Page 1 of 1
Kaderin Büyücüsü:Belegast
Posted: Tue May 20, 2008 6:29 am
by MeseKalkan
Üç sene boyunca uğraşıp didindiğim, haritalar, isimler, yerler, karakterler ve olaylar örgüsünün sıklaşmış hikayelerin yan ürünlerini siz değerli arkadaşlarıma sunmayı ihtiyaç duydum.Arzu edersinizki hikayelerimin ilkini memnuniyetle kabul edersiniz...
Posted: Tue May 20, 2008 7:17 am
by MeseKalkan
Ay bulutlar içinden fırladı.Fırladı fırlamasına da ozanlar suskun bugün.Suskunlar suskun olmasına da sevinmeliler O’nun doğum günü…
Gri gözleri parladı daha ilk soluklarında.Kumral saçları kartalları andırır oldu güzellikler içindeki Alarie(1) elfinin.O bir Ay Elfiydi.Babası Ralimth, annesi Liduim’di.Gwalların(2) kavgası arasında Kargaşa Devrinin 2379 yılında Yüce elflerin Limpodel yüksek şehrinde doğdu.İsmi Belegast idi. Ralimth oğlu Belegast.Kehanetler de geçerdi ismi Lethuia’ın devrettiği kutsal kana sahip ender kişilerden biri olduğu söylene gelmekteydi.
Evleri Hektiravn Kıtasının en güzel koyu Endra Limanının güneyinde bir tepecikte taçlanmaktaydı.Babası ara sıra denize açılan balıkçılardan biriydi ve balıkçıdan öteye gidemedi oğlunun talihine zıtlanarak. Ralimth kendi sakin hayatı içinde yaşamaya devam etti.Belegast çocukluk yaşıyla gençlik dönemi arasında sıkışıp kalmışken babası onun ruhunu denizle ilk kez bütünleştirmeye karar verdi.Tyhr Ağzından ayrılarak 1 hafta batının okyanusunda yüzdüler. Ralimth oğlu okyanusu gördüğünde bir ateşti yandı gitti.Alev büyüdü kor olmadan tüttü gitti.Yüreği ilerlere gitme arzusuyla doldu.Limpodeli unuttu Endrayı unuttu.Artık o sıradan bir Alarie elfi değil de sanki yüce ve bilgin olan yüksek maiyetlerden birini andırıyordu.Bu değişimi babası da fark etti kendisi gibi.Bir an önce eve dönüp oğlunun arzularını dindirmeyi kafasına koydu.Ama Belegast ne annesini ne babasını nede elflerin şan şöhret yolundaki Gwalların savaşlarındaki kahramanlıklar.Yüreğinde bir şey uyanmıştı ve sanki sonsuza değin sürecekmiş gibi…
Mevsimlerden kışın olduğu bir gün; yıllık hasat festivalleri düzenleniyordu.Belegast Limpodelin uzun ve azametli kulesini gördü.Babasıyla tüm özlemleri unutup sade yaşantısına kaldığı yerden devam edercesine devam ettiler yollarına.şehir güneşin parlaklığı ile uzaktan elması hatırlatsa da Belegast taş yığınından başka bir şey görmedi ve göremezdi.Ama güneşin ışıkları Limpodelin Ak taştan yapılmış uzun mu uzun yüce kulesine çarptı.Belegast ömründe böyle bir şey görmemişt.Karşısında bembeyaz parıldayan İnrie duruyodu ve dünyanın batısından bakıp doğusunu görebilen tek yerdi burası.Yüce dağlardan yüksekte, kalelerden sağlam kulesi:İnrie.Yerlere inşa edilmiş beyaz kuleleri geçtikten sonra kalenin cümle kapısına vardılar.Kapı zaten açıktı ve bir çok elf hasattan topladıkları malları eşyaları bir kağnıyla veya bir atla taşıyordu.Kalenin suru yüz ayak yüksekliğinde olmakla birlikte kutsal taşlardan yapılmıştılar, yani: Gwala gelse nefesi yetmezdi.Orası başlangıçta yapıldı ve sona kadar gidecekti.Tabi kimin elinde makus talihi ile taşlar yaşlanacaktı orası meçhul.
