Sonsuz Güneşin Koruyucuları: Kadim Işığı A
Posted: Fri Dec 02, 2005 7:58 am
Güneş batarken Cervantes atının üzerinde geriye döndü ve son kez On Kasaba"ya baktı. Kasabayı muhtemelen son görüşüydü bu. Binalar gelmekte olandan kurtarılamazdı; ama en azından insanlar kurtarılabilirdi.
Konvoyun artçıları da önünden geçerken Cervantes insanların gözlerine baktı. Korku, umutsuzluk ve yeis gördü. Terk ettikleri evleri, yatakları ve oyuncakları için ağlayan çocuklar gördü. Kayıplarının tesellisini birbirlerinde arayan aileler gördü. Genç bir adam, kolunu nişanlısının omzuna dolamış, onu avutmaya çalışıyordu. Annesinin kucağında götürülen küçük bir kız çocuğu, evinde bıraktığı oyuncak bebeğini isteyerek ağlıyordu. On Kasaba halkından tek bir kişi bile en azından sağ kalacağı için gülümseyemiyordu. Cervantes onları suçlayamazdı. Salgın ve peşi sıra yaşananlar yüzünden halk bitap düşmüştü.
Azalin, Apocalyspe, Yeminer... Tüm bunların suçluları onlardı. Cervantes kendini tutamadan içinden okkalı bir küfür salladı. Bu halk her şeyini kaybetmişti. Ama Oren"e şükürler olsun, en azından hayattalardı.
Cervantes atının dizginlerine asılarak kızıl alacakaranlığın altında ıssızlaşan On Kasaba"ya sırtını döndü.
***
Borular... Boruların sesleri batan güneşin kızıla boyadığı göğe yükseliyordu. Toprak, yere çarpan binlerce ayak ile titriyordu. Ã?avuşların emirler yağdırdığı böğürtüler ise ağaçların, tepelerin, kayaların arasında yankılanıyordu. On Kasaba"ya yıkım götüren ordu yürüyüşteydi. Binlerce, binlerce ork, goblin, hobgoblin ve böcayıdan oluşuyordu. Ordunun taşıdığı sancaklar değişmişti. Bir zamanlar, kadim bir siyah ejderhanın sancaklarını taşıyorlardı. şimdiyse sancaklarına Apocalypse"in sembolü olan delirmiş şeytan işlenmişti. Eskiden kadim ejderha Echberiatos"un olan, artık Apocalypse"in olmuştu.
Ordu On Kasaba"yla aralarındaki son tepeyi aştı. Urgonosh zirveye ayak bastığında önünde uzanan manzaraya baktı: Karathas"ın ordusunun mağlup edildiği, kadim savaş alanı. Corax ve Karathas"ın ordularının karşılaştığı, Karathas"ın büyük bir mağlubiyet aldığı, kadim savaş alanı. Sanki ölenlerin acı dolu feryatlarını duyabiliyor, havadaki kan kokusunu alabiliyordu Urgonosh. Herhalde savaş alanının anılarına fazla dalmış olacaktı ki ancak sırtına bir şaplak yediğinde kendine geldi. Keşiş böcayı öfkeyle döndü ve bu saygısızlığı yapanın suratını göçertmek için yumruğunu kaldırdı. Karşısında Trush"u görünce yumruğu havada kaldı. Trush hiçbir şey söylemedi. Sadece ileriyi işaret etti.
Urgonosh tekrar savaş meydanına baktığında ordunun ön saflarının oraya varmış olduğunu gördü. Aynı zamanda...ön saflarda sıra dışı bir hareketlilik vardı. Hatta sadece sıra dışı değil aynı zamanda garipti de. Ã?ünkü ön saflar resmen yürüyüş düzenini bozup, geri çekiliyorlardı. Gnorha"nın orada olması lâzımdı. Neler oluyordu? Urgonosh böğürerek boruların çalmasını emretti. Borular farklı bir tonda çaldı ve ordu durdu, ama ön saflar hala hareket halindeydi ve karmaşa içindeydi. Urgonosh öfkeyle tepeden inmeye başladı. Trush da onu izledi.
İki böcayı tepeden fırtına gibi inerken Gnorha çoktan bir grup orkla tartışmaya başlamıştı bile. Ordunun orta saflarından iki diğer böcayı de hızla oraya geliyordu. Dört böcayı da Gnorha"nın yanına hemen hemen aynı anda vardılar. Hepsi de cesur ama ahmak bir ork komutanının söylediklerini duymuştu.
"Biz gelmek sizinle... Hayır!.. Geri döner biz... Siz götürmek biz ölüm, savaş diil!"
Urgonosh"un yüzü bu sözleri duyduğu gibi öfkeyle çarpıldı. Apaçık isyandı bu.
"Peki ya siz?" dedi Gnorha sakince, çevresinde toplanmış diğer orklara. Hepsi de onaylarcasına başlarını salladılar. Gnorha bakışlarını Urgonosh"a, sonra da Trush"a çevirdi. Trush başını evet anlamında salladı.
"Olması gereken olacak. *O*"nun iradesi gerçekleşmeli."
Gnorha cevap vermedi. Sadece isyankâr orklardan birisini gırtlağından tutup kaldırdı. Drejjesh ve Ghuzz da orklara atılırken Urgonosh çoktan ikisini enselerinden tutup kaldırmıştı bile. Sadece Trush sakince duruyordu. Orkların eski kumandanları olan isyankârlar bir anda yakalanınca çevredeki orklardan öfke dolu haykırışlar yükseldi. Ama orklar, liderleri ölünce tutunamazlardı ve şu anda böcayıların ellerinde sımsıkı tutulan liderlerinin akıbetleri ölümden çok daha kötüydü.
Trush yavaş adımlarla kalabalığı yardı ve öne çıktı. Bir orktan bir mızrak aldı ve ordunun on metre kadar önüne çıktı. Mızrağı hışımla yere sapladı. Sonra da çıkarmadan arkasında sürüklemeye başladı. Ne orklar ne de ön saflarda bulunan goblinler ve hobgoblinler onun ne yaptığını anlayabilmişti. Ama böcayılar biliyorlardı.
Trush en sonunda durdu. Mızrağı yerden çıkarttı ve bir kenara fırlattı. Ellerini kaldırdı, başını geriye attı ve bir böğürtü kopardı. Bununla birlikte Urgonosh, Gnorha, Drejjesh ve Ghuzz, taşıdıkları orklarla birlikte Trush"ın yere çizdiği şekle yaklaştılar. İsyankâr orklar dehşet içinde bu şeklin bir pentagram olduğunu gördüler. Trush"ın bir kez daha ellerini kaldırmasıyla birlikte orkları ve goblinleri kabaca iterek öne pek çok böcayı çıktı. Hepsi de iyi silahlanmışlardı. Zırhlarına lider beşlinin muhafızları olduklarını gösteren armalar işlenmişti.
Muhafızlar birkaç mızrağı birbirlerine bağlayarak birkaç tane mızrak demeti yaptılar ve bunları pentagramın çevresine sapladılar. İsyankârları soyup ellerinden ve ayaklarından bunlara bağladılar. Orklar kaçmak için debelendilerse de sadece birisi kaçmaya yaklaşabildi. Ama o da Urgonosh"un sağlam yumruğuyla gerisingeri böcayıların kucağına uçtu.
Orklar artık çığlık çığlığa yardım dileniyorlardı. Muhafızlar saygılı bir şekilde geriye çekildiler. Gnorha, Drejjesh ve Ghuzz da onların peşi sıra giderken Urgonosh bir an daha oyalandı ve Trush"a baktı. Sonra onları takip etti.
Trush belinden süslü bir tören hançeri çıkarttı. Hançerin kabzası bir iblisin başına benzetilmişti. Hançerin dalgalı bıçağı ise bu iblisin ağzından çıkan diliydi.
"*O*"na karşı gelenler, cezalarını ruhlarıyla ödeyecekler!"
Trush isyankâr orkların tek tek el ve ayak bileklerindeki damarlarla boyunlarındaki damarları kesti. Kesikler derin değildi. Birden değil, uzun sürecek bir ölüm vaat ediyorlardı. Akan kanlar ise tam altlarından geçen pentagramın kazılmış çizgilerini dolduruyordu.
Orkların bilinçlerini yavaşça kaybedip sessizleşmeleri gerekirken her geçen an çığlıkları artıyordu. Tören hançerini çıplak orklardan birinin vücudunun kanla lekelenmemiş bir kısmına sürerek temizledi ve kemerine geri koydu. Bu sefer muhafızlardan birinin saygıyla uzattığı bir orağı aldı ve yavaş yavaş, her isyankârın karınlarının altını enlemesine yardı. Bağırsakların baskılarıyla yaralar açıldıkça, leş gibi bir koku ve bağırsakların uçları da dışarı sarkmaya başladı. Orkların çığlıkları artık tiz haykırışlara dönüşmüştü.
Orağı tekrar muhafıza teslim eden Trush, pentagramın tam ortasına geçti ve ordunun kalanına sonsuzmuş gibi gelen bir süre boyunca bekledi. Kanlar akmaya, kokular yayılmaya, organlar sallanmaya, çığlıklar atılmaya devam etti. Ta ki isyankârların vücutlarında hiç kan kalmayana kadar.
Orduyu en çok korkutan bu olmalıydı. Ã?ünkü vücutları kupkuru kalmış olan orklar halen canlıydı ve var güçleriyle haykırıyorlardı. Pentagram tamamen kanla dolmuştu. Bununla birlikte Trush bir kez daha orkları tek tek dolaştı. Elini hızlıca orkların göğüslerine gömüp kalplerini çıkardı. Garip yanı ise Trush"ın elleri kan olmamıştı ve orkların göğüslerinde delik oluşmamıştı. Trush insanın kanını donduran bir soğukkanlılıkla halen atmakta olan kalpleri, haykıran kurbanlarının ağızlarına tıktı. Sonra yeniden pentagramın ortasına geçti. Tören hançerini çıkarttı ve onu iki eliyle kavrayarak yukarı kaldırdı.
