Page 4 of 5
Bekleyen Karanlık...
Posted: Mon Aug 25, 2003 11:45 pm
by Raistlin
Wuroldar köye yaptıkları baskından sonra topladığı yağmayı gizlenme yerine götürmeye çalışıyordu. Kara elf yıllarca savaştan büyük bir zevk almış fakat karanlıklara gizlenerek beklenmedik anlarda nefretini her türlü varlığa kusmayı alışkanlık edinmişti. Bu yüzden ırkından çoğu insan gibi savaşçı olmak yerine hırsızlığı tercih etmişti. Köye unutmuş olduğu herhangi bir yağma olması olasılığı üzerine geri dönerken konuşan 5 kişiyi farketti.
Alışkanlık ya da refleks olarak hemen bir ağaca tırmanıp uzaktan gözetlemeye başladı. Kırmızı saçlı barbar ile elf kadını aşık gibiydiler ve el ele kol kola yürüyorlardı. Diğer yarı-ork cleric'i de potansiyel bir tehdit olarak gören Wuroldar Gnome ve diğer insanı pek de önemsemedi. Üzerlerindeki eşyaların iyi para edeceğini düşünün kara elf grup bir yöne doğru ilerlerken onlara pusu kurmayı düşündü. Kuzeye ilerleyen gruba ormanlığın içerisinde ağacın bir tepesine saklanarak pusu kurdu ve alacağı yağmanın tadı sanki ağzını sulandırmış gibiydi.
Grubun dalgınlığından yararlanıp ağaçlara çıkmış olan drow tam altından geçerlerken tehlikeli gözüken kırmızı alev gibi saçlı topsakallı barbar'ı nişan almıştı. Zehirli okunu yayında gerip hafif sırıtmasıyla bırakacağı an arkasındaki çalılardan gelen hışırtılarla irkildi. Konsantrasyonu dağılmıştı; fakat acele edip arkasında potansiyel bir tehdit varken gruba saldırıp onların da dikkatini çekmeyi göze alamazdı.
şimşek gibi arkasına dönüp hışırdayan çalıların sesini duyduğu yöne okunu doğrulttu. Öalıların arasından ne çıkarsa çıksn hayatta kalmayacaktı. Öalıların arasındaki hışırdama devam ediyordu ve Drow orada her ne varsa kendisine doğru geldiğini biliyordu. Düşmanının cesaretini kırmak için zehirli yüzlerce altın vermiş olduğu kırmızı tüylü okunu sadağına geri koyup siyah tüylü başka bir ok çekti ve anında hedefine bir ok fırlatarak yeni bir oku yayına germişti bile...
Öalıların arasında bir koşma sesi ve tiz bir çığlık gibi gelen panter sesi duyuldu. Avının kendisini farkettiğini anlayan panter başka bir zaman pusuya düşürme içgüdüleriyle hızla uzaklaştı.
Kara derili ay ışığı kadar beyaz saçlı elf yeniden gruba doğru baktığında
hepsinin o yöne doğru baktığını farketti. Ağacın gölgesine gizlenmiş bir
dalında olduğu için kolayca gizlendi. Yeteneği onu bu gibi durumlarda
defalarca kez kurtarmıştı.
Gruptaki herkes ok fırlamasının havayı yırtan sesini ve vahşi bir panter çığlığını duymuştu. Hızla tehlikenin farkına varanlar silahlarını çektiler ve ihtiyatlı bir şekilde savunma poziyonuna geçtiler. Ağacın tepesindeki gölgeleri inceleyen grup'tan ilk önce Estebin dalların arasındaki hafif bir çelik parlamasını farketti.
Fısıldayarak:
"Ağacın tepesinde... en üstteki dalda..."
Corax silahı tek elinde omzuna dayamış dururken kaşlarını çatmış gölgelere bakıyordu: "Ben hiç bir şey göremiyorum!" diyerek yüksek sesle söylendi.
Estebin ağacı ve dalı barbara tarif ederken çoktan yayını çekmişti ve düşündüğü dala bir ok salladı. Utrik sıkılmış gibi ayağını ritm tutarmış gibi yere vurarak bekliyordu:
"Onu yakalayamazsınız... Hayır yakalayamazsınız... Boşuna uğraşmayın gitmeliyiz... Öabuk gitmeliyiz" diyerek bir anda heyecanlandı. Estebin okunu serbest bıraktı ve tam da düşündüğü dalın arka tarafına sapladı. Drow kendi kendine ettiği bir küfürle farkedildiğini anladı ve ne yapacağını düşünmeye çalışıyordu. Belki bir tanesini yaralarsa kaçmak için zaman kazanabilirdi... Kırmızı tüylü okunu çekti...
Corax ağaca doğru yaklaşırken bütün grup olduğu yerde bekliyordu:
"Kahretsin göremiyorum nerde o pislik!" diye söylendi ve kılıcını havaya kaldırıp bağırdı:
"Göster!"
Karanlık bulutlar kılıçtan hızla yayılıp Estebin'in gösterdiği ağacın dibine yöneldiler ve yukarı doğru çıktılar. Gölgeler gibi ağacın etrafında gezinerek yukarı çıktıkça ağacın yaprakları solup yok oluyor yere dökülüyordu. Dev ağacın dalları binlerce yıl yaşlandı ve kurudu. Yukarı doğru çıktıkça ağaç gitikçe sadece dallardan oluşan iğrenç bir görünüme bürünüyordu. Drow tehlikenin farkına vardı ama artık yapacak pek de bir şey yoktu. Büyük ihtimalle kendisine çevirili oklar vardı ve başka bir ağaca sıçrarken biri bile isabet etse aşağı çakılabilirdi.
Ağaç diğerlerinin arasında ölü bir şekilde duruyordu, milyonlarca yıl yaşamış ve sanki... hayat enerjisi emilmiş... gibiydi. Grup şaşkınlıkla ağaca bakakalmışlardı. Hayattalarında ne böyle bir büyü, ne böyle bir kılıç görmemişlerdi... Utrik ve Nodaril dışında tabii... Ama onlarda bir kılıcın bunları yapabileceğini tahmin etmiyorlardı. Corax sanki çok normal bir şey yapmış ya da önemli bir şey olmamış gibi sinirle bağırmaya devam etti:
"Öık dışarı iblisin dölü! Bizi arkamızdan takip etmek neymiş in aşağı da göstereyim sana! Çok kişiyiz diye korkma ben tek başıma seni zaten parçalarına ayıracağım! Öık korkak!".
Drow bağırmakla meşgul barbarı gafil avlamak için hızla ona dönüp oku serbest bıraktı. Ok havaya yaran tiz bir sesle barbara uçtu ve omzuna saplandı. Drow insan zırhına saplanan ok sesiyle zevke geldi. Artık çok az kalmıştı. Bir dakika içinde barbar'ın içorganları erimiş beyni kavrulmuş etleri kurumuş olacaktı. Black Lotus denen bu çok nadir ve korkunç zehir için 5000 altın ödemişti ama şimdi onun hayatını kurtaracağı için grubun büyülü eşyalarını yağmalayamayacak olmasıyla kafasını fazla yormadı. Tek ve en ölümcül zehirini kullanmıştı ama buna değmişti.
Aşağıda barbar omzuna saplanan ufak okun bir an için ona korkunç bir acı verdiğini hissetti ama sanki elindeki ejderha ve yılan oymalı yeşil yüzükten yayılan bir enerji bu acıyı anında yok etmişti. Her ihtimalde ok canını fazla yakmamıştı. Oku kırıp omzundan çekip kapardı ve hunharca yere fırlattı:
"Köpek! Senin gibi şerefsiz bir hırsızdan ancak bu beklenirdi zaten. Öleceksin köpek!" diye bağırdı.
Bunları bağırırken kafasına acı bir ses girdi. Uzun zaman sessiz kalmış olan kılıç emdiği ruhlardan nasibini almıştı ve inanılmaz bir kudretle barbarın beynine saldırdı:
"Artık çok yakın... Öldür onu... Öldürki ben de artık serbest kalabileyim..."
Corax başını tutup bağırmamaya çalışarak yere çöktü ve kılıcı yere sapladı. Kılıcın saplandığı topraktaki çimenler ve otlar anında yaşlanarak kurudu. Etrafındakiler yalnızca onun konuştuklarını duydular:
"Hayır pislik! İster öldürürüm ister öldürmem! Ben senin efendinim! Her savaşçı kılıcının efendisidir!"
"Artık değil..."
ve korkunç bir acı barbarın beynini yaktı. vahşi bir çığlık atıp böğürürken derisinin yandığını gözlerinin oyulduğunu hissetti. Gözleri kanamaya başlamıştı ve derisi alev almıştı. Saçları güneş kadar sıcak yanan kara ateşlerle sarıldı. Kafatasının iki yanında korkunç bir acı hissederek alnını tuttu ve fırlayan iki boynuzunu farketti. Ya da aslında onlar hep ordaydı da şimdi mi farketmişti? Emin değildi.
Gruptakiler barbarın korkunç değişimini gördüler. Yere saplı kılıçtan yayılan kara dumanlar barbarı sarıp kara bir full plate zırha bürüdü ve başlığından kırmızı boynuzlar fırladı.
Gözlerinden sürekli kanlar akıyordu fakat korkunç bir ateşle parlıyorlardı. Estebin artık biliyordu:
Kurudular... kara şovalye... assasinler... hepsi kafasında yerleşiyordu sonunda. Utrik bir an kendini tehlikede hissetti. Barbarın üzerinde Tanrılar'ın büyülerinin dolandığını farketti. Kara büyü ve efsun barbarı sarmıştı ve onu... değiştiriyordu. Mask İhtiyatla geri çekilerek olanları düşünmek ve daha rahat izlemek için uzak ve gizli bir yere doğru kargaşadan yararlanıp sessizce ilerliyordu. Tüm Tanrılar adına... Cyric... ne yapmıştı?...
Olanları izleyemeyen drow barbarın vahşice can çekişerek öldüğünü zannetti. Gelen sesler içindeki vahşi dürtüleri zevke dönüştürmüştü. Sonra dağları yaran yerleri titreten kalın derin içten bir sesle irkildi:
"İn aşağı ölümlü ve kaderine boyun ey!" Drow kafasının içine giren ve ona aşağı inmesini "rica eden" sesi duydu ve tam inecekken bunun bir büyü olduğunu farketti ve ihtiyatla barbarın olması gereken yere baktı:
Kara kurukafa oymalarıyla süslü zırhlı 2 metreden uzun bir
"varlık" orada duruyordu. Kılıcı yanında yere saplanmış kara dumanlar etrafa yayılıyordu. Kafasındaki helm'den yalnızca alevler saçan gözleri gözüken kırmızı boynuzlu şovalyenin pençelerinde dev kara tırnaklar vardı.
şovalyeyi gören drow içinde korkunç bir dehşet hissetti fakat ellerini titremeden alı koyamadı hemen ağacın saklandığı dalının arkasına yeniden çekildi ve güneş gibi gözlerini yakan 2 alevin etkisinden kurtulmaya çalıştı.
Nodaril yeniden ortaya çıkan iblisin görüntüsüyle şok olmuştu. Demek gördükleri gerçekti... hem de hepsi gerçekti... şovalye bariton boğuk sesiyle bağırdı ve 1,5 metre kalınığındaki ağaca pençe attı. Pençesi ağacın gövdesini yavaşça yararken histeri krizine girmiş gibi kahkahalar atıyordu. Drow altındaki ağacın şiddetle sarsıldığını ve dengesinin bozulduğunu hissetti. Birazdan aşağı düşecekti. Kargaşadan yararlanıp kaçmak en mantıklısıydı.
şovalye ağacın gövdesini parçalayıp ağacın devrilmesini zevkle izlerken bir anda arkasında gelen çığlıkla irkildi. Nodaril gözlerinden akan yaşlarla onu dehşet içinde izliyordu. şovalye hiç bir şey olmamış gibi kılıcını alıp Nodaril'e doğru ilerlemeye başladı ve
"Ne oldu aşkım, seni bir şey mi korkuttu?" diye
ciddiyetle soruyordu. İlerlerken bir anda boynuzları yeniden kısalarak
yokoldu ve hareketleri dengesizleşti. Kara zırhı dumana dönüşerek yokoldu ve kanayan gözlerinden yeniden parlak yeşil gözleri ortaya çıktı. Sonra tökezleyerek yere düştü ve kendinden geçti. Barbar normal haliyle Nodaril, Yeorda ve Estebin'in önünde yere düşmüş yüzüstü yatıyordu...
Nodaril normale dönmüş sevgilisinin yanına gitti ve ona sarıldı. Boynuzlarının olması gereken yere elelriyle dokundu. Hayır hiç bir şey yoktu ama bir şeyler yapmazsa ve bu değişim gerçekleşirse... HAYIR! Buna asla izin veremezdi! Corax'ı kaybetmeyi göze alamazdı... Corax gözlerini hafifçe açtı, boğuk bir sesle: "Senin için binlerce fersah yol yürümek zorunda olsam zaman kazanmak için koşardım. Senin için cehennem'de bir kaç adım atmak bana vız gelir. Senin için..."
Nodaril bir kez daha kuvvetle Corax'a sarıldı ve gözyaşları sessizce akmaya devam etti:
"Ben de aşkım... Ben de..."