Belegast babasından kurtulup İnrie doğru yollar aramaya başladı.Bir merdivenden çıktı bir merdivenden indi.Dolu sokakları geçip sonu bitmez gibi gözüken patikalarda ilerledi gün boyu.Güneş doğuda dinmiş bir şekilde kızıllıkla son gösterisini yaparken, Belegast’ta acıkmış bir şekilde bir sepetten elma çalarken beyaz glor(3) zırhlara bürünmüş bir bölük elf ve yanında mavi zırhlarla ve beyaz bir pelerinle dolaşan sarı saçlı orta yaşlarda bir elf gördü.Gördüğü elf herkesin hürmetine sokak sokak dolaşıp gelecek yılki hasatlarının daha çok olmasını diliyor ve yardımlarda bulunuyordu.Küçük elf dayanamayıp yanına gitti.
‘’Efendim, siz önemli bir kişisiniz ki herkes sizden yardım istiyor.Acaba ben yardım isteyebilir miyim?’’ diye sordu mahcup bir edayla Belegast.
‘’Elbette küçüğüm.Heralde senin isteğin diğer yaşlı ama bir o kadarda bencil elflerden daha tamahkar olamaz.’’ diyerek tebessüm etti elf.
‘’Hım…Pek bir büyük istek olmaz herhalde sadece bir danışma, ben soruma geçeyim.şu yüksek kuleye nasıl gidebilirim?Ã?ğleden beri yolunu arıyorum ama bir türlü bulamıyorum.Sarpa sardım galiba.’’
‘’İsteğin pek bir yüksek ama bir o kadarda masum.İstersen gel ben seni götüreyim kendi ellerimle Yüksek Elflerin kralı Aur olarak.’’ dedi ve delikanlı elfi kolundan tutarak doğru İnrie çıkarttı.Merdivenleri çıkmak bir güvercin misali hafif bir şekilde çıktılar.Kulenin azametli uzunluğuna karşın yol çabuk bitti.Merdivenler büyülüydü.Yukarı çıktıklarında Belegast büyülenmiş bir şekilde dünyaya baktı.Güneşin kızıl oyunu neredeyse bitmekte ve batıda yükselen ay belirginleşmekteydi.
‘’Burası hep böyle midir?’’ diye sordu Belegast
‘’Elbette böyledir küçüğüm.Burası Yüce elflerinin yüksek kulesi İnrie’dir.Sadece sana büyülüyücü gelmez.Çok senedir ben de çıkarım her çıktığımda senin gibi ilk kez görür gibi büyülenirim.
‘’Büyülenmemek elde değil ama şu Kuzeydeki up uzun duran büyük dağda neyin nesi?’’
‘’Orasını bana yada başka birine de sorma.Orası Lanetli Kadim Dağdır.Ne giden vardır ne gelen.’’ diyerek ürperdi elf kral.
‘’Peki şu karaltıda neyin nesi?Gittikçe büyümekte.’’ diye bir çıkışta bulundu Belegast.
Elfin gözleri yuvalarından çıkacaktı neredeyse.Yaklaşan görüntü bir ejderhaydı.Hem de bütün ejderlerin atası Rlondath’dı.Kadim ejderin ta kendisiydi ve kuleye doğru yaklaşmış bir şekilde sanki kırmızı alevler saçarak yaklaşıyordu.şehirde çanlar acı acı ötmeye başladı.İlk kez…
Posted: Tue May 20, 2008 9:23 pm
by MeseKalkan
Son güneş ışıkları alacakaranlık içinde kaybolurken ejderin dehşeti ve kudreti daha da belirginleşti.Ejderha büyük kocaman vücuduyla nerdeyse 5 fersah kadar uzaktaydı ama yinede korkutuculuğu iki elfinde içinde bir ürpertiye sebep olmuştu. Rlondath kadar muazzam bir ejderha dünyaya gelmediği söylenmektedir.Urin’in yüksek elfleri burçlardan ve kulelerden hazırlıklarını tamamlayıp içten ve sarhoş edici borularını öttürdüler.Ejderha borunun veya başka bir şeyin etkisiyle yönünü Doğuya çevirdi.
‘’Orda başka bir şey daha var!Ejderhadan kaçmaya çalışıyor herhalde!’’ diye bir veryansın
kopardı Belegast.
Keskin gözlü elf kralı adamlarıyla neyin olduğunu kestirmeye çalışıyordu:’’Herhalde bir haber ulaştırıcısı.Eğer gözlerim bir elf gözü değilse kahrolayım. Rlondath’ın kovaladığı ya bir kartal yada bir engwe(4).
‘’Hayırlara alamet olsun!’’ dedi kralın yanındaki bir hisar muhafızı.
‘’Hayır olsun ve kehanetlerden korkmanın yada onlara daha sıkı sıkı sarılmadın vakti gelip çatmışta olabilir.’’
