Posted: Mon May 28, 2007 6:09 am
Sırayla herkes kapıdan geçerken Khedan’ın gergin yüzüne bir gülümseme yerleşti. En sonunda bu kabus bitiyordu. Günlerce, haftalarca süren huzursuz bekleyişi sona ermişti. Yaptığı antlaşmalarda bir pürüz çıkacak diye o kadar korkmuştu ki Khedan… Ama işte tek bir kadahar dışında sorun çıkmamıştı. Evet, olacakları insanlara anlatması daha akıllıca olurdu. Bu sayede kimse gelen iblislerden korkup kaçmazdı. Ama eğer anlatsaydı bu kez tıpkı omzunu kıran şövalye gibileri yüzünden bu ayini yapamazdı. Evet, anlatmamakla en doğru seçimi yapmıştı. Yine de kaçanlar çok fazlaydı. Sadece cesur birkaç kişi bataklığa girmeye cesaret edebilmişti. Yaşlı büyücü o insanlar için pek de endişelenmiyordu. Onlar da ortalık durulduktan sonra bataklığa girebilirlerdi.
Ama ya şöminelerin devrilmesiyle birlikte bataklık bozulduysa? Büyünün bozulması özellikle de öyle bir ortamda çok riskliydi. En iyi ihtimalle bataklık genişleyecek veya kapanacaktı. Hepsinin havaya uçmadığına veya çok daha kötü sonlarla karşılaşmamalarına şükretmesi lazımdı yaşlı büyücünün. Bataklığın genişlemesi çok da önemli bir sorun olmazdı. Hatta daha fazla insanın geçişine vesile bile olabilirdi. Ama kapanması…işte bunu düşünmeyi pek istemiyordu. Zira eğer kapanırsa, o zaman geride kalan insanlar orada hapis kalırlardı.
Peki bu konuda yapabileceği bir şey var mıydı? Belki köle tüccarıyla bu konuda anlaşabilirdi. Belki de bu cesur öncüleri yeni bir dünyaya geçirdikten sonra dönüp diğerlerini de kurtarabilirdi.
Bir an burnuna dolan toz yüzünden hapşırmasına ramak kaldı ve konsantrasyonla açık tuttuğu kapının kapanması gibi bir risk ortaya çıktı. Bu tip şeyler eskiden ben konsantrasyonunu bulandırırdı Khedan’ın. Kendini kastı ve hapşırmamaya özen gösterdi. Buna rağmen o bir anlık sürede geçitte bir titreşim meydana geldi ama geçit kapanmadı.
Edmond’la birlikte artık herkes kapıdan geçmiş, geriye sadece Khedan’ın çırakları kalmıştı. Ã?ırakların üçü ortalarda yoktu ve Khedan başlarına neler geldiğini merak ediyordu. Kadaharın kurbanı olmadıklarına emindi. Acaba iblisler mi almıştı onları? Yoksa bataklığa hiç girmemişler miydi? Khedan’ın hiçbir fikri yoktu, zaten fikir üretmeye vakti de yoktu. Geriye kalan ili çırağıyla idare etmek zorundaydı. Biri sarışın, sıska, köylü bir çocuktu. Oldum olası korkak davranırdı zaten. Diğeri ise uzun boylu, esmer ve yapılı bir delikanlıydı. Oldukça hırslı bir çıraktı. Khedan onu nereden aldığını hatırlamıyordu. On Kasaba belki? Ama çok da önemli değildi.
Khedan ikisine geçidi işaret etti. Uzun boylu olanı bir an kapıya hiç de hoş olmayan bir şekilde baktı. Sanki geçidin arkasında göreceklerinden korkuyordu. Khedan kaşlarını çatarak çırağa bakmayı sürdürdü. Khedan’ın sorgulayan bakışlarını yakaladı çırak ve hemen başını eğdi ve tek kelime bile etmeden hızla geçitten geçti.
Khedan derin bir nefes aldı. şimdi sarışın çırağı geçitten geçmek üzereydi. Onun ardından kendisi de geçecek ve burada süregelen çatışmadan kurtulacaklardı. Bu aşırı geniş mağaranın karanlık uçlarında hâlâ iblisler ve kadaharlar dövüşüyorlardı. Khedan zaman zaman iblislerin cehennemin gırtlaktan gelen diliyle kendisine yönelik okkalı küfürler savurduklarını duyabiliyordu. Eh, her ölümlü iblisleri aldatmayı göze alamazdı zira iblislerin intikamı çoğunlukla korkunç olurdu. Khedan göz ucuyla mağaranın ötesinden gelen seslerin kaynağını görebilmek için karanlığa baktı, ama iblislerle kadaharların dövüşlerini göremedi. Omuzlarını silken büyücü önüne dönüp geçitten geçmek için bir adım attı ve doğruca çırağına tosladı.
