Kırık Aynadan Yansımalar (RP Ekranı)
-
FrontsideAir
- Gölge Ustası
- Posts: 1245
- Joined: Tue Aug 03, 2004 10:00 am
- Location: İstanbul (İzmir)
- Contact:
Dünya dönüyor, dönüyor, dönüyordu... Bir renk ve gürültü anaforu Erober'in kafasında son hızla dönerken, tutunmaya çalışan düşünce zincirlerini de sürükleyip koparıyordu. Kulaklarına çalınan gürültü anlamsızca boş kafasının duvarlarına çarpıp yankılanıyor ve geldiğine dair bir iz bırakmadan gidiyordu; gecenin karanlığıyla gözlerinin bulanıklığı ise üst üste binmiş perdeler gibi görüşünü, tamamen kapatmakla tehdit ediyorlardı. Kafasındaki anafora yenik düşmeyen tek düşünce ise bir an önce huzurlu bir uykuya dalması gerektiğiydi...
Kendini gecenin ağır kara örtüsüne sarıp uyumak üzere olan Erober uyuşan ayakları yüzünden sendeleyip, bir refleksle ayağını hemen ileri atarak dengesinin yönünü değiştirdi. Bu ani hareketin etkisiyle beynine kan pompalanınca bir anlığına uyanır gibi oldu ve kedi gibi irkildi ama bu yarası için pek de iyi olmamıştı. Gevşeyen eliyle bezi tekrar yarasına bastırırken içinde bulunduğu durumu gözden geçirdi. Ama durumunu gözden geçirmesini engelleyen ve beyninde alarm sinyali çalan, peşinde birilerinin olup olmadığı düşüncesiydi. Ã?ünkü biri onu takip ediyorsa bu kişi onun için pek de hayırlı şeyler düşünüyor olmazdı ve düşünecek pek vakti de kalmazdı. Etrafını kolaçan etmeliydi...bir an önce.
Harekete geçmeden önce içindeki kendini güvenceye alma içgüdüsünü biraz bastırmaya çalıştı; aceleci olmak şu durumda faydadan çok zarar getirebilirdi. Telaşını yenmeye çalışarak rahat bir hareketle başını arkaya, sağa, sola çevirdi ve etrafını kısık gözleriyle tarayarak izlenip izlenmediğini inceledi. şövalyeler onu izliyor olsa saklanmayacakları için zaten pek fazla araştırmasına gerek olmazdı, hantal zırhlarının şıngırtısı da onları metrelerce öteden ele verirdi.
Yine de Erober etrafını dikkatle kontrol etti ve ardından durumunu değerlendirdi. Eğer izleniyorsa ve kovalanıyor gibiyse kaçmaktan başka şansı yoktu, dolambaçlı dar sokaklara doğru; yoksa onları fark etmemiş gibi normal davranarak kalabalığa karışmalıydı. Ama eğer izlenmiyorsa da bir sonraki adımının ne olacağı konusunda ayrıntılı düşünmeliydi.
Kendini gecenin ağır kara örtüsüne sarıp uyumak üzere olan Erober uyuşan ayakları yüzünden sendeleyip, bir refleksle ayağını hemen ileri atarak dengesinin yönünü değiştirdi. Bu ani hareketin etkisiyle beynine kan pompalanınca bir anlığına uyanır gibi oldu ve kedi gibi irkildi ama bu yarası için pek de iyi olmamıştı. Gevşeyen eliyle bezi tekrar yarasına bastırırken içinde bulunduğu durumu gözden geçirdi. Ama durumunu gözden geçirmesini engelleyen ve beyninde alarm sinyali çalan, peşinde birilerinin olup olmadığı düşüncesiydi. Ã?ünkü biri onu takip ediyorsa bu kişi onun için pek de hayırlı şeyler düşünüyor olmazdı ve düşünecek pek vakti de kalmazdı. Etrafını kolaçan etmeliydi...bir an önce.
Harekete geçmeden önce içindeki kendini güvenceye alma içgüdüsünü biraz bastırmaya çalıştı; aceleci olmak şu durumda faydadan çok zarar getirebilirdi. Telaşını yenmeye çalışarak rahat bir hareketle başını arkaya, sağa, sola çevirdi ve etrafını kısık gözleriyle tarayarak izlenip izlenmediğini inceledi. şövalyeler onu izliyor olsa saklanmayacakları için zaten pek fazla araştırmasına gerek olmazdı, hantal zırhlarının şıngırtısı da onları metrelerce öteden ele verirdi.
Yine de Erober etrafını dikkatle kontrol etti ve ardından durumunu değerlendirdi. Eğer izleniyorsa ve kovalanıyor gibiyse kaçmaktan başka şansı yoktu, dolambaçlı dar sokaklara doğru; yoksa onları fark etmemiş gibi normal davranarak kalabalığa karışmalıydı. Ama eğer izlenmiyorsa da bir sonraki adımının ne olacağı konusunda ayrıntılı düşünmeliydi.
Code: Select all
Kör sabahın beşinde,
Sessiz gölge peşinde;
Her soylunun leşinde,
Hançeri saplı Erober'in.