"*O*"nun arzusu engellemez! Engelleyenlerin ruhları artık *O*"nundur!"
Bu sözlerle birlikte kan dolu pentagram alev aldı. Alevler yayılarak mızraklarda asılı duran orkların bedenlerini ele geçirdi. Artık banshee çığlıklarını anımsatan haykırışlar karşısında tüm ordu kulaklarını tıkadı. Sadece Trush sükûnetle cayır cayır yanan pentagramın ortasında duruyordu.
"*O*"nun gücüne tanık olun!"
Ve aniden, bu sözlerle birlikte, hayali bir iblisin devasa, korkunç görüntüsü alevlerin arasından yükseldi ve orduya baktı. Korkak goblinler, leş kokulu hobgoblinler, orklar ve böcayılar korkuyla yere kapaklandılar. Ama geleni bekleyen Urgonosh, Drejjesh, Ghuzz ve Gnorha, muhafızlarla birlikte saygıyla diz çöktüler.
Başladığı hızla bitti her şey. Alevler, Apocalypse, isyankâr orkların cesetleri, kan dolu pentagram... hepsi bir anda yok oldu. Sadece açıklığın ortasında Trush duruyordu.
"Ben *O*"nun seçilmişiyim! Onun iradesinin temsilcisiyim! Bize karşı gelen, ona karşı gelmiş olur!"
Ordudan bir onay mırıltısı yükselirken Trush kendinden memnun bir şekilde gülümsedi. Bu iş bitmişti. Urgonosh da doğrulurken bir ork çekinerek ona yaklaştı.
"Gece varcaz." diyebildi sadece. Urgonosh memnun bir şekilde sırıttı. En sonunda bu gece bitecekti.
***
Horcoel... Horcoel neredeydi acaba? Veya Harbormm? Veya V"ladhek? Neredeydi şimdi tapınak şövalyeleri? Neredeydi şimdi adaletin koruyucuları? On Kasaba"yı yüzüstü bırakıp gitmişlerdi! Peki neden?
Cervantes omzunu tutan bir el hissetti. Dönüp baktığında Slach"ın yanında olduğunu gördü. Düşüncelere ne kadar uzun süre daldığını bilmiyordu. Çoktan karanlık çökmüştü. Ay yoktu. Gökyüzü fırtına bulutlarıyla kaplanmıştı. Korkan halkın arasından çok az cesur kişi meşale yakmaya cesaret edebilmişlerdi. Diğerleri kör topal veya arada bir çakan, uzak bir şimşeğin anlık ışığıyla ilerliyorlardı.
Cervantes huzursuzdu. Bu normal bir huzursuzluk değildi çünkü tanrısından kaynaklanıyordu. Oren"in büyük bir huzursuzluk ve tedirginlik içinde olduğunu, hatta korktuğunu hissedebiliyordu. Bu kendisi için kaynaklanan bir korku değildi, masumlar için duyulan bir endişeydi. Ama bu endişe On Kasaba halkı için değildi. Daha geneldi. Ã?yle ki On Kasaba halkı şu anda çok önemsiz kalıyordu.
Cervantes yıllardan beri ilk defa kendisini yalnız ve kaybolmuş hissetti. Hayır, tanrısı onu terk etmemişti. Oren"in kutsallığını hâlâ hissedebiliyordu. Ama tanrısı dikkatini başka bir yöne yöneltmişti, yaklaşmakta olan savaştan çok daha önemli bir şeye. Cervantes, Oren"in bu savaşta ona pek yardım edemeyeceğini anlıyordu. Onun için savaşabilirlerdi. Onun için ölebilirlerdi. Seçilmişinin yardım haykırışlarına bir nebze cevap verebilirdi. Ama o kadar, sadece o kadar.
Ã?nlerindeki askerin taşıdığı meşalenin titrek ışığı altında Cervantes"in yüzü olduğundan çok daha yaşlı ve yorgun görünüyordu. Slach onun yüzündeki kederi, tedirginliği ve umutsuzluğu gördü. Cervantes, daldığı düşüncelerinin ortasında, gerçek duygularını gizleyip, güven ve inanç dolu bir yüz ifadesi takınası gerektiğini unutmuştu. Slach bir şey söylemedi. Söylemesine de gerek yoktu zaten. Sadece, güven verircesine bir kez daha, daha sertçe, Cervantes"in omzunu sıktı ve son elini yavaşça geri çekti.
Bir şimşek daha, bu sefer çok daha yakından, çaktı ve Slach"ın gözlerinin önüne stratejik bir manzara serdi.
Sarp dağlar vardı önlerinde. Yüksek değillerdi, ama sarplardı. Bu da düşmanın onlara arkadan saldırmasını olanaksız kılıyordu. Dağların eteklerinde tek tük binalar vardı. Belki yanılıyor olabilirdi, ama Slach"a birkaç mağara ağzı görmüş gibi geldi.Böylece halk da savaş sırasında saklanmış olacaktı. Mağaralarla evlerin arasında sağlam görünen, küçük bir kale vardı. Ama burası...feci derecede savunmasız göründü onun gözüne. Sanki halk burada ölüme mahkum olmuş gibiydi. Slach o anda karar verdi: Buradan gidecekti.
"Ah" dedi Cervantes ve Slach hemen ona döndü. Seçilmişin yüzünde artık yorgun, ama nispeten daha huzurlu bir tebessüm vardı. "Geldik."
"Demek burası..." diye mırıldandı Slach, askerlerden birisi koşa koşa Cervantes"e yaklaşırken.
"Lordum! Lordum!" Asker, Cervantes"in önünde soluklanmaya çalıştı. Cervantes bu genci tanıyordu. Seçilmiş, kasabaya geldikten sonra kendini Oren"e adayan genç bir rahipti bu.
"Lordum, kasaba muhafızlarının bir kısmı...yoklar...gitmişler!"
Cervantes"in yüzündeki tebessüm hızla solarken haberi duyanlar arasında onaylamaz mırıltılar yükseldi. Askerlerin bir kısmı birbirlerine karanlık bakışlar attı. Slach, fal taşı gibi açılmış gözlerle kendisine tahsis edilen atı Cervantes"in yanına sürdü.
"Lordum," diye sordu usulca "kaçaklar mı?"
Cervantes bir şey söylemedi. Sanki bu haberi bekliyormuş gibiydi. Sadece geriye, artlarında bıraktıkları yola baktı. Sanki bu karanlığa ve onca mil uzaklığa rağmen, On Kasaba"yı görebiliyordu.
"Hayır," diye fısıldadı Oren"in seçilmişi "şehitler."
***
Maximillian, On Kasaba"lı bir yetimdi. Hiç kimsesi yoktu. Sokaklarda büyümüştü. Kasaba halkından bir şeyler çalarak sürdürüyordu yaşamını. Tüm bunlar Oren inananlarının On Kasaba"ya gelmesiyle değişmişti. şövalyeleri gören Maximilan, o gün kendine bir amaç edinmişti. O günden bugüne kasaba muhafızlarının arasında görev yapıyordu. Daha henüz on altı yaşındaydı, ama çoktan muhafızların arasında kendine yer edinmişti bile. Kasaba muhafızları onu getir-götür işleri yapan bir yamak olarak değil, kendilerinden birisi olarak görüyorlardı.
Maximillian pek çok badire atlatmıştı: Salgın, kasabanın cehenneme çekilişi, şimdi de bu. O da tıpkı diğer gönüllüler gibi kasabada kalmıştı. Nereye gidecekti ki? Hayatından başka hiçbir şeyi yoktu. Üzerindeki silahlar bile muhafızlardan ödünç alınmıştı. Burayı terk ederek yeni bir hayata sahip olamayacaktı. Dolayısıyla o da tıpkı diğer vatanseverler ve onun gibi çaresizlerle birlikte kasabada kalmıştı. Binlerce kişilik orduya karşı topu topu elli kişi On Kasaba"yı savunacaktı.
Kasabada kıymetli pek bir şey kalmamıştı. Halk hemen her şeyi alıp götürmüştü. Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan On Kasaba, artık bir hayalet şehirdi. Her taraf karanlığa gömülmüştü. Tek ışık, Maximillian gibi ana caddenin iki yanındaki evlerde konuşlanmış kasaba muhafızlarının arasından tütün içenlerin, tütün yakmak için kullandıkları çakmak taşlarından çıkıyordu.
Maximillian caddenin sonlarına doğru bir evdeydi. Tüm askerler ilk katların pencerelerini ve kapılarının arkalarını kapatmışlardı. Herkes ikinci katta gelen orkları oklamak için bekliyordu. Kasabayı çeşitli tuzaklarla kaplamışlardı. Muhafızların arasında bekleyen tek büyücü, bir ilüzyonistti. İlüzyonist de tüm tuzakları görünmez yapmıştı. Orkların, tuzakların farkına varmaları söz konusu bile değildi.
Maximillian, nöbet yerini paylaştığı diğer askerlere baktı. Biri oldukça yaşlı ve kıdemliydi. Sakince bir parça kuru ekmeği kemiriyordu. Muhtemelen son yemeğiydi bu. Ama hiç de ölümün gelmesine üzülüyor gibi değildi. O yıllardır bu görevdeydi. Kasabayı savunurken ölmek onun için bir şeref sayılırdı.
Maximillian bir diğerine baktı. Kasabada kalan tek kadındı Kontes. Orta yaşlardaydı. Çok aksi ve haşin olduğundan hiç evlenememişti. Evinin yok olacağını öğrendiğinde öfkesinden deliye dönmüş ve burada kalmaya karar vermişti. Kılıç kullanabiliyor muydu kimse bilmiyordu. Ama kasabadaki çoğu kişi tokat ve yumruklarının son derece kayda değer olduğunu bilirdi.