Kapı bu kez çok daha ciddi bir titreşim geçirdi ama Khedan konsantrasyonunu korumayı başardı. Ã?ırağına ateş saçan gözlerle bakarken dilinin ucuna kadar bir küfür geldi ama söylememeyi başardı. Ã?ırağının bakışları ise başka yerdeydi. Sarışın çocuk şaşkın gözlerle Khedan’ın arkasında bir yere bakıyordu. Khedan içgüdüsel olarak o tarafa döndüğünde sandığının aksine herkesin geçide girmediğini, bir grubun tünele doğru koşturduğunu fark etti. “Kahretsin, ne yaptıklarını sanıyor bunlar?!” diye düşündü öfkeyle. Bir an peşlerinden gitmeyi düşündü ama kapıyı çok kısa bir süre daha açık tutabilirdi. Peşlerinden gitmesi geçide zamanında yetişememesi anlamına gelirdi.
Sarışın çırağın yüzü ise kararsızlıkla çarpılmıştı. Bir güvenliğe giden geçide bakıyor, bir de tünele giren beşliye bakıyordu. Hayatında daha önce hiç böyle bir durumda kalmamıştı. İblisler onun için ancak büyükannesinin o çok küçükken yaramazlık yapmaması için anlattığı hikâyelerdeki varlıklardı. Onlarla karşılaşmak, yüzleşmek, peşlerinden gitmek… Bunlar onun için çok fazlaydı. Korkuyordu ve bir an önce güvenli bir yere ulaşmak istiyordu, ama bunu yapması tünele girenleri ölüme terk etmek olmaz mıydı? Izdırap içinde gözleri geçitle grup arasında mekik dokudu. Belki onları hemen alıp geri dönerse…
“Onları geri getireceğim usta, merak etmeyin.” dedi ve hızla tünele doğru, beşlinin arkasından koşmaya başladı. Beşli çoktan tünelin karanlığında kaybolmuştu ama onları geride bırakmaya niyetli değildi.
Genç çocuk yanından ok gibi geçerken onu durdurmak için zamanında hamle yapamayan Khedan, az önce dilinin ucuna kadar gelen küfrü en sonunda patlattı. Bir çırağını daha kaybetmişti. Kaybetmişti, çünkü geçidi artık daha fazla açık tutamazdı. Ã?ırağının yetişmesi mümkün değildi. Geçidin sadece birkaç saniyesi vardı.
Yapabileceği bir şey olmadığına kanaat getiren Khedan son kez o yöne bakıp geçide yöneldi. Yazık, halbuki o çırağı severdi. Korkak olsa da iyi bir çocuktu ve asla Khedan’ın sözünden çıkmazdı…yani hemen hemen asla.
İşte Khedan bu düşünceler içinde gözlerini kapatarak geçide adım attı ve güvenli, huzurlu, sakin ve güzel bir geleceğe doğru adım attı.
Ya da kendilerini kuşatan cücelerin tam göbeğine doğru…
Xardas geçitten geçen ilk kişi olmuştu. Yeni dünyası için beklentileri çoktu. Geçide adım attığı anda yemyeşil ovalardan tutun da lavlarla kaynayan volkanlara kadar her şeyi görmeyi umuyordu. Ama kesinlikle karşılaştığı manzarayı değil.
Xardas tam bu salonun ortasına ilerlediğinde onu Amora izlemişti. Hemen peşinden de Balamir, Shruiak, Algeria ve Saelnir gelmişti. Kısa bir beklemenin ardından Argay, Susy ve Piijek de onlara katılmıştı. En son olarak da Lineas ve Edmond içeri girmişti.
Bulundukları tünel zifiri karanlıktı. Hepsi de geçide girerken bambaşka manzaraların hayalini kurmuşlardı. Ama çıktıkları bu zifiri karanlığı düşünmemişlerdi. Hepsi de şaşkın şaşkın homurdanırken aniden yanan meşaleler, onlara çok daha kötü bir manzarayı gösteriyordu.
Khedan geçitten geçer geçmez geçit kapandı, ama yaşlı büyücü bunun farkında bile değildi. Gördüğü manzara onun da aklını başından almıştı.
Ã?ıktıkları yer geniş bir mağaraydı ve ileriye uzanan başka bir tünel vardı. Mağaranın kenarında meşaleler yanıyor, herkesin ortalığı görmesini sağlıyordu. Bu meşaleleri tutan cüceler ise mağaranın kenarındaki kayaları siper alarak boştaki elleriyle arbaletlerini gruba yöneltmişti. Hâlâ aynı boyuttaydılar. Evet, bunu biliyordu Khedan. Zaten köle tüccarının yanına gidecekti ve onları buradan o çıkartacaktı. Beklemediği şey ise maiyetindekilere yöneltilen silahlardı. Geçitten geçirdiği herkes, bu geniş tünelin ortasında toplanıp birbirlerine sırtlarını yaslamış, çevrelerindeki otuz kadar cüceye karşı savunmaya geçmişlerdi. Khedan göremese de o kayaların ardından pek çok piyadenin de bulunduğuna emindi.