Belegast’ın içindeki ateş tamamen yanmıştı artık.Bir ejderha görmüştü ve bu ilk ama son değildi…
Kraldan izin isteyerek şehrin içine yeniden döndü.Ejderin esintisi herkesi daraltsa da başka yöne sapması yüreklerine su serpmişti.Kargaşa içinde ona bahşedilen gözlerle babasını buldu ve koşturarak yanına gitti.
‘’Seni aptal!Nerdesin?Ã?ğleden beri seni aradım ve umudumu neredeyse kaybedecektim seni akılsız!Ama gelince gökte büyük bir yıldız gibi parladın.Ah sevgili Belegast. oğlum.’’ deyip sarıldı Ralimth.Gecenin karanlığı, ulu kayın ve çam ağaçları da katkısıyla evlerine sessiz sedasız atları üstlerinde döndüler.Gece her ne kadar sessiz olsa da Belegast’ın içi kıpır kıpır ve inanılmaz bir güçle dolmuş şekildeydi.Ona bakılırsa bugün ve hatta bir daha hiç uyumayabilirdi.
Babasına dönüp:’’Sence o şey buraya gelebilir miydi?’’
‘’Gelebilirdi ve yapacaklarını düşünemiyorum.İyi ki de gelmedi.
‘’Neden?Bence sıkıntılı ve aynı hayatımda gördüğüm farklı bir şey içimde çırpıntılara ve yeni yeni ümitlere sebep oldu.’’
‘’Bırak o çırpıntılar kanat çırpıp uzaklaşsın bedeninden.Düşündüklerinin ucunda kederden başka bir şey yok oğlum.’’
‘’Keder yolunda ümit olmasaydı kederlerde doğmaz diyen sen değimliydin?’’
‘’Dedim ama senin iyiliğini de gözetmek zorundayım.
‘’Ama beni buralardan alıp götüren bir şeyler var.Sanki ben buraya ait değilmişim gibi baba!Bırak yazgımı kendim süreyim.Her zaman beni buralarda bağlı tutamazsın.Kadere boyun eğmektense yolunda cesurca gitmeyi tercih ederim.’’
Babası o gece bir daha konuşmadı.Sadece oğlunun güzel yüzüne bir kere baktı ve sonra daldı gitti…
Belegast artık serpilmiş genç bir insandı.Diğer elflere göre kılıç veya ok bakımından yetenekli değildi.Daha çok ormana, kuşlara, nehirlere ve de en çok denizlere ilgisi gittikçe artıyordu.Ve gördüğü ejderhaya.Kadim suretini onca fersah öteden görmüş gibiydi yada gösterilmiş gibi.
Karar verdi artık buralardan çekip gidecekti.Bu fikrini babasına paylaştıysa da babası kedere gömüldü ama oğluna da yardım etti.Gümüşten kartal başlı bir taşla taçlandırılmış önüyle narin ve hoş görüken bir gemi yapmaya başladılar.Belegast yirmi iki yaşına gelince gemisi hazır duruma geldi ve içindeki ateş artık yangın olmuş bir şekilde elfi dürtüyordu.Ansızın bir ilkbahar gecesi Endra Limanından ayrıldı ve kimseye bir hoşça kal demeden çekip gitti.’’Ben onlardan ayrılmıyorum.Sadece uzun bir yolculuğa çıkıyorum ve onlara hoşça kal demek bir daha görüşmemek üzere demektir.Umarım affedersiniz…’’ diye düşünüp güzel ve hoş Hektiravn Kıtasını terk ederek bilinmezliklere yelken açtı.Babasının geri dön çağırışları Endra Limanında yankılandı, yitip gitti.
Denizde arsız kötülüğün etkisi, açlık ve susuzluğun yüzüyle cebelleşirken Aldera’ya Mercan Adalarına varmıştı.(Elfler açlıktan veya susuzluktan ölmezler o ihtiyaçları sadece damak zevki için yiyip içerler ama elflerin bir şey yiyip yada içmemesi durumunda sağlığından ve gücünden bir şeyler kaybetti hep görülmüştür.)Adaya vardığında sırt kayalıkları geçip acı martı bağırışları eşliğiyle beyaz kumlarla örtülü bir sahile vardı.Sanki rüyada hissediyordu kendini, bedeni yavaş yavaş düşüyor gibi geliyordu kendine ve uyku bastırdı birden bire.Vücudu kaldıramaz oldu kumsala çıktığından beri.Babasının verdiği işlemeli sopasına dayanıp ilerlemeye devam etti.Uykuda mı neydi bir kartal gördü ak bir kartal.Onu taşıyordu derken düştü.Bir çukura düştü ve orda hapsoldu.Ne olduğunu anlamadan rüyadan uyandı ama o da ne etrafını oklar çevirmişti.Beyaz giysilere bürünmüş zarif vücutlu biri 2 kişiyle öne çıkarak:
‘’Kimsin ey yabancı.Ne ararsın güzelim şarkılar yakılan rüya sahilimizde?’’
