuyla izledim. Geniş çeneleri ve domuza benzer dişleri hafif kızıla çalan tenleri vardı, bazıların ise tepesinde tek vbazen çift olmak üzere küçük boynuzlar bulunuyordu. Cücelerin ise cüce denmesine rağmen benden en fazla bir karış kısa olduklarını öte yandan geniş yapıları yüzünden benimle güreş tutabilecek sıklette olduklarını da söylemeliyim.
İşte bu bölgenin tehlikesinden mi yoksa keskin soğuğun ayazından mı bilinmez Töton denilen ırk çok sert mizaçlı ve acımasız bir ırktır. İmparator I. Oberheimlich ülkeyi daha ılımlı yönetmesine rağmen Reichard"ın kaleme aldığı "Yasam" kanunnamesi hala geçerlidir. Bu kanunnameye göre ordudan ayrı özel bir birlik olan "Kara Süvariler" üstün yetkilere haizdir. Halk bu kara süvarilerden çokça çekinmekte hatta insan değil gulyabani olduğuna dair söylentiler dolaşmaktadır.
Söylenti demişken Reichard"ın da ölmeyip ölümsüzlüğü ararken gulyabani olduğu, insan içine çıkamayıp iyileşmeye çalıştığı, bunu başardığında tekrar döneceği üzerine de bir çok dedikodu işittim.
Tötonya"yı gezerken kuzey bölgesinin güney sınırına kurulmuş Gotharburg"u anlatmam gerekir. Rivayete göre Gothar"ın mezarının üzerine inşa edilen bu şehir yeryüzündeki en ihtişamlı şehirlerden biri. Hilebaz Yecüç Jinseng"in buharlı mortoların imalat planlarını çalıp Tötonlara satmasından sonra buraya büyük bir fabrika kurulmuş. Yaptıkları vasıtalara buharlı sistemleri eklemeyi ihmal etmeyen Tötonlar burada Zeplin adı verilen yassı balona benzer bir aletle çok yavaşta olsa uçmaktalar. Bizim Tayyarelerimiz kadar hızlı olmasa da büyüklük ve taşıma kapasitesi olarak en az ikiyüz katı olduğunu söyleyebilirim.
Töton ordusunun genel olarak mekaniğe dayalı oldukça fazla silahı olduğunu belirtmem gerekir. Dev mancınıklar, içine bağlanan hayvanlar vasıtasıyla yürüyen saldırı kuleleri, kızgın yağ püskürten savaş arabaları, biçer döver şeklinde insanın kolunu bacağını koparacak kuvvette panzerler yapmalarının yanı sıra askerlerinin kılıçlarında hızar fırlatma mekanizması, bıçaklarında olta misali saplandıktan sonra çekme mekanizması mevcuttur. (Bu sistem ahşap kale duvarlarına tırmanmak için de kullanılmaktadır.) Küçük kalkanları oynar çarklar sayesinde kılıçları kırma yetisine sahiptir ki bunlara Kılıçkıran derler bu diyarlarda. Kalkanın tutulduğu elin sıkılması suretiyle dönen çarklar kılıç kırdığı gibi düşmanı yaralama amacıyla da kullanılır. Büyük kılıç ve mızraklarında ise saplandıktan sonra arkadaki elin geri çekilmesiyle ince dikenler çıkmaktadır ki bu rakibin iç organlarını parçalamak için çok iyi bir yöntemdir.
Ayrıca savaş alimlerinin insanı nefessiz bırakan, derilerini döken, istifra ettiren türlü çeşit gaz yapabildiklerini de biliyorum. İlginç olan bu tip özel silahların sadece Kara süvariler tarafından kullanılması, ayrıca bu kara süvarilerin yakın dövüş için silahlarının ucunda hızar bulunmaktadır. Bu garip silahların ayrıca kalabalık için alev püskürtme özelliği de mevcuttur."
Tötonya"da Gothar"ın kılıcını görmek için izin almama gerek kalmadı. Gotharburg şehrinin merkezinde halka açık bir şekilde duruyordu kılıç. El ele tutuşan on kişinin kavrayamayacağı büyüklükte bir kayanın ortasına saplanmıştı, uzaktan bakılabiliyordu ancak. Kılıç bir kişinin iki eliyle bile kaldıramayacağı kadar büyük ve dengesiz görünüyordu.
ANGLESYA:
Tötonların işgali sırasında hanedan soyundan kimse kalmadığı için halen Tötonya"nın yönetimindedirler. Lord Arthorius"in kurduğu "Kama şövalyeleri" ülkenin doğusundaki Kama adası ve çevresindeki adalarda hala varlığını sürdürmektedir. Amaçları hanedan soyundan birini bulup Angles"lerin yönetimi tekrar eline almasını sağlamaktır. Bu Kama şövalyelerinin ilginç bir hikayesi vardır, Büyük savaş sırasında Angles savaş alimi Meriaddin bir gaz bombası yapacağını ve bununla bütün Töton ordusunu mahvedeceğini krala taahhüt eder. Kolay başarıya kanan Kral son John Meriaddin"e müsaade verir. Töton ordusu saldırdığında Meriaddin imal ettiği gazları salar fakat hem gazın süresini yanlış hesap etmiş hem de rüzgarı hesaba katmamıştır. Gaz Töton ordusuyla birlikte Angles ordusunu da mahveder, askerleri yaşayan beyinsiz ölüler haline sokar. İki ordu yıllarca orada savaş etmeye devam eder, bu arada gaz rüzgarla ilerleyerek bazı kasaba ve köyleri de içine alır. Bu bölgede hala bu yaşayan ölülerden bulunmakta ayrıca burada toprağa gömülen tekrar dirilmektedir. O zamandan beridir o bölgenin adı "Ölüm Vadisi" olarak kalmıştır. Köydeki karısı ve çocuğu yaşayan ölü haline dönen Arthorius bir daha teknoloji kullanmamaya yemin ettiğinden kelli hiç bir tür mekanik, buharlı ya da barutlu silah ya da alet kullanmazlar. Ağır zırhları, büyük kalkanlarıyla yavaş hareket etseler de yere yıkılması zor yiğitlerdir.