O bir anlık şaşkınlığı atlattıktan sonra yaşlı büyücünün kaşları çatıldı. O güçlü bir büyücüydü. Habis liç Yeminer’in bile yapamadığını yaparak bu diyardan bir çıkış yolu bulmuştu. İblislerle anlaşmış, köle tüccarlarıyla pazarlıklar yapmıştı. şimdi ise kesinlikle birkaç gariban cücenin kendisini mağlup etmesine izin vermeyecekti. O, Büyü Konseyi’nin kırmızı cüppelilerinden biriydi ve az sonra da bu mağarayı cüppesi gibi kızıl olan cüce kanına bulayacaktı. Üstelik burada büyü ağı da yerindeydi ve hiçbir sorun çıkmadan tüm kudretini bu cücelerin üzerine salabilirdi. Khedan bir elini kaldırdı ve parmaklarını açıp ilk büyü sözünü söyleyecekti ki…
Bir hançerin sivri ucunu sırtında, kürek kemiklerinin ortasında hissetti.
“Sakın deneme bile, Usta.” dedi son çırağının sesi arkadan Khedan’a. Khedan olduğu yerde donuverdi. Ã?ırağının son sözcüğe yaptığı alaycı vurgu Khedan’ın dikkatinden kaçmamıştı. şimdi bazı şeyler yerine oturuyordu. Demek bu yüzden geçide öyle bakmıştı. Belli ki geçitten geçtikten sonra yapması gerekenler onu heyecanlandırmıştı. Ama hâlâ yanıtlanması gereken bir soru vardı: Bu ihanetin sebebi neydi?
“Ne yaptığını sanıyorsun sen Cristobal? Hepimizin ölümüne sebep olacaksın!” dedi Khedan pek hoş olmayan bir ses tonuyla. Ã?ırak soğuk bir kahkaha attı.
“Bilmediğin çok şey var Usta. Yaptığın antlaşmaları bilmediğimi mi sanıyordun ha? Ama şimdi konuşmanın sırası değil. Bunun için uzun uzun zamanımız olacak.” Cristobal, hançeri biraz dürttü ve Khedan ileri doğru eğildi.
Khedan derin bir nefes aldı ve havadaki elini indirdi. şartlar hiç beklemediği bir hal almıştı ve bunun içinden nasıl çıkacağını bilmiyordu. Aklına bir fikir geldi ama… Yapabileceği son bir büyü vardı. Bu büyü ile hem çırağının icabına bakacak, hem de cücelerin işini görecekti. Ama şüphesiz, bu büyüyü yaparken çırağı onu öldürecekti. Yine de büyü işlevini görecek ve hepsini yok edecek. Böylelikle diğerleri kaçabilirdi. Ama nereye? Bu koca toprak yığınının içinde nereye saklanabilirlerdi? Onları her yerde bulabilirlerdi. Khedan bilmiyordu, ama birkaç saat daha fazla yaşamaları bile çok şeyi değiştirebilirdi. Khedan parmaklarını araladı. Büyüyü çok hızlı yapmalıydı. Gözleriyle cüceleri süzdü ve sonra da çırağının konumunu tahmin etmeye başladı. Sonra özür dilercesine mağaranın ortasında toplanan gruba baktı. Ardından gözlerini kapadı.
“Ã?ırağını dınle buyucu. Senden daha aklı selim.” dedi tünelin ötesindeki karanlıktaki bir tuhaf aksanlı bir ses. Bir anda herkesin kafası o yöne döndü. Khedan bile büyüsünü yapmaktan vazgeçmiş ve gözlerini o yöne dikmişti. Gergin bir sessizlik oldu.
Toprağa basılan çıplak ayağın seslerini duydu herkes. Ayak sesleri gitgide yaklaştı, ve en sonunda herkes sözlerin sahibini gördü.
İki metreyi geçen boyuyla zenci bir insana benziyordu, ama gözleri tamamen bembeyazdı. Gözlerinin renkli kısımları ve gözbebeği yoktu. Giysi namına üzerinde sadece bir zamanlar beyaz olduğu belli olan ama boyutun toprağı yüzünden bej rengini almış bir şalvar vardı. Boynunda ve parmaklarında parlak taşlarla süslü yüzükler ve kolyeler vardı. şalvarını da beline altın kabartmalı bir kemer tutuyordu. Meşalelerin alevlerinin ışığı koyu, kaslı göğsünde gölgeler oluşturuyordu. Kel kafasına tezat oluşturacak şekilde gür bir sakala ve bıyığa sahipti. Sağ elinde kocaman, kıvrık ve geniş bir kılıç tutuyordu.
Susy bu yeni geleni dikkatlice inceledi. Daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamış olmasına rağmen bununla ilgili hikâyeler anlatıldığını duymuştu. Yine de emin olamıyordu. Gerçekten bu onlardan biri olabilir miydi?
Khedan’ın dudaklarından dökülen sözcükler, Susy’e haklı olduğunu gösterdi. “Dao…” dedi sıkıntıyla nefes koyuverirken. “Bizden ne istiyorsun? Bu da ne demek oluyor? Efendinle bir antlaşma yapmıştık!” diye bağırdı Khedan çevresindeki cüceleri işaret ederek. Yaşlı büyücü bir anda bağırınca tetikte bekleyen grup ve cüceler sıçrayıverdiler. Hatta çırağı bile korkup geri çekildi. Khedan gibi güçlü bir büyücünün öfkesi şakaya gelmezdi.