Geçmişin sayfalarına gömülü kullanıcı..Mahtan gozlerinin onunde olup biten dehseti kıpırdamadan izlemek zorunda kalmıştı..Ã?abaları yakarmaları bosunaydı...adamlar nobetçileri parçalamışlardı..hem de bir yanlıs anlama yuzunden..."hersey daha guzel olabilirdi" diye dusundu Mahtan "barbar kılıcını indirirdi..mahkemeye cıkılır ve adamın yaslı buyucuyu ve hancıyı korudugu anlasılır ve serbest bırakılırdı..ama şimdi..." bundan sonrası tam bir muammaydı..buraya gelecek nobetçiler onu da yakalyacaklar ve sucsuz yere hapse tıkacaklardı ama Mahtan'ın buna hiç niyeti yoktu.
Barbar kotu birine benzemiyordu...yoksa neden yaslı bir adama yardım etmek istesindi ki...hem de olmek ugruna
"bayım" dedi cekingen bir ses tonuyla " kurtardıgınız yaslı bir buyucu oldugunu soylemiştiniz..o adam benim babamdı bu fedakarlıgınız karsılıgında size bir buyu kullanıcısı olarak yardım etmek istiyorum... lutfen yardımımı kabul edin..
Barbar kotu birine benzemiyordu...yoksa neden yaslı bir adama yardım etmek istesindi ki...hem de olmek ugruna
"bayım" dedi cekingen bir ses tonuyla " kurtardıgınız yaslı bir buyucu oldugunu soylemiştiniz..o adam benim babamdı bu fedakarlıgınız karsılıgında size bir buyu kullanıcısı olarak yardım etmek istiyorum... lutfen yardımımı kabul edin..
Auré Entuluva...Outa i lomé
Estalus babasından yeni bir hediye almış çocuk gibi mutluluk ile zıplıyordu.Hanın yüzeyi 3 şovalyenin kanı ile lekelenmişdi.şovalyenin kırılan kafatasından et parçacıkları sarkıyordu.Bu enteresan bir duyguydu doğrusu.Kendisi bu kargaşanın ortasında olmamasına bir izleyici olmasına rağmen vücudundaki adrenalin hormonu üst seviyeye çıkmıştı.Bu mükemmel bir gösteriydi.Ortaya çıkan vahşet tablosuda son derece etkileyici.
Bu iki bozkır savaşçısı mükemmel bir savaş makineleri idiler.Ehh buda estalusun işinede gelirdi.Zira bu tehlikeli şehirde güçlü müttefikler iyi olurdu.Hele hele bu güçlü müttefik sayısı ikiye çıkarsa dahada iyi olurdu.
Estalus han kapısını aralayarak içeri girdi.Görüğü manzara karşısında numara yaparak şaşırmış gibi görünmeye çalıştı.Numaradan açılmış ağzını eliyle kapadı.Cübbesine kan bulaşmaması için bir kız gibi cübbesinin uçlarını kaldırdı.
-"Ahh bu şehir için fazla tehlikeli demişlerdi.Sanırım haklılar.Vede yanlış bir zamanda geldim galiba.Bu 3 cesedi hemen kaldırsak iyi ederiz yabancılar.Zira oren şovalyeleri sürekli şehirde devriye geziyorlar.Başınızın belaya girmesini istemessiniz ." dedi.Yakınında ki bir şovalyenin kollarından tuttu vede barbarlara dönerek
-“Ehh benim gibi cılız bir büyücünün bu cesetleri tek başına taşımasını beklemiyorsunuz demi”dedi soran gözlerle…
Bu iki bozkır savaşçısı mükemmel bir savaş makineleri idiler.Ehh buda estalusun işinede gelirdi.Zira bu tehlikeli şehirde güçlü müttefikler iyi olurdu.Hele hele bu güçlü müttefik sayısı ikiye çıkarsa dahada iyi olurdu.
Estalus han kapısını aralayarak içeri girdi.Görüğü manzara karşısında numara yaparak şaşırmış gibi görünmeye çalıştı.Numaradan açılmış ağzını eliyle kapadı.Cübbesine kan bulaşmaması için bir kız gibi cübbesinin uçlarını kaldırdı.
-"Ahh bu şehir için fazla tehlikeli demişlerdi.Sanırım haklılar.Vede yanlış bir zamanda geldim galiba.Bu 3 cesedi hemen kaldırsak iyi ederiz yabancılar.Zira oren şovalyeleri sürekli şehirde devriye geziyorlar.Başınızın belaya girmesini istemessiniz ." dedi.Yakınında ki bir şovalyenin kollarından tuttu vede barbarlara dönerek
-“Ehh benim gibi cılız bir büyücünün bu cesetleri tek başına taşımasını beklemiyorsunuz demi”dedi soran gözlerle…
No one hears him cry so he turns to evil...
"Bak çiftçi onunla aranda ne var ve tarlanı neden yaktı bilmiyorum ama burada suçlu ben değilim ve beni bir daha tehdit edersen gerçekten sinirlenirim.Ben buraya sadece neler olup bittiğini anlamak ve arabuluculuk yapmaya geldim, senin tehditlerini duymak için değil.Anlaşılan burada suçlu sensin ki bu kadar aşırı bir tepki veriyorsun, yoksa neden konuyla ilgisi olmayan birine tehditler yağdırasın ki, yanılıyor muyum?"dedi ve duygulu ama sinirli birşekilde ekledi:
"Neler hissettiğini tahmin edebiliyorum.Senin yanan sadece tarlan yeniden kurabilirsin ve en azından hala ailen yanında, benim evim dediğim manastırım yıkıldı ve ailem dediğim keşişler katledildi.Geriye sadece ben kaldım, ama ben kimseye silah doğrultup öfkemi ondan çıkarmıyorum.Ã?ıkarmak isteseydim de çoktan çıkarmıştım dengesiz herif." dedi sinirli bir şekilde ve yüz ifadesini sinir bozucu birşekilde aniden değiştirerek dedi ki:
"Bu arada çocuğun nereye koşuyor?" dedi.Tüm olasılıklara ve tehditlere kendini hazırladı, bekledi.