Posted: Fri Aug 29, 2003 4:07 am
by Wuroldar
Deneyimli drow sık ormanın içinde kaçmasıne kolaylıkla izin vermeyen ağaç dallarına rağmen var güçüyle ağaçtan ağaca atlayıp bir an önce yuvasına evine varmak istiyordu. Yaklaşık 10 dakikalık yolculuk drowun ciğerlerini şişirmişti. Nefes alıp vermekta güçlük çektikçe yol uzuyor gibi geliyordu. En sonunda mağarısını farketti. Hemen kendisi evine, bir dağ oyuğuna yerleştiği yere attı. Uzun bir süre soluklandı. Wuroldar korkmuştu fakat yüzyıllara ve bu yıllarda karşılaştığı binbir çeşit yaratığa karşı koymuştu. şimdi ise, hayatında ilk kez kaçmak zorunda kaldığını farketti. Bunu gururuna yediremedi. Zamanı yoktu. O aptal barbarı - yada her neyse - ve yanındakileri bulmalı izlemeli en uygun zamanında kafasında dönüp duran katliamı uygulamalıydı. Drow bunu kafasına koymuştu ve eğer Wuroldar kafasına bir şeyi koymuşsa kesinlikle yapardı. Ama bunu yaparken çok dikketli olması gerektiğini ve sessizce yapması gerektiğinide çok iyi biliyordu. Öünkü iri cüsseli adamın diğer haliyle karşılaşmak fikri bile drowu korkutmaya yetiyordu. Yola çıkmalıydı. Sessizce. Ve dikkatlice...
Hemen yanına bir kese aldı. İçine biraz elma ve artık neredeyse bayatlamış yağma ürünü bir ekmek koydu. Yine bir yağmadan aşırdığı ateş büyüsüyle donatılmış iki hançeri yanına almayı unutmadı. Elinede senelerin dostu en güvendiği silahlarından arbalet okunu aldı. Oklarınıda hazırlamaktaydı. Deneyimli drow o sırada birşey farketti. Onun için değerli birşey. Bir dolu değerli altın sayıp satın aldığı kırmızı oku yoktu. Kaçtığı sırada en sevdiği en değer verdiği okunu barbar'a atmıştı. Aniden turuncu renkli gözleri kırmızıya çaldı. Siniri vücüdünü öyle bir hırsla kavurduğu ki artık intikamın gerekli olduğunu kesinlikle farketti. Hızla kesesini beline taktı ve evinden dikkatli adımlarla uzaklaştı...
gözler
Posted: Fri Aug 29, 2003 6:46 pm
by gandalfoftheday
ufukta, güneşin bulanıklaştırdığı bir bulut. bir karaltı. bunu görüyordu en keskin göz bile. geniş bir daire daha çiziyorum. şu anki bedenimin sağladığı bakış açısı geniş bir alanı taramama yardım ediyor. kara elfin kadim akrabalarını kıskandıracak biçimde ağaçların arasında kayboluşunu izliyorum bir süre. bunun ardında C'nin parmağı yoksa ne olayım, tabii bu kadar çok tesadüfn ve olasılığın ardındaki şanstan T'nin de olaylara el atmış olması mümkün. acaba böyle çarpık bir birliktelik için C ne tür bir teklifte bulundu. Herneyse, sanırım beklemek en iyisi. gitgide dehe ilginçleşmeye başlıyor. acaba farkındalar mı neyin içine girdiklerinin? Ya da neyle karşılaşacaklarının. sanırım bilmemeleri çok daha iyi.
sivri bir kaya parçasına iner.
onca sorunun içinde bu düzlemle de uğraşmak zorunda mıyım? neden buraya indiniz ki? yücenin aklnda ne olduğunu merak ediyorum. bütün eğlenceyi kaçırıyorum buralarda oyalanarak. bu arada H'nin hüznünü buradan bile hissetmeye başladım. umarım fazla sıkıcı olmaz.
avcı kanatlarını gerer. keskin gözlerindeki ışık doğal olmayan bir parlaklığa ulaşır. bir an sonra kayanın üzerinde sert dağ rügarı hiçbir engelle karşılaşmadan uğuldamaya devam eder. avcı yoktur...
İnsanlığın Mutlak Kurtarıcısı
Posted: Tue Sep 02, 2003 5:22 am
by Raistlin
Bu arada Corin imparatorluğunun Shinta köyünde Kord Tapınağında bir şovalye sinirli sinirli volta atmaktadır. Gümüş zırhı Tanrısı Kord'un kutsal simgeleriyle süslüdür. Sarı saçları her dönüşünde kendi rüzgarıyla uçuşuyor maviden yeşile sonra da mora dönüşen rengarenk gözlerinin etrafında dans ediyordu. Yüz hatları bir insana benzese de insanüstü bir güzelliğe sahip Paladin'in kanında Tanrılar'ın kanı ve kutsaması geziniyordu... Yüzünde hiç bir sakal olmayan pürüzsüz cildi ve sert ifadesiyle ciddiyetle yanına gelmiş olan yaverinin getirdiği haberleri dinliyordu.
"Lordum karanlığın güçleri bir başka kasabada da ortaya çıktı ve sürekli ilerliyorlar! Ordularımızı bölerek hepsine müdahale etmeye kalkışırsak bu bir katliam olur! Ayrıca bütün clericlerimizi köylerdekileri iyileştirmeleri için gönderdik ve İmparatorumuz Büyük Lord Gunthar bundan hiç memnun kalmayacaktır... Lordum...?"
Kont Veraka düşüncelerinden sıyrılamıyordu... Neghul'tar'ın dönüşünün bütün işaretleri ortaya çıkıyordu ve güçlerini şimdiden tüketmeye başlamıştı. Veraka artık bu konuları kendi başına halletmesi gerektiğini biliyordu... Tanrısıyla konuşup onun düşüncelerini almalıydı... Zaman dardı ve prophecy'deki herşey gerçekleşiyordu...
Önce ölüleri mezarlarında rahatsız eden bir güç dalgası tüm Corin topraklarına yayılmıştı. Halk, ölüler köylerde serbestce gezip istediklerini katlettiklerini gordugunde muthis korkmus ve çoğu paniğe kapılarak kaçmıştı fakat cleric ve paladinlerden olusan gruplar ve bazı iyiliksever maceracılar bu ölüleri yeniden mezarlarına yollayıp huzura kavuşturdularsa da ölen hiç bir insanın cesedini toprak kabul etmiyor gibiydi. Bu yüzden köylüler ölülerini yakıp eski yakınlarının topraktan fırlayıp kendilerini katletmelerini engellmeye çalıştılar.
Sorunlar depremlerin şehirleri yıkmasıyla devam etti. Önce yerde oluşan dev çatlaklara düşen insanların çığlıkları sonradan cehennemden gelip bu varlık düzleminde var olmaya başlayan ufak iblis saldırılarının korkusuyla çarpılmıştı. Ama hiç kimse doğudaki dev bir yarıktan fırlayıp dünyaya saldırmaya hazırlayan dev iblis lejyonlarının haberini duyduğunda Veraka'nın hissettiği umutsuzluğu bilmiyordu. Dağların arasında vadilerde gizlenen ve büyüklüğü tahmin edilemeyen ordular toplanıyordu. Ajanlar acımasızca katlediliyor ve izcilerin çok azı geri dönebiliyordu. Geri dönenler ise çok az şey söyleyebiliyordu. Veraka içinde insanlık için parlayan hüznü hissetti. İnsanlık ve iyilik için her şeyini verirdi. Ama elleri kolları bağlı burada oturmak zorundaydı. Prophecy'nin devamını sürekli düşünüyordu:
"Neghul'tar insanlığın bozulmamış en nadide yerine varacak ve kaderler belirlenecek..."
Bu neresi olabilirdi? Hiç kimse bilmiyordu. Lord Veraka rituel'i için gerekli hazırlıkları tamamladı. İnsanlardan çok daha güçlü kaslı kollara ve Tanrıların efsunuyla büyülenmiş bir cilde sahipti. Sanki etrafında onu koruyan bir kalkan vardı ve onun yakınında duran her insan kendini daha güçlü hissederdi. Etrafındaki aura ile aydınlanan insanlar umutla dolar Paladin'in hüzünlü sert ama sevgi dolu gözlerindeki ışıkla hayata yeniden bağlanırlardı. 250 yıldır dünyayı dolaşmış ama bu gelecek tehlikeyi, insanlarına yapılacak kötülüğü engellemek için elinden hiç bir şey gelmemişti. Senelerce en karanlık mahzenlerde en yüksek dağlarda hep Neghul'tar'ı ve onun o lanetli kılıcını aramıştı... Ama sanki karanlık onu kendisinden bir sır gibi saklıyor onun ışığı bile bu karanlığı kovamıyordu.
Veraka gümüş bir tabağın içine koymuş olduğu tütsüyü ve etrafındaki 4 mumu yaktı. Gümüş tozlarını etrafına serpip bir daire çizdi ve büyülü renagrenk mücevherlerle değşik semboller yaptı.
Sonra önündeki gümüş tozu dolu tabağın içinde elleriyle Kord'un yüce sembolünü oluşturdu ve tütsünün güzel fakat sarhoş edici kokusunu iyice içine çekti...
Önünde 20 metre boyunda bir dev gördü. Uzun kahverengi saçları ve sakalalrı vardı. Kaslı mükemmel vücudu göz alıcıydı. Kord oğlunu önünde görünce ona döndü ve elini yere koydu. Kord çapkın bir Tanrı'ydı ve dünyaya birden çok defa bir oğul armağan etmişti. Oğullarından yalnızca insan olanı Lord Veraka iyilikle kutsanmış ve karanlığın ellerinde can vermemişti. Kord oğluna içten bir gülümseme ile baktı ve onun içini huzur güç ve zafer'le doldurdu. Veraka içinde kabaran müthiş duyguları hissetti fakat hüznü derindi ve konuya girdi:
"Baba... Ne yapacağımı bilmiyorum... Asırlarca Dünyayı dolaştım ama o garip Tanrı'nın söylediği sözlerin gerçekleşmesini engelleyemedim. Yoruldum Baba... Gücüm tükeniyor, insanlık çok büyük tehlikede..."
"Hepsini biliyorum oğlum ve gelecek tehlikeyi engelleyebilecek tek kişi sensin. Sen bunun için seçildin ve bunun için varoldun. Karanlık bir kalbi yumuşatacak olan kişi sensin..."
"Onun kalbi nasıl yumuşar Baba? Ben bunu nasıl başarırım... Kalbi kötülükle, ölümle, cinayetlerle lekelenmiş bir lich'i ben nasıl ikna edebilirim..."
"Hayır oğlum... Neghul'tar'ıin gelişi engellenemez. İnsanlık bu acıyı çekmek zorunda. Günahları için yeniden cezalandırılacaklar. Neghul'tar insanlığın en büyük hatalarından birinin sonucuydu ve bize... Tanrılara bile meydan okudu! Gücünü sende tahmin edebilirsin oğlum... Senin yapman gereken lich'i değil onun esiri olmuş olanı kurtarman. İşlediği yüzlerce cinayete rağmen o adam şu anda Neghul'tar'ın kuklası ve ancak onun kalbine inebilirsen onu kurtarabilirin. Senden tek ricam yanlış bir şeye kalkışmaman... Sen önce ve ilk olarak insanlığın mutlak kurtarıcısısın..."
"Bilemiyorum Baba..." dedi hüzünlü Paladin. "Eğer bu bahsettiğin adam bu kadar cinayet işlemişse kalbinde nasıl bir iyilik olabilir? Ben ona karşı nasıl hoşgöre sevgi ya da saygı duyabilirim? Onun suçlu ruhunu nasıl temizleyebilirim artık?"
"Eninde sonunda onun içini göreceksin Veraka. Öyle ya da böyle onun rehberi sen olacaksın. Ama arzum senin onu güçle ikna etmeye çalışman değil çünkü ne kadar güçlü olursan ol bunu yapamazsın. Sana ve yeteneklerine olan güvenim sonsuz ama bu kez diğerleri gibi değil. Sözlerime kulak ver yoksa bu düşüşün olur..."
"Sözlerin ve görüşlerin benim için çok değerli baba. Ama işler ters giderse diye bana yardım edemez misin? Bir Tanrı'nın kılıcıyla savaşan bu güçlü rakiple savaşmam için bana güç ver Baba noolur?"
"Kord hüzünle oğluna bakar. Oğlunun içinde kaynayan alevi hissetmekte insanlığa duyduğu sempatiyi ve düşmanlarına nefretini nasıl bir topuz gibi vuracağını bilmektedir. Kord oğluna son kez baktığını bilir fakat uğrunda öleceği bir şeyler olduğuna göre bunun kaderi olduğuna karar verir. Söyleyeceği hiç bir söz hiç bir ceza onu yapacağından alıkoyamayacaktır. En azından son savaşında ona tüm gücünü vermek ister. Gözlerini kapatıp gökyüzüne bakar ve eliyle bir bulut yakalar. Bir yıldız yakalayıp onu da avucunda ezer ve bulutun içerisine döker. şimşeklerin içine elini tutar ve kanının bir kısmını buna döker. Elinden kan hiç bir yara açılmadan dökülmüştür ve kanama hemen durur. Veraka bu muhteşem yaratım karşısında şok olmuştur. Babası elindekileri iyice sıkar ve hafifçe elinin içine üfler. Avucunu indirip açtığında dünyanın yaratılmış en muhteşem kılıcı yıldızlar gibi parlak mitrilden bile parlak bir tanrının kanıyla güçlendirilmiş aurasıyla ortaya çıkar. Veraka'nın bu muhteşem görüntü karşısında gözünden yaşlar dökülür. Babasının favorisi olan çİft elli kılıcı alıp içine dolan gücü hisseder ve babasına hüzünlü bir şekilde bakar:
"Demek düşmanım bu kadar güçlü baba... Sana bunu yaptıracak kadar hem de..."
Kord hüzünle başını eğer: "Elveda Oğlum..."
"Elveda Baba..."
ve Veraka ruhsal alemden yokolup bir buluta dönüşüp gökyüzüne yükselir. Kord'un acısı mutlaktır:
"En azından ruhunu kurtardım. BU da bana yeter..."
Count Veraka kendine geldiğinde dev kılıç kucağında durmaktadır. Mitrilden daha hafif ve keskin ışıktan bile parıltılı kılıca sarılır ve babasına dualarını söyler... Veraka günlerce sürecek meditasyonuna başlar ve insanlığın düşmanına karşı kullanacağı bütün gücü depolar...