‘’Ben…Limpodelden beri yoldayım.Bir alarie elfiyim ve zamanı tam olarak hatırlamıyorum.Bir buçuk yıldır denizde dolaşıp durmuşumdur herhalde.İlk kez bir kara görüyorum yolculuğumun başından beri ve bende buraya gelmeyi içimden gelen bir dürtüyle hissettim.Ve geldim.’’
‘’Nicedir Limpodelden elf gelmez.Artık hepsi kendi işlerine yoğunlaştı.Kimisi taş dövüyor,kimisi meyveler ekiyor, kimileride Tanrıların savaşlarına gidip sebepsiz yere ölüyor.Ne hacet ki buralara uğrarsın ay elfi?’’
‘’Beni tanrı misafiri sayın.Herhalde onlara saygınız vardır.’’
‘’Gwallara saygımız sonsuz ama bu kargaşada kimin dost kimin düşman olduğu belli değil.Daha bir ay olmadı, geçenlerde uçan bir yaratığı üstümüzde bizi tehdit ederken gördük ve bizden haraç istedi.Ama biz sığınaklarımıza ve şehrimize sığındık.Oda bir şey alamayacağını anlayınca çekip gitti.Azametli biriydi.’’
‘’Ne tarafa gitti?’’
‘’Kuzeye doğru.Lakin senin onunla işin olacağını sanmıyorum.Normal elflere göre çelimsiz vücudunla ona karşı koyacağını değil yanından geçeceğini sanmıyorum.Hele silahsız yola çıkmış bir elfi hiç düşünemiyorum.’’
‘’Benim silahım; kuşlar, ağaçlar veya sular.Ey Arathirm elfi, istediğin kadar derin bilgilere sahip olabilirsin ama bir insanın içindeki cevherini kimse çözemez!Ã?yle değil mi dostum?
‘’O zaman ya bir gwalsın yada onun bir maiyeti.’’
‘’Ben ne bir gwalım nede onun bir maiyeti hiç değilim.Senin dediğin gibi ben bir alarie elfiyim. Ralimth oğlu Belegast.Az sularda yüzmedim.Gencim tecrübesizim ama akılsız değilim.Ey elf sözlerin kendin için aşılmaz doğrular sayılsa da bir gün onların birer yalan kehanetlerden ileriye gitmediğini bütün dünyaya göstereceğim.’’
Elflerde gülüşmeler ve aşağılamalar yükselmişti ama elf Alqarin ondan bir sezmiş ve içinde bir şeylerin yattığını görmüştü.:’’İstersen kalabilir veya çekip gidebilirsin.Ama bakıyorum da artık elfler harekete geçti.Dünya genç olsada üstünde yaşayan Lethuia oğulları daha genç ve yaşam dolu!’’
Birbirlerine bakıp düşüncelerini okumaya başlamıştılar…
Posted: Wed May 21, 2008 4:15 am
by Firble
Ã?ncelikle ocakbaşımızın yeni yazarını selamlıyorum. Kardeş öykünün özellikle üslubu çok güzel.. Bana biraz kuzey ülkelerinin belki de Vikinglerin efsanelerini andırdı. Kendini sonuna kadar okutan bir hikaye.. Bilinmeyen hikaye ve kavramları sanki herkes biliyormuş gibi rahatlıkla sunuyor öyküde... Ve başka bir hikayede bu sorun yaratabilecekken burada bu hikayeye ayrı bir tad katıyor.
Belki bir uyarım şu olabilir her ne kadar hikayeye ayrı bir tad katsa da senin bildiğim bizim bilmediğimiz kavram ve isimlerin sayısını sınırlı tut ve zaman geçtikçe de çaktırmadan açıkla bize.. Doğrudan yapma çünkü bu hikayenin tadını kaçırır. : ) ) )
Posted: Wed May 21, 2008 6:10 am
by MeseKalkan
Arathirm elf kralı Alqarinin teklifini kabul eden Belegast, rüyalar kumsalından Alderaya Derin Elflerin merkezine doğru ilerlemekteydi.Burda Limpodelden başka ilk kez gördüğü porsuk ve çınar ağaçlarıyla karşılaşmıştı.Gözleri büyülenmiş bir şekilde ve kral ile Limpodel veya batı okyanusları hakkında konuşuyorlardı.