Binadaki son kişi ise Maximillian"dan birkaç yaş küçük bir oğlandı. O da, Denial da, tıpkı Maximillian gibi yetimdi. Kasabanın demircilerinden birisi onu yanına çırak olarak almıştı. Ama demirci, Cervantes"in çağrısını duyunca panik içinde eşyalarını toplamış ve kaçmıştı. Ã?ırağı ise kasabada kalakalmıştı. Gidecek bir yeri veya kimsesi yoktu. Bir asker de değildi. Vücudunu sıkan bir zincir zırh ile başına büyük gelen bir miğfer takmıştı, muhtemelen demirhanede bulabildiği en sağlam eşyalar. Korkuyla titreyen ellerinde ise hep demir dövmekte kullandığı çekiç vardı. Yayını ise duvara dayamıştı.
Maximillian başını pencerenin pervazına yaslanıp dışarıyı izlemeye koyuldu. Derin bir iç çekti. Ne hale gelmişlerdi böyle? Peki ya kendi ölümlerinden sonra ne olacaktı? Kasaba kurtarılacak mıydı? Halkı yeniden huzur dolu yaşamına dönebilecek miydi?
Maximillian"ın düşünceleri, caddenin çok ilerisinde gördüğü karaltılarla bölündü. Maximillian hızla doğruldu ve gözlerini ovalayıp bir daha baktı. Evet, hareket eden karaltılar vardı. Orklar en sonunda gelmişlerdi.
Maximillian sessiz el kol hareketleriyle diğerlerini uyardı. Ã?ekicini büyük bir tangırtıyla düşüren Denial hariç hepsi hızlı ve sessizce yaylarına oklarını yerleştirip pencerenin kenarlarında hazırlandılar.
Gnorha, ön saflardakilerin arkalarında sessizce izlerken garip bir şeyler olduğunu biliyordu. Bunu Urgonosh"a anlatmaya çalışmıştı. Kasaba zifiri karanlık olmamalıydı. Halkın gürültüsü olmalıydı. Nöbetçiler olmalıydı. Uyarı çanları olmalıydı. Bu büyüklükte bir ordunun görülmeden gelebilmesi imkânsızdı. Ama Urgonosh dinlememişti. Baskın yapma emri vermişti.
Gnorha daha fazla yaklaşmadan goblinleri ve hobgoblinleri öne sürmüştü. Bir tuzak olmalıydı şüphesiz. Onları açığa çıkmaya zorlamalıydı.
Maximillian sessizce bekledi. İlk tuzak çalışınca ateş açacaklardı. Herkes -insan, orc, böcayı ve diğerleri- bir şeyler olması beklentisindeydi. Ama henüz hiçbir şey olmuyordu.
İlk goblin caddenin sonuna ulaştı ve bir hayret nidası kopardı. Ayağı bir şeye takılmıştı. Goblin neye takıldığını göremedi. Son hatırladığı şey önünden gelen sivri şeylerin ona çarpması oldu.
Görünmezliği bozulan ve sivri, demir kazıklarla kaplanmış bir kütük havadan kavis çizerek en öndeki goblin saflarına çarptı. Goblinler acı dolu çığlıklarla geriye savrulduklarında yaylım ateşi başladı.
Beş dakika bile geçmemişti ki cadde tıka basa goblin ve hobgoblin ölüleriyle dolmuştu. Gnorha başka çaresi kalmayınca orkları ve böcayıları caddeye sürdü. İlk ork caddeye adım attığı anda bir ateş top patladı ve öndeki orkları kavurdu. Kalanlar ise ilerleyemeden caddenin girişini kapatan bir ateş duvarıyla kalakaldılar.
Gnorha öfke içinde binaların pencerelerinden sallandırılan iplerle, pek çok askerin caddeye indiğini ve On Kasaba"nın içlerine doğru gittiklerini gördü.
Maximillian tüm hızıyla koşuyordu. O eskiden bir hırsızdı bu yüzden hızlı koşmaya alışıktı; ama yanındakiler değil. Kısa sürede üzerindeki ağırlığa rağmen diğerlerini geride bırakmıştı. İlüzyonist en öndeydi. Tuzakların nerede olduğunu hatırladığı için onlara liderlik yapıyordu.
Bir saat geçmişti. On Kasaba artık mancınıklardan fırlatılan alevli kayalar yüzünden cayır cayır yanıyordu ama hala ayaktaydı. Kasabalıların henüz kayıpları yoktu. Ama hepsi de biliyordu ki geriye çok az tuzak kalmıştı. Daha fazla geriye çekilemezlerdi. Tüm muhafızlar şu anda kasaba meydanında toplanmıştı. Orklar henüz görüş alanlarına girmemişlerdi. Okları çoktan biten kasaba muhafızları, ellerinde silahlarıyla bekliyorlardı. Maximillian, yanında Denial"ın, öncekinden daha da beter bir şekilde titrediğini fark edince üzüldü. Böyle bir ölümü hak etmiyordu, hiçbiri hak etmiyordu. Eğer en azından onu buradan kurtarabilseydi...
Bir kadın çığlığı hepsinin de dikkatini başka bir yöne çekti. Meydana nâzır bir evi vardı Kontes"in, ve ev şu anda yanmaya başlamıştı.
"EVİİİİİİİİİİİM!" diye bir haykırışla Kontes koşmaya başladı. Arkadan pek çok muhafızın küfrettiğini duydu Maximillian.
"Merak etmeyin, ben onu getiririm." dedi Maximillian ve yanındaki Denial"ın kolundan tuttuğu gibi onu da sürükleyerek Kontes"in peşinden koşmaya başladı. Belki bu vesileyle çocuğu kurtarabilirdi. Kontes kapıyı kırarcasına açtı ve içeri daldı. Birkaç saniye sonra da Maximillian ve Denial içeri girmişti. İşte o anda borular duyuldu. Ork ordusunun tamamı hücuma geçmişti. Maximillian arkasını dönüp meydana baktığında, orkların en sonunda muhafızlara hücum ettiklerini gördü. Muhafızlar ise gruplara ayrılarak sokaklara dağıldılar. şanslarının böyle daha fazla olacağını düşünüyorlardı herhalde. Gerçi dağılabilecekleri pek yer kalmamıştı ya...
Maximillian kapıyı çarptı ve kiliti taktı. Ardından da kapının yanında duran askılık, dolap gibi şeyleri kapının arkasına ittirdi. Etrafına bakındığında duman yüzünden bir şey göremediğini fark etti. Sadece bir merdiven, evet yukarı çıkan bir merdiven görmüştü. Maximillian, şiddetle öksüren Denial"ı kolundan tuttuğu gibi merdivene sürükledi. Alt katı kaplayan duman burada daha azdı. Maximillian duraksamadan en yakın kapıdan içeri atladı ve kapıyı kapattı. Kontes de o odadaydı.
"Neden geldiniz buraya? Burası benim evim! Ã?ıkın evimden!"
Maximillian öfkeyle cevap vermek için derin bir nefes aldı ama Kontes"in yüzünü görünce olduğu yerde dondu ve Kontes"in gözlerine baktı. Tek gördüğü deliliğin anlamsız parıltısı oldu. Dilinin ucuna kadar gelen acı sözleri yuttu. Kadını idare etmesi gerekecekti.
"Özür dilerim hanımefendi. Bizi Nyissa Baronu yolladı. Size övgülerini yolluyor. Güzelliğinizin eşsizliği oralara kadar yayıldı. En kısa sürede sizi ziyaret etmek istiyor. Kabul ediyor musunuz acaba?"
Ateşin tahtaları kavurduğu evde bir anlık bir sessizlik oldu. Dışarıdan çeliğin çeliğe çarpma sesleri, savaş naraları ve ölüm çığlıkları duyuluyordu. Kontes en sonunda utangaçça gülümseyerek cevap verdi.
"Evet, elbette. Ne zaman konutumu şereflendirirler acaba?"
Maximillian"ın içinde mutlulukla bir balon şişti sanki. İşe yarıyordu.
"Biz oraya geri döner dönmez yola çıkacak. Hemen geri dönmeliyiz o yüzden. Ama ön kapınız kilitliydi. Başka bir kapı var mı acaba?"
"Evet, evet, mutfakta bir kapı daha var. Benimle gelin."
Kontes odadan fırladığı gibi merdivenlerden indi. Maximillian ve Denial da onu izledi. Kontes"in mutfak olduğunu iddia ettiği bir duman bulutunun içine girdiler.
"İşte burası. Gelin gelin, durmayın." dedi Kontes ve kapıyı açtı. Kapı açılır açılmaz duman dışarı hücum etti. Maximillian ve Denial öksürerek dışarı çıktılar. Ama Kontes garip bir şekilde gayet rahattı.
"Evet, şimdi gidin ve barona haber...AAAH!"
Kadının göğsünü bir mızrak delip geçerken manyakça bir kahkaha duydular. Kadın sertçe yere düşerken, iri yarı bir böcayı gördüler.
Gnorha, Maximillian"ın kapıyı kapatışını görmüştü ve onları avlamak için gizlice eve girip dumanların içinde saklanmıştı. şimdi de Kontes"i öldürmüş, şimdi de Maximillian ve Denial"ın karşısına dikilmişti. Ama bir haykırışla sırtına saplanan bir kılıç, dikkatini arkasına çekti. Yaşlı bir muhafız onun peşinden gelmişti ve şimdi ikisi de dövüşüyordu.
Gnorha Kontes"in cesedine saplı olan mızrağı tek hamlede çıkartıp muhafıza attı ama humafız hızla yana çekilerek kurtuldu. Gnorha öfkeyle büyük kılıcını çekti ve sonra da sadistçe muhafıza sırıttı. İnsanı tek bir hamlede biçmek için devasa kılıcını sağına çekerek kendi etrafında 20 derece sağa döndü bu sırada..Tek bir hamlede bu zayıf ırkın temsilcilerini bitirecek ve kanlarını
Apocalypse"e sunacaktı..Tek bir hamle..
''Hyaargghhh..''
Güçlü bacak kaslarından da destek alan böcayı hızla kılıcını sağ alttan sol yukarı çapraza yöneltti..Ve sırıttı..Acaba daha önce nice canlar almış kılıcı bu zayıflarında işini bitirirken
suratlarındaki son ifade nasıl olmuştu..