Ama dao hiç de korkmuşa benzemiyordu. Hiç de iç açıcı olmayan bir şekilde güldü. “Benimle çarpışabilir misin yaşlı ahmak? Gerçekten de bunu göze alabilir misin? Bilmiyor musun ki beni öldürsen bile pek çoğumuzun seni ve mahlûklarını mutlaka avlayacaktır?”
Khedan bir süre cevap vermeden doğruda daonun gözlerinin içine baktı. Daolar bu boyutta hükümdarlıklını kuran bir cin kavmiydi ve kesinlikle iyi doğalarıyla bilinmezlerdi. Köle ticareti ile uğraşırlar ve maddiyata aşırı değer verirlerdi. şaşalı takılara, parlak giysilere ve geniş hazinelere bayılırlardı. Her bir dao dikkate değer birer rakip olurlardı ve illüzyonlardaki yetenekleri sayesinde düşmanlarını kolayca kandırabilirlerdi. Tüm bunlar düşünüldüğünde Khedan, daoyla dövüşmeyi hiç istemiyordu, ama öte yandan eğer dövüşmezse başlarına neler geleceğini de kestiremiyordu. Köle olarak ele geçirilip madenlerde çalıştırılabilirler veya köle ticaretinde başkalarına pazarlanabilirlerdi. Tabi bunlar başlarına gelebileceklerin kesinlikle en kötüsü değildi.
Khedan bu yüzden bağlantıları üzerinden konuşmaya kadar verdi. “Efendinle antlaşma yapmıştık. Ona iblisleri getirdim. O da karşılığında bizi buradan çıkartacak.” dedi derin bir nefes alarak özgüvenle. Ama aldığı cevap tüm özgüvenini yıktı.
“Burada onun adına bulunuyorum zaten büyücü. Yüce Han El-Malek İbn-i Salût seni ve mahlûklarını bekliyor.” dedi alaycı alaycı grubu süzerken ve Khedan’ın bembeyaz kesilen suratı karşısında bir kahkaha patlattı. “şimdi büyücü, sen ve aşağılık köpeklerin uslu uslu gelecek misiniz, yoksa itaat etmeyi size ben mi öğreteyim?” Dao pis pis sırıtarak Khedan’ı süzdü.
Yaşlı büyücü hayatında daha önce hiç bu kadar kötü bir durumda kalmamıştı. Eğer tek başına bulunsaydı dövüşmeyi yeğlerdi. Tek başına kaçabilirdi belki. Ama burada tek söz konusu olan kendi hayatı değildi. Kendisi kaçabilirdi, ama ya diğerleri ne yapacaktı?
“Neden onları umursuyorum ki? Ne yaparlarsa yapsınlar! Ben onlara kaçmaları için bir fırsat verdim!” diye düşünerek kendi kendine kızdı Khedan, ama vicdanı onu rahat bırakmıyordu. “Onlara kaçış imkânı vermedin.” diyordu “Sen onları doğruca bu cehenneme tıktın.”
Khedan cücelere baktı, sonra da daoya. Yapabileceği bir şey yoktu. Kendisi dövüşmeyi tercih ederdi ama karşısındakilerin bir grup cüce ve bir daodan ibaret olmadığını biliyordu. Adı gibi emindi ki o karanlık tünelin içinde birden fazla kadahar vardı.
Ve sonra Khedan azap dolu bakışlarını çıtları bile çıkarmayan gruba yöneltti ve onları süzdü.
Xardas cüppesinin kıvrımlarına tutunmuş, dudaklarını kıpırdatarak kendi kendine bir büyünün sözlerini hatırlatıp duruyordu. Gözlerini daoya dikmişti. Yüzü ifadesizce, buz gibi duruyordu.
Edmond, Amora’nın önüne geçmiş, onu korumak istercesine kollarını açarak ona siper olmuştu. Endişeli gözlerle çevresini süzüyordu.
Hemen arkasındaki Amora ise belki de aralarında en kötü olanıydı. Tüm görülerine rağmen bunu görememişti ve dahası herkese buradan geçmeleri için telkinde bulunmuştu. Onları resmen bir felakete sürüklemişti.
Shruiak ve Balamir sırt sırtaydılar. İkisinin de elleri silahlarında, gözleri cücelerdeydi. Neredeyse hiç kıpırdamıyorlardı. Hatta Khedan, nefes bile almadıklarına yemin edebilirdi.
Alegria ve Saelnir de birlikteydiler. Saelnir’in dudaklarının hiç durmadan kıpırdadığını görüyordu Khedan. Tanrısına yakarıyor olmalıydı. Alegria ise kılıcını hemen ön ünde toprağa saplamış ve yayına yerleştirdiği okla cücelerden birini nişan almıştı.
Lienas da farklı bir durumda değildi. Olduğu yere diz çökerek Cody’nin arkasına saklanmış ve elindeki yayını birkaç cüceye doğrultup duruyordu.
Argay kalkanını önüne siper etmiş, kılıcını sıkıca kavramıştı. Ã?atışmaya girmek için hazır gibi görünüyordu. Gözlerinde de çatışmanın kaçınılmaz olduğuna dair bir ifade vardı.