şehre geldiklerinde devasa bir tepenin üstüne yerleştirilmiş gri bir kale ve yüzlerce kuleden oluşarak süre geliyordu.Elfler kınlarından kılıçlarını çıkarttılar ve tiz bir sesten boru öttürdüler.Martıların hüzünlü çığlığı gibi gelmişti Belegasta.şehirden de aynı sesler yükseldi ve ana kapı açıldı.şehrin girişinde büyük bir meydan vardı.Meydan büyük bir fıskiyeyle taçlandırılmıştı.Yuvarlak meydanın çevresinde bir çok köşk ve demir ocakları vardı.Ama en çok kalabalığın bulunduğu yer eski kütüphaneydi.Kütüphane şehrin ilerleyen bölümlerinde büyük bir yer kaplıyordu.Beyaz taşlarla süslenmiş tek yapıttı ve şehrin on da biri zaten kütüphaneyi oluşturuyordu.Kütüphanede şifa bilgilerinden tutun dünya tarihine, maden işlenmesinden bitkilere ve en önemlisi yani Belegast için en önemlisi elementlerin geçmesiydi.Yaratılışları, işleyişleri ve onlar hakkında pek çok şey.Kralın sarayında yaşayacak bir oda temin ettikten sonra gün boyu bu kütüphanede bilgiler edinip kendini geliştirmeye çalıştı.Derin bir mahzenden çıkardığı ‘’Sürgünler ve Yardımcıları’’ adlı bir kitap bulup Gwalların ve maiyetlerinin mistik güçleri hakkında bilgilendi ve kitabı alıp sakladı.Yıllarca kendini geliştiren Belegast bilgece bir şekilde gerçek kimliğini unutturarak Aldera da bir süre yaşadı.Bilgisine bilgi katıp mistik bir makama yükseldi.Mercan Adalarındaki otları kullanarak hem iyileştirici özelliklerini hem de daha başka içecek çeşitleri buldu.Hayvanlarla iletişim halinde olup davranışlarını öğrendi.
Kırklı yaşlarına geldiğinde kendinden on kat yaşça daha büyük bir elfden kat kat fazla bir irfana sahipti.Sonunda bu yerden de ayrılması gerektiğini rüzgarlar söyler gibiydi ve de derin elflere minnettarlığını sunarak adadan gümüş gemisiyle ayrıldı.Buz mavisi kukuletalı bir cüppesi ve babasının verdiği kara kayın ağacından yapılmış asasından başka bir şeyi yoktu.Mavi denizlere yeniden açılmanın tutkusuyla yelkenlerini yeniden gerdi Belegast.
Batı boyunca seyahat etti.Zaman da belirsizleşip karadan ve canlılardan azade oldu.Sonunda en batının geçidine:Sinidrime varmıştı.Oradan Hdul Ovasına yani Mothond Kıtasına ayak bastı.(Derler ki;Kötülüğün kaynağı yüce gwala Velkar başka bir canlıyla bu topraklarda hüküm sürmekteymiş…)Ateil Sıra Dağları boyunca gezinip durdu.Kendini tamamen soyutlaştırdı ve sonsuz yaşamı hariç elflikten uzaklaştı.Rdul Ovasına varıp yaşam kaynaklarıyla geçindi.
Kapkaranlık bir gece bulutların içinden büyük belirgin bir yıldız kaydı.Belegast bunun yönünü tespit edip doğu boyunca ilerlemeye devam etti.Sıra dağlarından güneye indiğinde eşsiz bir manzarayla karşı karşıya kaldı.Engin TarhilmYaylaları karşısında duruyordu.Kara bodur çam ağaçları her yerdeydi.Bu ormanlık yaylada yoluna devam ederken bir şeyler gördü yada keşfetti.Bu canlılar elf olamayacak kadar kısaydı.Bodur ve tıknazdı.Bir o kadar da çelimliydi.Uzun nice sakallı canlı avlanıyordu.
‘’Uzun zamandır insan görmüyorum ama bu kadar farklısını da göreceğimi rüyalarda bile düşünemezdim.Pelerinim parlak olsun.Lakin bunlar derin elflerin kitaplarında geçen dwarfs ırkı olsa gerek.’’ diyerek içinden geçirdi ve onları takibe geçti.Kısa boylu insanlar yaklaşık 7 fersah gittikten sonra koca üç tane dağın önünde durdu.Kısa bir bağırtıdan sonra büyük bir hengame koptu.Bir anda öndeki iki dağın sağındaki dağda üç ayak boyunda bir kapı belirdi.İki elin toplamı kadar cüce bu kapıdan geçip kayboluverdi.
