Lord GRENDUS
Posted: Tue Nov 03, 2009 7:14 pm
Güneşin kızıl rengine bulanmış gökyüzüne doğru uzanan heybetli seldorn kulesinin karanlık koridorlarında uğuldayan sert rüzgar ve gizemli kapılar ardından yükselen,mühürlenmiş kalplere hükmeden melodinin büyüsüne kapılmıştı sahipsiz ruhlar.
Hüznün yetiştiği böyle bir dünyada kendisine efendi ismini layık görmüştü kudretli olan.
geride bıraktığı 34 yılın vermiş olduğu yorgunluğa binaen geçmişin yalnızca görülmesi mutlak olan bir rüyadan ibaret olduğunu düşünüyordu lord GRENDUS.
rüzgar,uzun kahverengi saçlarının ardından fısıldıroyrdu.
kararmış gözleri daima aynı yazıyı okuyordu.
"KADERİN ARDINDA SAKLIYDI GERÃ?EğİN NOTASI
TAA'Kİ CENNET İNSANI TERKEDENE KADAR"
bu korkunç piyanayou içerisinde bulunduran oadanın duvarlarına yansıyordu kudretli olanaın asil gölgesi.
içe basık oval şeklinde olan tavanın çevresi kadim rünlerle donatılmıştı.
Asırlardır dile getirilen efsanalerde konu alınmış savaş sahneleri resmedilmişti taş avlunun görkemli tepesine.
tamamı usta ellerle yontulmuş savaş,yaşam ve sonsuzluğu tasfir eden heykeller yer alıyordu avlunun tam orta yerinde.
yalnızlığın himayesi altında yokolmaya terkedilen düşüncelerle yoğrulmuştu lord grendus'un gözleri.
daikikalar önce müziğin büyülü tınısıyla aydınlanıyordu yüreği oysa şimdi nefretin karanlık yüzüyle kararmıştı kutsal ruhu.
sessizlikle alay edercesine indiriyordu yumruklarını ceylan derisine işlenmiş haritanın üzerine.dudaklarından sızan birkaç damla kan küçük lekeler bırakmıştı çizimlerin üzerinde.
derin bir iç çekerek yavaşça geriye yaslandı.odaya hakim olan tütsü kokusunu ciğerlerine çekiyordu.
gayri ihtiyari parmaklarını masasının sağ köşesinde bulunan kavanoza sardı,çeşitli bit özleriyle harmanlanmış çayından yudumladı.
hafızasının senelerdir terketmiş olduuğu zihnine doğru yolculuk ediyordu adeta gözleriyle birşeyler arıyormuş gibiydi.
Tüm bedenini sarıp sarmalayan sessizliğini bölerek aniden oturduğu yerden kalktı ve sert adımlarla dec şamdanların arasından süzülerek karanlığa karıştı.
Ay ışığının büyüsüyle ortaya çıkmıştı neron kasabasının enkaz haline gelmiş gözcü kuleleri.
yıkılmış ve terkedilmiş evlerin arasında koşuşturuyordu geride bırakılan hatıralar.
bir zamanlar kasaba sakinlerinin toplanıp şarkı söyledikleri,birbirlerine evlilik sözü verdikleri dilek havuzunun çevresinde şimdi uğursuzluğun sembolü olarak nitelendirilen kuzgunların huzur bozucu nidaları yankılanıyordu.
"YOKOLUşUN ALEVİYLE KÃ?L OLDU BEDENLER
ZAMANIN GÃ?LGESİNE BIRAKILDI HATIRALARI"
böyle yazıyordu kadim sartgoth mezarlığının granit kapısında.büyük bir gürültüyle aralandı mezarlığın ağır kapısı.içeri adımını atan varlığın mana enerjisi okadar kuvvetliydi ki bu güce dayanamayan bazı vanlılar büyük bir acıyla ruhlarını ölüm tanrısına teslim etti.
"TANRILAR İSYAN EDİYOR"DEDİ alaycı bir ifade kaplamıştı gizem dolu yüz hatlarını.sesi buz gibi keskin ve anlaşılır çıkmıştı.
bilinmeyen düşüncelerle kaynayan başını hafifçe öen eğmiş gözleriyle engebeli yolda yürüyen ayaklarını izliyordu.
aniden bir şok patlamasıyladalgalandı ağaç yapraklarının etrafa saçıldığına şahit olan canlı,cansız herşey korkuya boyun eğerek sessizliğin bir parçası olmuştu.