Piijek Susy’nin önüne geçmiş, bir yandan ona sarılırken bir yandan da kulağına onu rahatlatıcı sözcükler fısıldıyordu. Susy’nin de etrafına pek olumlu bir ifadeyle baktığını söylenemezdi.
Ama tüm bu hallerine rağmen, hepsi de Khedan’ın anlamlı bakışlarını yakalamıştı. Sözcüklerin dile getirilmediği o anda hepsi de Khedan’ın, onların kararlarına boyun eğeceğini anlamıştı. Khedan onlar istemediği müddetçe çarpışmayacaktı.
Ama ya şöminelerin devrilmesiyle birlikte bataklık bozulduysa? Büyünün bozulması özellikle de öyle bir ortamda çok riskliydi. En iyi ihtimalle bataklık genişleyecek veya kapanacaktı. Hepsinin havaya uçmadığına veya çok daha kötü sonlarla karşılaşmamalarına şükretmesi lazımdı yaşlı büyücünün. Bataklığın genişlemesi çok da önemli bir sorun olmazdı. Hatta daha fazla insanın geçişine vesile bile olabilirdi. Ama kapanması…işte bunu düşünmeyi pek istemiyordu. Zira eğer kapanırsa, o zaman geride kalan insanlar orada hapis kalırlardı.
Peki bu konuda yapabileceği bir şey var mıydı? Belki köle tüccarıyla bu konuda anlaşabilirdi. Belki de bu cesur öncüleri yeni bir dünyaya geçirdikten sonra dönüp diğerlerini de kurtarabilirdi.
Bir an burnuna dolan toz yüzünden hapşırmasına ramak kaldı ve konsantrasyonla açık tuttuğu kapının kapanması gibi bir risk ortaya çıktı. Bu tip şeyler eskiden ben konsantrasyonunu bulandırırdı Khedan’ın. Kendini kastı ve hapşırmamaya özen gösterdi. Buna rağmen o bir anlık sürede geçitte bir titreşim meydana geldi ama geçit kapanmadı.
Edmond’la birlikte artık herkes kapıdan geçmiş, geriye sadece Khedan’ın çırakları kalmıştı. Ã?ırakların üçü ortalarda yoktu ve Khedan başlarına neler geldiğini merak ediyordu. Kadaharın kurbanı olmadıklarına emindi. Acaba iblisler mi almıştı onları? Yoksa bataklığa hiç girmemişler miydi? Khedan’ın hiçbir fikri yoktu, zaten fikir üretmeye vakti de yoktu. Geriye kalan ili çırağıyla idare etmek zorundaydı. Biri sarışın, sıska, köylü bir çocuktu. Oldum olası korkak davranırdı zaten. Diğeri ise uzun boylu, esmer ve yapılı bir delikanlıydı. Oldukça hırslı bir çıraktı. Khedan onu nereden aldığını hatırlamıyordu. On Kasaba belki? Ama çok da önemli değildi.
Khedan ikisine geçidi işaret etti. Uzun boylu olanı bir an kapıya hiç de hoş olmayan bir şekilde baktı. Sanki geçidin arkasında göreceklerinden korkuyordu. Khedan kaşlarını çatarak çırağa bakmayı sürdürdü. Khedan’ın sorgulayan bakışlarını yakaladı çırak ve hemen başını eğdi ve tek kelime bile etmeden hızla geçitten geçti.
Khedan derin bir nefes aldı. şimdi sarışın çırağı geçitten geçmek üzereydi. Onun ardından kendisi de geçecek ve burada süregelen çatışmadan kurtulacaklardı. Bu aşırı geniş mağaranın karanlık uçlarında hâlâ iblisler ve kadaharlar dövüşüyorlardı. Khedan zaman zaman iblislerin cehennemin gırtlaktan gelen diliyle kendisine yönelik okkalı küfürler savurduklarını duyabiliyordu. Eh, her ölümlü iblisleri aldatmayı göze alamazdı zira iblislerin intikamı çoğunlukla korkunç olurdu. Khedan göz ucuyla mağaranın ötesinden gelen seslerin kaynağını görebilmek için karanlığa baktı, ama iblislerle kadaharların dövüşlerini göremedi. Omuzlarını silken büyücü önüne dönüp geçitten geçmek için bir adım attı ve doğruca çırağına tosladı.
Kapı bu kez çok daha ciddi bir titreşim geçirdi ama Khedan konsantrasyonunu korumayı başardı. Ã?ırağına ateş saçan gözlerle bakarken dilinin ucuna kadar bir küfür geldi ama söylememeyi başardı. Ã?ırağının bakışları ise başka yerdeydi. Sarışın çocuk şaşkın gözlerle Khedan’ın arkasında bir yere bakıyordu. Khedan içgüdüsel olarak o tarafa döndüğünde sandığının aksine herkesin geçide girmediğini, bir grubun tünele doğru koşturduğunu fark etti. “Kahretsin, ne yaptıklarını sanıyor bunlar?!” diye düşündü öfkeyle. Bir an peşlerinden gitmeyi düşündü ama kapıyı çok kısa bir süre daha açık tutabilirdi. Peşlerinden gitmesi geçide zamanında yetişememesi anlamına gelirdi.