Posted: Tue Sep 02, 2003 6:14 am
by Raistlin
**O korkunç olayın ardından Corax"da iyileşebilme adına hiçbir ilerleme olmamıştı. Aksine Utrik ve Yeorda"nın iyi niyetli girişimleri barbarı daha kötü hale getirmeye yarıyordu ancak. Bunu gördükten sonra Nodaril iyileştirme yeteneğine sahip kolyesinin de barbarın canını yakacağından korkup kullanmamıştı.
Azuth"un Bilgeliği adına Corax"ı yakıp kavuran bu illetin tedavisini bilmeyi o kadar çok isterdi ki" Kendisini de beraberinde yakan kavuran illeti"
Annesi umutsuz bir ölümbüyücüsü aşığının elinden kurtulmak için diyar diyar kaçmaya çabalarken başarısız olmuş babasıyla beraber sonsuz aşklarını ruhlar dünyasının öte yanına götürmüşlerdi. Hikaye Nodaril"e hep üzücü gelmişti. Kendisi de bir gün benzer bir kadere rastlamamak için sürekli gücün peşinde koşmuş, hayatındaki diğer her şeyi bir yana bırakmıştı.
Hayatın farklı bir yönü olduğunu fark ettiren Corax"a rastladığı o ana kadar"
Tam şu anda sahip olduğu o büyük kudret ona o kadar manasız geliyordu ki. Yıkıma yarayan bu güçlerinin tamamını Corax"ın bir saat için illetin etkisinden kurtulması için değişmeye hazırdı. Elf hayatını Corax"ın içten neşe dolu gülümsemesini bir kez daha görmek için verirdi. Kutsal saydığı her şeyden Corax"ı kurtarmak için vazgeçebilirdi.
Öevresine sanki bir şey görmek istermiş gibi bakındı. Hayal kırıklığı ile başını eğdi. Gel gör ki böylesi bir takası yapabileceği kimse yoktu. Gözünden bir damla daha yaş süzüldü. Diğerlerinin geçtiği aynı yolu izleyerek çenesinden yere damladı.
Diyarlar üstünde kimse o iyi niyetli saf barbara tapan Nodaril kadar acı çekemezdi bu durumdan. Diyarlar üstünde kimse onun acısını alıp onu biraz olsun rahatlatmak için bu kadar gönüllü olamazdı. Nodaril Corax"ın acısı bitene kadar rahat bir an bile geçiremeyecekti. Yüzüğün kendisine hissettirdikleri olmasaydı da durum değişmeyecekti. Nodaril onun acısını kalbiyle hissediyordu. Onun içler acısı haliyle ölüyor, ancak cehennemdekilerin yaşayacağı türden işkenceler çekiyor, sonra aşkını biraz olsun rahatlatmak için çabalamaya devam etmek adına yeniden diriliyordu.
Yeniden yeniden ve yeniden durmaksızın pes etmeksizin çabalıyordu onu biraz olsun rahatlatabilmek için. Bazen yanında saçını okşuyor bazen tüm şefkatiyle onu öpücük yağmuruna tutuyordu. Geceleri ciğerlerini dışarı çıkartırcasına öksürürken ellerini ve başını göğsüne koyup ona olan aşkının ne kadar saf ne kadar büyük ne kadar ölümsüz olduğunu söylüyordu en rahatlatıcı sesiyle. O vakitler Nodaril"e o çok ihtiyaç duyduğu umudu veren sevincinin doruğa vardığı vakitlerdi; Corax"ın nefesi bir tutam olsun gevşiyor kasları rahatlıyordu. Zorlukla duyulan bir sesle kendi kendini avutmak için fısıldıyordu: "Senin de aşkın ölümsüz Corax. Ölümsüz aşk kalbindeyken bedenin ruhunun çıkmasına izin vermeyecek.".
Yaşamının tek manası, biricik aşkını yeniden kazanabilmek için ne Azuth"a yaptığı dualara bir cevap alabiliyordu ne de diğer çabaları bir sonuç veriyordu. Corax"ı görünce onun hayatı boyunca aradığı kişi olduğunu anlamıştı. Onu kaybetmesi kendisini de kaybetmesi olacaktı. Ruhları öylesine birdi ki bu ruhun yarısının yitmesi ile kalan yarısı varlığını sürdüremezdi.
Başka hiçbir şeyi hissetmiyordu. Başka hiçbir şey ona anlamlı gelmiyordu. Gelemezdi de.
Ancak kalbinin yegane sahibi ile anlam buluyordu hayat. Onun yitmesi ile diyarlar üzerinde bir Nodaril de kalmayacaktı.
Nodaril tüm içtenliği ve hüznüyle Tanrısına yakardı: "Ya beraber yaşayalım ya da beraber göçelim bu dünyadan. Azuth aşkımızı kutsa ki bu ölümsüz aşk iki ruhu birbirinden ayırmayacak bir bağ olsun. Acıların en büyüğüne beni şahit etme. Corax"ın bu dünyadaki varlığının son bulmasının "kendi ölümümün- yasını tutamam Bilge Azuth."
Kaldıramayacağı yasın düşüncesinin verdiği sonsuz acıyla Corax"ın göğsüne başını dayayıp gözyaşlarını gözünü kuruturcasına döktü. Tek umabildiği dualarının kabul edilmiş olmasıydı.**
**(Hikayenin bu bölümü Azuth'un bilgeliğinin koruyucusu Kadim Büyü Ustası Nodaril tarafından yazılmıştır)
____________________
Işık ışıyanla gelir.
Corax'ın kendini toparlaması uzun bir zaman aldı. Ayakta zar zor duruyor, yürürken Nodaril'in omzuna dayanmadığı sürece dengesini yitiriyordu. Yolculukları 2 gün daha devam etti fakat barbar da hiç bir iyileşme belirtisi görülmüyordu. Yeorda ve Utrik'in onu iyileştirme çabaları tam tersine Barbar'a daha çok acı vermiş derisini kurutup su toplatmıştı. Hiç bir Tanrı'nın kutsaması artık onu iyileştiremezdi. Nodaril günler önce yaşadıkları mutluluğu Corax'ın hırıltılı nefesinde hatırlıyordu. Corax günlerdir bir şey yemiyor ya da içmiyor fakat sürekli kan kusuyordu. Derisi şiddetle kırmızılaşmış korkunç bir hastalık ateşini yükseltirken grup en kısa zamanda Yeorda'nın Tanrısı Mieliki'den yardım isteyebilmek için Corin topraklarında ilerliyorlardı.
Corax beyninde alev gibi yanan sözleri duyuyordu:
"Nefret! Nefret! Ölüm! Ölüm!" ve bu sesler onu kontrol edilemez derecede o kadar vahşice sinirlendiriyorduki kasılmış midesi kan kusuyor gözlerindeki kılcal damarlar kanıyordu. 4 günlük yolculukta 10 kilo vermişti ve akan teri durmuyordu.
Nodaril aşkının bu korkunç hali karşısında geceleri gizlice ağlıyordu ve Tanrısına yüzlerce dua fısıldıyor barbar'ı ona bağışlamasını diliyordu. Bazen Corax geceleri uykusunda soğuktan ölürcesine öksürürken Nodaril elindeki yüzüğü onun kalbine koyunca nefesinin gevşediğini kaslarının rahatladığını fark ediyordu. Yeorda istemeyerek de olsa barbarın bu haline acıyla bakıyordu. Bazen bütün gece uyumadan onun ateşini düşürmek için vücudunu ıslak bir bezle ıslatıyor ve başında bekliyordu; fakat karşılıksız sevgisiyle Nodaril'in 4 gündür uyumamış olduğunu görünce onu uyumaya ikna ediyordu. Nodaril nadiren uyuyup 1-2 saat sonra kabuslarla beraber kalkıyordu.
Utrik ve Estebin yolculuk boyunca bu durumu gizlice tartıştılar. Mask Cyric'in barbarı ele geçirmeye başladığıyla ilgili kafasında komplo teorileri üretirken. Estebin barbarın acılar içindeki korkunç halini zevkle izliyor bir yandan da Nodaril'in hüznüyle kalbi çarpılıyordu. Aynı kendisi gibi bu büyücü kadın da müthiş bir acı çekiyor olmalıydı... Bu acıyı kimse bilemezdi... gerçekten kalbiyle sevmemiş olan kimse bilemezdi... İçinden bir yandan sırf bu aşıklar mutlu olsun diye bir şeyler yapmayı geçirirken bir yandan kaybettiği çırağını, MASK'e olan sözünü ve ölen diğer lonca üyelerini düşündü. Ama artık lonca da yoktu... MASK de yoktu... O ne için savaşıyordu? Artık Estebin de bilmiyordu...
Wuroldar sürekli kuzeye ve Corin'in kalbine doğru ilerleyen gruba karşı komplo hazırlıklarındaydı. Kara Elf ormandaki eğitimli şahinlerden birine seslenip pençesine bir not iliştirdi. şahinin kulağına bir kelime fısıldayıp havaya fırlattı ve her ihtimale karşı uzaktan izlemeye devam etti.
Demilan mağarada bıkkın bir şekilde oturmuş talim yapan 2 çift drowu izliyordu. İçi sıkılmış, cinayet ve katliamı arzular bir şekilde beyninde eski anılarını canlandırıyordu. Mağaranın dışından gelen şahin çığlığıyla ister istemez irkildi ve kılıcının kabzasını kavradı. Talim yapan diğer hırsız drowlar ise şaşkınlıkla mağaranın girişine doğru karanlığı yaran gözleriyle baktılar... Bir şahin inanılmaz bir hızla uçarak Demilan'ın kaldırdığı sol koluna kondu. şahinin pençeleri sıkıca drowun derisine saplansa da Demilan aldırmadı ve kuşun ayağındaki notu alıp sağ eliyle açıp okumaya başladı:
"Demilan,
Adamlarınla dolunaydan sonraki 2. gece Runbar korusunun girişinde bir tuzak kur. Bu sefer gerçekten çok büyük bir balık oltamıza düşecek...
5 adam var fakat birini zehirimle ağır yaraladım. Aralarında bir de güçlü bir büyücü olduğunu tahmin ettiğim bir elf kadını var. Adamlarını uzun bir süre oyalayacaktır. Karanlık sizi kollasın.
Wuroldar"
Demilan gülümseyerek cebinden şahine bir et parçası çıkarıp verdi ve sol kolunu hızla yukarı doğru sallayınca şahin hızla havalanıp mağaradan çıktı ve karanlıkta ormanın içine yeniden daldı. Zehirlerinin işe yaraması onun hoşuna gitmiş gibiydi çünkü zehirin bir insan üzerindeki korkunçe tkilerini gözlemlemeyi çok seviyordu:
"Haydi beyler yine bize bir iş çıktı. Bu sefer yalnızca 5 kişi ile savaşacağız fakat baya dişlilermiş. Aralarında bir de elf kadını varmış"
Drowların arasında korkunç bir uğultu dolaştı ve yüzleri vahşi bir gülümsemeyle çarpılmıştı:
"Evet o da ödüllerimiz arasında olacaktır fakat güçlü bir büyücü olduğundan çok dikkatli olmalıyız. Bu sefer hata şansımız yok..."
Posted: Tue Sep 02, 2003 9:48 pm
by Raistlin
Utrik bir kez daha büyü sözlerini söyledi ve barbar'ın kızıl vücuduna baktı ve yaralarına dokundu:
"Hayır hayır hiç bişi yok hayır yok. Dışardan hiç bişi! İçeriden de hiç bişi yok. Zehir mehir yok burda. Hayır yok yok."
Corax homurdanarak Utrik'i geriye itti ve ayağa kalkmaya çalıştı. Artık kılıcına dayanarak yürüyebiliyordu ve kimseden de destek istemiyordu. Nodaril çok dayanıklıydı ve 3 gündür dev barbar'a destek olmuştu ama sanki Corax ondan biraz uzaklaşmış gibiydi. Yüzüne bir kez bile bakmıyor ifadesiz yüzüyle yalnızca ileriyi izliyor sanki geleceği görüyordu.
Yine de Nodaril umudunu yitirmedi. Shinta köyüne yalnızca bir günlük yolları kalmıştı ve Corax da yürümeye başlamıştı. Zehir değil de neyin bunu ona yaptığını tahmin edebiliyor ama inanmak istemiyordu. Artık elinden bile bırakmadığı kılıç sanki onun bir parçasıymış gibi elinden sarkıyordu. Kılıcı tutan elinin eklem yerleri sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. Kocaman kılıcı tek eliyle taşıyor ve kendisine destek olarak bile onu kullanıyordu. Ne düşündüğünü çok merak ediyordu...
Corax'ın gözleri artık yalnızca kan ve vahşet görüyordu. Sakatlar gibi pislikler gibi sürünmek zorunda kaldığını hissediyor öfkesi sonsuz oluyordu. Eski gücünden eser bile yoktu. Kılıcını bile kaldıramıyor ayakta dik bile yürüyemiyordu. Her an gözü aç kaldığı savaşların ve kanın sıçramasının görüntüleri ile doluyordu. Öyle bir nefret içinde büyüyordu ki eğer eski gücüne yeniden kavuşsa bir ejderhayı bile öldürebilirdi. Kılıç ona sesleniyor ve kendisine muhtaç olduğunu söylüyordu. Barbar elinden bırakamadığı ve bırakmaktan da korktuğu kılıcı ölümün kendisi gibi sıkıca kavramıştı. Kaslarındaki korkunç ağrıyı artık hissetmiyordu bile. Yalnızca ilerliyordu. Kılıcın ona söylediklerini yaptığının farkında bile değildi...