''Ã?tannnkkk''
O sırada kılıcın bir metale çarpma sesi duyuldu ve koca kılıcın çizdiği ölümcül daire durdu..Ama nasıldı bu imkansızdı..
Böcayı kılıcını savururken yumduğu gözleri hamlesi durdurulduğunda açtı ve önünde battal kılıcı ile araya girmiş yaşlı muhafızı gördü..Adamın yüzünden ter boncukları akıyor ve dişlerini
sıkıyordu. Battal kılıç ile büyük kılıç ufak yıldırımlar çıkartarak birbirine sürtünürken böcayı büyük kılıcıyla daha güçlü bastırmaya başladı..''Sen'' dedi hırıltıyla..''Acı çekerek öleceksin''
Bu sırada böcayının inanılmaz kas gücüne karşı koyamayan yaşlı muhafız kılıcı ile hala büyük kılıcı bastırmaya çalışarak dizleri üzerine çöktü..Yararsızdı..Ve yaşlı kolları o kadar çok ağrımıştı ki..
Kılıcını büyük kılıcın etrafında döndürüp üzerine getirdi ve böcayının gücünü ona karşı kullanarak büyük kılıcı mutfak zeminine çarpmaya zorladı..Böcayının bir anlık afallamasıyla ayağa kalkıp iki adım geri çekilmişti..
''Etrafını sarın!!'' dedi yaşlı muhafız genç askerlere..Hep birlikte bu ucubeyi haklayabiliriz..
Ancak askerler o kadar korkuyorlardı ki..Böcayının 1,5 metreyi aşan kılıcının ucu durdukları yerde bile sanki her an canlarını alabilecek gibi geliyordu onlara..
''Size diyorum askerler..Etrafını sarın..''
Askerler sadece titrediler ve titrek elleri ile kılıçlarını göğüs hizasında tuttular..Ama nedense ayakları hareket etmiyordu..
Kılıcını yerdeki zeminden bu sırada kurtarmış olan böcayı hızlı bir böğürtüyle kılıcını tekrar alttan yukarıya yaşlı adamı ikiye biçecek şekilde savurdu..Daha önce de savaşlarda pişmiş olan muhafız bu saldırıyı
nedense karşılamak için oldukça zorlanmıştı..Battal kılıcını ileri doğru uzattı ve kılıçların çarpışma sesi duyuldu..''Hnngh'' dedi yaşlı adam bu sırada..Her karşılamada kolu sanki kopacak gibi oluyordu..Nefes almaya vakit bile bulamadan böcayı kılıcını bu sefer yukardan aşağıya indirdi..Yana doğru çekilemeyeceğini fark eden yaşlı adam dar mutfağın şansına tükürüp kılıcını yukarıya kaldırdı..Ama her şey o zaman olmuştu..
''Aaaaaaaaahhh...''
Yaşlı muhafız kılıcını düşürerek sağ eliyle sol omzunu tuttu..Bu seferki saldırı çok güçlüydü..Omzunu çıkaracak kadar güçlü..
''Yoo hayır..'' dedi böcayı..''Ölüşün bu kadar çabuk olmayacak..''
Yaşlı muhafız sağ eliyle kılıcının kabzasını tutmaya çalışırken güçlü bir el onu zincir zırhının yakasından tuttu ve havaya kaldırdı..
Maximillian kendine gelir gelmez Denial"ın titreyen vücudunu kapının önünden çekti ve sokak boyunca koşturdu. Attığı her adımda sanki böcayının ensesini nefesinde hissediyordu. Panik bedenini ele geçirmişti. İki metre, bir metre, birkaç adım... En sonunda sokaktan fırladılar. Doğruca bir ahırın yanına çıkmışlardı. Maximillian bir an umutla doldu ama neredeyse anında söndü. Ahırda at olamazdı. Hepsi kasaba terk edilirken alınmıştı. Peki ne yapacaklardı? Nereye gideceklerdi. Cevap, kişneyen bir attan geldi. Maximillian, Denial"ı unutarak ahıra daldı. Bir at oradaydı. Kara yelesi, kahverengi teninin üzerine yayılmıştı. Soylu görünümdeydi ve...eyerliydi!
"Ama...nasıl?" diye sordu Maximillian kendi kendine Denial içeri girerken. Genç yamak daha içeri girer girmez ata değil başka bir tarafa bakarak bir şaşkınlık nidası koyuverdi.
"Ne?" diye sordu Maximillian aksilikle.
"Görmüyor musun?" Denial belli ki sadece kendi gözlerinin gördüğü bir şeye bakıyordu. "Ne kadar da güzel. Hanımefendi burada ne arıyorsunuz? şehir istila altında. Kaçsanıza." Denial bir süre sessiz durdu. "Peki hanımefendi. Arzuladığınız gibi yapacağım."
Maximillian bir Denial"a, bir de baktığı boşluğa bakıp durdu. Neler olduğunu anlamıyordu ama üstemeledi. Atın üzerine çıktı ve sonra da Denial"ı çekiştirdi. Genç yamak oturur oturmaz Maximillian atı mahmuzladı ve at hızla dışarı fırladı. Denial ahırdan çıkmadan önce geriye dönüp haykırdı.
"Kendinize dikkat edin madam!"
Maximillian dışarı çıktığında on kadar muhafız hala canlarını dişlerine takıp dövüşüyorlardı. Yerde sadece birkaç muhafızın cesetleri vardı. Diğerleri düzenli bir şekilde ara sokaklara dağılmış olmalılardı. Maximillian atını muhafızların dövüştüğü orklara doğru sütdü. Orklar atlıyı görünce bir an şok oldular ve sonra kaçışmaya başladılar. Muhafızlar da bir sevinç narası atarak ara sokaklara karıştılar.
Maximillian bununla birlikte atını On Kasaba"nın kuzeyinden çıkan caddeye sürdü. Hiç ork yoktu. Tek bir tane bile. At caddede koşturmaya devam ederken Maximillian çıkışa çok yakın olduğunu fark etti. Birkaç metre sonra kasabadan çıkmış olacaktı. O zaman güvende olacaktı.
Ama aniden, çıkıştan önceki son sokaktan iki böcayı fırladı. Maximillian atın dizginlerine asılarak onu durdurdu. Bir anlık şaşkınlığın ardından böcayılar böğürerek saldırıya geçtiler. Maximillian"ın tam arkasından gelen pek çok başka böğürtü de, ona orkların yetiştiğini işaret etti. Buraya kadardı, bitmişti. Ama en azından ikisi de dövüşerek ölmelilerdi.
"Yüce Oren, beni yalnız bırakma." dedi Maximillian ve kılıcını çekti. "GELİN VE BENİ ALIN SERSERİLER!"
Orklar böğürerek onlara hücum ettiler.
Aniden yüzlerinde korku dolu bir ifadeyle donakaldılar. Kendi kaba dillerinde bir şeyler böğürüyorlardı ama Maximillian anlamıyordu. Ã?nündeki böcayılar ve arkasındaki orklar korkuyla kaçmaya başladılar. Maximillian atı tekrar mahmuzladı ve kaçışan böcayıları arasından kasaba dışına çıktı. Atı durdurmaya cesaret edemedi. At koştu ve koştu ve koştu...Ta ki Limerik Ormanı"nın kıyısına gelene dek. Maximillian atı orada durdurdu ve dönüp On Kasaba"ya, ömrünün geçtiği yere baktı. şimdi bir çapulcu ordusuna teslim olmuştu. Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan kasaba, şimdi alevlere teslim olmuştu. On Kasaba artık yoktu.
Maximillian ancak şimdi nasıl olup da kaçabildiğini düşünebiliyordu. Orklar bir şeyden korkmuşlardı. O şey her ne ise orklar kaçmışlar ve Maximillian ile Denial"ın yolunu açmışlardı. Oren duasını duymuştu. Ondan yardımını esirgememişti.
"Teşekkür ederim Oren. Hep senin için savaşacağım." dedi. Atını döndürdü ve kuzeye doğru yanında Daniel ile yola koyuldu.
Bu sırada, On Kasaba yıkıntılarında beş böcayı da taaruz başladığından beri ilk defa bir araya gelmişlerdi.
"Kasaba tıpkı tahmin ettiğim gibi terk edilmişti, ama yine de arkalarında bizi oyalayacak artçılar bırakmışlar." dedi Gnorha sinirli bir şekilde. "Böyle olacağını söylemiştim. En baştan mancınık atışlarını yapıp kasabayı ateşe verseydik bunca kaybı vermemiş olacaktık."
"Artık olan oldu. Uzatmanın bir anlamı yok!" diye atıldı Urgonosh hiddetle ve konuyu değiştirmeye çalıştı.
"Gnorha haklı olduğu kadar Urgonosh da haklı. Olan oldu artık. Asıl sorunumuz başka." dedi Trush huysuzca. Sözleri Drejjesh tarafından kesildi.
"Ben korkusuzca savaşırım! Ama az önce hissettiklerim benim bile kanımı dondurdu! Ben benzeri bir korkuyu sadece tek bir varlıktan, *O*"dan hissettim. Peki ya o neydi? *O* bize öfkelenmiş olamaz, değil mi?" Drejjesh sorarcasına Trush"a baktı.
"Hayır. *O*"nun memnuniyeti hala bizimle. Ama burada olması gereken katliam yaşanmadı. *O*"nun bana gösterdiğine göre, şu yöne kaçmışlar." Trush kuzeyi gösterdi. "Eğer *O*"nun onayını kazanmak istiyorsak, kaçan kasabalıları bulmalıyız. Ve o korkuya gelince..." Trush bir süre sustu, sonra devam etti. "Daha önceden de şüphelendiğim gibi. Bunu bekliyordum. Ã?fkesi büyük, cevabı tez oldu. Bize ayak bağı olacak. Bir şekilde ondan da kurtulmamız lazım."
Beş böcayının da yüzleri karardı. Sonra hepsi de kararlı bir şekilde başlarını sallayarak onayladılar.