Görüntüyse muhteşemdi.Dağlar büyük bir ihtişamla göğe uzanıyordu.Dağlar arası ulaşım uzun gümüşümsü köprülerle sağlanıyordu veya dağın altından başka bir yol daha vardır diye içinden geçirdi Belegast.Üç tane Zarif olmasa da haşmetle duran kule sırıttı kendisine.Merak yine baskın çıkmıştı kalbinde, bastıramadığı duygular ‘’İleri atıl,ileri atıl!’’ dercesine dürtükledi Belegastı.Kukuletasını kafasına geçirdi, asasını yeniden eline aldı ve kemerini sıktı.
‘’Doğru yola!Bu zorluğu da geçemezsem geldiğim bütün yolların hali pek nice olmayacaktır.Ama içimdeki şu ateş…Herhalde bu ırkın gizemli yolları irfanımı geçmez.Umarım!’’ diyerek soldaki dağa tırmanmaya başladı.
Sabahın gümüşi ışıkları arasında kırpıştı gözleri.Beli tutulmuş ve soğukta her yer kasılmıştı.Her şeye değdiğini düşünse de Uzakta dağın yukarılarında koca bir surun uzanmakta olduğunu gördü.Ama taştan suru takmadan ilerledi ve ilerledi.Pelerini ona büyük bir hediye bahşediyordu, derin elfler dikmiş yüce sularında yıkanmıştı.Görünmez bir şekilde surun dibine vardı.Cebindeki ince ama dış görüntüsüne bakılmayacak kadar sağlam ipini sura salladı.Sur en az elli ayak vardı ama taş elf büyüsüne karşı dayanıksızdı.İp taşla buluştu ve sımsıkı sarmalandı.
Belegast gün ışığının içinde sura tırmandı ve şehrin içine daldı.Ã?ğleye doğru dağdan kurtulup bir madene vardı.Bir işçi dışında başka kimse yoktu.Yanına gitti ve kendisini ona gösterdi.Cüce Belegastın suretini görünce kendini taştan taşa atarak bağırmaya başladı.
‘’Sen kimsin?Goblin misin yoksa bir çeşit sihirbaz mı?Söyle kimsin yada askerleri çağırmamı uygun görürsün.’’ diye bir bağırtı kopardı.
‘’Sen kimsin ki adımı vereyim.Bırak ta kimle konuştuğumu bari tartayım’’ dedi Belegast.’’
‘’Ben sade bir maden işçisiyim.Ama senin neme lazım olduğun belli değil?!’’
''Zanaatçı değerli taşları işler, maden işçisi de taşları bulur.Lakin zanaatçı işçisiz hiçbir şeydir, işçide taşsız.O zaman zanaatçımı işçinin efendisi yoksa işçi mi zanaatçının efendisi veya hiçbiri birbirinin efendisi değildir.Değerli taşlar olmazsa onlarda bir hiçtir.Ã?yle değil mi?Lakin ben ne zanaatçıyım nede işçiyim.Taş olmam zaten imkansız.O arzu edilen ben ise arzu edilmeyi istemeyenim.Ben ne siz gibi birer cüceyim ne bir gnome’um nede bir insanım, mahiyet hiç değilim.şimdi tek seçenek elf kaldı diyeceksin; eskide kalanı kurcalayan geleceğine parmak sokarmış.Artık ne bir elfin nede bir eldar.’’
‘’Ee!!Nesin o zaman?Ne uğraştırıyorsun beni.Daha kazacak yirmi yarda var ve sen tutmuşsun efendi-işçi ilişkisini anlatıyorsun.Burası sizin memleketlerinize benzemez.Burada kuralları kral koyar ve o kurallardan biride çalış diyorsa harıl harıl çalışmak.Hem bu kem zamanda iş bulmak çok zor!’’
‘’Bu kapana kısılmış şehrin efendisinin talihi pek açık gözükmüyor.Ya bir gün orgeler tarafından kıstırılacak bu kuytuda yada Ateşin Efendisi(Gwal Velkar)’nin canavarları başınızda bitecek elbet.Ama şimdilik bunları konuşmaktan vazgeçelim.Ben sadece bir gezginim.İstersen elf ismi burlarda hoş geçiyorsa elf bile diyebilirsin.Lakin yanımda pek telaffuzda bulunma.Çok yorgunum ve yatacak bir yere ihtiyacım var.Bulabilirsen içten memnun olurum.Yarım insan ömrünün biraz fazlası zaman denizlerde yol alarak geçirdim.Biraz ayaklarımın karanın güzelliğini hissetmesi lazım.’’ diyerek tebessümde bulundu Belegast.
