Page 17 of 21
Posted: Fri Feb 24, 2006 2:25 am
by FrontsideAir
Freor Balbo'nun ardından fırladı ve dışarı çıktı. Heyecanlı değildi, hırsızların yakalanmasını diğer insanlar gibi ilgiyle izleyecekti, bir de tatminle. Ama onun tatmini halkın tatmininden biraz farklıydı; onlar arkadaşlarıyla konuşacak konu buldukları için tatmin olurdu -sıkıcı bir hayat bunlar olmadan geçer miydi- oysa Freor merak ettiği şeyi öğrendiği için tatmin olurdu. Kafasından silinen her soru işareti mutlu ederdi onu.
"Neden gidiyorsunuz? Ned size yardımcı olacaktı. Bir masaya otursaydınız ya?"
Freor ne diyeceğini bilemedi bir an. Adam resmen azarlamıştı onları, üstelik haklıydı da. Vereceği bir cevap yoktu, bu yüzden de farkında bile olmadan masum maskesini takarak sessizce yere baktı. Ulrak da bir şeyler geveliyordu ağzında. Neyse ki bir gürültü kurtarıcı gibi geldi, kim bağırıyordu acaba? Bir olay vardı herhalde, Freor merakını fazlasıyla giderebilecekti artık. Muhafızları çağırmak Freor'un aklına bile gelmedi, merakına yenik düşmüştü ama utancı daha ağır basıyordu. Hancı Balbo'nun önden gitmesini bekleyecekti ve peşine takılacaktı. Eli dalgınca cebindeki giganlarla oynuyordu. Ã?ocuğu aradı gözleriyle..
Posted: Fri Feb 24, 2006 5:46 am
by Yener
Grog üzerinde bulunduğu adamın üstünden kalkmadan elindeki baltayı,başlarında dikilen adamın sağ bacağına savurdu.
Barbar olabildiğince hızlı bir şekilde adamı etkisiz hale getirmeye çalışıyordu,sonrada altında kalan zavallının durumuna bakılması gerekecekti.
Grog birden aklından umarım zavallı iyidir diye geçirdi.Bu lanet adamlar birden nerden çıkmışlardı ortaya.
Posted: Sat Feb 25, 2006 12:54 am
by Ozan İnulüen
Saniyenin onda biri kadar küçük bir zaman içinde... İç güdünün derinliklerinde bir savaşçı bağırdı, bağırdısı, ruhun derin ve karanlık bölgelerinde ilerledi. Kendini beğenmişlik ve fikir yürütmeyi geçti, sevgiyi geçti, dostluğa ve silah arkadaşlığına ulaştı. Eski anılar depreşti, çok eski ve tanıdık bir şey tekrar su yüzüne çıktı, Ölüm! Savaş! Kaos!
Bu farkedilmenin kudreti, insanın içini titreten bir biçimde Ozan'ın gözlerine yansıdı, şapkasının sağladığı derin karanlıkta, sıkıcı bir günün tuhaf olaylarını aşan bir gelişme göstererek, İnulüen'in ellerini yöneten beynin parçaları emirlerini yağdırdı.
Ozan kafayı görmüştü ve geçen son üç saniyede olan buydu. Ozanın eli kılıcına gitti ve istem dışı olarak ince sizvri uçlu kılıcını çıkarttı, kılıç kendinden beklenmeyen bir delilikle parlarken, o sokağın başına doğru koşmaya başlamıştı.
Bir haykırış...
Ozan sokağa doğru hızla koşturdu biliyordu ki burada her ne olursa olsun düzgün bir karar vermeden ve ne olduğunu anlamadan bir hamle yapmayacaktı...
Koşarken geçen saniyeler...
Ozanın bilinçaltı, olanları çok iyi biliyordu. Her ne kadar geriye kalan beyin buna inanmak istemese bile. O adamlar bebeğin peşindeydi. Bebeği onlardan geri almıştı. O iki adam, yada yerde şimdi yatan adam, dostlarına saldırmıştı. demekki bir şeyler dönüyordu. Adamlar barbarlar yokken ve büyücü uzaktayken istedikleri gibi ozanı alt edebilirlerdi ve bebeği alırlardı ama bunu yapmamışlardı. demekki burada hepsi tehlikedeydi. acaba büyücüde tehlikedemiydi? Bebek Ned in yanında güvende olurmuydu?