Sarışın çırağın yüzü ise kararsızlıkla çarpılmıştı. Bir güvenliğe giden geçide bakıyor, bir de tünele giren beşliye bakıyordu. Hayatında daha önce hiç böyle bir durumda kalmamıştı. İblisler onun için ancak büyükannesinin o çok küçükken yaramazlık yapmaması için anlattığı hikâyelerdeki varlıklardı. Onlarla karşılaşmak, yüzleşmek, peşlerinden gitmek… Bunlar onun için çok fazlaydı. Korkuyordu ve bir an önce güvenli bir yere ulaşmak istiyordu, ama bunu yapması tünele girenleri ölüme terk etmek olmaz mıydı? Izdırap içinde gözleri geçitle grup arasında mekik dokudu. Belki onları hemen alıp geri dönerse…
“Onları geri getireceğim usta, merak etmeyin.” dedi ve hızla tünele doğru, beşlinin arkasından koşmaya başladı. Beşli çoktan tünelin karanlığında kaybolmuştu ama onları geride bırakmaya niyetli değildi.
Genç çocuk yanından ok gibi geçerken onu durdurmak için zamanında hamle yapamayan Khedan, az önce dilinin ucuna kadar gelen küfrü en sonunda patlattı. Bir çırağını daha kaybetmişti. Kaybetmişti, çünkü geçidi artık daha fazla açık tutamazdı. Ã?ırağının yetişmesi mümkün değildi. Geçidin sadece birkaç saniyesi vardı.
Yapabileceği bir şey olmadığına kanaat getiren Khedan son kez o yöne bakıp geçide yöneldi. Yazık, halbuki o çırağı severdi. Korkak olsa da iyi bir çocuktu ve asla Khedan’ın sözünden çıkmazdı…yani hemen hemen asla.
İşte Khedan bu düşünceler içinde gözlerini kapatarak geçide adım attı ve güvenli, huzurlu, sakin ve güzel bir geleceğe doğru adım attı.
Ya da kendilerini kuşatan cücelerin tam göbeğine doğru…
Xardas geçitten geçen ilk kişi olmuştu. Yeni dünyası için beklentileri çoktu. Geçide adım attığı anda yemyeşil ovalardan tutun da lavlarla kaynayan volkanlara kadar her şeyi görmeyi umuyordu. Ama kesinlikle karşılaştığı manzarayı değil.
Xardas tam bu salonun ortasına ilerlediğinde onu Amora izlemişti. Hemen peşinden de Balamir, Shruiak, Algeria ve Saelnir gelmişti. Kısa bir beklemenin ardından Argay, Susy ve Piijek de onlara katılmıştı. En son olarak da Lineas ve Edmond içeri girmişti.
Bulundukları tünel zifiri karanlıktı. Hepsi de geçide girerken bambaşka manzaraların hayalini kurmuşlardı. Ama çıktıkları bu zifiri karanlığı düşünmemişlerdi. Hepsi de şaşkın şaşkın homurdanırken aniden yanan meşaleler, onlara çok daha kötü bir manzarayı gösteriyordu.
Khedan geçitten geçer geçmez geçit kapandı, ama yaşlı büyücü bunun farkında bile değildi. Gördüğü manzara onun da aklını başından almıştı.
Ã?ıktıkları yer geniş bir mağaraydı ve ileriye uzanan başka bir tünel vardı. Mağaranın kenarında meşaleler yanıyor, herkesin ortalığı görmesini sağlıyordu. Bu meşaleleri tutan cüceler ise mağaranın kenarındaki kayaları siper alarak boştaki elleriyle arbaletlerini gruba yöneltmişti. Hâlâ aynı boyuttaydılar. Evet, bunu biliyordu Khedan. Zaten köle tüccarının yanına gidecekti ve onları buradan o çıkartacaktı. Beklemediği şey ise maiyetindekilere yöneltilen silahlardı. Geçitten geçirdiği herkes, bu geniş tünelin ortasında toplanıp birbirlerine sırtlarını yaslamış, çevrelerindeki otuz kadar cüceye karşı savunmaya geçmişlerdi. Khedan göremese de o kayaların ardından pek çok piyadenin de bulunduğuna emindi.
O bir anlık şaşkınlığı atlattıktan sonra yaşlı büyücünün kaşları çatıldı. O güçlü bir büyücüydü. Habis liç Yeminer’in bile yapamadığını yaparak bu diyardan bir çıkış yolu bulmuştu. İblislerle anlaşmış, köle tüccarlarıyla pazarlıklar yapmıştı. şimdi ise kesinlikle birkaç gariban cücenin kendisini mağlup etmesine izin vermeyecekti. O, Büyü Konseyi’nin kırmızı cüppelilerinden biriydi ve az sonra da bu mağarayı cüppesi gibi kızıl olan cüce kanına bulayacaktı. Üstelik burada büyü ağı da yerindeydi ve hiçbir sorun çıkmadan tüm kudretini bu cücelerin üzerine salabilirdi. Khedan bir elini kaldırdı ve parmaklarını açıp ilk büyü sözünü söyleyecekti ki…
Bir hançerin sivri ucunu sırtında, kürek kemiklerinin ortasında hissetti.