Wuroldar Runbar korusuna girdiklerinde dikkat çekmemek için geriden takibine devame diyordu. Demilan'ın hiç bir hata yapmayacağını biliyordu... Beraber çok iş yapmışlardı ve hiçbirinde yüzünü kara çıkarmamıştı. Yolculuk boyunca Yüksek Elf kadınını izlemekten ona sahip olmak için korkunç bir dürtü hissetmeye başlamıştı. şimdi diğer drowlara onu önerdiği için kendi kendine küfrediyor, yalanını çevirmek için türlü bahaneler uydurmaya çalışıyordu. Grup dolunay'ın ikinci gecesi Runbar korusunun içinde açık rahat bir alan bulup orada kamp kurdu.
Utrik ateşi yakıp yemek pişirirken Estebin de ona yardım ediyordu. Yeorda ve Nodaril de barbar ile ilgileniyorlardı fakat Corax ifadesiz bomboş ileri bakıyor ağzını açmıyordu. Gözleri sonsuz açılmıştı ve hiç bir kası oynamıyordu. Gözleri gece uyurken bile açık olduğundan kurumuş ve kan çanağına dönmüştü. Yeorda arada barbarın gözlerindeki tozu toprağı da temiz ıslak bir bezle siliyordu. Gece olduğunda herkes mthiş bir sessizlikle yemeklerini yiyordu. Nodaril Corax'ın ağzına bir kaç yudum çorba dökmeyi ve yutturmayı başarmıştı.
Wuroldar normal insanlara bir kuş sesi gibi gelen fakat yalnızca drowların anlayacağı sesleri duyunca emin oldu... tuzak kurulmuştu...
Bir anda rahatça çalıların arasından çıkıp kampa doğru yürümeye başladı... Normalde bu planlarında yoktu fakat Wuroldar elf'in ölmesini istemiyordu bu yüzden bir kere de olsa şansını deneyecekti...
Demilan ve adamları kaşlarını çatıp Wuroldar'dan bir işaret beklemeye başladılar 5 hırsızın hepsi zehirli oklarıyla bir başka hedefe nişan almıştı.
Wuroldar ilerlerken gruptakiler hemen silahlarını çektiler ve Estebin bağırdı:
"Selam yabancı. Dost musun düşman mı?"
"Sizin hayatınızı kurtarmaya geldim heralde bu durumda dostunuz oluyorum değil mi?"
Gruptakiler birbirleriyle bakıştı ve Nodaril hemen kara elfi tanıdı:
"Sen o ağaçtaki drowsun! Bu kadar gündür bizi mi izledin, hayatın bir kere kurtuldu yeniden mi riske atmaya geldin?"
"Ah güzel leydim, dediğim gibi ben sizin hayatınızı kurtaracağım. Etrafınızdaki korulukta saklanan on tane okçu var ve hepsinin size doğrultulmuş zehirli okları var... Sizinle bir anlaşma yapmaya geldim..."
dedi ve rahatça ateşin yanına oturdu.
Estebin kılıcını çekip Wuroldar'ın boğazına dayadı.
"Peki ya senin hayatını kim kurtaracak pislik!"
"A lütfen nazik ol şu anda hayatta olmanızın tek nedeni benim yoksa çoktan ölmüştünüz. Görüyorsunuz ya..." deyip bir ıslık çaldı ve koruluğun 4 tarafından ıslıklar yükseldi. Herkes tuzağa düşmüş olduğunu anladı. Etrafları sarılmıştı ve Drow gayet kendinden emin konuşuyordu:
"Evet sanırım artık rahatça anlaşabiliriz..."
"Peki ya senin boğazını şimdi şu anda kesmekten beni ne alıkoyabilir kara elf!" diye kükredi Estebin. Utrik heyecandan titriyor ve bir şeyler düşünmeye çalışıyordu. Yeorda methanetini korumaya çalışıyor ağaçlara ve etrafına bakınıyordu. Corax yerde hareketsiz oturmuş boş gözlerle önüne bakıyordu.
"Aaaaah hadi bunu yapamayacağını sen de biliyorsun yanımızda çok iyi clericler var ve boğazımı kessen bile beni iyileştirebilirler ama bu sizin delik deşik olmanızı engellemez yanılıyor muyum?" dedi Wuroldar...
Utrik bir anda söze daldı: "şartların nelerdir? Bizden ne istiorsun? Neden bizim hayatımızı kurtardın?"
"Sizden bütün değerli eşyalarınızı istiyorum daha fazlasını değil..." dedi ve büyücü elfe yine de bir bakış atmaktan kendini alamadı.
"Sen delirdin mi! Canımızı da al istersen! Bunlar bizim kadim emanetlerimiz onlardan ayrılamayız" diye kükredi Yeorda.
Wuroldar yeniden düşündü. Eğer elfi o alandan çekebilirse diğerlerini öldürmek zaten çobuk oyuncağıydı:
"O halde bana elfi verin yoksa hepiniz öleceksiniz" diye bağırdı Wuroldar.
Nodaril şok olmuştu Corax beynine ulaşayan mesajlardan sonra bu sesi duydu: "...bana elfi verin..."
Demilan saklandığı yerde sırıtmaktan kendini alamadı. Elbette yarasız olmalıydı...
Nodaril hiddetle çarpılmış yüzüyle Wuroldar'a baktı: "Bu ne cüret! Sen ki kara bir elf pisliği nasıl beni isteyebilirsin. Cehennemlik ruhunu al ve buradan yok ol yoksa sana bir büyücü sinirlenince neler yapabilir göstereceğim!"
Wuroldar sırıtışını bozmadan Nodaril'e baktı:
"Hepsinin ölmesini istiyorsun galiba hiç de bir yüksek elfe yakışan bir davranış değil..."
Corax'ın gözleri müthiş bir nefretle yeniden kanamaya başladı:
"...bana elfi verin..."
Corax 4 günün sonunda kılıcın sesine kulak verdi: "Bana ihtiyacın var"
Corax kararını verdi: "Bana son bir kez güç ver sonra ne istersen yapabilirsin"
"O kadın için bedenini bana vereceksin'"
"Al lanet olası beden senin olsun! Nodaril için, onu kurtarmak için "her" şeyimi veriririm!!! Bana güç ver ve ona bir zarar gelmesini engelle!!!"
Corax vücudunun korkunç bir güçle dolduğunu hissetti. Yavaşça ayağa kalktı ve kafatasını parçalayan boynuzlar'ın dışarı çıkmasının acısını hissetmedi bile.
"Sana bunu ödeteceğim kara elf! Lanetim seni alevler gibi yakacak!" diye bağırdı Nodaril...
Wuroldar gülümsemeye devam diyordu ki muhteşem güzellikteki yüksek elf'in arkasında ayağa kalkan 2.5 metrelik dev yaratığı gördü. Yüzü korkuyla çarpıldı ve ormana kaçmaya başladı. Utrik ise Estebin'in arkasına saklanıp olanları izliyordu. O anda fırlayan oklar habersiz hedefleri vurdu. Yeorda göğsüne saplanan zehirli okla sarsıldı ve koca half-orc acıyla yere diz çöktü. Utrik vücudundan beklenmeyecek bir hızla kenara sıçrayıp oktan kurtuldu. Estebin içinse oktan kaçmak çok zor olmamıştı...
Eskiden Corax diye anılan insan artık bir iblise dönüşmüştü. 2.5 metre boyundaki kara zırhlı iblise atılan ok çapıp sekti ve sırtından fırlayan kanatlar Nodaril'i çevreleyip ona bir kalkan olduğunda Nodaril'e hedeflenmiş ok da kara zırhlı kanatlardan sekip yere saplandı. Nodaril korkuyla arkasına dönerken mitrilden yapılmış ejderha ağızlı asasınına büyülü sözleri fısıldamış ve ejderha ağzını çığlık atar gibi açmıştı. Bu asa ona bakan her varlığı taşa dönüştürdüğü gibi Corax da Nodaril'i çevrelemiş kanatlarıyla taştan bir heykele dönüştü. Kara Elflerden biri büyü sözleri söyleyerek büyülü bir karanlıkla çevrili bir taşı grubun ortasına attı. Utrik, Estebin ve Yeorda karanlıkta sırt sırta verip ne yapacaklarını düşünürken Nodaril sonsuz bir karanlığın içinde taşa dönüşmüş Corax'ın kanatları arasında hapsolmuştu. Elleri büyü için kullandığı değişik nesnelere ulaşamıyorudu. Hapsolduğu taş kanatlardan kurtulmak için tek şansı onları yeniden canlandırmaktı. Ah bir avuç toprağı olsaydı... Nodaril hızlı düşünüp tüm gücüyle sağa sola sallanmaya başladı...
Utrik karanlığı kovup aydınlığı getirecek büyüsü okumaya başlarken, bunu anlayan Yeorda vücudundaki zehirden kurtulmak için yarasına dokunup Tanrısının adını fısıldadı: "Mieliki bana güç ver ve bu zehiri yok et..." Yeorda'nın kalbinden çıkan bir sıcaklık eline yayıldı oradan yarasına geçti. Yarasındaki tüm acı bir anda dinmişti... Estebin gizli büyülü güçlerini ya şimdi kullanacaktı ya da bir daha kullanamayacaktı... Önünde hallüsinasyondan bir duvar oluşturacak olan büyüyü yaptı...
Utrik'in yarattığı aydınlık karanlığı yendiğinde drowlar artık gördükleri hedeflerine oklarını bıraktılar. Utrik inanılmaz bir şekilde oklardan birini çaktırmadan tek eliyle yakaladı ve ilginç bir şeymiş gibi inceledi. Estebin son anda önündeki duvardan geçip yüzüne doğru gelen oku kılıcyla savuşturdu. Estebin ok atmış olan Wuroldar gözlerini kapamış yalnızca dinleyerek gelen büyü sözlerinin kaynağına nişan almıştı. Gözlerini kapamış seslere nişan alan drowlar'ın görüntüsü tüyler ürperticiydi... Yeorda ise dev kalkanıyla kendine bir duvar örmüştü ve 2 ok daha bu kalkana gümbürtüyle saplandı.
Nodaril üzerinden uçan okun vınlamasını duydu fakat taşa dönüşmüş iblisi yere düşürmeyi başardı. Eline bir parça toprak aldı ve sağ elinin işaret parmağındaki sivri bir mücevherle elini hafifçe çizip elini kanattı ve büyülü sözleri söyledi. Beyninde yanan sözler vücudundan yayılıp sağ elindeki kan ve sol elindeki toprakla birleşti ve taşa dönüşmüş iblis biçimindeki Corax bir anda vahşi bir çığlık atarak ete ve kemiğe büründü ve kendine geldi. Vücudu bu değişimden dolayı çok hasar almıştı ve her yanı kanıyordu, kanatlarını gerip havaya kaldırdı ve Nodaril serbest kalırken Corax'ın elindeki kılıçtan siyah bir enerjinin vücudundaki bütün yaraları anında iyileştirmesini izledi...
Posted: Tue Sep 02, 2003 10:44 pm
by Raistlin
İki buçuk metrelik siyah zırhlı dev iblis'in Corax'ı anımsatan tek yanı insanüstü kaslı vücudu elindeki kılıç ve şu anda kara alevlerle yanmakta olan kırmızı saçları ve sakallarıydı.
Corax kendinde olduğu bu son bir kaç dakikada kadim infernal dilinde Nodaril'le konuştu. Bu dil yalnızca cehennemin iblisleri tarafından kullanılan gizli özel bir dildi ve şeytanlardan başka kimse telaffuzunu tam olarak doğru yapamazdı. Fakar Corax en doğru telaffuz ile konuştu ve Nodaril bu lisanı daha önce incelemiş olduğundan ne dediğini anladı:
"Bize direnme, biz sizi kurtaracağız..."
Nodaril şok içerisindeydi ve Corax'ın onu gözle saptanamayacak bir hızla yakalayıp tek koluyla sarmasına engel olamadı. İblis yükselerek aynı hızla kendilerini savunmakta olan Utrik, Yeorda ve Estebin'in yanına uçarken tüm oklar zırhına çapıp geri uçuyordu. Drow hırsızlar daha önce hiç bu akdar korkmamışlardı belki de bu yüzden böyle bir dehşetle ve ölüm korkusuyla savaşıyorlardı. Kaçarlarsa saklanamayacaklarını biliyorlardı fakat oklarının iblisi hiç etkilemediğini de farkederken hepsi Wuroldar'a küfürler savuruyordu. Wuroldar ise ok bile atamayacak kadar şaşkın br anda kaçmaya başladı. Nefesi kesilene kadar ormanın derinliklerine doğru koştu.
Corax gruptakilerin yanına elinde Nodaril'i yakalamış uçarken hepsi korkudan ve şaşkınlıktan bakakalmıştı. Kanatlarını sonuna kadar gerip bütün grubu saran Corax draconic dilinde büyü sözleri söylemeye başlamıştı bile. Yeorda, Estebin, Utrik, Nodaril... hepsi korku ve dehşetle İblisin yanan suratına baktılar. Bu büyü o kadar kadimdi ki hiç biri ne olduğunu anlayacak yeteneğe ya da bilgiye sahip değildi. Corax sözleri bağıra çağıra söylerken oklar zırhında tangırdıyor konsantrasyonu asla bozulmuyordu. Birkaç saniye sonra herkes gece havasının serinliğinin yokolduğunu ve cehennem alevleri gibi bir sıcaklığın vücutlarını ter içinde bıraktığını farketti. Yerler sallanmaya başlarken drowlar birbirlerine endişeyle bakıp tüm hızlarıyla koşmaya başladılar... Ama artık çok geçti...
Korkunç bir sarsıntı yerkabuğunu parçalayıp alevlerin ve lavların dışarı fışkırmasına yol açtı ve gökten yağan alevler tüm ormanı bir anda ateşlere boğdu. Drowların ciğerlerindeki enfes dışarı emilirken vücutları korkunç bir acıyla kavruldu ve hepsi yayılan enerji dalgasıyla toza dönüştüler. Corax sözleri söyledikten sonra korkunç öfkesiyle alev aldı ve herkes kendini yanan bir iblisin kanatları altında yere çökmüş duruken bulmuştu.