Artık alevlerin dumanlarıyla şimşeklerin ışıklarının bile kesildiği On Kasaba"da seher borusu çalıp, ordu kamp kurmaya hazırlanırken birkaç ork birliği hala ara sokaklara dağılan direnişçileri bulmaya çalışmalarına devam ediyordu.
Konvoyun artçıları da önünden geçerken Cervantes insanların gözlerine baktı. Korku, umutsuzluk ve yeis gördü. Terk ettikleri evleri, yatakları ve oyuncakları için ağlayan çocuklar gördü. Kayıplarının tesellisini birbirlerinde arayan aileler gördü. Genç bir adam, kolunu nişanlısının omzuna dolamış, onu avutmaya çalışıyordu. Annesinin kucağında götürülen küçük bir kız çocuğu, evinde bıraktığı oyuncak bebeğini isteyerek ağlıyordu. On Kasaba halkından tek bir kişi bile en azından sağ kalacağı için gülümseyemiyordu. Cervantes onları suçlayamazdı. Salgın ve peşi sıra yaşananlar yüzünden halk bitap düşmüştü.
Azalin, Apocalyspe, Yeminer... Tüm bunların suçluları onlardı. Cervantes kendini tutamadan içinden okkalı bir küfür salladı. Bu halk her şeyini kaybetmişti. Ama Oren"e şükürler olsun, en azından hayattalardı.
Cervantes atının dizginlerine asılarak kızıl alacakaranlığın altında ıssızlaşan On Kasaba"ya sırtını döndü.
***
Borular... Boruların sesleri batan güneşin kızıla boyadığı göğe yükseliyordu. Toprak, yere çarpan binlerce ayak ile titriyordu. Ã?avuşların emirler yağdırdığı böğürtüler ise ağaçların, tepelerin, kayaların arasında yankılanıyordu. On Kasaba"ya yıkım götüren ordu yürüyüşteydi. Binlerce, binlerce ork, goblin, hobgoblin ve böcayıdan oluşuyordu. Ordunun taşıdığı sancaklar değişmişti. Bir zamanlar, kadim bir siyah ejderhanın sancaklarını taşıyorlardı. şimdiyse sancaklarına Apocalypse"in sembolü olan delirmiş şeytan işlenmişti. Eskiden kadim ejderha Echberiatos"un olan, artık Apocalypse"in olmuştu.
Ordu On Kasaba"yla aralarındaki son tepeyi aştı. Urgonosh zirveye ayak bastığında önünde uzanan manzaraya baktı: Karathas"ın ordusunun mağlup edildiği, kadim savaş alanı. Corax ve Karathas"ın ordularının karşılaştığı, Karathas"ın büyük bir mağlubiyet aldığı, kadim savaş alanı. Sanki ölenlerin acı dolu feryatlarını duyabiliyor, havadaki kan kokusunu alabiliyordu Urgonosh. Herhalde savaş alanının anılarına fazla dalmış olacaktı ki ancak sırtına bir şaplak yediğinde kendine geldi. Keşiş böcayı öfkeyle döndü ve bu saygısızlığı yapanın suratını göçertmek için yumruğunu kaldırdı. Karşısında Trush"u görünce yumruğu havada kaldı. Trush hiçbir şey söylemedi. Sadece ileriyi işaret etti.
Urgonosh tekrar savaş meydanına baktığında ordunun ön saflarının oraya varmış olduğunu gördü. Aynı zamanda...ön saflarda sıra dışı bir hareketlilik vardı. Hatta sadece sıra dışı değil aynı zamanda garipti de. Ã?ünkü ön saflar resmen yürüyüş düzenini bozup, geri çekiliyorlardı. Gnorha"nın orada olması lâzımdı. Neler oluyordu? Urgonosh böğürerek boruların çalmasını emretti. Borular farklı bir tonda çaldı ve ordu durdu, ama ön saflar hala hareket halindeydi ve karmaşa içindeydi. Urgonosh öfkeyle tepeden inmeye başladı. Trush da onu izledi.
İki böcayı tepeden fırtına gibi inerken Gnorha çoktan bir grup orkla tartışmaya başlamıştı bile. Ordunun orta saflarından iki diğer böcayı de hızla oraya geliyordu. Dört böcayı da Gnorha"nın yanına hemen hemen aynı anda vardılar. Hepsi de cesur ama ahmak bir ork komutanının söylediklerini duymuştu.
"Biz gelmek sizinle... Hayır!.. Geri döner biz... Siz götürmek biz ölüm, savaş diil!"
Urgonosh"un yüzü bu sözleri duyduğu gibi öfkeyle çarpıldı. Apaçık isyandı bu.
"Peki ya siz?" dedi Gnorha sakince, çevresinde toplanmış diğer orklara. Hepsi de onaylarcasına başlarını salladılar. Gnorha bakışlarını Urgonosh"a, sonra da Trush"a çevirdi. Trush başını evet anlamında salladı.
"Olması gereken olacak. *O*"nun iradesi gerçekleşmeli."
Gnorha cevap vermedi. Sadece isyankâr orklardan birisini gırtlağından tutup kaldırdı. Drejjesh ve Ghuzz da orklara atılırken Urgonosh çoktan ikisini enselerinden tutup kaldırmıştı bile. Sadece Trush sakince duruyordu. Orkların eski kumandanları olan isyankârlar bir anda yakalanınca çevredeki orklardan öfke dolu haykırışlar yükseldi. Ama orklar, liderleri ölünce tutunamazlardı ve şu anda böcayıların ellerinde sımsıkı tutulan liderlerinin akıbetleri ölümden çok daha kötüydü.
Trush yavaş adımlarla kalabalığı yardı ve öne çıktı. Bir orktan bir mızrak aldı ve ordunun on metre kadar önüne çıktı. Mızrağı hışımla yere sapladı. Sonra da çıkarmadan arkasında sürüklemeye başladı. Ne orklar ne de ön saflarda bulunan goblinler ve hobgoblinler onun ne yaptığını anlayabilmişti. Ama böcayılar biliyorlardı.
Trush en sonunda durdu. Mızrağı yerden çıkarttı ve bir kenara fırlattı. Ellerini kaldırdı, başını geriye attı ve bir böğürtü kopardı. Bununla birlikte Urgonosh, Gnorha, Drejjesh ve Ghuzz, taşıdıkları orklarla birlikte Trush"ın yere çizdiği şekle yaklaştılar. İsyankâr orklar dehşet içinde bu şeklin bir pentagram olduğunu gördüler. Trush"ın bir kez daha ellerini kaldırmasıyla birlikte orkları ve goblinleri kabaca iterek öne pek çok böcayı çıktı. Hepsi de iyi silahlanmışlardı. Zırhlarına lider beşlinin muhafızları olduklarını gösteren armalar işlenmişti.
Muhafızlar birkaç mızrağı birbirlerine bağlayarak birkaç tane mızrak demeti yaptılar ve bunları pentagramın çevresine sapladılar. İsyankârları soyup ellerinden ve ayaklarından bunlara bağladılar. Orklar kaçmak için debelendilerse de sadece birisi kaçmaya yaklaşabildi. Ama o da Urgonosh"un sağlam yumruğuyla gerisingeri böcayıların kucağına uçtu.
Orklar artık çığlık çığlığa yardım dileniyorlardı. Muhafızlar saygılı bir şekilde geriye çekildiler. Gnorha, Drejjesh ve Ghuzz da onların peşi sıra giderken Urgonosh bir an daha oyalandı ve Trush"a baktı. Sonra onları takip etti.
Trush belinden süslü bir tören hançeri çıkarttı. Hançerin kabzası bir iblisin başına benzetilmişti. Hançerin dalgalı bıçağı ise bu iblisin ağzından çıkan diliydi.
"*O*"na karşı gelenler, cezalarını ruhlarıyla ödeyecekler!"
Trush isyankâr orkların tek tek el ve ayak bileklerindeki damarlarla boyunlarındaki damarları kesti. Kesikler derin değildi. Birden değil, uzun sürecek bir ölüm vaat ediyorlardı. Akan kanlar ise tam altlarından geçen pentagramın kazılmış çizgilerini dolduruyordu.
Orkların bilinçlerini yavaşça kaybedip sessizleşmeleri gerekirken her geçen an çığlıkları artıyordu. Tören hançerini çıplak orklardan birinin vücudunun kanla lekelenmemiş bir kısmına sürerek temizledi ve kemerine geri koydu. Bu sefer muhafızlardan birinin saygıyla uzattığı bir orağı aldı ve yavaş yavaş, her isyankârın karınlarının altını enlemesine yardı. Bağırsakların baskılarıyla yaralar açıldıkça, leş gibi bir koku ve bağırsakların uçları da dışarı sarkmaya başladı. Orkların çığlıkları artık tiz haykırışlara dönüşmüştü.
Orağı tekrar muhafıza teslim eden Trush, pentagramın tam ortasına geçti ve ordunun kalanına sonsuzmuş gibi gelen bir süre boyunca bekledi. Kanlar akmaya, kokular yayılmaya, organlar sallanmaya, çığlıklar atılmaya devam etti. Ta ki isyankârların vücutlarında hiç kan kalmayana kadar.
Orduyu en çok korkutan bu olmalıydı. Ã?ünkü vücutları kupkuru kalmış olan orklar halen canlıydı ve var güçleriyle haykırıyorlardı. Pentagram tamamen kanla dolmuştu. Bununla birlikte Trush bir kez daha orkları tek tek dolaştı. Elini hızlıca orkların göğüslerine gömüp kalplerini çıkardı. Garip yanı ise Trush"ın elleri kan olmamıştı ve orkların göğüslerinde delik oluşmamıştı. Trush insanın kanını donduran bir soğukkanlılıkla halen atmakta olan kalpleri, haykıran kurbanlarının ağızlarına tıktı. Sonra yeniden pentagramın ortasına geçti. Tören hançerini çıkarttı ve onu iki eliyle kavrayarak yukarı kaldırdı.
"*O*"nun arzusu engellemez! Engelleyenlerin ruhları artık *O*"nundur!"