“Sakın deneme bile, Usta.” dedi son çırağının sesi arkadan Khedan’a. Khedan olduğu yerde donuverdi. Ã?ırağının son sözcüğe yaptığı alaycı vurgu Khedan’ın dikkatinden kaçmamıştı. şimdi bazı şeyler yerine oturuyordu. Demek bu yüzden geçide öyle bakmıştı. Belli ki geçitten geçtikten sonra yapması gerekenler onu heyecanlandırmıştı. Ama hâlâ yanıtlanması gereken bir soru vardı: Bu ihanetin sebebi neydi?
“Ne yaptığını sanıyorsun sen Cristobal? Hepimizin ölümüne sebep olacaksın!” dedi Khedan pek hoş olmayan bir ses tonuyla. Ã?ırak soğuk bir kahkaha attı.
“Bilmediğin çok şey var Usta. Yaptığın antlaşmaları bilmediğimi mi sanıyordun ha? Ama şimdi konuşmanın sırası değil. Bunun için uzun uzun zamanımız olacak.” Cristobal, hançeri biraz dürttü ve Khedan ileri doğru eğildi.
Khedan derin bir nefes aldı ve havadaki elini indirdi. şartlar hiç beklemediği bir hal almıştı ve bunun içinden nasıl çıkacağını bilmiyordu. Aklına bir fikir geldi ama… Yapabileceği son bir büyü vardı. Bu büyü ile hem çırağının icabına bakacak, hem de cücelerin işini görecekti. Ama şüphesiz, bu büyüyü yaparken çırağı onu öldürecekti. Yine de büyü işlevini görecek ve hepsini yok edecek. Böylelikle diğerleri kaçabilirdi. Ama nereye? Bu koca toprak yığınının içinde nereye saklanabilirlerdi? Onları her yerde bulabilirlerdi. Khedan bilmiyordu, ama birkaç saat daha fazla yaşamaları bile çok şeyi değiştirebilirdi. Khedan parmaklarını araladı. Büyüyü çok hızlı yapmalıydı. Gözleriyle cüceleri süzdü ve sonra da çırağının konumunu tahmin etmeye başladı. Sonra özür dilercesine mağaranın ortasında toplanan gruba baktı. Ardından gözlerini kapadı.
“Ã?ırağını dınle buyucu. Senden daha aklı selim.” dedi tünelin ötesindeki karanlıktaki bir tuhaf aksanlı bir ses. Bir anda herkesin kafası o yöne döndü. Khedan bile büyüsünü yapmaktan vazgeçmiş ve gözlerini o yöne dikmişti. Gergin bir sessizlik oldu.
Toprağa basılan çıplak ayağın seslerini duydu herkes. Ayak sesleri gitgide yaklaştı, ve en sonunda herkes sözlerin sahibini gördü.
İki metreyi geçen boyuyla zenci bir insana benziyordu, ama gözleri tamamen bembeyazdı. Gözlerinin renkli kısımları ve gözbebeği yoktu. Giysi namına üzerinde sadece bir zamanlar beyaz olduğu belli olan ama boyutun toprağı yüzünden bej rengini almış bir şalvar vardı. Boynunda ve parmaklarında parlak taşlarla süslü yüzükler ve kolyeler vardı. şalvarını da beline altın kabartmalı bir kemer tutuyordu. Meşalelerin alevlerinin ışığı koyu, kaslı göğsünde gölgeler oluşturuyordu. Kel kafasına tezat oluşturacak şekilde gür bir sakala ve bıyığa sahipti. Sağ elinde kocaman, kıvrık ve geniş bir kılıç tutuyordu.
Susy bu yeni geleni dikkatlice inceledi. Daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamış olmasına rağmen bununla ilgili hikâyeler anlatıldığını duymuştu. Yine de emin olamıyordu. Gerçekten bu onlardan biri olabilir miydi?
Khedan’ın dudaklarından dökülen sözcükler, Susy’e haklı olduğunu gösterdi. “Dao…” dedi sıkıntıyla nefes koyuverirken. “Bizden ne istiyorsun? Bu da ne demek oluyor? Efendinle bir antlaşma yapmıştık!” diye bağırdı Khedan çevresindeki cüceleri işaret ederek. Yaşlı büyücü bir anda bağırınca tetikte bekleyen grup ve cüceler sıçrayıverdiler. Hatta çırağı bile korkup geri çekildi. Khedan gibi güçlü bir büyücünün öfkesi şakaya gelmezdi.
Ama dao hiç de korkmuşa benzemiyordu. Hiç de iç açıcı olmayan bir şekilde güldü. “Benimle çarpışabilir misin yaşlı ahmak? Gerçekten de bunu göze alabilir misin? Bilmiyor musun ki beni öldürsen bile pek çoğumuzun seni ve mahlûklarını mutlaka avlayacaktır?”