"AHMAKLAR UYANIN.PİÃ? KURULARI,SİZİ KENDİ SAF GÃ?CÃ?MLE KUTSADIM NANKÃ?R KÃ?PEKLER"diyerek sozsuzluğun karanlığını yansıtan gözleri karşısında duran onlarca bedensiz ruhani varlık,saygılarını ve bağlılıklarını gösteren bir edayla karşılık verdiler.
küçük çaplı bir yangından çıkan dumanı andıran ruhani varlıklar hepbir ağızdan ıslık gibi çıkan sesle "Kaderin mühürlemiş olduğu kapıları açtın bizlere yüce kişi.
sahip olduğumuz ve sahip olunan herşeyi bizlere sen verdin yüce kişi.
ancak yokolmakta olan dünyanın zafer ve ölümle sınandığı topraklarına geçmişin acı bir ahatırası olan insan tohumunu ekiyorsun yüce kişi.
bizler sana söz verdik sadakat'li olacağımıza dair.sende bize söz verdin yüce kişi"
"kes o lanet sesini" diyerek tek bir el hareketiyle tüm biriktirmiş olduğu nefreti bıraktı avuçlarının arasından.
bulundukları zaman dilimi adeta bükülmüş vesanki cehennemden bir kapı açılmışçasına olağanüstü ısı dalgaları meydana geliyordu.
Lord grendus un uzun siyah saçlarına tutunmaya çalışan ateşin et ve kemikten oluşan bu tanrısal güce nakadar bağlı olduğunu gösteriyordu akıllara durgunluk veren olay.
"siz sadece yaşamayı.ölmeyi ve yokolmayı görüyorsunuz,asla verilen hazinenin en kıymetlisi olduğunuzun farkında olmadınız olamadınız.şimdi kaybolun gözlerimin önünden ve seçmiş olduğunuz dünyada"
1939 yılının en sıcak mevsimlerinden biri örtülüydü Amerika birleşik devletlerine bağlı NEW JERSEY-SANTA MONİCA şehrinin bunaltıcı havasında.
1746 yılında faliyete geçen Princeton fizik kampüsüne bağlı olan rektörlüğün önünde bekleyen beyaz önlüklü öğretim üyesi meslektaşları tarafından benimsenmiş tavırlarıyla uzun süredir üzerinde çalıştığı atom fiziğine dayalı not defterlerini düşürmemesi için asistanına dikkatli olması gerektiğini söylüyordu.
"eğer'ki bu defterleri taşıyan kişi o anda nasıl bir kıyameti ellerinde tutuğunu bilseydi tüm aklını kaçırır" diye beyan etti gelecekten gelen bir ses.
dar koridorun beton zemininde ilerleyen asistan.hocasının ofis kapısının açık olduğunu farketti tedirgin bir ifadeyle.
adımlarını hızlandıran genç adam sessizce kapı eşiğinden göz ucuyla içeri baktı ancak büyük bir aynaya yansıyan ikizinden başka hiçbir hareketlilik yoktu ofiste.
elindekileri çalışma masasının üzerine bıraktı son derece incelikle.
koridorda kendi kendisine konuşan bir adamın sesi yankılanıyordu " ahh işte geliyor bugün burdan kurtulmam şart.tanrım yardım et" diyerek üzeri toz kaplanmış masayı gömleğinin kollarıyla silmeye başladı.
odaya dalan kıvırcık saçlı adam alelacele yaka kartını çıkardı ve kişisel dolabının en üst rafina koydu.üzerinde büyük harflerle ALBERT EİNSTEİN yazıyordu..
Atom parçacıklarının insanı hayrete düşüren moleküler yapısını inceleyen profosör bu konu üzerinde ince eleyip sık dokuyordu.
"böylesine hızlı bir şekilde dağılan ve aynı anda yerine oturan enerji kütlesini hayal bile edemiyorum" diye düşündü.
çözmekte olduğu uzay matematiğine dayalı formüllerin arasında kaybolan zekasının yorulduğunu farkeden einstein çukurlaşmış gözlerini duvar saatine yöneltti.yelkovan 11 rakamının üzerindeydi..
"sanırım çok geç oldu" diyerek önündeki tabakta duran son kurabiyeyi ağzına götürüyordu ki şiddetli bir baş ağrısı saplandı ve bulanıklaşan görme yetisini tamamen kaybetmek üzereydi..
karanlık.sadece karanlık vardı görebildiği tek şey ucu bucağı olmayan zifiri karanlıktan ibaretti.
göz kapaklarını araladı yada o öyle olduğunu zannediyordu.daha öne hiç görmediği bir şehir belirdi şehrin semalarında son deree büyük bir sis tabakası daha sonra kör edici ışığın bedenine verdiği şokla titredi.
acı ve nefreti anlatan çığlıklar yükseliyordu şehrin her yanından.gökyüzünü kaplayan kara sis tabakası tarafından güneşin yutuluşunu görmüştü einstein.
etin kemikten nasıl ayrıldığını.buharlaşan insanların meydana getirdiği kül yağmurunu.hala hayatta kalanların sarkık vücutlarını,hala ne olduğunu anlamadan yürüyen cesetleri ve hala öldüklerini anlayamayan yanmış vücutların bir kum torbası gibi yere serildiğini
ölüm tarafından hasat edilen insan ruhunun çilesini hissetti ızdırap halindeki vücudunda.