"Neler hissettiğini tahmin edebiliyorum.Senin yanan sadece tarlan yeniden kurabilirsin ve en azından hala ailen yanında, benim evim dediğim manastırım yıkıldı ve ailem dediğim keşişler katledildi.Geriye sadece ben kaldım, ama ben kimseye silah doğrultup öfkemi ondan çıkarmıyorum.Ã?ıkarmak isteseydim de çoktan çıkarmıştım dengesiz herif." dedi sinirli bir şekilde ve yüz ifadesini sinir bozucu birşekilde aniden değiştirerek dedi ki:
"Bu arada çocuğun nereye koşuyor?" dedi.Tüm olasılıklara ve tehditlere kendini hazırladı, bekledi.
(<>_<>) -V ----- - ------I .....l l .J..( ) '''...J L Ben dostum. Ne kadar inandırıcı geldiyse!
Xanthroat sinirlenmişti..Hiç kimse kendisine böyle hitap edemezdi.Kendisi bir ejderhaydı en azından bir yarısı..Ve kimsenin kendisine bu hakaretleri etmesine izin veremezdi..
“Beni orda kaçışıp duran salak gnollarla bir tutma Ã?İFTÃ?İ!!Benimle nasıl konuştuğuna kime hakaret ettiğine dikkat et!! “ diye inanılmaz bir ses ve öfkeyle kükredi “ Amacım kimseye zarar vermek değildi o aptal gnolların durup dururken bana saldırmasa tarlan yanmayacaktı.Burada tek suçlu sensin gnollarla anlaştın.Ben o böceklere ne kadar da “düzgün!” davransamda onlar beni anlamadı ve bana oklarını yağdırdılar!Bir ejderhayla doğru konuş çiftçi!!!”
Xanthroat kaşlarını çatmış adama bakıyordu ve üstüne doğru birkaç adım attı.”Burada kimseyi tehtid edemezsin!” dedi ve kanatlarını gererek güçlü homurtular çıkardı “ ben ona buna bağırdığın insan değilim veya şuradaki böcekler değilim! “ dedi gnollara tiksintiyle bakarken.Samurayların onur konusundaki ilkelerini düşündü..Bu kadar hakarete bir şey yapmaması bile şaşırtıcıydı..
“ Benimle sakın böyle konuşma!SAKIN! “Xanthroat arkasını döndü ve gnollun sırtını çaprazlama bir şekilde yarmak için tırpanıyla ileri atıldı..Eğer o adam bir daha laf edecek olursa veya o oku kendisinin üzerinde bir daha denemeye kalkarsa kendisiyle bizzat ilgilenecek ve onu hapisaneye tıkmak için her şeyi yapacaktı..
“ O salak gnolların sebepsiz yere bana saldırmış olmasaydı tarlan duruyor olacaktı! “
“Beni orda kaçışıp duran salak gnollarla bir tutma Ã?İFTÃ?İ!!Benimle nasıl konuştuğuna kime hakaret ettiğine dikkat et!! “ diye inanılmaz bir ses ve öfkeyle kükredi “ Amacım kimseye zarar vermek değildi o aptal gnolların durup dururken bana saldırmasa tarlan yanmayacaktı.Burada tek suçlu sensin gnollarla anlaştın.Ben o böceklere ne kadar da “düzgün!” davransamda onlar beni anlamadı ve bana oklarını yağdırdılar!Bir ejderhayla doğru konuş çiftçi!!!”
Xanthroat kaşlarını çatmış adama bakıyordu ve üstüne doğru birkaç adım attı.”Burada kimseyi tehtid edemezsin!” dedi ve kanatlarını gererek güçlü homurtular çıkardı “ ben ona buna bağırdığın insan değilim veya şuradaki böcekler değilim! “ dedi gnollara tiksintiyle bakarken.Samurayların onur konusundaki ilkelerini düşündü..Bu kadar hakarete bir şey yapmaması bile şaşırtıcıydı..
“ Benimle sakın böyle konuşma!SAKIN! “Xanthroat arkasını döndü ve gnollun sırtını çaprazlama bir şekilde yarmak için tırpanıyla ileri atıldı..Eğer o adam bir daha laf edecek olursa veya o oku kendisinin üzerinde bir daha denemeye kalkarsa kendisiyle bizzat ilgilenecek ve onu hapisaneye tıkmak için her şeyi yapacaktı..
“ O salak gnolların sebepsiz yere bana saldırmış olmasaydı tarlan duruyor olacaktı! “
Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
Gredix hancıyı süzdü ve gülümseyerek adamın sorusuna cevap verdi." Evet yeniyim.Ama buranın en eskisi olmama yetecek kadar da bilgiye sahibim.. " dedi düşünceli bir yüzle..Gredix odaların rahat olduğunu düşünerek devam etti " bir oda verebilirseniz mutlu olurum gerçekten yorgunum. " dedi handa gözlerini gezdirirken.