Ozanın gözleri koşarken sokağın içini tarıyordu, sokağın başına varmadan orada neler olduğunu bilmeliydi böylece daha önceden ve hızlıca karar verebilirdi... Bilinçaltı anlayamadığı işlerle meşgulken, ozanın gözleri bir savaşçının deneyimli gözleri yada bir gezginin dikkatli gözleri gibi sokağı taradı ve her halükarda kılıcını saplayabileceği bir pozisyona getirdi...
Posted: Sat Feb 25, 2006 7:28 am
by Darkgnome
Ne muhteşem bir andı o öyle. O çınlama ve kulaklar duymasa da çınlamanın devam ettiğini bilmek. Kınından çıkan kılıcın gözle görülemeyecek kadar esnemesini hissetmek ve hırçınca güneşte parlayan kılıcın göz alıcı ışığının insanların yüzündeki dansı. Zihnin içine kim bilir neler bağırıyordu bu kılıç çekildiğinde. Öldür olmayabilir ama kes dediği kesindi ve adamın kılıcını dinlediği kesindi. Hayır adam da onla sadece bir ikiliydi ve birbirlerini anlıyorlardı. Adamın hareketlerindeki zarafet ve incelik kılıcının inceliği ve adamın hareketlerindeki jilet gibi keskin hareketler ise kılıcın keskinliğini tamamlıyordu. Ahh! Başka bir silah onun eline yakışabilir miydi?
Aslında yakışabilirdi belki de ama anın büyüsü içinde kalmak daha çekiciydi şu anda. O çığlık. Kılıcın çınlaması bittiğinde adamın şakıyan bir bülbülden çığlık atan bir kartala döndüğünü gösteren o çığlık.
Code: Select all
Koşusu sırasında sabit tutuğu kılıcının çift taraflı olduğunu gördü. Kılıçla fiziksel mücadeleye değil kıvrak ve şaşırtmacalı hamlelere girişeceği buradan rahatlıkla anlaşılıyordu. İnce kılıç ile mücadeleye girişecek olsa en azından tek tarafı keskin kılıcı tercih ederdi. bu kadar hafif bir kılıçla da saldırma şansı sadece boşluktan vurma ile olacaktı. Savunmada ise kılıcına güvenmesi çoğunlukla söz konusu bile olamazdı. Bulduğu boşluktan batıracaktı. Kesme hareketi bu tip kılıçlarda daha zor olurdu ve şekli sebebiyle yarmaya uygun olmadığı gibi kemiklere yada organlara takılma şansıda oldukça fazlaydı.
Daha demin Balbo'nun gözlerine bakarken birden çığlıkla gözleri arkaya kaymış, şimdi de kılıcını çekmiş sokağın arasına koşan adama dalıp gitmişti. Peki bu adam neye doğru koşuyordu. Anın büyüsüne kendini o kadar kaptırmıştı ki bunu düşünmemişti bile. Aklında hala o kılıca bir kere vurmak ve sesini dinlemek vardı ama yanında
*Acaba sokak arasında ne gördü?*
sorusu da vardı.
Posted: Sat Feb 25, 2006 8:07 am
by FrontsideAir
Freor duyduğu çığlığın ardından dalgınca Balbo'ya bakarken Ozan'ın hamlesiyle kandine geldi. Adam çığlığı duyunca fırlamış ve delicesine kılıcını çıkarmıştı. Kılıç kından öylesine hızlı çıkmıştı ki neredeyse görülmemişti. Sakin biri gibi duran bu ozanı böylesine galeyana getiren neydi acaba? Freor gerçekten afallamıştı, yerinde kalakaldı, İlunilen miydi, adı her neyse kılıcını çekip koştuğuna göre pek tekin şeyler olmayacaktı.
Freor durmuştu, çünkü herkes durmuştu. O an güçlü bir sürü psikolojisi içindeydi ve birisi Ozan'ın peşinden giderse onu mecburen takip edecekti. şaşkınlıkla açılmış ağzından bir çift söz döküldü: "Vay be..."
Posted: Sat Feb 25, 2006 4:19 pm
by Gorath
Bir Yoldaşın Ruhu
Dostluk...