Hüznün yetiştiği böyle bir dünyada kendisine efendi ismini layık görmüştü kudretli olan.
geride bıraktığı 34 yılın vermiş olduğu yorgunluğa binaen geçmişin yalnızca görülmesi mutlak olan bir rüyadan ibaret olduğunu düşünüyordu lord GRENDUS.
rüzgar,uzun kahverengi saçlarının ardından fısıldıroyrdu.
kararmış gözleri daima aynı yazıyı okuyordu.
"KADERİN ARDINDA SAKLIYDI GERÃ?EğİN NOTASI
TAA'Kİ CENNET İNSANI TERKEDENE KADAR"
bu korkunç piyanayou içerisinde bulunduran oadanın duvarlarına yansıyordu kudretli olanaın asil gölgesi.
içe basık oval şeklinde olan tavanın çevresi kadim rünlerle donatılmıştı.
Asırlardır dile getirilen efsanalerde konu alınmış savaş sahneleri resmedilmişti taş avlunun görkemli tepesine.
tamamı usta ellerle yontulmuş savaş,yaşam ve sonsuzluğu tasfir eden heykeller yer alıyordu avlunun tam orta yerinde.
yalnızlığın himayesi altında yokolmaya terkedilen düşüncelerle yoğrulmuştu lord grendus'un gözleri.
daikikalar önce müziğin büyülü tınısıyla aydınlanıyordu yüreği oysa şimdi nefretin karanlık yüzüyle kararmıştı kutsal ruhu.
sessizlikle alay edercesine indiriyordu yumruklarını ceylan derisine işlenmiş haritanın üzerine.dudaklarından sızan birkaç damla kan küçük lekeler bırakmıştı çizimlerin üzerinde.
derin bir iç çekerek yavaşça geriye yaslandı.odaya hakim olan tütsü kokusunu ciğerlerine çekiyordu.
gayri ihtiyari parmaklarını masasının sağ köşesinde bulunan kavanoza sardı,çeşitli bit özleriyle harmanlanmış çayından yudumladı.
hafızasının senelerdir terketmiş olduuğu zihnine doğru yolculuk ediyordu adeta gözleriyle birşeyler arıyormuş gibiydi.
Tüm bedenini sarıp sarmalayan sessizliğini bölerek aniden oturduğu yerden kalktı ve sert adımlarla dec şamdanların arasından süzülerek karanlığa karıştı.
Ay ışığının büyüsüyle ortaya çıkmıştı neron kasabasının enkaz haline gelmiş gözcü kuleleri.
yıkılmış ve terkedilmiş evlerin arasında koşuşturuyordu geride bırakılan hatıralar.
bir zamanlar kasaba sakinlerinin toplanıp şarkı söyledikleri,birbirlerine evlilik sözü verdikleri dilek havuzunun çevresinde şimdi uğursuzluğun sembolü olarak nitelendirilen kuzgunların huzur bozucu nidaları yankılanıyordu.
"YOKOLUşUN ALEVİYLE KÃ?L OLDU BEDENLER
ZAMANIN GÃ?LGESİNE BIRAKILDI HATIRALARI"
böyle yazıyordu kadim sartgoth mezarlığının granit kapısında.büyük bir gürültüyle aralandı mezarlığın ağır kapısı.içeri adımını atan varlığın mana enerjisi okadar kuvvetliydi ki bu güce dayanamayan bazı vanlılar büyük bir acıyla ruhlarını ölüm tanrısına teslim etti.
"TANRILAR İSYAN EDİYOR"DEDİ alaycı bir ifade kaplamıştı gizem dolu yüz hatlarını.sesi buz gibi keskin ve anlaşılır çıkmıştı.
bilinmeyen düşüncelerle kaynayan başını hafifçe öen eğmiş gözleriyle engebeli yolda yürüyen ayaklarını izliyordu.
aniden bir şok patlamasıyladalgalandı ağaç yapraklarının etrafa saçıldığına şahit olan canlı,cansız herşey korkuya boyun eğerek sessizliğin bir parçası olmuştu.