Odaya çıkmak için sabırsızlanıyordu.İyi bir banyo yapıp yatması çok iyi olacaktı.Gecenin yorgunluğunu atması yararınaydı..
Odaya çıkmak için sabırsızlanıyordu.İyi bir banyo yapıp yatması çok iyi olacaktı.Gecenin yorgunluğunu atması yararınaydı..
Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
Dekotta bekletilmekten hoşlanmazdı ve bunu da karşısındakilere belli etme konusunda hiç de sıkıntı çekmiyordu. Rol yapmanın en önemli kurallarından birisi de kendini rolünü yaptığın gibi hissetmekti. Daha yeni bir savaştan çıkmış, yorulmuş, bozguna uğramış bir savaşçı bilge kendi şehrinin kapısında bekletilmekten hoşlanmazdı sanırım dedi içinden Dekotta ve sinirli bi şekilde karşısında dikilip aval aval bakan nöbetçileri süzdü.
“Pekâlâ, ama bizimle tapınağa geleceksin ve rapor vereceksin.” dedi sonunda nöbetçinin teki ve Dekotta cevabı yapıştırdı.
"Tabiki öyle yapacağım be adam ! Başka ne yapmamı bekliyordun." dedi rahip, çileden çıkmış bir görüntü sergiliyordu rahip ve acelesinin olduğunu yorgun olduğunu belli etmeye çalışıyordu.
"Hadi şimdi oyalanmayı kesin de hanginiz benimle gelecekse gelsin, acele haber vermem gereken şeyler var ve siz ikiniz daha şimdiden benim geç kalmamı sağladınız bile !" dedi rahip. Adamların burada nöbet beklediklerini ve ayrılmalarına kolay kolay izin verilmeyeceğini tahmin ediyordu.
Kaos lejyonu hakkında biraz bilgisi varsa o da burada aylaklığa kolay kolay göz yumulmayacağı idi. Ve karşısında bekleyen adamların *O* nun hizmetindeki bir savaşçı bilgeye tapınağa kadar eşlik etmelerinin gündüz gözü ile düşünüldüğünde aylaklık gibi görünebileceğini düşünmelerini ve ona yanlız başına gitmesine izin vermelerini umuyordu ama aksi de karanlık rahibe çok fazla şey kaybettirmezdi. En kötü ihtimalle şehri inceleme fırsatı elinden alnımış olurdu ama sonuç olarak Dekotta'nın, yeni adı ile Zalim Ã?Ã?LRÖZGARI'nın da nihai hedefi tapınaktı.
Beklenti ile ve kendinden emin bir şekilde karşısındakilere baktı Zalim Ã?Ã?LRÖZGARI, bekletilmekten sıkıldığı her halinden belliydi.
“Pekâlâ, ama bizimle tapınağa geleceksin ve rapor vereceksin.” dedi sonunda nöbetçinin teki ve Dekotta cevabı yapıştırdı.
"Tabiki öyle yapacağım be adam ! Başka ne yapmamı bekliyordun." dedi rahip, çileden çıkmış bir görüntü sergiliyordu rahip ve acelesinin olduğunu yorgun olduğunu belli etmeye çalışıyordu.
"Hadi şimdi oyalanmayı kesin de hanginiz benimle gelecekse gelsin, acele haber vermem gereken şeyler var ve siz ikiniz daha şimdiden benim geç kalmamı sağladınız bile !" dedi rahip. Adamların burada nöbet beklediklerini ve ayrılmalarına kolay kolay izin verilmeyeceğini tahmin ediyordu.
Kaos lejyonu hakkında biraz bilgisi varsa o da burada aylaklığa kolay kolay göz yumulmayacağı idi. Ve karşısında bekleyen adamların *O* nun hizmetindeki bir savaşçı bilgeye tapınağa kadar eşlik etmelerinin gündüz gözü ile düşünüldüğünde aylaklık gibi görünebileceğini düşünmelerini ve ona yanlız başına gitmesine izin vermelerini umuyordu ama aksi de karanlık rahibe çok fazla şey kaybettirmezdi. En kötü ihtimalle şehri inceleme fırsatı elinden alnımış olurdu ama sonuç olarak Dekotta'nın, yeni adı ile Zalim Ã?Ã?LRÖZGARI'nın da nihai hedefi tapınaktı.
Beklenti ile ve kendinden emin bir şekilde karşısındakilere baktı Zalim Ã?Ã?LRÖZGARI, bekletilmekten sıkıldığı her halinden belliydi.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
şövalyelerin yüzleri sıkıntılı bir hal aldı. Hatta birkaç kılıçlarını hafifçe indirmişti bile. Birkaç saniye birbirlerinin gözlerine baktılar Birkaç dakika süren gergin bir sessizliğin ardından şövalyenin teki kılıcını sallayarak geriyi gösterdi. “Lanet olsun, defol git.” dedi.
şövalyeler arkalarını dönüp Setsuna’dan uzaklaşırken, caddeye yeniden gecenin sessizliği dolmaya başlamıştı bile.