Yerde açılan yarıklardan dışarı çığlıklar atarak fırlayan şeytanlar ve korkunç yaratıklar gitmeleri gereken Shinta köyüne doğru yola çıkmak için komutanlarının emirlerini bekliyorlardı... Corax kanatlarını açtığında cehennemi anımsataacak bir görüntü bütün koruluğa yayılmıştı yerden sülfürlü zehirli dumanlar püskürüyor lav ırmakları güneye doğru akıyordu. Ağaçlar kuruyarak yokolmuş bazıları ise hala alev alev yanıyordu. Havada uçuşan cehennem varlıkları müthiş bir vahşilikle ortaya çıkan insanlara baktılar. Corax ordusuna baktı ve kadim infernal dilinde son kez konuştu:
"Bunlara asla zarar gelmeyecek!" diyerek bir çığlık ve gırtlaktan bir böğürtü gibi görünen sözler söyledi. Bütün iblisler korkuyla başlarını eğdiler ve Corax Nodaril'e dönüp son sözünü söyledi: "Elveda, aşkım..."
Neghul'tar insanlığın kalbine vuracağı ilk darbe için hazırdı. Sonunda istediği vücudu ele geçirmiş domain'i hem kılıç hem de bu vücut olmuştu. Tanrılar'ın dünyaya gönderdikleri bir bağ ile o bölümde istedikleri her şeyi yapmaya özgür oldukları gibi artık Neghul'tar'da bu vücut ve kılıçla istediğini yapabilirdi. Korkunç lich Tanrı'ların onu kılıcın içine hapsedip yaptıkları bu laneti ancak kaybolmuş cehennem büyülerinin bilgisiyle ve yüzlerce şeytan lordla yaptığı bilgi alışveriiyle öğrenebilmişti. Artık özgürdü fakat hapsettiği Corax'ın ruhuna da hala sahip değildi. Corax hala bir tehditti ama bu tür "ufak" ayrıntıları sonra düşünmeliydi. Önünde yıkılacak bir kale, yağmalanacak bir şehir ve işlenecek yüzlerce cinayet vardı. Neghultar derinden korkunç sesiyle bir çığlık attı ve yalnızca Nodaril bu sözleri anlayabildi:
"İleri! Shinta'yı yıkın! Kord Tapınağına gidiyoruz!!!"
Bütün iblisler hızla havalanırken büyük bir süratle köye doğru geceyi kovan alevli vücutlarıyla uçmaya başladılar...
Wuroldar korkunç yaratıklar Shinta diye bilinen köye doğru uçtuklarını farketti. Çok ağır yaralanmıştı ve yüzünün yarısı yanmış kanıyordu. Hayatta kalmış olduğu için Lloth'a saygılarını sundu fakat arkadaşları için hiç bir üzüntü hissetmedi. Cehennem lejyonlarının uçarak geçişini bekledikten sonra saklandığı yerden çıktı ve belindeki tanrıların iyileştirme gücüyle kutsanmış büyülü iksirlerden iki tane içince bütün yaraları kapandı ve vücuduna bir dinginlik geldi...
Grup yokolmuş bir çölün ve cehennemin ortasında yalnız başına korku içinde bakakalmıştı... Yeorda ciddiyetle kalktı ve Mieliki'ye dualar etti:
"Tanrıçam... Biz bu korkunç varlığı buraya taşıyıp işini kolaylaştırmak için mi seçildik? Nasıl olur da bu korkunç yaratık ortaya çıkar ve cehennem'in yaratıklarını yanına çağırır? Gücünüze güvenim sonsuz ve sadakatim tam ama... Mieliki bize yol göster..."
Utrik kendisinin bir ilüzyonunu geride bırakmıştı ve son olayları Mieliki ile tartışmak için ayrılmıştı.
"Leydim?"
"Nedir bu lanet! Anlat bana! Nasıl olur da Tanrıların bir düşmanı bu kadar kuvevtlenir? şimdi ne yapacağız söyle bana!"
"Ah lütfen biraz methanet leydim. Cyric işlerini ilginç yöntemlerle halleder..."
"Cyric nereden çıktı? Bu karşımızdaki o değil yalnızca onun bir yaratığı Mask. Hatırla... Neghul'tar ismindeki bize meydan okuyan lich'i hatırla... Önce Vecna'ya vampir oalrak sonra Cyric'e lich oalrak hizmet eden bu avrlık şimdi cehennem ordularına bir iblis olarak hizmet ediyor! kararmış kalbi sonsuz kötülükle dolmuş. 2500 yıldır onu o silaha hapsettik ama şimdi yeniden ortaya çıkıyor... Uyan Mask... Cyric bile artık bizim yanımızda savaşacak..."
Mask korkunç bir şoka uğramıştı. Nasıl bu kadar kör olabilir ve nasıl böyle kandırılabilidi. Bir güç... bir şeyler onun görüşünü engellemişti. Kısa zamanda kendini toparladı:
"Leydim bu anlattıklarınızın bir kısmından haberdardım. Peki sizin öneriniz nedir? Diğer Tanrılarla görüşme fırsatınız oldu mu?"
"Kendini beğenmiş Kord kendi seçilmişinin canavarın kalbini yumuşatacağını söylüyor. Kendi oğlunu bile tanıyamayacak kadar ahmak! Oğlu yalnızca öc düşünüyor ve bu onun düşüşü olacak..."
"O halde bu konuyla benim gibi kişisel olarak mı ilgileneceksiniz?"
"şu anda bile kişisel olarak ilgileniyorum. Planelerde sürekli olacakları engellemenin yollarını arıyorum ve gücümü bunun için tüketiyorum. Avatar'larım hala araştırmalarını yapıyorlar fakat hiç bir şey yok... Bu yıkım engellenemez ama yavaşlatılabilir. Belki böylece zaman kazanabiliriz..."
"Peki yüksek müsaadenizle biz bu konuda ne yapabiliriz? Elf?"
"Evet o. En kısa zamanda oraya ulaşmalı yoksa canavarın kalbi asla ölüm ve yıkımdan başka bir şey göremeyecek. En azından Neghul'tar'ı yeni bir vücut bulmaya zorlayabiliriz..."
"Zekice bir plan. Fakat büyücünün kalbi kırıldı. Sizce duyguları da kırılmış mıdır?"
"Hayır senin bildiğinden daha çok şey biliyorum. Bu işe yaramazsa başka hiç bir şey işe yaramaz. Diğer tanrılar da size yardım edecektir..."
ve Mask gölgelere dönüşerek bu alemden ayrıldı...
Karar Günü
Posted: Wed Sep 03, 2003 9:14 pm
by Overseer
Siyah adamantitten yapılmış infernal dilde rünlerin kazılı olduğu dev aynanın önünde bu sefer hırslı görünümlü genç bir dişi büyücü vardı. Dişinin gözlerindeki çılgınlık derinlere vardıkça devam ediyor ve ediyordu. Bir ölümlünün kaldırabileceği sınırsızlığın ötesine dek. Gizli Asa"nın Büyücüleri"nde ölen liderin boşluğundaki kargaşadan güzel bir şekilde yararlanmış delicesine cüretkar hamleler ile diğerlerini kendi buyruğuna girmeye zorlamıştı.
Bu çılgınlık genç büyücü Morandisame Meriyuda de Tarappirivor"un aynanın karşısına geçmesiyle kendini katlamış görüntüsü bile bir ölümlünün hayatını değiştiren bu varlığın önüne çıkarmıştı. O"nun Morandisame üzerindeki etkisi bu sefer bir önde geleninde olduğu gibi yaşlanma değil çıldırmaydı. Yapması gerekecekler için uygun bir etki. Genç büyücünün arkasında aynaya yüzü dönük orta yaşlarında saçlarının çoğu dökülmüş kalanları ise terden sırılsıklam olmuş şişmanca bir adam duruyor, titremesine engel olmaya çalışıyordu.
Ayna onları çağırmıştı. İkisi de aynanın önüne geldikten bir süre sonra aynanın ortasında karanlık girdaplar dönmeye başladı, girdaplar ateşsi bir kırmızılığa çaldı ve görüntünün yavaş yavaş belirginleşmesiyle O gözüktü. Yanındaki Zarthel"in elindeki asasını düşürmesiyle Morandisame çılgıncasına bir kahkaha atmaya başladı. Zarthel korkusundan ne yapacağını şaşırmış bir halde ne yaptığını bilemeyerek ve gözünü aynadan ayıramayarak elini asasının olduğunu tahmin ettiği yere doğru yönelterek eğilmeye çalıştı. Vücudunun kaskatı kesildiğini ve ayağının da yere basmadığını tam o zaman fark etti. Kahkahanın sesi duruldu ve yerini bir delicesine zevk alan bir bakışa ve sadistçe bir sırıtmaya bıraktı.
O konuştu:
"Karar günü geldi. Karar verildi, Kehanetin seçilmişi kaosun kalbine gidecek. Diyarlarda yaşanan kargaşa yerini kaosun sonsuz kucaklamasına bırakacak. 2500 yıldır beklediğimiz ve geleceğini yıllar öncesinden gördüğümüz Neghkul"tar geri döndü. Neghkul"tar"ın dönüşü diyarın geleceğinde kazılıydı. Silinemez bir yazıyla."
Kulakların duyduğu ses bir an durakladı. Her iki büyücü de gözlerin ta içlerine işlediğini hissediyor, beyinlerini kasıp kavuran bir güçle kafalarına yerleştirilen sözleri duyuyorlardı:
"Yıkımın gelişi engellenemez. Ama hızlandırılabilir."
Gözleri kan çanağına dönmesine ve kulaklarından kan akmasına rağmen söylenen sözleri beyinlerinin dışında bir yerde hissetmekten memnun oldular:
"Onu ilahların durduramayacağını kehanet yazıyordu. Güçlerinin yüksekliği ile kibirlerinin gözlerini kör etmesine izin veren tanrılar kehanetin kaçınılmazlığını anlamamakta direnecek. Kehanet başka pek çok öngörüde de bulunuyordu. Neghkul"tar"ın kaderindeki lanet kendi şifasını dibinde taşımaktı, öyle oldu. Neghkul"tar"ı alaşağı edecek bir silah mevcut. Aynı zamanda onu tüm diğer güçlerden koruyabilecek bir kalkan. Bundan haberinin olmaması ise bir zaaf."
"Sizi buraya bizim diyarlara yeniden ayak basacağımız günü getirecek ritüelin son aşamasını bildirmek için çağırdık."
Aynada yanmış bir ormanın içinde çevresine bakınmakta olan Nodaril"in yüzü gözükür.
"Ritüelin gerçekleşeceği yere bu kadim güçlerle donanmış kapıyı "aynayı- götürün. O elfi bulun. Onu ritüelin odasına getirin ve bana kanını sunun. Aynanın olukları kanla dolduğunda mühür kırılacak ve bizim yeniden varoluş düzlemine ayak basacağımız tarihi ana tanıklık edeceksiniz."
Morandisame hiç düşünmeksizin belindeki bir hançerle sol kolunu keserek kanını aynaya sunarken ihtirasla konuşuyordu: "Benim kanımı alın tüm karanlığın, ölümün ve kaosun lordu! Sadık hizmetkarınızınkini alın!". Koluna giren bir kramp ile akan kan kendi vücudunu yakmaya başladı Kolunun dirsekten aşağısı kısa sürede tamamen karardı.
O, sunulan kana cevabını verdi: "Senin kirlenmiş kanın değil mührü kırıp bizi çıkartmak, senin sefil varlığına bile bir katkı sağlamaz. Tamamen saf ve ölümlü olmayan hiçbir kan bu mührü kıramaz."
Arkada hala havada asılı duran Zarthel tüm korkusuna rağmen kendisini zorlayarak titreyen çatallaşmış sesiyle konuştu: "Gelip varlığınızla bizi şereflendirince"" Ağzının kuruduğunu hissetti, kalbi dışarıya fırlayacak gibiydi "bu diyarlar üzerindeki planınız nedir ey en yüce olan."
Saygılı konuşmasının bir cevap alma yolunda hiçbir katkısı olmamıştı: "Sefil bir ölümlü bizim planlarımızı sorgulayamaz."
Zarthel vücudundaki tüm damarlar derisinin yüzünde gözükürken ve vücudunda inanılmaz bir gerilim hissederken korku içinde feryatlar atıyordu. Yanındaki Morandisame kendi kolundaki acıyla beraber tutulduğu kahkaha kriziyle buna eşlik ediyordu. Zarthel"in vücudundaki damarlardan kan sızmaya başlarken etinin de saydamsılaşmaya başladığını hissetti. Eti dışarıya doğru inanılmaz bir basınç gösterirken nerdeyse odadaki hiç bir şey saydamsılıktan gözükmüyor ve bağırış ve gülüşlerin karışımıyla duyulmuyordu. Vücudundaki etler baskıya dayanamayaıp dışarıya doğru patladı ve organları odanın etrafına saçıldığında Morandisame kahkahanın doruklarındaydı. Bir an sonra Zarthel ölmeden önce durduğu yerde hala canlı durduğunu fark etti. Sonsuz acının dinmesi ve hala yaşıyor olduğuna binlerce kez şükredebilirdi ama bunun için doğru zaman ve doğru yer değildi. Bu karmaşada odanın içinde fark edilmediğini zanneden bir hırsızın saydamsılaştığı sıra odanın duvarının içine girip içeride hapsolarak feci bir şekilde can verdiğini kimse fark etmemişti.
"Görevini yap fani ve hatanın cezasını unutma. Öleceksin muhakkak. Bunun bizim elimizden olmasını tercih etmeyeceksin. Git ve o elfi getirirken öl. Yanındaki diğer büyücüler onu buraya getirebilecektir."
Kor alevle yanan gözler Morandisame"ye çevrildi, kahkaha krizi bakışla beraber aniden sonlandı: "En iyilerini seç. Nodaril diye nitelendirilen kutsanmış kana sahip elfi diğerlerinin yanından uzaklaştırarak başka bir düzleme çağırırken sen burada kalacaksın. şu sefil büyücüyü ve seçtiklerini elfi getirmeleri için yolla."