Grog daha baltasını savurmadan adam çoktan geriye çekilmişti bile. Balta bacağa ulaşamadı ve adam bir kaç adımla ara sokaktan pazar sokağına çıkmıştı.
Aynı anda cebinden elini, elinde tuttuğu garip bir kutuyla birlikte çıkarttı.
Tehlikedeler... Tehlikedeler...
Adam neredeyse hiç durmadan yere eğildi ve kutuyu yere bırakarak kapağını tuttu.
Ulrak, Freor, Asgard ve Balbo; Ozan ileriye atıldığı anda sokaktan geri geri çıkan adamı gördüler ve o anda adamın yere bir kutu koyduğunu fark ettiler. O mesafeden bile bu kutunun üzerinde ki derin işlemeler fark ediliyordu. Derin gül desenleri ve iki yana oyulmuş iki adet sembol.
Ağzı ara sokağa doğru dönük olan kutunun üzerine eğilmiş olan adam yavaşça kapağını açtı ve "Benimle misiniz?" diye sordu.
*İzle Ve Sor*
Kutunun içerisinden tıkırtılar geldi ve bunun üzerine adam yine konuştu. "Harekete geçmeye hazır mısınız?"
Ozan çılgıncasına koşuyordu!
Tıkırtılar kutudan bu sefer daha yüksek geldi ve bunun üzerine son sözlerini söyleyen adam doğruldu ve eli ile ara sokağı ve içinde yerde yatan iki kişiyi gösterdi. "O zaman sizi izliyorum!"
*İzle Ve Sor*
Ulrak bu sahne kafasında canlanırken sersemlediğini hissetti. Ne yapıyordu bu adam böyle?
Kutudan çılgına dönmüş tıkırtılar duyulurken adam ani bir acı darbesi ile sarsıldı. Son anda kendisine doğru koşan adamı görüp o tarafa dönmüştü ve neredeyse aynı anda rapier vücudunun tam ortasında koca bir delik açmıştı.
Adam bir an rapier'e baktı ve ardından dizlerinin üzerine çöktü ama bakışlar o anda bile kutuya yöneldi ve kutudan gözlerini ayırmadı. Acı çekiyor olmalıydı, çok kötü yaralanmıştı ve ölüme doğru gidiyordu ama... ama izlemeyi bırakmadı...
Üst Üste olan Grog ve Trias da kutuyu görmüş ve adamın sözlerini duymuştu. Ardından Ozan'ın yaptıklarını... Ama asıl dikkatlerini çeken onlar halen yerde yatarken kutudan dışarıya çıkan o kahrolası kıskaçlardı.
Ã?nce bir kıskaç... Ardından ikinci bir kıskaç... Ardından üçüncü bir kıskaç ve Ahhhh... Kahretsin... Dördüncü ve son bir kıskaç...
Kutudan dışarıya doğru çıkan, ikişer kıskacın sahibi olan iki küçük akrep bir an öylece durdular ve yerdeki iki kişiye baktılar... Ardından bir anda... Tüm bakışların arasında büyümeye, kocaman olmaya başladılar... şimdi Grog biliyordu ki bu iki akrep o ayakta dururken onun dizlerine ulaşacak boyutlardaydı. (Ã?ağırma)
Ateş Ã?emberinde Savaş
Adam kılıcı ile yüzyüze duran baltanın üzerinden, şimdi kıpkırmızı olmuş suratı ile Khutai ye baktı ve "Kudretlisin savaşçı..." dedi sıktığı dişleri arasından. O anda Khutai tüm nefretine rağmen adama saygı duydu. Düşmanına saygı duyan bir savaşçının saygısıydı bu. "Ne yazık ki seninle farklı şartlar altında tanışmadık. Amacım için yolumdan çekilmeni sağlamak zorundayım!"
Adamın baskısı artınca Khutai daha fazla direnmek zorunda kaldı. Etrafla tüm iletişimini kesmiş, sadece kendi savaşına odaklanmıştı. Zaten birbirlerini sürüye sürüe uzun olan ara sokakta bir hayli gerilemişler ve diğerlerinden oldukça uzaklaşmışlardı. İşte şimdi tam zamanıydı. Kendisini salmaya hazırlandı.