şövalyeler arkalarını dönüp Setsuna’dan uzaklaşırken, caddeye yeniden gecenin sessizliği dolmaya başlamıştı bile.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
Bomboş sokaklar ve caddeler... Görünen o ki Erober’i izleyen kimse yoktu. Etraf, görülen tek tük muhafızlar dışında bomboştu. Ama caddenin aşağısında gördüğü o mülteci grubunu unutmamalıydı. şüphesiz onlar da Erober’in takip ettiği yol izlenerek buraya getirilecekti, ve az sonra burada bir curcuna daha çıkacaktı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
Xanthroat tekrar dalışa geçti ama kovaladığı gnoll, yarı ejder ona yetişemeden ağaçların arasına daldı. Xanthroat son anda gnollu durdurmak için tırpanını savurduysa da tırpan sert bir şekilde ağaca saplandı. Birkaç saniye sonra sağ kalan tüm gnoll paralı askerler, ağaçların tartışılır güvenliğine sığınmıştı bile. Burası Xanthroat’ın uçması için hiç de müsait değildi.
Ã?iftçi, Xanthroat’ın dalışını izlerken Murdoc’un söylediklerini duymamazlıktan geldi. Tüm gnoll yardakçıları kaçmıştı ve şimdi tek başınaydı. “Ã?abuk toparlan.” dedi karısına, kolunu çekiştirerek. “Buradan gidiyoruz. Bu, tarlamın son kez baskına uğrayışı oldu. Ama ant olsun ki bana açtığı zararı o kertenkelenin yanına koymayacağım.”
Bununla birlikte çiftçi, ailesini de alarak hızla eve doğru koşturmaya başladı.
Ã?iftçi, Xanthroat’ın dalışını izlerken Murdoc’un söylediklerini duymamazlıktan geldi. Tüm gnoll yardakçıları kaçmıştı ve şimdi tek başınaydı. “Ã?abuk toparlan.” dedi karısına, kolunu çekiştirerek. “Buradan gidiyoruz. Bu, tarlamın son kez baskına uğrayışı oldu. Ama ant olsun ki bana açtığı zararı o kertenkelenin yanına koymayacağım.”
Bununla birlikte çiftçi, ailesini de alarak hızla eve doğru koşturmaya başladı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
“Tabi beyim tabi, beni izleyin.” dedi hancı hevesle başını sallayarak ve bir anahtarı kaptığı gibi merdivenlerden yukarı fırladı. Gredix, hancıya nazaran daha sakin bir şekilde onu izlediğinde hancının, merdivenin hemen önündeki bir odanın kapısını açmakta olduğunu gördü.
Oda şirindi. Küçük, ama konforluydu. Hoş ve rahat görünümlü bir yatağın yanında aynalı bir çekmece, onun hemen yanında da bir dolap duruyordu. İleride minik bir masa vardı. Odanın bir bölümüne çekilmiş perdenin arkasında ise boş bir küvet duruyordu.
“Eğer herhangi bir arzunuz olursa bana seslenin beyim.” dedi hancı anahtarı Gredix’in eline tutuştururken.
Oda şirindi. Küçük, ama konforluydu. Hoş ve rahat görünümlü bir yatağın yanında aynalı bir çekmece, onun hemen yanında da bir dolap duruyordu. İleride minik bir masa vardı. Odanın bir bölümüne çekilmiş perdenin arkasında ise boş bir küvet duruyordu.
“Eğer herhangi bir arzunuz olursa bana seslenin beyim.” dedi hancı anahtarı Gredix’in eline tutuştururken.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
Dekotta’nın kükreyişiyle iki asker de irkildi. Bir an birbirlerine baktılar, sonra birisi geri dönüp uzaklaşmaya başladı. Diğeri ise mızrağını indirerek dikkatle Dekotta’yı süzüyordu.
Birkaç dakika böyle geçti. Ardından giden muhafız, yanında daha iri birisiyle döndü. Yeni gelenin yürüyüşü çok daha profesyonelceydi ve uzun bir askeri eğitim aldığı belliydi. Dekotta’nın önüne geldiğinde onu şöyle bir süzdü ve sadece tek bir şey söyledi: “Benimle gel.”
Dekotta, iki muhafızı alaycı bir edayla süzdükten sonra bu yeni adamı izlemeye başladı. şehrin pek de büyük olmayan doğu kapısından geçtikten sonra, dolambaçlı yollar boyunca sessizce ilerlediler. Muhafızların aksine bu adam hiçbir şey söylemiyor, Dekotta’nın azından en ufak bir laf alma çabasında bulunmuyordu. Ama ikisinin de zırhları zaten her adımda yeterince tangırtı çıkarttığı için konuşmuş kadar gürültü çıkartıyorlardı.
Sokaklar bomboştu ve evlerde de hiç ışık yoktu. Gecenin bu geç saatinde birilerinin uyanık olması pek de normal olmazdı zaten.
Yol onları en sonunda küçük bir meydana çıkarttı. Meydanın tam karşısında üç katlı tahtaları kararmış bir ev yükseliyordu. Camları çeşitli motiflerle süslenmişti. Ã?ift kanatlı kapısının üzerine kırmızı boyayla bir pentagram çizilmişti.
Apocalyspe’in tapınağına gelmişlerdi.