Morandisame hevesle söylenenleri yapmak için kıpırdandı: "Ben de onu buraya sürükleyenlerden olamaz mıyım? Acısını seyredenlerin arasında?"
"Senin kaderin mührün kırılışını görmek. Seni çok daha özel bir an için düşünüyoruz. Kaosun kendisi seni ödüllendirecek."
"Kaosun kalbi diyarı saracak."
Aynadaki görüntü aniden silindi ve odadakiler vücutlarının kaldırabileceği son aşamayı geçmiş olmanın verdiği bitkinlikle aynı anda bayıldılar.
Posted: Tue Sep 30, 2003 5:35 am
by MASK
O gecenin geç saatlerinde Estebin Utrik e ne yapacağız diye sordu..
Utrikse tanrımla görüştüm diye cevap verdi. Öözüm kız o kız
barbarı o kız durdurur... sadece Estebin nefretle kasıldı...
Aklına elf kızı geldikçe daha fazla nefret ediyordu...
Naapacağız diye sordu. Utrik barbarın onu acı çekerken görmesi
lazım çoook acı çekerken kendi müttefiklerince çektirilen bir
acı... Ve eğer bunu görürse.. Estebin güldü yeniden kendine
gelebilir değil mi??? O bedenini kaybetti.. Öook güçlü bir
yaratık onu ele geçirdi. Büyük bir savaş başlayacak eğer
durduramazsak tanrıların bile çaresiz kalacağı bir savaş...
Estebin güldü bunlar onun için önemsizdi Sanırım kıza
gerçekten acı çektirirsek daha etkileyici olur değil mi??? Utrik
başını salladı. Öylese dedi estebin hadi diyarları kurtaralım
Yarın dedi Utrik Herkes yorgun KORD TAPINAğI direnecektir ve biz
zamanında yetişeceğiz. Öyleyse yatalım dedi Estebin ve uzun
zamandır yaşadığı en rahat uykuya daldı.
Mask o gece mielikiyi bir defa daha ziyaret etti.
Basamaklardaki tanrıça yorgundu. Tüm bunlar dedi mielliki çok daha
büyük bir düşmanın gelişinin habercisi.. O lich i yok etmeliyiz.
İki gücün ittifakına karşı şansımız kalmaz.
Leydim bir yol var eğer o barbar kızın zarar gördüğünü
anlarsa.. Örneğin kolunun kırdığını veya gözünü
çıkarttığını aslında yüzünde baştan aşağı bir çizik de
iş görür dedi Mask
O zaman lich barbarla anlaşır.. Yoksa kişisel intikam peşinde
misin Mask şimdi bile mi bizi bekleyeni görmüyor musun?? dedi
mielliki
Hayır leydim eğer düşmanlarının bunu yaptığını görürse o
lichin yaptığını...
Hayır dedi mielliki buna izin veremem..
Asıl siz şimdi değerlerinizi fazla önemsiyorsunuz unutmayın riske
atılamayacak bir dünya var yok olacak...
Mielliki çok uzun bir süre çaresizce sustu gözlerinde Maskın
planını nefretle karşıladığı belli oluyordu.. Ama sonra
başını eğdi... Haklısın sanırım başka çare yok.. Mask ın bu
hasarı kalıcı vereceğini de biliyordu. Ve o bunu düzeltemezdi. Ne
kadar tanrılara yardımcı da olsa Azuth tarikatindeki nodaril savaş
yaralarının acısını çekmenin erdemini biliyordu... Bu Azuthun en
önemli öğretilerindendi. Asıl acı çeken barbar olacaktı...
Maskın sözleri ile düşüncesinden sıyrıldı.. Öyleyse leydim..
Onları kord tapınağına götür Mask.
Daha doğrusu bizi tapınağa sizin hizmetkarınızın götürmesi
daha doğru olur sanırım...
Bir süre sessizlik oldu mieliki Maskın zekasını taktir etti lider rolu oynamayıp kendini belli etmek istemiyordu hırsızların tanrısı..
Yeordayı ziyaret edeceğim Mask dedi tanrıça ve sonra diğer tanrılarla konuşacağım. Eğer savaş
başlarsa hepsinin müttefikliğine ihtiyaç duyacağız... Tabii
kaçı tehlikeyi ciddiye alacak bilmem...
Sanırım leydim azuth la başlamanız daha güzel olur Öünkü...
Mieliki sözü tamamladı onun kızı ikna etmesi daha iyi olur değil
mi??? Peki Mask yapacağım... İçini çekti bu savaş bizi ne hale
getirdi...
Mask gülümsedi daha başlamadan öyleyse başlamamasını umalım..
Mielliki beni tapınakta olacağım dedi ve eğer senin planın işe
yaramazsa sanırım bilmiyorum bize katılan olur mu ama en azından
ikimiz o lich i yok etmeliyiz...
Mask gülümsedi tabii leydim kendinize dikkat edin savaşta
ihtiyacınız olacak dedi ve basamaklardan ayrıldı.. Mielliki uzun
süre Maskın ihanetinin olası olup olmadığını düşündü hayır
o da gelecek gücün tüm tanrıları ve canlıları yok edip herşeyi
baştan kurmak istediğini biliyordu acının ve şeytanlığın hakim
olduğu bir düzen.. Ne kadar hırsızların tanrısı olsa da buna
Mask da karşı idi... Ve ikisi de özellikle Mask bir yenilgi
durumunda rahatça geri çekilirdi Mask da olanları durdurmak için
bu fırsatı kullanacaktı...
O gece herkes yattıktan sonra yeorda tanrıçasına bir defa daha
daha seslendi bize yol gösterdiye bir anda uzaktan bir fısıltı
duydu burdayım yeorda diye.. Öekinerek ilerledi ses artıyordu. Bir
anda farketti daha dikkatle baktıkça güzelliği daha artıyordu..
Bir kadının klasik güzelliğinden çok ormanın herşeyini
birleştiren bir güzellik.. Görevini yerine getirdin yeorda benim
taktirimi kazandın.. Ama dedi yeorda o kaçtı negultar... Ona
ulaşacaksınız kord tapınağı direnecek.. Ama oraya iki gün içinde ulaşmalısınız...
Peki nasıl nasıl kazanacağız dedi yeorda böyle bir güce karşı... Bu büyük bir savaş yeorda çok büyük ama kazanacağız... Yapılacak olanı TAPINAKTA
keşfedeceksin yeorda... dedi mieliki Yeorda'nın tereddütünü görünce ekledi görev bitinceye kadar bu yanında olsun yeorda bir anda tanrıçanın elinde beliren kılıcı gördü hornblade tanrıçanın kılıcı Bir müride verilen en büyük onur.. Tanrıçam dedi yeorda bunu kullan... İhtiyacın olacak... Sonra bir ışık parladı yeordanın gözleri kamaştı.. Tekrar kendine geldiğinde sabahtı... Beline baktı ve kılıcı gördü.. Ve sağol tanrıçam dedi.. Sonra herkese kalkın kalkın diye bağırdı.. Kalkan kahramanlar onun kendine güveninin çok daha sağlamlaştığını farkettiler.. Nodaril bu değişikliğin nedenini merak ederek ne oldu diye sordu... Yeorda kord tapınağına gidiyoruz dedi hemen hazırlanalım...
Posted: Fri Oct 10, 2003 2:35 am
by Raistlin
Yeorda hornblade'e dokunduğunda içine dolan ilahi güç ve huzuru hissederek tanrısının simgesini sevgiyle kavradı... Nodaril, Utrik ve Estebin hiçliğin ortasında duran dev half-orc'a bakmaya devam ederken Yeorda kılıcını bıraktı ve cüppesinden gümüş tozu çıkartıp bir daire halinde yere serpti. Dairenin içine tam merkezine girdi ve büyü sözlerini söylemeye başladı... Gruptakiler hiç bir uyarı olmaksızın bu çemberin içine girmeleri gerektiğini anladılar ve Yeorda kalın fakat melodik sesiyle coşkuyla büyünün sözlerini söyledi.
Tek elini avucu yukarı gelecek şekilde havaya kaldırdığında kara bulutların arasındaki bir açıklıktan şafağın ilk ışıkları üzerine düştü... Kara kırmızı ışık Yeorda'nın üzerinden beyaz bir ışımayla etrafa yayılırken gümüş tozlarının içindekiler mekan ve zamanın etraflarında değiştiğini farkettiler... Bulanıklaşan görüntü sonunda bir karanlığa dönüşürken ayakta durmalarına rağmen ayaklarının altında hiç bir hissetmediklerini farkettiler. Bu garip boyutsuzlukla dengelerini yitirirken midelerinin hafif bulandığını ve başlarının biraz döndüğünü hissettiler... Birkaç saniye mi geçmişti yoksa bir kaç gün mü bilemiyorlardı. Yalnızca half-orc'un boğuk duaları kulaklarına arada doluyordu... Zihinlerinin bulanıklığı geçtiğinde kendilerini karanlık bir sokakta buldular...
Estebin bir kedinin karanlıktan fırlayıp yandaki evin damına zıplaması karşısında şiddetle irkildi. Nodaril sorgulayan gözlerle Yeorda'ya baktı. Yeorda sakince konuşuyordu:
"Shinta'da Kord tapınağında olmalıyız... Ya da oraya yakın bir ara sokakta..."
Utrik şaşkınlıkla etrafına baktı... Bulutların ve güneşin durumuna bakınca korkuyla sarsıldı:
"Hayır olamaz! Bu nasıl olur?" gnome'un yüzünden korkunç bir şaşkınlık ve korku okunuyordu. Estebin gerginlik içerisindeki gnome'un yanına eğilip ona baktı:
"Nedir ne oldu Utrik? " diye omzuna hafifçe dokundu.
Gnome ağzını sonuna kadar açmış gözleri sanki duvarların, taşların arakasını görüyormuş gibi hiçliğe bakıyordu. Estebin bu sefer şiddetle gnome'u sarstı ve son etki olarak suratına bir tokat attı. Utrik'in gözbebekleri yavaşça büyüde ve kafasını sarsıp kendine geldi...
"Çok geç kaldık..."
Nodaril de aynı büyülü sözleri söyleyip gnome'un baktığı yöne baktı... Surlar çoktan yıkılmış cesetler tüm sokakları kaplamıştı... İblis ordulari onlerine gelen her eve girmeye devame diyor ve binlerce insanin yasadigi sehirdeki her canliyi teker teker katlediyordu... Goruntulerin korkunclugu karsisinda Nodaril hüzne boğulmuştu... Fakat bu korkunç katliamı durduracaktı... İÖinde yükselen öfkeyi ve güçlü kanının ona verdiği cesareti içinde hissetti.
Yüksek Elf göklerden mavi gözlerini göklere çevirip Azuth'a dua etti ve dudaklarından yalnızca bir cümle döküldü... "Azuth... bilgeliğinle beni kutsa..."
Posted: Fri Oct 10, 2003 3:14 am
by Raistlin
Utrik nefretle sarsıldı ve titredi:
"Kahretsin Tanrılar! şimdi bunu nasıl durdurmamı bekliyorsunuz ben ne yapabilirim artık? Lanet olsun hepinize... Ama ben ne yapacağımı biliyorum..." diye kendi kendine öfkeyle konuşmaya başladı...
Estebin şaşkınlıkla Utrik'e bu ilk kez açığa vurduğu öfkesini görüyordu... Yeorda gözlerini kapatıp Tanrısına son dualarını ederken, Nodaril de gözleri göklerde Tanrısına dualar ediyor ve ucunda ejderha kafası şekli olan mitril asasına doğru düşen ışık göz kamaştırıyordu... Estebin son kez Utrik'e baktı ve karanlık gözlerini gördü... Utrik yalnızca bir ilüzyondu ve onun içindeki gerçeği görmek Estebin'in nefesini kesti. Kalbi o kadar hızlı atıyorduki nefes bile alamaz hale gelmişti, kulağında korkunç fısıltılı bir ses yankılanıyordu...
"Estebin... kalbinden tüm şüphelerini sil artık... Seni yıllardır korudum ve hayatta olmanın en önemli sebebi benim sana bakmamdı. şimdi geri ödeme zamanı..." Ses sanki her noktadan geliyordu... Estebin artık maddesel düzlemde olmadığını farketti... Korkuyla çığlık çığlığa bağırdı:
"Hayır! Olmaz! Ruhumu sana veremem MASK! Lütfen bana acı... Kuluna acı MASK!" diye karanlıkların içinde yalvarmaya devam ederken bilincini yitirdi...
Utrik yok olmuştu ve Estebin'in vücudu şiddetle sarsıldı... Göz kapaklarını yavaşça açtığında efsunlu gorunmez bir isik dalgasi gozlerinin baktigi yerleri aydinlatti... MASK yeni olumlu vucudunun icinde kendini cevik ve guclu hissediyordu... Eger bu savastan canli cikarsa nasil olsa avatar formu Utrik'e yeniden donusebilirdi ama Estebin'in vucudunu rahatca harcayabilirdi... Naisl olsa onun yeteneginde baska insanlar yetistirmek mumkundu... Ustelik ironic bir sekilde Neghultar durdurulabilirse bunu basarmis olan Estebin olacakti... Ne kadar buyuk bir kahramanlik bu kadar ufak bir insan icin diye dusundu ve yuzunde karanlik bir gülümseme belirdi...
Yeorda ve Nodaril Tanrıları'nın güçleriyle dolan ruhları ve cesaretleriyle kararlı bir şekilde Estebin'e baktılar... Estebin kara bulutlarla kaplanmis kirmizi simseklerin caktigi gokyüzünün altinda kara bir gölge gibi duruyordu... Pelerinini ağzının üzerine çekti ve kukuletasını indirdi. Artık karanlıkta gözleri bile görünmüyordu:
"Beni izleyin..."