‘’Efendimiz hakkında bulunduğun kehanet ne kadar doğru olup olmadığına inanmayacağım ama bir yer bulacağıma sen inanabilirsin’’ diye gülüp küreğini toprağa sapladı…
Posted: Wed May 21, 2008 7:45 pm
by MeseKalkan
Firble ve bir kaç arkadaşımın bulunduğu yorumlara teşekkür ediyorum.Eleştirilerinizide esirgememenizi istiyorum çünkü bir manzum yapıt yada nesir olsun eleştirildikçe sorunları giderilir ve güzelleşir.Bu noktada yorumlarınızı bekliyorum.Size sunduğum ve sunacaklarım sadece küçük insanların büyük işlerini anlatan hikayeler olacağını yazmıştım.Bu kurgularımı umarımki beğenirsiniz.şunu söylemnek istiyorum yakında derlemelerimden bir kitap çıkartacağım, yazın sonunda biter heralde...Reşit kaldıktan sonrada seriyi düzenleyip bastırmayı düşünüyorum.
Saygılar ve sevgilerimle...
(not:Yorumlarınız için yeni bir yer açayım mı açmayayım mı?Hikayeyi bölmemesi bakımından?)
Posted: Wed May 21, 2008 9:54 pm
by MeseKalkan
Belegast ile cüce maden ocağından ayrılıp sağdaki dağa doğru ilerlediler.Dağın eteğinde yerin altına bir giriş vardı oradan geçip alacakaranlığın içinde kayboldular.Belegast ışığı gördüğünde muazzam bir yapıyla karşı karşıya kaldı.Beş tane yüz ayak boyu uzunluğunda kara işlemeli sütunlar denizinde ilerlemekteydiler.Nice fıskiye ve hava boşluklarıyla süslenmişse de havuzcukların yanlarında yığılmış tepecik şeklinde altınlarla boy ölçüşemezdi.Nereye baksa altınlar vardı.Beyazından sarısına, kırmızısından siyahına.Yaklaşık üç saat ilerledikten ve Belegastın gözlerinin kamaşması geçtikten sonra:
‘’Ölkeniz pekte fakir değilmiş.Hatta en zenginleri arasından bile sayılabilir’’
‘’Sayılabilir ama burada soy ayrımı vardır.Burası Luhum oğlu Azad Luhumluların şehri ve onlar hüküm sürer.Bizim soyumuzsa Elmastopuz Thalin’e dayanıyor.Biz Cirithorm cüceleriyiz onlar Azad Luhum.Anlayacağın uzaktan akrabayız ve söz hakkı onların.Onlar yüksek mevkilerdeyken biz en fazla asker olabiliyoruz.Aslında taşlarla uğraşmayı çok sevdiğimiz bir gerçek.Ondan yönetimde değil de zanaatkarlıkta bulunuruz.’’
‘’O zaman adını bağışla cüce efendi, bende sana talihini söyleyeyim.’’
‘’Tarn oğlu Danrkil ismim ama talih konusunda sana yine katılmayacağım.Lakin bir maiyet değilsen nasıl talihimi okuyabileceksin.
‘’Umursamıyorsan söylemeye de bilirim fakat bir an önce açlığımı bastırmam lazım!’’
‘’Elli metre sonra karnını tıka basa doldurabilirsin.Biraz sabret.’’
‘’Sabır ha!Danrkil sabırı tam kişisine sordun lakin ilk önce karnın hesabı geçer şimdi’’ deyip bir tebessüm yolladı cüceye.
Altın Kadeh Hanının kapısını açıp içeri girdiler.Etraf gündüz olmasına rağmen loştu.Baş köşede şöminede ateş ahenkle oynarken kimi cüce kadehlerini kafalarına dikiyor kimileri arplarının tellerine sihirli dokunuşlarda bulunuyorlardı.Etrafta sarhoş edici bir kokuyla birlikte kasvette vardır.Bütün gözler kapıdan giren iki insana baktı.
‘’Danrkil, sen buralara uğrayacak kadar varlıklı bir cüce miydin?’’ diye dalga geçmeye başladılar.
‘’Efendi gezgin bir şey soracağım, yeterli miktarda paranız var mı?’’
‘’Neden havuzcukların oradaki altınlardan bir avuç çalıp gelmiyorsun?’’
‘’Onlar kralın hazinesi ve çalınan kişi bulunursa hükmü idam!’’ diye fısıldadı cüce.