Sessiz adam, zırhlı yumruğunu kaldırdı ve kapıya üç kez vurdu. Birkaç saniye sonra kapı gıcırdayarak açıldı ve sıska, kısa boylu, sefil görünümlü bir adam tekrar tekrar eğilerek Dekotta’nın yanındaki adamı selamladı. Adam ise hiç cevap vermeden onun yanından geçti ve az ilerideki bir kapıyı açıp Dekotta’ya içeri girmesini işaret etti.
Kapının tam önüne geldiğinde Dekotta içeriye bir göz attı. Burası aşağı inen kısa bir merdivendi. Ama daha merdivenin hemen sonunda duvarın iki yanına takılmış parmaklıkları görebiliyordu. Bu merdiven doğruca zindanlara iniyordu.
Birkaç dakika böyle geçti. Ardından giden muhafız, yanında daha iri birisiyle döndü. Yeni gelenin yürüyüşü çok daha profesyonelceydi ve uzun bir askeri eğitim aldığı belliydi. Dekotta’nın önüne geldiğinde onu şöyle bir süzdü ve sadece tek bir şey söyledi: “Benimle gel.”
Dekotta, iki muhafızı alaycı bir edayla süzdükten sonra bu yeni adamı izlemeye başladı. şehrin pek de büyük olmayan doğu kapısından geçtikten sonra, dolambaçlı yollar boyunca sessizce ilerlediler. Muhafızların aksine bu adam hiçbir şey söylemiyor, Dekotta’nın azından en ufak bir laf alma çabasında bulunmuyordu. Ama ikisinin de zırhları zaten her adımda yeterince tangırtı çıkarttığı için konuşmuş kadar gürültü çıkartıyorlardı.
Sokaklar bomboştu ve evlerde de hiç ışık yoktu. Gecenin bu geç saatinde birilerinin uyanık olması pek de normal olmazdı zaten.
Yol onları en sonunda küçük bir meydana çıkarttı. Meydanın tam karşısında üç katlı tahtaları kararmış bir ev yükseliyordu. Camları çeşitli motiflerle süslenmişti. Ã?ift kanatlı kapısının üzerine kırmızı boyayla bir pentagram çizilmişti.
Apocalyspe’in tapınağına gelmişlerdi.
Sessiz adam, zırhlı yumruğunu kaldırdı ve kapıya üç kez vurdu. Birkaç saniye sonra kapı gıcırdayarak açıldı ve sıska, kısa boylu, sefil görünümlü bir adam tekrar tekrar eğilerek Dekotta’nın yanındaki adamı selamladı. Adam ise hiç cevap vermeden onun yanından geçti ve az ilerideki bir kapıyı açıp Dekotta’ya içeri girmesini işaret etti.
Kapının tam önüne geldiğinde Dekotta içeriye bir göz attı. Burası aşağı inen kısa bir merdivendi. Ama daha merdivenin hemen sonunda duvarın iki yanına takılmış parmaklıkları görebiliyordu. Bu merdiven doğruca zindanlara iniyordu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
Genç adam aniden elindeki tahta bardağı yere düşürdü ve kendi boğazını kavradı. Gözleri faltaşı gibi açılmış, dili ağzından sarkmıştı. Nefes almaya çalışıyor, ama başaramıyordu. Ã?ıkartabildiği tek ses ise gurultulardan ibaretti.
Birkaç saniye sonra ağzından köpükler akmaya başlarken kriz geçirircesine titremeye başladı ve dizlerinin üzerine düştü. Hâlâ boğazını tutuyor, ve nefes almasını engelleyen her neyse sanki onu boğazından çekip atmaya çalışıyordu. Dilinin rengi tuhaf bir mora dönüşmüştü ve şişmişti.
Dizlerinin üzerinde durmak da ona zor geldiği zaman, genç adam tamamen yere düştü ve kontrolsüzce titreyip çırpınmaya başladı. İçler acısı hali, durmadan çıkarttığı gurultularla daha da derinleşiyordu.
Derisinin rengi grileşmeye ve soyulup dökülmeye başladı. Gözbebekleri iyice büyümüş, boş boş bakmaya başlamıştı. Bedeni tuhaf bir şekilde kurumaya başlarken genç adam son birkaç kez daha kıpırdandı ve ardından hareketsiz kaldı.
Bedeni ise öyle değildi. Hızla kurumaya ve kendi içine çökmeye devam etti beden. Sonunda derinin neredeyse kemiğe yapışması kadar zayıf kaldı genç adam. Gözleri çöküp küçülmüş ve neredeyse yok olmuştu.
Genç adamın hemen önünde duran masada oturan, kara cüppeli şeklin dudakları alaycı bir tebessümle büküldü ve yavaş hareketlerle eline aldığı bir tüy kalemi, yanı başında duran minik şişedeki mürekkebe batırıp iki saniye bekledi. Sonra tüyü kaldırdı ve bir saniye kadar fazladan mürekkebin akmasını bekledikten sonra önündeki deftere yazmaya başladı.
Elli üçüncü karışım, deneğin gırtlağı ile dilinin dibinde bir şişliğe yol açarak deneğin solunumunu durduruyor. Beden, kontrolsüz kasılmalarla boğuşurken deneğin ağzından köpükler çıkıyor. Görünen o ki, bu karışım solunum yollarını etkilediği kadar deneğin sinir sistemini de etkiliyor. Buraya kadar on yedinci karışımla aynı etkiyi göstermesine rağmen, on yedinci karışımdan farklı olarak ilerleyen safhalarda deneğin bedenindeki suyu emip tüketiyor. Deneğin bedeni, bir vampirin saldırısından da kötü bir şekilde kuruyarak boş bir kabuk halini alıyor. Bu da karışımı gereken şartlara uymaktan uzak kılıyor.