"AHMAKLAR UYANIN.PİÃ? KURULARI,SİZİ KENDİ SAF GÃ?CÃ?MLE KUTSADIM NANKÃ?R KÃ?PEKLER"diyerek sozsuzluğun karanlığını yansıtan gözleri karşısında duran onlarca bedensiz ruhani varlık,saygılarını ve bağlılıklarını gösteren bir edayla karşılık verdiler.
küçük çaplı bir yangından çıkan dumanı andıran ruhani varlıklar hepbir ağızdan ıslık gibi çıkan sesle "Kaderin mühürlemiş olduğu kapıları açtın bizlere yüce kişi.
sahip olduğumuz ve sahip olunan herşeyi bizlere sen verdin yüce kişi.
ancak yokolmakta olan dünyanın zafer ve ölümle sınandığı topraklarına geçmişin acı bir ahatırası olan insan tohumunu ekiyorsun yüce kişi.
bizler sana söz verdik sadakat'li olacağımıza dair.sende bize söz verdin yüce kişi"
"kes o lanet sesini" diyerek tek bir el hareketiyle tüm biriktirmiş olduğu nefreti bıraktı avuçlarının arasından.
bulundukları zaman dilimi adeta bükülmüş vesanki cehennemden bir kapı açılmışçasına olağanüstü ısı dalgaları meydana geliyordu.
Lord grendus un uzun siyah saçlarına tutunmaya çalışan ateşin et ve kemikten oluşan bu tanrısal güce nakadar bağlı olduğunu gösteriyordu akıllara durgunluk veren olay.
"siz sadece yaşamayı.ölmeyi ve yokolmayı görüyorsunuz,asla verilen hazinenin en kıymetlisi olduğunuzun farkında olmadınız olamadınız.şimdi kaybolun gözlerimin önünden ve seçmiş olduğunuz dünyada"
1939 yılının en sıcak mevsimlerinden biri örtülüydü Amerika birleşik devletlerine bağlı NEW JERSEY-SANTA MONİCA şehrinin bunaltıcı havasında.
1746 yılında faliyete geçen Princeton fizik kampüsüne bağlı olan rektörlüğün önünde bekleyen beyaz önlüklü öğretim üyesi meslektaşları tarafından benimsenmiş tavırlarıyla uzun süredir üzerinde çalıştığı atom fiziğine dayalı not defterlerini düşürmemesi için asistanına dikkatli olması gerektiğini söylüyordu.
"eğer'ki bu defterleri taşıyan kişi o anda nasıl bir kıyameti ellerinde tutuğunu bilseydi tüm aklını kaçırır" diye beyan etti gelecekten gelen bir ses.
dar koridorun beton zemininde ilerleyen asistan.hocasının ofis kapısının açık olduğunu farketti tedirgin bir ifadeyle.
adımlarını hızlandıran genç adam sessizce kapı eşiğinden göz ucuyla içeri baktı ancak büyük bir aynaya yansıyan ikizinden başka hiçbir hareketlilik yoktu ofiste.
elindekileri çalışma masasının üzerine bıraktı son derece incelikle.
koridorda kendi kendisine konuşan bir adamın sesi yankılanıyordu " ahh işte geliyor bugün burdan kurtulmam şart.tanrım yardım et" diyerek üzeri toz kaplanmış masayı gömleğinin kollarıyla silmeye başladı.
odaya dalan kıvırcık saçlı adam alelacele yaka kartını çıkardı ve kişisel dolabının en üst rafina koydu.üzerinde büyük harflerle ALBERT EİNSTEİN yazıyordu..
Atom parçacıklarının insanı hayrete düşüren moleküler yapısını inceleyen profosör bu konu üzerinde ince eleyip sık dokuyordu.
"böylesine hızlı bir şekilde dağılan ve aynı anda yerine oturan enerji kütlesini hayal bile edemiyorum" diye düşündü.
çözmekte olduğu uzay matematiğine dayalı formüllerin arasında kaybolan zekasının yorulduğunu farkeden einstein çukurlaşmış gözlerini duvar saatine yöneltti.yelkovan 11 rakamının üzerindeydi..
"sanırım çok geç oldu" diyerek önündeki tabakta duran son kurabiyeyi ağzına götürüyordu ki şiddetli bir baş ağrısı saplandı ve bulanıklaşan görme yetisini tamamen kaybetmek üzereydi..
karanlık.sadece karanlık vardı görebildiği tek şey ucu bucağı olmayan zifiri karanlıktan ibaretti.
göz kapaklarını araladı yada o öyle olduğunu zannediyordu.daha öne hiç görmediği bir şehir belirdi şehrin semalarında son deree büyük bir sis tabakası daha sonra kör edici ışığın bedenine verdiği şokla titredi.
acı ve nefreti anlatan çığlıklar yükseliyordu şehrin her yanından.gökyüzünü kaplayan kara sis tabakası tarafından güneşin yutuluşunu görmüştü einstein.
etin kemikten nasıl ayrıldığını.buharlaşan insanların meydana getirdiği kül yağmurunu.hala hayatta kalanların sarkık vücutlarını,hala ne olduğunu anlamadan yürüyen cesetleri ve hala öldüklerini anlayamayan yanmış vücutların bir kum torbası gibi yere serildiğini
ölüm tarafından hasat edilen insan ruhunun çilesini hissetti ızdırap halindeki vücudunda.