Bir masadan yükselen alaycı ses konuşmalarını bozmuştu:‘’Yanındaki tuhaf tipli insanda kim?Zaten senin gibi birinin de dolaşacağı kişi o olurdu.Kralın haberi var mı?’’
‘’Lanet olası zengin cücelerin çocukları.Aslında Luhumlu cüceler erdemli bir klandır.Ama yeni nesli zorluklardan uzak olduğu için çok şımarık!’’
‘’Bırak içkileriyle kalsınlar.Eğer yakından bir temasta bulunacaklarsa bu krallıktaki son kişiye sataşmış olurlar.Para problemine gelirsek yeterli miktarda var yeter ki karnım doysun artık.Bu kadar gürültüden sonra iyice acıktı!’’
Yiyecekler ve siyah biralar önlerine koyulduktan sonra hancı başı mavi kukuletalı yabancıdan rahatsız olmuştu.İsteklerini yerine getirdikten sonra dışarı çıktı.
‘’Gerçeği ele verme zamanı lakin karnımızı doyuralım.Eninde sonunda öğrenilecek bir şey.’’ diye geçirdi içinden.
Yemeklerini yemiştiler ve cüce Danrkil ona uzun bir çubuk şeklin içinde değişik otların konulup ateşle bütünleştirerek içildiği ve onların görüşünde sanat olan pipo içmeyi öğretti:Belegast ilk başta tuhaflaydıysa da sonradan bu işi sevdi.Loş odanın içinde diğer cücelerin pipolarından dumanlarla kendi pipolarında çıkardıkları dumanlar karışıp eşsiz bir sise sebep oluyordu ve etrafı duman götürüyordu.
Bir anda hanı rhad(kladiumdan yapılan cücelerin yapabildiği ikinci sağlam zırh) zırhlı cüce askerleri basmıştı.Ne olduğunu anlamadan Belegastı tuttukları gibi dışarı çıkarttılar ve arkadaki üçüncü dağa, kralın huzuruna götürdüler.Haşmetli sütunlar içerisinde ilerledikten sonra altından yapılma tahtın olduğu salona getirdiler Belegastı.
Kral haşmetliydi ama yüzünün her haddinden cesaret okunuyordu.Kral rahat bırakmalarını söyleyip dış balkonlardan birine askerlerinin eşliğiyle çıktılar.Balkonun manzarası o kadar güzeldi ki bütün ova yeşil tonlarıyla karşıdaydı.
‘’Bir elfe benziyorsun.Nicedir elf krallarından ne bir ses ne bir hareket geldi.Bir elçi misin elf beyi?
‘’Ey cüce kralı doğruları konuşacaksak ben alarie elflerinden Belegastım.Lakin elflikten uzaklaştım artık.Kendi yaşam çizgimde ilerliyorum.’’
‘’Peki öyle ise burada ne işin var elf efendi.’’
‘’İsmini duyayım ki sende benim yolumu duyasın cüce kralı.’’
‘’Ben yüce Hulin oğlu Barin.Heralde bu sana yeterli bir isim’’
‘’Elbette.Yolum düştüğü için buralara uğradım.Sizin avcılarınızı görüp dağınıza vardım.Misafirperverliğiniz soğuk kayalardan başka bir şey olmasa da bir cüce çıkıp yardım etti.Sakalı uzasın.’’
‘’Uzasın uzamasına da kimin kimsen yok mu yani?Gönlünden ne geçer?’’
‘’Dostum sırdaşım gördüğünüz yalın çıplak ovalar ve yandaşı ağaçlardan öte gelmez.Lakin gönlümden geçen biraz sizin krallığınızda kalıp yaşamak.Nicedir insan görmedim.İzninizle tabi’’
‘’İznin kabul edildi.Bir şartla tabi.Hizmetime girip muhafız alayında olacaksın.Doğruları söylediğin için bu mükafat.’’
‘’Doğru söylediğimi nerden biliyorsun ki?’’
‘’Emin değilim ama yaklaşık kırk sene önce Derin Elflerin kralı Alqarin gelmişti.Hoş beş sohbet ettik.Ummadığım dostum ummadığım haberler getirdi ama bu sohbetle işi olmaz bu haberlerin.Lakin bir haberi gezgin bir elfle ilgili gibiydi, senin gibi biriyle ilgiliydi.şimdi eminim.Elf Belegastı demi?!’’
‘’Evet elf Belegast.’’ deyip kara asasını yere vurdu.’’O kadar yoldan niye benim haberimi getirmişti?’’ diye içinden geçirip düşüncelere daldı…