Nodaril elinin bir hareketiyle Estebin'i durdurdu... Karanlık atmosferde kolayca dikkat çeken giysileri rüzgarda sakince yalpalarken büyünün kadim dili Draconic melodik sesiyle vücudunu ve kanını yakarak dışarı aktı... Nodaril hayatında hiç bu kadar kuvvetli hissetmemişti ve bu gücün coşkusuna kapılmamak için büyük bir zihinsel güç harcıyordu... Sonunda sağ yüzük parmağıyla bir çember çizdi ve gözlerini kör etmekle tehdit eden Azuth'un muhteşem gücü maddesel düzlemde varoldu... Bir anda düşüncelerinde canlandırdığı büyü çok daha güçlü bir şekilde hayata gelmişti... Yeorda, Estebin ve Nodaril etraflarındaki bütün hareketlerin yavaşladığını ve büyünün gücüyle dış gözlere karşı görünmez olduklarını farkettiler... Yeorda'nın yüksek büyü bilgisi bile bu büyüyü tanımlamakta yetersiz kalmıştı... Estebin'in sakladığı suratında bir gülümseme oluştuysada umursamadan ilerlemeye başladı... Arka sokaklarda yürürken Yeorda'nın bile zırhınının tanrgırtısı duyulmuyordu ve hepsi bir rüyadaymış gibi etraflarındaki herşeyi çok yavaş görüyorlardı... İşte orada bir sinke uçuyordu ve kanat çırpışları sayılıyordu işte bir kedi damdan atlıyordu ama düşmeden önce ona yetişmek mümkündü sanki...
Nodaril müthiş büyüyü ona bahşeden Azuth'un sembolünü ellerinde sıkıca kavradı: "Teşekkür ederim... Son saniyeye kadar benimle ol Bilgeliğin Babası, sana layık olmaya çalışacağım..."
Posted: Fri Oct 10, 2003 3:51 am
by Raistlin
Dev iblisler şehiri yakıp yıkmaya insanları acımasızca katletmeye devam ederken komutanlarını öldürmek amacıyla Kord'un tapınağına ilerleyen cesaretleri iblislerden daha büyük bir yüksek elf büyücüsü bir half-orc clerici ve bir insan hırsız-ajanı farketmediler... Nodaril, Yeorda ve Estebin etraflarındaki korkunç sahneleri sineye çekmek zorunda kaldılar. Hiç bir insanın dünya üzerinde yaşamaması gereken bir katliam Shinta şehrini kasıp kavuruyordu. Normalde etraflarında olan bitene göz atmaya kalkışacak herhangi bir normal ölümlü korkudan delirebilirdi.
Ama üç kahraman ya ellerinden bir gelemeyeceğini düşündüklerinden ya da bu korkunç şeyi kökünden dünyadan silmek için Kord Tapınağına kararlılıkla ilerlediler... Sokaklar yüzlerce asker vücudunun kalıntılarıyla kirlemişti. Sonunda tapınağa vardılar ve havada etrafında uçuşan iblislerin tapınağa dokunduklarında ellerini şimşeklerin çakıp etleri yaktığını farkettiler... Tapınağa girmeye yeltenmiş bir kaç iblisin kavrulmuş vücutları merdivenlerde erimiş bir şekilde uzanıyordu... Fakat tapınağın kapıları parçalanmıştı ve kapıda da bir çok parıltılı zırh kalıntııs görünüyordu...
Nodaril bir an durakladı ve göz bebekleri bir anda küçüldü... Hızla tapınağa doğru yürümeye başladı... Yeorda ve Estebin daha ihtiyatlı bir biçimde arkasından onu takip ediyorlardı... Tapınağa girdiklerinde içeriden gelen kılıçların çarpışma seslerinin yerleri inlettiğini tapınağı derinden sarstığını farkettiler... Savaşanların kudreti sanki dünyayı sarsıyordu...
Estebin önündeki elf'e bir kez daha baktı... Onu öldürünce Corax da öfkeden kuduracak Neghultar'ı yenmek için belki o zaman bir şansları olacaktı... Ama en çok Corax'a çektireceği acının düşüncesiyle ölümsüz sonsuz zihni zevkle çarpıldı... Öünkü Neghultar aradan çıktıktan sonra Corax da delirmiş haliyle hiç bir tehdit oluşturmayacaktı... Büyük ihtimalle kendini öldürürdü ya da rahatça öldürülürdü... Zavallı ölümlüler ne kadar da ahmaklardı...
Nodaril içeri girdi ve yerlerde serili yüzlerce din savaşçısı paladin'in korkunç pençelerle parçalanmış vücutlarına hiç bakmadan tapınağın içinde ilerledi... Ana hole girerken kılıçların çarpışma sesleri neredeyse onu sağır edecekti...
Neghultar ile Veraka tam 1 saattir durmadan çarpışıyordu... Siyah zırhlarla kaplı 2,5 metrelik dev kırmızı iblisin gözlerinden alevler püskürüyor boynuzlarından insan eti parçaları sarkıyordu... Pençeleri insanları katletmekten kanlar içerisindeydi ve nefes nefese elindeki 1,7 metrelik kara bir çelikten yapılmış kurukafa sembolleriyle süslü siyah dumanlı bir aura yayan kılıcıyla savaşmaya devam ediyordu. Lord Veraka ise sarı saçları kılıçların çarpışma anında darbelerin rüzgarıyla uçuşurken mitrilden yapılmış gümüş süslerle dolu zırhının içerisinde elinde hiç bir insanın kaldıramayacağı büyüklükte ve ağırlıkta gözüken içinde yıldırımlar çakan yıldızlar gibi parlayan dev bir kılıçla savaşıyordu... Mavi, menekşe ve mor arasında değişen renkli gözleri öfkesiyle kızarıyor ya da umutsuzluğuyla beyazlaşıyordu...
İnsanlığın mutlak kurtarıcısı, Tanrılara meydan okuyacak kadar küstahlaşmış iblis Neghultar karşısında en güçlü büyülerini kullanmış fakat Neghultar'ın elinde tuttuğu kara kılıç bütün yaralarını saniyeler içinde yeniden kapatmıştı... Veraka'nın ne kadar denese de iblisi güçle yenmenin mümkün olmadığını anlaması zor olmamıştı. Üzerindeki korkunç zırha vurmaya kalktığında iblis zırhından fırlamış yüzlerce sivri uç ve diken sayesinde kıvrak vücudunu da kullanarak neredeyse Lord Veraka'nın kılıcı "Yıldız mücevheri"ni elinden düşürmesine yol açacak hamleler yapmıştı. 400 yıllık varoluşunda hiç bu kadar güçlü bir savaşçı ile karşılaşmamıştı ve öleceğini çok iyi biliyordu... En güçlü savaşçılarının bu iblisin karşısında sanieyler içerisinde korkunç bir şekilde katledilmesini ve vücutlarındaki tüm kanın emilip kurumuş vücutlarının çöp gibi yere atılmasına şahit olmuştu... Babasının sözlerini anlamıştı ama artık çok geçti. Meditasyondan uyandığı ve mutlak huzur içinde depoladığı gücü içinde hissettiği saniyeleri yeniden aklına getirdi...
Posted: Fri Oct 10, 2003 4:43 am
by Raistlin
Neghultar'ın şehrin surlarını en korkunç ve karanlık büyülerinden biriyle yıkması kolay olmuştu... Üzerlerine yağan catapult ve ballista atışlarını tehdit olarak bile görmemişti... 200 iblislik dev ordu ateş ve yokoluş içinde kavrulan ön kapıya saldırıp gözcü kulelerindeki ve surların savunma bölümlerindeki korkudan donakalmış askerleri acımasızca öldürdüler... Neghultar ordusuyla yakıp yıkarak Kord tapınağaına varmak için büyük bir büyü gücü fakat çok az fiziksel güç sarfetmişti... Biliyordu ki Kord Tapınağı'nın içerisindeyken onun tanrısal güçlerinden hiçbiri kullanılamayacaktı. Tapınaklar Tanrıların maddesel düzlemde en çok güçlü olduğu yerlerdi ve bir Tanrı izin vermediği hiç bir Tanrının kendi tapınağında büyü güçlerini kullanmasına izin vermezdi...
Bu gerçeği bilmeyen bir çok kara cleric, iyiliğin gücünü temsil eden tapınaklara yaptıkları sabotajların etkisiz kalması gerçeğiyle yüzleşmişti... Kord tapınağına da bu tarz girişimlerde daha önce bulunulmuştu fakat Kord methanetiyle bilinen bir Tanrı değildi... Öfkesiyle kendi benliğine saldıran her varlığı şiddetle cezalandırmıştı... Bu yüzden Neghultar'ın iblis ordusundan hiç bir varlık Tapınağa dokunmaya bile kalkıştığından korkunç bir güçle çarpılmış, girmeye kalkanlar ise Kord tarafından kavrulmuştu... Neghultar ise maddesel düzlemde Kord'un tapınağında zarar görmekten korkmayacak kadar güçlü bir varlıktı... Fiziksel bir şekle... bir kılıca hapsedilip Tanrıların düzleminden sürüldükten sonra ona zarar verebilecek tek şey ancak başka bir maddesel varlık olabilirdi.
Neghultar iblislerine şehri yoketmeleri emrini verip tapınağa girdi ve tüm Tanrısal güçlerinin Tapınakta yokolduğunu farketti. Öfkeyle korkunç iblis dili Infernal'da küfürler savurdu ve üzerine saldıran tapınak koruyucularını ve paladinleri zorlanmadan parçalarına ayırdı ve bazılarını sırf katliamın zevki için çığlıklar attırarak pençeleriyle parçalayıp canlı canlı yedi... Yüzünde öfkeyle tapınağın ana holüne girdiğinde kubbeden akan ışıkla yıkanmakta olan Lord Veraka'yla yüzleşti... Okuduğu kitaplarda Veraka'nın nasıl biri olacağı hakkında yüzlerce şey okumuştu ve düşmanını çok iyi biliyordu...
Neghultar Tapınağa insanlığı yoketmesini sağlayacak çok önemli bir mücevheri almak amacıyla gelmişti. Bu muhteşem mücevheri kalbiyle sonsuza dek savunacak bir adam vardı. Savaş ve Güç Tanrısı Kord'un seçilmişi ve İnsanlığın Mutlak Kurtarıcısı müthiş güçlere sahip bir varlık olarak omenlerde, efsanelerde ve kehanetlerde geçiyordu. Kehanete göre bu koruyucu kalbinde insanlığın saflığını taşıyordu ve Neghultar'ın sözler verip kılıçtan kendisini kurtarması için yalvardığı güçler bu mücevherin gelişleri için gerekli olduğunu ona söylediler ve özgürlüğü karşısında ondan bunu istediler... Neghultar bile bu korkunç güçleri kızdırmaya ya da bu kadar büyük bir düşman edinmeye cüret edemezdi... Amacıyla arasında yalnızca bu zayıf savaşçı duruyordu...
Lord Veraka iblisin geldiği yöne bakmadan tepesindeki ulu ışığa gözlerini dikmiş bakıyordu:
"400 yıldır bu dünyayı dolaştım ve seni durdurmanın bir yolunu aradım lich..." yakışıklı hatlarında yine ufak bir hüzün saklıydı, öfke ya da duygu taşımıyordu...
"Ben binlerce yıldır bu anın gelmesi için varoldum aydınlık pislik... Ve karşımda bulduğum şeye bak?" derken yavaş yavaş paladin'e doğru yaklaşıyordu. Yürürken ayaklarındaki siyah dev tırnaklar kıvılcımlar eşliğinde yedeki mermer kalın çizikler bırakıyordu. Müthiş derecede geniş omuzları ve kuyruğu duvar sutunlarını parçalarken tırnaklarıyla öfkesini bastırmak için kendi göğsüne çizikler atıyordu ve kara bir kan çiziklerden sızıyor sonra yeniden yaralar kapanıyordu... Dev iblisin gözlerinden yayılan alev kapkara zırhının içinde kararmış kalbinin yanan bir görüntüsü gibiydi... Yüzündeki müthiş zevkle konuşmaya devam etti:
"Tanrının eteklerine kapanıp ondan güç istesene beni öldürmesi için... Planelerde beni öldürebilecek ya da yokedebilecek hiç bir varlık varolmadı şimdiye kadar. Sen mi karşımda durmaya çalışacaksın çocuk?"
diye meydan okudu iki buçuk metrelik dev yaratık...
"Belki evet, belki de hayır... Seni yokedebilecek hiç bir varlık olmayabilir ama durduracak bir varlık olabilir..." Veraka babasının sözlerini hatırlayıp iblisin zihnine ve kalbine inmeye çalıştı: "Vücudunu ele geçirdiğin adam hala seni durdurabilir değil mi? Ve onu asla oradan atamayacaksın... Bu vücutta kalmaya mahkum olduğun sürece onu atamayacaksın..."
Neghultar öfkeyle kükredi: "O lanetli pisliğe hizmet ettim ve yüzlerce insanı katlettik beraber... Güce yenik düşecek kadar zavallı kararmış bir kalbi vardı ve onu almak zor olmadı... Onu kendime köepk yapmadan önce benden son istediği şey neydi biliyor musun? Daha fazla insan öldürmek Hahahahaaa!" Neghultar gülerken gözlerinin alevi daha fazla yanıyordu... Veraka'nın yüzünün karşısında öfkeye çarpıldığını gördüğünde ne söylese inanacağına ikna oldu ve blöflerine devam etti...
"Güneydeki büyük yangınlar yağmalar katledilen insanların sorumlusu kim zannediyorsun köpek! O senin güvendiğin barbar bilerek isteyerek ruhunu bana sattı yalnızca daha fazla insanın acı çektiğini ona göstermem için. Ruhu sapıklık ve nefretle kavrulmuş kandelisi bir barbardı. Senin halkından tecavüz ettiğin kadınları ve paramparça ettiğim şovalyelerini izlerken zevkle bana daha fazla diye yalvarıyor!..."