Bu bölgede yaşayan ölü haline dönen fakat aklı başında kalan bazı insanlarda bulunmaktadır. Derileri kurumuş ve buruşmuş, burnu düşmüş bu ceset kılıklı yaratıklar halk arasında "Gulyabani" olarak anılırlar. Genelde insanları gece yakalayıp yedikleri söylense de Angles"ya da karşılaştığım bir Gulyabani makyaj ile kendini gizliyor şehirde diğer insanların arasında yaşıyordu. Zayıf ve kuru görüntüsüne göre oldukça ağırdı, deri ve damarların kurumasıyla özgül ağırlığının artığını tespit ettiğini anlattı. Büyük savaşa katılmış Tötonlardan biriydi ve halkın bahsettiği gibi korkunç bir yaratık değildi.
FRENKİSTAN:
Beyaz tenli, kumral, renkli gözlü frenkler ufak tefek ve çeviktirler, bu yüzden akrobasi ve teke tek düellolarda çok başarılılardır. Heyecanlı ve kabına sığmaz bir yapıları vardır. Dost sofrasında içki içilirken aniden kılıçlar çekebilir, bir süre teke tek kapıştıktan sonra yorulup tekrar içmeye devam edebilirler. Kılıçla dövüşme harici kasabanın ortasında karşı karşıya geçip tabancayla teke tek dövüştükleri görülebilir. Büyük savaş zamanı Tötonlara karşı en fazla direniş bu memlekette gösterilebilmiştir. İşgal sırasında zindana atılmış yöneticilerinde sağ kalanları işgal sonrası tekrar parlementoyu kurarak yönetime geçmişlerdir.
Frenkler Atalantalılarla ilk temasa geçmiş ırk olmalarından dolayı onların teknolojisine en aşina ırktır. Nikosla isimli tanıştığım bir bilim adamı kendini Tekno-büyücü olarak nitelendiriyordu. Elektrik ve şimşeklerle inanılmaz şeyler yaptığına şahit oldum: Lamba dediği küre şeklindeki camı elinde tutarak ışık saçmasını sağlıyor, elinden elektrik çıkartarak saçlarımı diken diken edebiliyordu. Atalantalıların bilimi üzerine çalışıyor ve kesinlikle çözeceğini iddia ediyordu.
ATALANTA:
Atalanta"ya genelde ziyaretçi kabul edilmez fakat 3. Aslan Sultan"ın bana verdiği belge sayesinde girmek için gerekli izni koparabildim. Frenkistan"a dolum için gelen şimşek toplayıcı gemilerinden birine binerek kıtalarına doğru yol aldım. Uçan yelkenli deniz yelkenlisinden bir hayli farklı, mideniz bulanmıyor fakat baş dönmesi ve düşme hissi yaşıyorsunuz. şimşekler çakan bulutların arasından giderken ben oldukça tedirgindim fakat Atalantalı levendler parkta dolaşıyormuşçasına rahattı. Sanki rüzgar ve yıldırımlar bu ak tenli, gümüş saçlı ince zarif ırkı hoşnut ediyor gibiydi.
Atalanta"ya yaklaşınca hiç bir şehirde görmediğim yükseklikte binalar gördüm, bunlara Arşyırtan diyorlardı. Tıpkı kullandıkları mızrakları gibi ince uzun bu yapılar bulutlardan yıldırım çekiyordu. Bu sayede geceleri Nikoslanın bana gösterdiği lambalardan kullanarak etrafı aydınlatıyorlardı.
Atalanta demokrasi denilen bir sistemle yönetilir, "Ahi bilgeler"den oluşan konsülleri sayesinde karar alınır. Ayrıca ömürleri uzun olduğundan her otuz yılda bir kösnülün başkanını değiştirirler.
Kendilerinden fiziksel olarak üstün, uzaktan akrabaları sayılabilecek Mulorlar toplumda genelde işçi-köle sınıfındadırlar. Bazı şanslı melorlar kölelikten azad edilme hakkına kavuşabilir. Burada kaldığım süre içinde bazı Mulorların bizim pehlivanlar kadar güçlü olduklarını gözlemledim. Mulorlarda Atalanlar kadar uzundur ve kuvvetli çeneleri gür sakalları, açık maviden koyu laciverde kadar giden tenleri vardır.
Burada Atalantaların hiç bir olaya karışmayıp hatta ortalığı kızıştırarak silah satmasına karşı çıkan eski Ahi bilgelerden Jaquloindas Rousandil"in kurduğu ana karada hiç duymadığım "Aydınlanmışlar" tarikatını duydum. Bu tarikat burada kesinlikle yasakmış, sonrasında yaptığım araştırmalarda bu tarikatla bağlantıya geçebildim. Düşüncelerine göre Atalanta"da yönetimde olan Atalantalılar aslında Meranlarmış ve bu yüzden bu tip savaşı kışkırtacak işler yapıyorlarmış.
Bu söylentide bir doğruluk payı varsa o da Atalantalıların şimşek gücüyle çalışan aletleri bilhassa savaş aletlerini satarak çokça para kazandıkları, ötesi biraz hurafe gibi geliyor.
Fakir Ã?elebi
"Dünya kazan ben kepçe kitabesinden özet"