Mark gülümsedi ve tüy kalemini yerine bıraktı. Defteri mürekkep kuruyana kadar açık bırakacaktı. Bu geçen zamanı da, odada kaynayan kazanların ve deney tüplerinin içindeki sıvıların fokurdamalarından oluşan senfoniyi dinleyerek geçirebilirdi.
Gözlerini kapatıp kendisini bu uğursuz melodiye kaptırırken, eli alnına gitti ve oradaki dövmeyi yavaşça okşadı. Bu dövme alnına yedi yaşındayken işlenmişti. Yeminer’in sembolü, kanayan bir kafatası.
Hayatını Yeminer’e adamıştı Mark. İki yaşından beri tapınak tarafından yetiştirilmişti ve ona daima Yeminer’in öğretileri aşılanmıştı. İlk ayinini hatırladı bir an. Geçmişini şöylece bir düşündü. Kalan eğitimi boyunca çok değişik şeylerle karşılaşmış, Yeminer uğruna çok ayinlere katılmıştı. Yeminer’in ilahi varlığı, daima ruhunu çevreler ve içinde büyük bir güven ve güç duygusunu uyandırırdı.
Ama tüm bunlar, beş gün önce aniden kayboldu. Yeminer’in varlığı ortadan kaybolmuştu aniden. Ruhunu sarmalayan o yüce varlık, kaybolmuştu. Bu durumda olan tek kişi kendisi de değildi üstelik. Diğer rahipler, hatta başrahip bile aynı dertten muzdaripti.
En kötüsü ise bu sabah gelen bir haberdi. Denildiğine göre iki gün bir göktaşı, Yükseliş Dağı’na, Lord Yeminer’in merkez tapınağına çarpmıştı. Artık orada çok derin bir çukur vardı.
Rahiplerin bir kısmı bunu tanrılarının onu terk ettiğine yorarken, bazıları da Lord Yeminer’in, tüm diyarı dehşete boğacak bir hazırlık içinde olduğunu ve yakında inanılmaz bir güçle geri döneceğini söylüyordu. Başrahip de bunlardan birisiydi.
Bu kadarı yeterdi. Mürekkep kurumuş olmalıydı. Mark gözlerini açtı ve defteri kapatıp masadaki çekmeceye koydu. Daha önceleri zindan olarak kullanılan bu kat, yeni formül üzerinde çalışılmaya başlandığından beri laboratuar olarak değiştirilmişti. Bu yüzden burası biraz nemliydi. Kağıtları ulu orta bırakmak hiç de akıl kârı değildi.
Demir kapı ağır ağır vurulurken, Mark hemen çekmeceyi kapattı. Bunlar onun formülleriydi. Başkalarının bunları incelemesine izin veremezdi. Hızla ayağa fırladı ve başka bir masada duran bir örtüyü kaptığı gibi yerdeki cesedin üzerine örttü. Ortada başka bir şey kalmadığında ise boğazını temizledi ve “Gir.” dedi.
Kapı açılmaya çalışıldı ama dışarıdaki her kimse içeri giremedi. Mark avucunun içiyle alnına vurdu. İçeri aniden birilerinin girip çalışmalarını görmesini engellemek için kapıyı kilitlemişti.
Mark cüppesinin eteklerini çekiştirerek hızlı hızlı kapıya yürürken “Geldim be patlama!” diye söylendi. Kapıya vardığında sürgüleri açtı ve kapıyı hafifçe aralayıp dışarı baktı. Başrahibin çıraklarından birisiydi bu. “Efendim, Başrahip sizi görmek istediğini söyledi.” dedi hevesli hevesli genç çocuk.
Birkaç saniye sonra ağzından köpükler akmaya başlarken kriz geçirircesine titremeye başladı ve dizlerinin üzerine düştü. Hâlâ boğazını tutuyor, ve nefes almasını engelleyen her neyse sanki onu boğazından çekip atmaya çalışıyordu. Dilinin rengi tuhaf bir mora dönüşmüştü ve şişmişti.
Dizlerinin üzerinde durmak da ona zor geldiği zaman, genç adam tamamen yere düştü ve kontrolsüzce titreyip çırpınmaya başladı. İçler acısı hali, durmadan çıkarttığı gurultularla daha da derinleşiyordu.
Derisinin rengi grileşmeye ve soyulup dökülmeye başladı. Gözbebekleri iyice büyümüş, boş boş bakmaya başlamıştı. Bedeni tuhaf bir şekilde kurumaya başlarken genç adam son birkaç kez daha kıpırdandı ve ardından hareketsiz kaldı.
Bedeni ise öyle değildi. Hızla kurumaya ve kendi içine çökmeye devam etti beden. Sonunda derinin neredeyse kemiğe yapışması kadar zayıf kaldı genç adam. Gözleri çöküp küçülmüş ve neredeyse yok olmuştu.