Veraka daha fazlasını duyamadı... Babası ona canavarın içindeki temiz kalbi ortaya çıkarmasını söylemişti ama bu iğrenç varlığın içinde temiz hiçbir şey varolamazdı... Veraka bir çığlık attı ve boğuk sesiyle bağırmaya başladı: "Babaa! Bana güç bahşet! Bu korkunç varlığı bu dünyadan silebilmem için bana bir şans tanı!"
Yıldırımlar kara bulutların arasından kendilerine geçit buldular... Önce yer sonra tapınak şiddetle sarsılmaya başladı ve tapınağın tam kutsama bölümünde kubbesi parçalara ayrılıp yıkılarak ana platforma düşmeye başladı... Yere düşen her dev parça Lord Veraka'nın sağına soluna düşüp ortalığı korkunç bir dumana boğuyordu... Gökteki bulutlardan ufak bir bölüm bir anda geçit verdi ve gece mehtabinin olamayacagi kadar şiddetli bir ışık Veraka'nın üzerine düştü... Mitril ve gümüş işlemeli zırhından yansıyan ışıklar Neghultar'ın gözlerini yaktı ve kafasını çevirdi... Veraka duasını okumaya devam ederken tapınağa tam Veraka'nın üzerine bir yıldırım düştü ve korkunç güç içinde yıkanan Veraka zevk çığlıkları atmaya başladı: "Babam dualarıma yanıt verdi! İntikam!!!"
Neghultar kapaksız gözlerini yeniden açtığında karşısındaki Savaşçının yıldızlar kadar parlak kılıcını ona doğru savurduğunu farketti... Son anda uçup kenara atılan Neghultar kılıcın yere çarptığı anda mermeri paramparça edip tozlarını etrafa saçması karşısında mühtiş bir zevk aldı... 2500 yıldır Tanrılar'la savaştığından beri bu kadar güçlü bir rakiple karşılaşmamıştı. Kendini vahşetin ve cinayetle kan arzusunun ellerine terkeden Neghultar rakibine kudretle saldırdı...
Posted: Fri Oct 10, 2003 5:32 am
by Raistlin
İki saat hiç durmadan savaştılar fakat ne Kord'un müthiş zihin gücüyle izlenen Veraka, ne de binlerce yıldır beklemenin öfkeden kudurttuğu Neghultar hiç bir açık vermiyorlardı... Veraka'nın yorulan ve terleyen vücudunu dinçte tutan ve konsantrasyonunu yitirmeye yüz tuttuğunda ona güç veren bilinciyle Kord hata yapmadan önce Veraka'ya yapacağı hatayı söylüyordu... Böylece Veraka Neghultar karşısında neredeyse Tanrılar kadar hayatta kalmayı becerebilmişti. Neghultar öfkesi sonsuzdu ve yorgunluk ya da vazgeçmek dinlemiyordu... Kara ciğerleri soluduğu çürümüş kalbi attığı sürece savaşmaya devam edecekti...
Veraka kulağında yankılanan babasının sesini duydu:
"Dikkatin şimdi dağılacak öfkene hakim ol" Veraka daha bu sözlerin anlamını düşünemeden...
Bir anda içeriye 3 kişi girdi... Önde sarı dalgalı saçlarıyla mavi beyaz cüppeli bir büyücü arkasında Zırhlı ve kılıçlı bir savaşçı ve onun yanında kara deri zırhlı gölgelere benzeyen bir silüet duruyordu. Neghultar gözucuyla gelenlere döndü ve kara silüet'in gücünü sezdi... Savaşırken dirseğindeki bir dikeni söktü ve göz açıp kapayana kadar içeri giren kara silüete fırlattı... Veraka Neghultar'ın bu hareketini gördüğünde gözünden müthiş bir korku okunuyordu...
İçeri giren MASK büyücüyü öldürüp Corax'a acılar çektirmek hakkındaki fikirleri aklından geçirirken elf'in yanında içeriye bir göz atmaya yeltendi... Ölüm çok hızlı geldi... Havada karanlık gibi gezen ve insan gözüyle ayırt edilemeyen bir cisim Estebin'in boğazına saplanıp boyun omurlarını parçalayarak arkasındaki mermere gömüldü... Estebin boğazından fışkıran kanlar ve nefes alamayan boğuk nefes iç çekişleriyle yere yıkılırkan Nodaril yanından gözle ayırt edilemeyecek hızla geçen cismi fark edememişti bile... Yeorda yere çöken Estebin'in cesedinin yanına koştu ve hemen Tanrısına bir mucize için yalvarmaya başladı...
Bu arada Nodaril sakin adımlarla iki savaşçıya doğru yokolmaya yüz tutmuş tapınakta ilerliyordu... Korkunç iblise doğru bakıyor ve gözlerini hiç ayırmıyordu... Veraka ise yeni gelenlerden birini parçalayıp pençelerini yalayan iblisin görüntüsü karşısında kendinden geçti. Öfkesinin hakimiyetini yitirdi ve iblisin tam dizine bir tekme vurup üstten gelen darbesini engelledi... Diz eklemleri şiddetle ezilen Neghultar acıdan zevk alarak kahkahalar atmaya başlamıştı... Veraka artık Kord'un sözlerini duymuyor, kendisini korumak için değil rakibini öldürmek için saldırıyordu... Geriye sıçrayıp dev kılıcını göklere kaldırdı ve vahşice Neghultar'a doğru koştu... İblis zırhı mermerde tangırdarken hızla rakibinin soluna uçtu... hiç bir savaşçının hatta hiç bir varlığın sol kolu o kadar büyük bir kılıcı bu kadar büyük bir hızda sola savurmasına izin verecek kadar güçlü olamazdı...
Veraka öleceğini anladı fakat öfkesinden asla vazgeçmeyerek bütün kuvvetiyle kılıcını kendi sağına rakibine doğru savurdu... Neghultar'ın kara kılıcı Veraka'nın mitril zırhını parçalayıp tenine değdi fakat içinden geçip zırhını öbür tarafından parçalayıp geri çıktı... Veraka hiç bir acı hissetmemişti ve tüm gücüyle iblis'e darbesini indirdi... Neghultarın sağ göğsünün hemen altından gelen darbe iblisin kara zırhını patlatıp tuzla buz edip etine girdi ve göğsünün tam ortasına kadar bütün iç organlarını ve kemiklerini parçaladı... Yıldırımlar Neghultar'ı sürekli çarparken kara kanı Veraka'yı siyaha boyası... Veraka'nın muhteşem gözleri fışkıran asitli kara kan nedeniyle erimeye başladığında Veraka hala kılıcını daha sağa doğru çekip iblisi ikiye bölmeye çalışıyordu...
Acıyla çığlık atan iblis paladini bir anlığına ethereal aleme gönderip onun hayatını kurtaran büyücünün soluk duygusuz gözlerine nefretle baktı... Neghultar'a hayat veren kılıcı Nodaril basit bir telekinesis ile iblisin güçsüz ellerinden uzaklaştırdığında Neghultar acıyla daha fazla küfür etti fakat vazgeçmeden göğsündeki kılıcı sıkıca kavrayıp kalbine ilerlemesini engellemeye çalıştı...
Bu sırada Yeorda Tanrısına duasını bitirdi ve Estebin'in vücudunun ve ruhunun kaybolmaması için Meilikiye yalvardı... Meiliki son savaşında Yeorda'dan gücünü esirgemedi ve aynı bir gülün doğrulup çiçek açması gibi Estebin hiç zarar görmemiş bir şekilde yerde ve duvarlarda ölümünün kanıtı olan kan izlerini bırakarak ayağa kalktı... Maddesel düzlemle bağlantısı bir süre kesilmiş olan MASK hemen durumu yeniden değerlendirmeye başladı... Yeorda ve Estebin bu kadar gübü kaldıramadığı için yıkılmaya başlayan tapınağın duvarlarından içeri giren dev iblislerle karşılaştılar...
Posted: Fri Oct 10, 2003 7:10 am
by Raistlin
Veraka asitlerle yanan gözleri kör olmuş kılıcını iblise daha fazla saplayıp kalbini parçalamak istiyordu fakat Neghultar yıldırımlar çakan kılıcı sıkıca tutmuştu... Elinde gücünün kaynağı olan Kara Kılıç olmadan Neghultar güçsüzdü fakat hala bir iblis kadar kuvvetliydi... Kılıcı kendi göğsüne doğru ittirip kılıcı tutan rakibine yaklaşmaya çalışıyordu... Veraka iblise daha fazla aci vermek icin kilici icorganlarinin icinde saga sola cevirmeye basladi. Neghultar korkunc aci karsisinda cigliklar atiyordu... Nodaril sicrayan kanlara degmemeye calisarak İblise zarar verecegini umdugu elemental buyuleri yapmaya basladi... Fakat hic bic etkileri olmadigini saskinlikla farketti. Neghultar gülmeye başladı, acıya rağmen kahkahalar atıyordu:
"Senin zavalli buyulerin benim gibi bir tanriya zarar verebilir mi zannettin ölümlü elf!" ve bir anda kılıcı sonuna kadar çekip Veraka'nın kafasını vahşice ısırdı... Kocaman dişleri Verakanın suratını parçalayıp beynine saplandığında Veraka anında bir komaya girdi ve yıldız kılıcını tutan elleri gevşedi yine de kılıcı bırakmadılar... Neghultar zevk çığlıkları atarak nefes nefese Verakanın kafasını kopardı ve korkunç pençesini adamın kalbine soktu...
Yeorda ve Estebin ellerinden geldiği kadar içeri girmeye kalkışan iblisleri yavaşlatmaya çalışıyorlardı... Sonunda Veraka öldüğünde tüm iblisler tapınaktan hızla uzaklaşmaya başladılar... Kord'un öfkesi gökteki bütün bulutların açılmasına yol yıldırımlar dünyanın dört bir yanına düştü... Bulutlar tepelerden esen bir rüzgarla uçuşan etekler gibi savrulurken doğudan dünyayı sarsan bir çığlık dalga gibi batıya uçuyor taş toprak kaya dağ dinlemiyordu...
MASK artık zamanının geldiğini anladı ve büyücünün yanına vardığında Yeorda kılıcını havaya kaldırıp Meiliki'ye dualarını etmeye başlamıştı. Tanrısıyla beraber bir transa geçmiş gibiydi ve yeorda ne yapacağını bilmese de ne söyleyeceğini biliyordu:
"Keydim, bu korkunç yaratığı bu düzleme..." elleriyle bir yuvarlak çizdi "...bu çembere hapsetmek için bana gücünü bahşet!!!"
Neghultar Veraka'nın hala atmakta olan kalbini söküp elleriyle kuvvetlice sıktı ve kalp parçalandığında avucunda muhteşem güzellikte dev gibi kirmizi bir elmas duruyordu. İblis konuştuğundan bile habersiz ağzında bir şeyler geveledi:
"İnsanlığın kalbi... Kalbiyle koruyacak... Hahahahahaaaaa" Neghultar Hala göğsüne saplı duran kılıcı söküp elleri kılıca yapışmış Verakanın cesedini ayağıyla ittirdi... Vücudundaki yaralar yıldız kılıcının çaktığı yıldırımlar olmadan hızla iyileşiyordu... İblis karşısında dikilen büyücüyü farkettiğinde Yeorda çoktan büyüsünü hazırlamıştı...
Bir anda beyaz bir aura büyük bir çember şeklinde iblisin etrafını sarmıştı... Neghultar o anda Nodaril'in yüzüne doğru hizlica bir saldırı yaptıysa da elleri oluşan auradan geçemedi... Bir çembere hapsedildiğini farkeden yaratık sağ elini havaya kaldırdı ve zihniyle kılıcını çağırdı... Nodaril de aynı anda kılıcı yerinde tutmak için beyin gücünü kullanıyordu... Neghultar öfkelenip kükredi ve daha kuvvetli bir şekilde pençesini sıktı. Kılıç olduğu yerde titriyor ve yerde hafifçe sürünerek iblise doğru yaklaşmaya başlıyordu... MASK durumun avantajlarına olduğunu farketti ve bir anda Neghultar'ın dikkatini kendi tarafına çekecek kudrette bir büyü yapmaya başladı.
İblisin yüzü şiddetle çarpıldı ve umutsuzlukla kılıcını tüm kuvvetiyle bağırarak çağırdı... Nodaril gözleri kapalı Azuth'un madalyonunu ellerinden kan geçmeyecek ve parmaklarının eklemlerini bembeyaz yapacak kadar sıkarak tüm gücüyle kılıcı tam ters yöne doğru fırlatmayı denedi... Azuth'un gücü ile kılıç tapınağın yıkılmış bir duvarından dışarı görüş açısından uzak bir yere doğru fırlamıştı... Nodaril şiddetle sarsılıp gözleri kapalı yere çöktü. MASK büyüsünü tamamlamıştı. Artık her şey elfe kalıyor diye düşündü...
Nodaril harcadığı müthiş zihin gücü nedeniyle yorgun düşmüştü ve başı dönmüş gözlerinin önünde bir karanlık girdabın ortasında bir ışık görerek gözlerini açtı... Ellerinde garip bir ıslaklık vardı... Bir anda ellerinin kıpkırmızı olduğunu farketti. Kan içerisinde oturuyordu ve üstü başı kan içindeydi. Müthiş bir şekilde göz alabildiğince kan uzanıyordu. Dünyaları boğabilecek okyanusları yutabilecek kadar kan birarada buradaydı. Nodaril ayağa kalktı ve sonsuz uzanan kandan başka hiç bir şey yoktu... İğrenç çürümüş koku burnunu yakıyor gözlerini yaşartıyor adeta tüm hislerine işkence çektiriyordu. Bu korkunç iğrenç yerde yaşamak mümkün değildi... Burada olmasinin bir nedeni olmaliydi ama hic bir sey hatirlayamayacak kadar yorgun ve halsizdi... Koku da pek yardimci olmuyordu ona doğrusu...