Bu sözlerle birlikte kan dolu pentagram alev aldı. Alevler yayılarak mızraklarda asılı duran orkların bedenlerini ele geçirdi. Artık banshee çığlıklarını anımsatan haykırışlar karşısında tüm ordu kulaklarını tıkadı. Sadece Trush sükûnetle cayır cayır yanan pentagramın ortasında duruyordu.
"*O*"nun gücüne tanık olun!"
Ve aniden, bu sözlerle birlikte, hayali bir iblisin devasa, korkunç görüntüsü alevlerin arasından yükseldi ve orduya baktı. Korkak goblinler, leş kokulu hobgoblinler, orklar ve böcayılar korkuyla yere kapaklandılar. Ama geleni bekleyen Urgonosh, Drejjesh, Ghuzz ve Gnorha, muhafızlarla birlikte saygıyla diz çöktüler.
Başladığı hızla bitti her şey. Alevler, Apocalypse, isyankâr orkların cesetleri, kan dolu pentagram... hepsi bir anda yok oldu. Sadece açıklığın ortasında Trush duruyordu.
"Ben *O*"nun seçilmişiyim! Onun iradesinin temsilcisiyim! Bize karşı gelen, ona karşı gelmiş olur!"
Ordudan bir onay mırıltısı yükselirken Trush kendinden memnun bir şekilde gülümsedi. Bu iş bitmişti. Urgonosh da doğrulurken bir ork çekinerek ona yaklaştı.
"Gece varcaz." diyebildi sadece. Urgonosh memnun bir şekilde sırıttı. En sonunda bu gece bitecekti.
***
Horcoel... Horcoel neredeydi acaba? Veya Harbormm? Veya V"ladhek? Neredeydi şimdi tapınak şövalyeleri? Neredeydi şimdi adaletin koruyucuları? On Kasaba"yı yüzüstü bırakıp gitmişlerdi! Peki neden?
Cervantes omzunu tutan bir el hissetti. Dönüp baktığında Slach"ın yanında olduğunu gördü. Düşüncelere ne kadar uzun süre daldığını bilmiyordu. Çoktan karanlık çökmüştü. Ay yoktu. Gökyüzü fırtına bulutlarıyla kaplanmıştı. Korkan halkın arasından çok az cesur kişi meşale yakmaya cesaret edebilmişlerdi. Diğerleri kör topal veya arada bir çakan, uzak bir şimşeğin anlık ışığıyla ilerliyorlardı.
Cervantes huzursuzdu. Bu normal bir huzursuzluk değildi çünkü tanrısından kaynaklanıyordu. Oren"in büyük bir huzursuzluk ve tedirginlik içinde olduğunu, hatta korktuğunu hissedebiliyordu. Bu kendisi için kaynaklanan bir korku değildi, masumlar için duyulan bir endişeydi. Ama bu endişe On Kasaba halkı için değildi. Daha geneldi. Ã?yle ki On Kasaba halkı şu anda çok önemsiz kalıyordu.
Cervantes yıllardan beri ilk defa kendisini yalnız ve kaybolmuş hissetti. Hayır, tanrısı onu terk etmemişti. Oren"in kutsallığını hâlâ hissedebiliyordu. Ama tanrısı dikkatini başka bir yöne yöneltmişti, yaklaşmakta olan savaştan çok daha önemli bir şeye. Cervantes, Oren"in bu savaşta ona pek yardım edemeyeceğini anlıyordu. Onun için savaşabilirlerdi. Onun için ölebilirlerdi. Seçilmişinin yardım haykırışlarına bir nebze cevap verebilirdi. Ama o kadar, sadece o kadar.
Ã?nlerindeki askerin taşıdığı meşalenin titrek ışığı altında Cervantes"in yüzü olduğundan çok daha yaşlı ve yorgun görünüyordu. Slach onun yüzündeki kederi, tedirginliği ve umutsuzluğu gördü. Cervantes, daldığı düşüncelerinin ortasında, gerçek duygularını gizleyip, güven ve inanç dolu bir yüz ifadesi takınası gerektiğini unutmuştu. Slach bir şey söylemedi. Söylemesine de gerek yoktu zaten. Sadece, güven verircesine bir kez daha, daha sertçe, Cervantes"in omzunu sıktı ve son elini yavaşça geri çekti.
Bir şimşek daha, bu sefer çok daha yakından, çaktı ve Slach"ın gözlerinin önüne stratejik bir manzara serdi.
Sarp dağlar vardı önlerinde. Yüksek değillerdi, ama sarplardı. Bu da düşmanın onlara arkadan saldırmasını olanaksız kılıyordu. Dağların eteklerinde tek tük binalar vardı. Belki yanılıyor olabilirdi, ama Slach"a birkaç mağara ağzı görmüş gibi geldi.Böylece halk da savaş sırasında saklanmış olacaktı. Mağaralarla evlerin arasında sağlam görünen, küçük bir kale vardı. Ama burası...feci derecede savunmasız göründü onun gözüne. Sanki halk burada ölüme mahkum olmuş gibiydi. Slach o anda karar verdi: Buradan gidecekti.
"Ah" dedi Cervantes ve Slach hemen ona döndü. Seçilmişin yüzünde artık yorgun, ama nispeten daha huzurlu bir tebessüm vardı. "Geldik."
"Demek burası..." diye mırıldandı Slach, askerlerden birisi koşa koşa Cervantes"e yaklaşırken.
"Lordum! Lordum!" Asker, Cervantes"in önünde soluklanmaya çalıştı. Cervantes bu genci tanıyordu. Seçilmiş, kasabaya geldikten sonra kendini Oren"e adayan genç bir rahipti bu.
"Lordum, kasaba muhafızlarının bir kısmı...yoklar...gitmişler!"
Cervantes"in yüzündeki tebessüm hızla solarken haberi duyanlar arasında onaylamaz mırıltılar yükseldi. Askerlerin bir kısmı birbirlerine karanlık bakışlar attı. Slach, fal taşı gibi açılmış gözlerle kendisine tahsis edilen atı Cervantes"in yanına sürdü.
"Lordum," diye sordu usulca "kaçaklar mı?"
Cervantes bir şey söylemedi. Sanki bu haberi bekliyormuş gibiydi. Sadece geriye, artlarında bıraktıkları yola baktı. Sanki bu karanlığa ve onca mil uzaklığa rağmen, On Kasaba"yı görebiliyordu.
"Hayır," diye fısıldadı Oren"in seçilmişi "şehitler."
***
Maximillian, On Kasaba"lı bir yetimdi. Hiç kimsesi yoktu. Sokaklarda büyümüştü. Kasaba halkından bir şeyler çalarak sürdürüyordu yaşamını. Tüm bunlar Oren inananlarının On Kasaba"ya gelmesiyle değişmişti. şövalyeleri gören Maximilan, o gün kendine bir amaç edinmişti. O günden bugüne kasaba muhafızlarının arasında görev yapıyordu. Daha henüz on altı yaşındaydı, ama çoktan muhafızların arasında kendine yer edinmişti bile. Kasaba muhafızları onu getir-götür işleri yapan bir yamak olarak değil, kendilerinden birisi olarak görüyorlardı.
Maximillian pek çok badire atlatmıştı: Salgın, kasabanın cehenneme çekilişi, şimdi de bu. O da tıpkı diğer gönüllüler gibi kasabada kalmıştı. Nereye gidecekti ki? Hayatından başka hiçbir şeyi yoktu. Üzerindeki silahlar bile muhafızlardan ödünç alınmıştı. Burayı terk ederek yeni bir hayata sahip olamayacaktı. Dolayısıyla o da tıpkı diğer vatanseverler ve onun gibi çaresizlerle birlikte kasabada kalmıştı. Binlerce kişilik orduya karşı topu topu elli kişi On Kasaba"yı savunacaktı.
Kasabada kıymetli pek bir şey kalmamıştı. Halk hemen her şeyi alıp götürmüştü. Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan On Kasaba, artık bir hayalet şehirdi. Her taraf karanlığa gömülmüştü. Tek ışık, Maximillian gibi ana caddenin iki yanındaki evlerde konuşlanmış kasaba muhafızlarının arasından tütün içenlerin, tütün yakmak için kullandıkları çakmak taşlarından çıkıyordu.
Maximillian caddenin sonlarına doğru bir evdeydi. Tüm askerler ilk katların pencerelerini ve kapılarının arkalarını kapatmışlardı. Herkes ikinci katta gelen orkları oklamak için bekliyordu. Kasabayı çeşitli tuzaklarla kaplamışlardı. Muhafızların arasında bekleyen tek büyücü, bir ilüzyonistti. İlüzyonist de tüm tuzakları görünmez yapmıştı. Orkların, tuzakların farkına varmaları söz konusu bile değildi.
Maximillian, nöbet yerini paylaştığı diğer askerlere baktı. Biri oldukça yaşlı ve kıdemliydi. Sakince bir parça kuru ekmeği kemiriyordu. Muhtemelen son yemeğiydi bu. Ama hiç de ölümün gelmesine üzülüyor gibi değildi. O yıllardır bu görevdeydi. Kasabayı savunurken ölmek onun için bir şeref sayılırdı.
Maximillian bir diğerine baktı. Kasabada kalan tek kadındı Kontes. Orta yaşlardaydı. Çok aksi ve haşin olduğundan hiç evlenememişti. Evinin yok olacağını öğrendiğinde öfkesinden deliye dönmüş ve burada kalmaya karar vermişti. Kılıç kullanabiliyor muydu kimse bilmiyordu. Ama kasabadaki çoğu kişi tokat ve yumruklarının son derece kayda değer olduğunu bilirdi.
Binadaki son kişi ise Maximillian"dan birkaç yaş küçük bir oğlandı. O da, Denial da, tıpkı Maximillian gibi yetimdi. Kasabanın demircilerinden birisi onu yanına çırak olarak almıştı. Ama demirci, Cervantes"in çağrısını duyunca panik içinde eşyalarını toplamış ve kaçmıştı. Ã?ırağı ise kasabada kalakalmıştı. Gidecek bir yeri veya kimsesi yoktu. Bir asker de değildi. Vücudunu sıkan bir zincir zırh ile başına büyük gelen bir miğfer takmıştı, muhtemelen demirhanede bulabildiği en sağlam eşyalar. Korkuyla titreyen ellerinde ise hep demir dövmekte kullandığı çekiç vardı. Yayını ise duvara dayamıştı.