Genç adamın hemen önünde duran masada oturan, kara cüppeli şeklin dudakları alaycı bir tebessümle büküldü ve yavaş hareketlerle eline aldığı bir tüy kalemi, yanı başında duran minik şişedeki mürekkebe batırıp iki saniye bekledi. Sonra tüyü kaldırdı ve bir saniye kadar fazladan mürekkebin akmasını bekledikten sonra önündeki deftere yazmaya başladı.
Elli üçüncü karışım, deneğin gırtlağı ile dilinin dibinde bir şişliğe yol açarak deneğin solunumunu durduruyor. Beden, kontrolsüz kasılmalarla boğuşurken deneğin ağzından köpükler çıkıyor. Görünen o ki, bu karışım solunum yollarını etkilediği kadar deneğin sinir sistemini de etkiliyor. Buraya kadar on yedinci karışımla aynı etkiyi göstermesine rağmen, on yedinci karışımdan farklı olarak ilerleyen safhalarda deneğin bedenindeki suyu emip tüketiyor. Deneğin bedeni, bir vampirin saldırısından da kötü bir şekilde kuruyarak boş bir kabuk halini alıyor. Bu da karışımı gereken şartlara uymaktan uzak kılıyor.
Mark gülümsedi ve tüy kalemini yerine bıraktı. Defteri mürekkep kuruyana kadar açık bırakacaktı. Bu geçen zamanı da, odada kaynayan kazanların ve deney tüplerinin içindeki sıvıların fokurdamalarından oluşan senfoniyi dinleyerek geçirebilirdi.
Gözlerini kapatıp kendisini bu uğursuz melodiye kaptırırken, eli alnına gitti ve oradaki dövmeyi yavaşça okşadı. Bu dövme alnına yedi yaşındayken işlenmişti. Yeminer’in sembolü, kanayan bir kafatası.
Hayatını Yeminer’e adamıştı Mark. İki yaşından beri tapınak tarafından yetiştirilmişti ve ona daima Yeminer’in öğretileri aşılanmıştı. İlk ayinini hatırladı bir an. Geçmişini şöylece bir düşündü. Kalan eğitimi boyunca çok değişik şeylerle karşılaşmış, Yeminer uğruna çok ayinlere katılmıştı. Yeminer’in ilahi varlığı, daima ruhunu çevreler ve içinde büyük bir güven ve güç duygusunu uyandırırdı.
Ama tüm bunlar, beş gün önce aniden kayboldu. Yeminer’in varlığı ortadan kaybolmuştu aniden. Ruhunu sarmalayan o yüce varlık, kaybolmuştu. Bu durumda olan tek kişi kendisi de değildi üstelik. Diğer rahipler, hatta başrahip bile aynı dertten muzdaripti.
En kötüsü ise bu sabah gelen bir haberdi. Denildiğine göre iki gün bir göktaşı, Yükseliş Dağı’na, Lord Yeminer’in merkez tapınağına çarpmıştı. Artık orada çok derin bir çukur vardı.
Rahiplerin bir kısmı bunu tanrılarının onu terk ettiğine yorarken, bazıları da Lord Yeminer’in, tüm diyarı dehşete boğacak bir hazırlık içinde olduğunu ve yakında inanılmaz bir güçle geri döneceğini söylüyordu. Başrahip de bunlardan birisiydi.
Bu kadarı yeterdi. Mürekkep kurumuş olmalıydı. Mark gözlerini açtı ve defteri kapatıp masadaki çekmeceye koydu. Daha önceleri zindan olarak kullanılan bu kat, yeni formül üzerinde çalışılmaya başlandığından beri laboratuar olarak değiştirilmişti. Bu yüzden burası biraz nemliydi. Kağıtları ulu orta bırakmak hiç de akıl kârı değildi.
Demir kapı ağır ağır vurulurken, Mark hemen çekmeceyi kapattı. Bunlar onun formülleriydi. Başkalarının bunları incelemesine izin veremezdi. Hızla ayağa fırladı ve başka bir masada duran bir örtüyü kaptığı gibi yerdeki cesedin üzerine örttü. Ortada başka bir şey kalmadığında ise boğazını temizledi ve “Gir.” dedi.
Kapı açılmaya çalışıldı ama dışarıdaki her kimse içeri giremedi. Mark avucunun içiyle alnına vurdu. İçeri aniden birilerinin girip çalışmalarını görmesini engellemek için kapıyı kilitlemişti.
Mark cüppesinin eteklerini çekiştirerek hızlı hızlı kapıya yürürken “Geldim be patlama!” diye söylendi. Kapıya vardığında sürgüleri açtı ve kapıyı hafifçe aralayıp dışarı baktı. Başrahibin çıraklarından birisiydi bu. “Efendim, Başrahip sizi görmek istediğini söyledi.” dedi hevesli hevesli genç çocuk.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
"Aptal herif"dedi Murdoc, başını çevirip yarı ejdere baktı."Sence de bu yeterli değil mi? Yeterince korktular boş ver onları." dedikten sonra kısa bir süre bekleyip ejdere seslendi; "Kanatlı arkadaşım Oren Tapınağı'nın yerini biliyor musun ya da en azından nasıl gideceğimi?" dedi canı sıkılmış olarak beklerken.
(<>_<>) -V ----- - ------I .....l l .J..( ) '''...J L Ben dostum. Ne kadar inandırıcı geldiyse!
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 0 guests