Khedan bir süre cevap vermeden doğruda daonun gözlerinin içine baktı. Daolar bu boyutta hükümdarlıklını kuran bir cin kavmiydi ve kesinlikle iyi doğalarıyla bilinmezlerdi. Köle ticareti ile uğraşırlar ve maddiyata aşırı değer verirlerdi. şaşalı takılara, parlak giysilere ve geniş hazinelere bayılırlardı. Her bir dao dikkate değer birer rakip olurlardı ve illüzyonlardaki yetenekleri sayesinde düşmanlarını kolayca kandırabilirlerdi. Tüm bunlar düşünüldüğünde Khedan, daoyla dövüşmeyi hiç istemiyordu, ama öte yandan eğer dövüşmezse başlarına neler geleceğini de kestiremiyordu. Köle olarak ele geçirilip madenlerde çalıştırılabilirler veya köle ticaretinde başkalarına pazarlanabilirlerdi. Tabi bunlar başlarına gelebileceklerin kesinlikle en kötüsü değildi.
Khedan bu yüzden bağlantıları üzerinden konuşmaya kadar verdi. “Efendinle antlaşma yapmıştık. Ona iblisleri getirdim. O da karşılığında bizi buradan çıkartacak.” dedi derin bir nefes alarak özgüvenle. Ama aldığı cevap tüm özgüvenini yıktı.
“Burada onun adına bulunuyorum zaten büyücü. Yüce Han El-Malek İbn-i Salût seni ve mahlûklarını bekliyor.” dedi alaycı alaycı grubu süzerken ve Khedan’ın bembeyaz kesilen suratı karşısında bir kahkaha patlattı. “şimdi büyücü, sen ve aşağılık köpeklerin uslu uslu gelecek misiniz, yoksa itaat etmeyi size ben mi öğreteyim?” Dao pis pis sırıtarak Khedan’ı süzdü.
Yaşlı büyücü hayatında daha önce hiç bu kadar kötü bir durumda kalmamıştı. Eğer tek başına bulunsaydı dövüşmeyi yeğlerdi. Tek başına kaçabilirdi belki. Ama burada tek söz konusu olan kendi hayatı değildi. Kendisi kaçabilirdi, ama ya diğerleri ne yapacaktı?
“Neden onları umursuyorum ki? Ne yaparlarsa yapsınlar! Ben onlara kaçmaları için bir fırsat verdim!” diye düşünerek kendi kendine kızdı Khedan, ama vicdanı onu rahat bırakmıyordu. “Onlara kaçış imkânı vermedin.” diyordu “Sen onları doğruca bu cehenneme tıktın.”
Khedan cücelere baktı, sonra da daoya. Yapabileceği bir şey yoktu. Kendisi dövüşmeyi tercih ederdi ama karşısındakilerin bir grup cüce ve bir daodan ibaret olmadığını biliyordu. Adı gibi emindi ki o karanlık tünelin içinde birden fazla kadahar vardı.
Ve sonra Khedan azap dolu bakışlarını çıtları bile çıkarmayan gruba yöneltti ve onları süzdü.
Xardas cüppesinin kıvrımlarına tutunmuş, dudaklarını kıpırdatarak kendi kendine bir büyünün sözlerini hatırlatıp duruyordu. Gözlerini daoya dikmişti. Yüzü ifadesizce, buz gibi duruyordu.
Edmond, Amora’nın önüne geçmiş, onu korumak istercesine kollarını açarak ona siper olmuştu. Endişeli gözlerle çevresini süzüyordu.
Hemen arkasındaki Amora ise belki de aralarında en kötü olanıydı. Tüm görülerine rağmen bunu görememişti ve dahası herkese buradan geçmeleri için telkinde bulunmuştu. Onları resmen bir felakete sürüklemişti.
Shruiak ve Balamir sırt sırtaydılar. İkisinin de elleri silahlarında, gözleri cücelerdeydi. Neredeyse hiç kıpırdamıyorlardı. Hatta Khedan, nefes bile almadıklarına yemin edebilirdi.
Alegria ve Saelnir de birlikteydiler. Saelnir’in dudaklarının hiç durmadan kıpırdadığını görüyordu Khedan. Tanrısına yakarıyor olmalıydı. Alegria ise kılıcını hemen ön ünde toprağa saplamış ve yayına yerleştirdiği okla cücelerden birini nişan almıştı.
Lienas da farklı bir durumda değildi. Olduğu yere diz çökerek Cody’nin arkasına saklanmış ve elindeki yayını birkaç cüceye doğrultup duruyordu.
Argay kalkanını önüne siper etmiş, kılıcını sıkıca kavramıştı. Ã?atışmaya girmek için hazır gibi görünüyordu. Gözlerinde de çatışmanın kaçınılmaz olduğuna dair bir ifade vardı.
Piijek Susy’nin önüne geçmiş, bir yandan ona sarılırken bir yandan da kulağına onu rahatlatıcı sözcükler fısıldıyordu. Susy’nin de etrafına pek olumlu bir ifadeyle baktığını söylenemezdi.
Ama tüm bu hallerine rağmen, hepsi de Khedan’ın anlamlı bakışlarını yakalamıştı. Sözcüklerin dile getirilmediği o anda hepsi de Khedan’ın, onların kararlarına boyun eğeceğini anlamıştı. Khedan onlar istemediği müddetçe çarpışmayacaktı.