Maximillian başını pencerenin pervazına yaslanıp dışarıyı izlemeye koyuldu. Derin bir iç çekti. Ne hale gelmişlerdi böyle? Peki ya kendi ölümlerinden sonra ne olacaktı? Kasaba kurtarılacak mıydı? Halkı yeniden huzur dolu yaşamına dönebilecek miydi?
Maximillian"ın düşünceleri, caddenin çok ilerisinde gördüğü karaltılarla bölündü. Maximillian hızla doğruldu ve gözlerini ovalayıp bir daha baktı. Evet, hareket eden karaltılar vardı. Orklar en sonunda gelmişlerdi.
Maximillian sessiz el kol hareketleriyle diğerlerini uyardı. Ã?ekicini büyük bir tangırtıyla düşüren Denial hariç hepsi hızlı ve sessizce yaylarına oklarını yerleştirip pencerenin kenarlarında hazırlandılar.
Gnorha, ön saflardakilerin arkalarında sessizce izlerken garip bir şeyler olduğunu biliyordu. Bunu Urgonosh"a anlatmaya çalışmıştı. Kasaba zifiri karanlık olmamalıydı. Halkın gürültüsü olmalıydı. Nöbetçiler olmalıydı. Uyarı çanları olmalıydı. Bu büyüklükte bir ordunun görülmeden gelebilmesi imkânsızdı. Ama Urgonosh dinlememişti. Baskın yapma emri vermişti.
Gnorha daha fazla yaklaşmadan goblinleri ve hobgoblinleri öne sürmüştü. Bir tuzak olmalıydı şüphesiz. Onları açığa çıkmaya zorlamalıydı.
Maximillian sessizce bekledi. İlk tuzak çalışınca ateş açacaklardı. Herkes -insan, orc, böcayı ve diğerleri- bir şeyler olması beklentisindeydi. Ama henüz hiçbir şey olmuyordu.
İlk goblin caddenin sonuna ulaştı ve bir hayret nidası kopardı. Ayağı bir şeye takılmıştı. Goblin neye takıldığını göremedi. Son hatırladığı şey önünden gelen sivri şeylerin ona çarpması oldu.
Görünmezliği bozulan ve sivri, demir kazıklarla kaplanmış bir kütük havadan kavis çizerek en öndeki goblin saflarına çarptı. Goblinler acı dolu çığlıklarla geriye savrulduklarında yaylım ateşi başladı.
Beş dakika bile geçmemişti ki cadde tıka basa goblin ve hobgoblin ölüleriyle dolmuştu. Gnorha başka çaresi kalmayınca orkları ve böcayıları caddeye sürdü. İlk ork caddeye adım attığı anda bir ateş top patladı ve öndeki orkları kavurdu. Kalanlar ise ilerleyemeden caddenin girişini kapatan bir ateş duvarıyla kalakaldılar.
Gnorha öfke içinde binaların pencerelerinden sallandırılan iplerle, pek çok askerin caddeye indiğini ve On Kasaba"nın içlerine doğru gittiklerini gördü.
Maximillian tüm hızıyla koşuyordu. O eskiden bir hırsızdı bu yüzden hızlı koşmaya alışıktı; ama yanındakiler değil. Kısa sürede üzerindeki ağırlığa rağmen diğerlerini geride bırakmıştı. İlüzyonist en öndeydi. Tuzakların nerede olduğunu hatırladığı için onlara liderlik yapıyordu.
Bir saat geçmişti. On Kasaba artık mancınıklardan fırlatılan alevli kayalar yüzünden cayır cayır yanıyordu ama hala ayaktaydı. Kasabalıların henüz kayıpları yoktu. Ama hepsi de biliyordu ki geriye çok az tuzak kalmıştı. Daha fazla geriye çekilemezlerdi. Tüm muhafızlar şu anda kasaba meydanında toplanmıştı. Orklar henüz görüş alanlarına girmemişlerdi. Okları çoktan biten kasaba muhafızları, ellerinde silahlarıyla bekliyorlardı. Maximillian, yanında Denial"ın, öncekinden daha da beter bir şekilde titrediğini fark edince üzüldü. Böyle bir ölümü hak etmiyordu, hiçbiri hak etmiyordu. Eğer en azından onu buradan kurtarabilseydi...
Bir kadın çığlığı hepsinin de dikkatini başka bir yöne çekti. Meydana nâzır bir evi vardı Kontes"in, ve ev şu anda yanmaya başlamıştı.
"EVİİİİİİİİİİİM!" diye bir haykırışla Kontes koşmaya başladı. Arkadan pek çok muhafızın küfrettiğini duydu Maximillian.
"Merak etmeyin, ben onu getiririm." dedi Maximillian ve yanındaki Denial"ın kolundan tuttuğu gibi onu da sürükleyerek Kontes"in peşinden koşmaya başladı. Belki bu vesileyle çocuğu kurtarabilirdi. Kontes kapıyı kırarcasına açtı ve içeri daldı. Birkaç saniye sonra da Maximillian ve Denial içeri girmişti. İşte o anda borular duyuldu. Ork ordusunun tamamı hücuma geçmişti. Maximillian arkasını dönüp meydana baktığında, orkların en sonunda muhafızlara hücum ettiklerini gördü. Muhafızlar ise gruplara ayrılarak sokaklara dağıldılar. şanslarının böyle daha fazla olacağını düşünüyorlardı herhalde. Gerçi dağılabilecekleri pek yer kalmamıştı ya...
Maximillian kapıyı çarptı ve kiliti taktı. Ardından da kapının yanında duran askılık, dolap gibi şeyleri kapının arkasına ittirdi. Etrafına bakındığında duman yüzünden bir şey göremediğini fark etti. Sadece bir merdiven, evet yukarı çıkan bir merdiven görmüştü. Maximillian, şiddetle öksüren Denial"ı kolundan tuttuğu gibi merdivene sürükledi. Alt katı kaplayan duman burada daha azdı. Maximillian duraksamadan en yakın kapıdan içeri atladı ve kapıyı kapattı. Kontes de o odadaydı.
"Neden geldiniz buraya? Burası benim evim! Ã?ıkın evimden!"
Maximillian öfkeyle cevap vermek için derin bir nefes aldı ama Kontes"in yüzünü görünce olduğu yerde dondu ve Kontes"in gözlerine baktı. Tek gördüğü deliliğin anlamsız parıltısı oldu. Dilinin ucuna kadar gelen acı sözleri yuttu. Kadını idare etmesi gerekecekti.
"Özür dilerim hanımefendi. Bizi Nyissa Baronu yolladı. Size övgülerini yolluyor. Güzelliğinizin eşsizliği oralara kadar yayıldı. En kısa sürede sizi ziyaret etmek istiyor. Kabul ediyor musunuz acaba?"
Ateşin tahtaları kavurduğu evde bir anlık bir sessizlik oldu. Dışarıdan çeliğin çeliğe çarpma sesleri, savaş naraları ve ölüm çığlıkları duyuluyordu. Kontes en sonunda utangaçça gülümseyerek cevap verdi.
"Evet, elbette. Ne zaman konutumu şereflendirirler acaba?"
Maximillian"ın içinde mutlulukla bir balon şişti sanki. İşe yarıyordu.
"Biz oraya geri döner dönmez yola çıkacak. Hemen geri dönmeliyiz o yüzden. Ama ön kapınız kilitliydi. Başka bir kapı var mı acaba?"
"Evet, evet, mutfakta bir kapı daha var. Benimle gelin."
Kontes odadan fırladığı gibi merdivenlerden indi. Maximillian ve Denial da onu izledi. Kontes"in mutfak olduğunu iddia ettiği bir duman bulutunun içine girdiler.
"İşte burası. Gelin gelin, durmayın." dedi Kontes ve kapıyı açtı. Kapı açılır açılmaz duman dışarı hücum etti. Maximillian ve Denial öksürerek dışarı çıktılar. Ama Kontes garip bir şekilde gayet rahattı.
"Evet, şimdi gidin ve barona haber...AAAH!"
Kadının göğsünü bir mızrak delip geçerken manyakça bir kahkaha duydular. Kadın sertçe yere düşerken, iri yarı bir böcayı gördüler.
Gnorha, Maximillian"ın kapıyı kapatışını görmüştü ve onları avlamak için gizlice eve girip dumanların içinde saklanmıştı. şimdi de Kontes"i öldürmüş, şimdi de Maximillian ve Denial"ın karşısına dikilmişti. Ama bir haykırışla sırtına saplanan bir kılıç, dikkatini arkasına çekti. Yaşlı bir muhafız onun peşinden gelmişti ve şimdi ikisi de dövüşüyordu.
Gnorha Kontes"in cesedine saplı olan mızrağı tek hamlede çıkartıp muhafıza attı ama humafız hızla yana çekilerek kurtuldu. Gnorha öfkeyle büyük kılıcını çekti ve sonra da sadistçe muhafıza sırıttı. İnsanı tek bir hamlede biçmek için devasa kılıcını sağına çekerek kendi etrafında 20 derece sağa döndü bu sırada..Tek bir hamlede bu zayıf ırkın temsilcilerini bitirecek ve kanlarını
Apocalypse"e sunacaktı..Tek bir hamle..
''Hyaargghhh..''
Güçlü bacak kaslarından da destek alan böcayı hızla kılıcını sağ alttan sol yukarı çapraza yöneltti..Ve sırıttı..Acaba daha önce nice canlar almış kılıcı bu zayıflarında işini bitirirken
suratlarındaki son ifade nasıl olmuştu..
''Ã?tannnkkk''
O sırada kılıcın bir metale çarpma sesi duyuldu ve koca kılıcın çizdiği ölümcül daire durdu..Ama nasıldı bu imkansızdı..
Böcayı kılıcını savururken yumduğu gözleri hamlesi durdurulduğunda açtı ve önünde battal kılıcı ile araya girmiş yaşlı muhafızı gördü..Adamın yüzünden ter boncukları akıyor ve dişlerini
sıkıyordu. Battal kılıç ile büyük kılıç ufak yıldırımlar çıkartarak birbirine sürtünürken böcayı büyük kılıcıyla daha güçlü bastırmaya başladı..''Sen'' dedi hırıltıyla..''Acı çekerek öleceksin''
Bu sırada böcayının inanılmaz kas gücüne karşı koyamayan yaşlı muhafız kılıcı ile hala büyük kılıcı bastırmaya çalışarak dizleri üzerine çöktü..Yararsızdı..Ve yaşlı kolları o kadar çok ağrımıştı ki..
Kılıcını büyük kılıcın etrafında döndürüp üzerine getirdi ve böcayının gücünü ona karşı kullanarak büyük kılıcı mutfak zeminine çarpmaya zorladı..Böcayının bir anlık afallamasıyla ayağa kalkıp iki adım geri çekilmişti..
''Etrafını sarın!!'' dedi yaşlı muhafız genç askerlere..Hep birlikte bu ucubeyi haklayabiliriz..
Ancak askerler o kadar korkuyorlardı ki..Böcayının 1,5 metreyi aşan kılıcının ucu durdukları yerde bile sanki her an canlarını alabilecek gibi geliyordu onlara..
''Size diyorum askerler..Etrafını sarın..''
Askerler sadece titrediler ve titrek elleri ile kılıçlarını göğüs hizasında tuttular..Ama nedense ayakları hareket etmiyordu..
Kılıcını yerdeki zeminden bu sırada kurtarmış olan böcayı hızlı bir böğürtüyle kılıcını tekrar alttan yukarıya yaşlı adamı ikiye biçecek şekilde savurdu..Daha önce de savaşlarda pişmiş olan muhafız bu saldırıyı
nedense karşılamak için oldukça zorlanmıştı..Battal kılıcını ileri doğru uzattı ve kılıçların çarpışma sesi duyuldu..''Hnngh'' dedi yaşlı adam bu sırada..Her karşılamada kolu sanki kopacak gibi oluyordu..Nefes almaya vakit bile bulamadan böcayı kılıcını bu sefer yukardan aşağıya indirdi..Yana doğru çekilemeyeceğini fark eden yaşlı adam dar mutfağın şansına tükürüp kılıcını yukarıya kaldırdı..Ama her şey o zaman olmuştu..
''Aaaaaaaaahhh...''
Yaşlı muhafız kılıcını düşürerek sağ eliyle sol omzunu tuttu..Bu seferki saldırı çok güçlüydü..Omzunu çıkaracak kadar güçlü..
''Yoo hayır..'' dedi böcayı..''Ölüşün bu kadar çabuk olmayacak..''
Yaşlı muhafız sağ eliyle kılıcının kabzasını tutmaya çalışırken güçlü bir el onu zincir zırhının yakasından tuttu ve havaya kaldırdı..
Maximillian kendine gelir gelmez Denial"ın titreyen vücudunu kapının önünden çekti ve sokak boyunca koşturdu. Attığı her adımda sanki böcayının ensesini nefesinde hissediyordu. Panik bedenini ele geçirmişti. İki metre, bir metre, birkaç adım... En sonunda sokaktan fırladılar. Doğruca bir ahırın yanına çıkmışlardı. Maximillian bir an umutla doldu ama neredeyse anında söndü. Ahırda at olamazdı. Hepsi kasaba terk edilirken alınmıştı. Peki ne yapacaklardı? Nereye gideceklerdi. Cevap, kişneyen bir attan geldi. Maximillian, Denial"ı unutarak ahıra daldı. Bir at oradaydı. Kara yelesi, kahverengi teninin üzerine yayılmıştı. Soylu görünümdeydi ve...eyerliydi!
"Ama...nasıl?" diye sordu Maximillian kendi kendine Denial içeri girerken. Genç yamak daha içeri girer girmez ata değil başka bir tarafa bakarak bir şaşkınlık nidası koyuverdi.
"Ne?" diye sordu Maximillian aksilikle.
"Görmüyor musun?" Denial belli ki sadece kendi gözlerinin gördüğü bir şeye bakıyordu. "Ne kadar da güzel. Hanımefendi burada ne arıyorsunuz? şehir istila altında. Kaçsanıza." Denial bir süre sessiz durdu. "Peki hanımefendi. Arzuladığınız gibi yapacağım."
Maximillian bir Denial"a, bir de baktığı boşluğa bakıp durdu. Neler olduğunu anlamıyordu ama üstemeledi. Atın üzerine çıktı ve sonra da Denial"ı çekiştirdi. Genç yamak oturur oturmaz Maximillian atı mahmuzladı ve at hızla dışarı fırladı. Denial ahırdan çıkmadan önce geriye dönüp haykırdı.
"Kendinize dikkat edin madam!"
Maximillian dışarı çıktığında on kadar muhafız hala canlarını dişlerine takıp dövüşüyorlardı. Yerde sadece birkaç muhafızın cesetleri vardı. Diğerleri düzenli bir şekilde ara sokaklara dağılmış olmalılardı. Maximillian atını muhafızların dövüştüğü orklara doğru sütdü. Orklar atlıyı görünce bir an şok oldular ve sonra kaçışmaya başladılar. Muhafızlar da bir sevinç narası atarak ara sokaklara karıştılar.
Maximillian bununla birlikte atını On Kasaba"nın kuzeyinden çıkan caddeye sürdü. Hiç ork yoktu. Tek bir tane bile. At caddede koşturmaya devam ederken Maximillian çıkışa çok yakın olduğunu fark etti. Birkaç metre sonra kasabadan çıkmış olacaktı. O zaman güvende olacaktı.
Ama aniden, çıkıştan önceki son sokaktan iki böcayı fırladı. Maximillian atın dizginlerine asılarak onu durdurdu. Bir anlık şaşkınlığın ardından böcayılar böğürerek saldırıya geçtiler. Maximillian"ın tam arkasından gelen pek çok başka böğürtü de, ona orkların yetiştiğini işaret etti. Buraya kadardı, bitmişti. Ama en azından ikisi de dövüşerek ölmelilerdi.
"Yüce Oren, beni yalnız bırakma." dedi Maximillian ve kılıcını çekti. "GELİN VE BENİ ALIN SERSERİLER!"
Orklar böğürerek onlara hücum ettiler.
Aniden yüzlerinde korku dolu bir ifadeyle donakaldılar. Kendi kaba dillerinde bir şeyler böğürüyorlardı ama Maximillian anlamıyordu. Ã?nündeki böcayılar ve arkasındaki orklar korkuyla kaçmaya başladılar. Maximillian atı tekrar mahmuzladı ve kaçışan böcayıları arasından kasaba dışına çıktı. Atı durdurmaya cesaret edemedi. At koştu ve koştu ve koştu...Ta ki Limerik Ormanı"nın kıyısına gelene dek. Maximillian atı orada durdurdu ve dönüp On Kasaba"ya, ömrünün geçtiği yere baktı. şimdi bir çapulcu ordusuna teslim olmuştu. Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan kasaba, şimdi alevlere teslim olmuştu. On Kasaba artık yoktu.
Maximillian ancak şimdi nasıl olup da kaçabildiğini düşünebiliyordu. Orklar bir şeyden korkmuşlardı. O şey her ne ise orklar kaçmışlar ve Maximillian ile Denial"ın yolunu açmışlardı. Oren duasını duymuştu. Ondan yardımını esirgememişti.
"Teşekkür ederim Oren. Hep senin için savaşacağım." dedi. Atını döndürdü ve kuzeye doğru yanında Daniel ile yola koyuldu.
Bu sırada, On Kasaba yıkıntılarında beş böcayı da taaruz başladığından beri ilk defa bir araya gelmişlerdi.
"Kasaba tıpkı tahmin ettiğim gibi terk edilmişti, ama yine de arkalarında bizi oyalayacak artçılar bırakmışlar." dedi Gnorha sinirli bir şekilde. "Böyle olacağını söylemiştim. En baştan mancınık atışlarını yapıp kasabayı ateşe verseydik bunca kaybı vermemiş olacaktık."
"Artık olan oldu. Uzatmanın bir anlamı yok!" diye atıldı Urgonosh hiddetle ve konuyu değiştirmeye çalıştı.
"Gnorha haklı olduğu kadar Urgonosh da haklı. Olan oldu artık. Asıl sorunumuz başka." dedi Trush huysuzca. Sözleri Drejjesh tarafından kesildi.
"Ben korkusuzca savaşırım! Ama az önce hissettiklerim benim bile kanımı dondurdu! Ben benzeri bir korkuyu sadece tek bir varlıktan, *O*"dan hissettim. Peki ya o neydi? *O* bize öfkelenmiş olamaz, değil mi?" Drejjesh sorarcasına Trush"a baktı.
"Hayır. *O*"nun memnuniyeti hala bizimle. Ama burada olması gereken katliam yaşanmadı. *O*"nun bana gösterdiğine göre, şu yöne kaçmışlar." Trush kuzeyi gösterdi. "Eğer *O*"nun onayını kazanmak istiyorsak, kaçan kasabalıları bulmalıyız. Ve o korkuya gelince..." Trush bir süre sustu, sonra devam etti. "Daha önceden de şüphelendiğim gibi. Bunu bekliyordum. Ã?fkesi büyük, cevabı tez oldu. Bize ayak bağı olacak. Bir şekilde ondan da kurtulmamız lazım."
Beş böcayının da yüzleri karardı. Sonra hepsi de kararlı bir şekilde başlarını sallayarak onayladılar.
Artık alevlerin dumanlarıyla şimşeklerin ışıklarının bile kesildiği On Kasaba"da seher borusu çalıp, ordu kamp kurmaya hazırlanırken birkaç ork birliği hala ara sokaklara dağılan direnişçileri bulmaya çalışmalarına devam ediyordu.