Ama daha bunu yapamadan büyük bir çatırtı duydu. Alevlerin yükselme sesi iki düşmanın kulaklarını doldurdu ve o anda etraflarında alevden bir çember oluştu. Yükselen alevler etraflarını sardı ve kafalarının üzerinde bir noktaya doğru uzanarak onları alevden bir fanus'a hapsetti.
Khutai dehşet içerisinde kalmıştı ve düşmanının da şaşırdığını görebiliyordu ama Khutai ye göre düşmanı hiç istifini bozmadan bastırmaya devam etmişti ve şimdi Khutai'nin sırtı arkasında ki alevlere değmek üzereydi. Alevlere değerse ne olacağını ise... ancak... ancak Horn bilirdi...
Posted: Sat Feb 25, 2006 8:06 pm
by Lord Necros
Eziliyordu.
Eziliyor, nefes alamıyor ve ölüyordu.
Bırak gitsin Trias. Korkma, ölüm bir son değildir. Bırak gitsin. Tüm çektiğin acılar sona erecek. Bırak gitsin.
Trias direniyordu. Her şeye rağmen ölemezdi çünkü...ölümden de korkuyordu. O sonsuz, huzurlu karanlığı delicesine arzulamasına rağmen korkuyordu da.
Tek bir kez olsun korkaklığı bırak! Hep istediğin şeye hiç olmadığı kadar yakınsın! Bırak gitsin!
Trias uzaklardan-çok uzaklardan-bazı konuşma sesleri duydu. Zorlukla gözlerini açarak başını geriye attı ve onları gördü.
Dev akrepler!
Oklu adam yaralı bir şekilde geride dururken, elinde rapier olan bir başkası da önünde duruyordu ve dev akrepler de...
Ezilerek ölmek yeterince kötüydü. Bir de parçalanarak ölmek...
Trias'ın gözlerinden yaşlar gelmeye başladı. Ã?aresizlik gözyaşlarıydı bunlar.
Birisi yardım etsin. Yalvarırım birisi yardım etsin. Lütfen...
Posted: Sat Feb 25, 2006 8:13 pm
by Yener
Grog olabildiğince hızlı bir şekilde ayağa kalktı ve altında kalan adamı kaldırmak için sol eli ile adamı omuzundan tutu.Barbar adamı yerden kaldırırken baltasınıda sağ elinde tutuyordu.şimdi adamı güvene alabilmek için arkasına aldı.
"Arkamda kal!!!"
Barbar tüm dikkatini kutunun içinden çıkan yaratıklara odakladı,akrep görünümlü bu lanetli yaratıklar herneyse çok tehlikeli oldukları kesindi.Burda kalıp savaşmak yapılabilecek en mantıklı hareket gibi görünüyordu.
Grog çift ağazlı baltasını iki eli ile sıkı sıkı kavradı,sol ayağını ileri doğru atıp kendini saldırı pozisyonunda hazır bekletiyordu,saldırısını kendini soluna doğru paralel indirecekti.
Grog adamın yaralanışını ve Khutai'nin karşısındaki adamla mücadelesinin farkındaydı ama şu anda bunları düşünmüyordu.Arkasında koruma altına aldığı adamın sağlığı ve karşısındaki dev akrepler öncelikli olarak dikkate alması gerek durumlardı,şu anda herkes kendi çaresine bakmalı diye aklından geçirdi barbar.Omuzunun üzerinden arkasındaki adama bakarak;
"burada ölmek istemiyorsan, kendini korumayaçalış!!!"
Bir anda savaşşarkısı ailesinin eski üyesinin zihninde kanlı savaş alanları canlanı verdi,bir anlık bir tiksintinin ardından,kabilesinin en sevdiği savaş şarkısı bir anda dudaklarından dökülüverdi.
"Cesur savaşçılar zırhlarını kuşanmış,
gidiyorlar,halkı için ölmeye gidiyorlar,
atalarının izlerini takip ediyorlar,
o izler ki hiç silinmez.
Duyuyormusun? Bu sesler savaş alanından geliyor.
Yiğit savaşçıların sesleriyle savaş alanı inliyor.
Savaş alanına bak orada bir destan yazılıyor,
yiğitlerin kanları boş yere dökülmüyor,
onlar halkı için çarpışıyor.
Horn yiğit savaşçıların yerini hazırlamış,
onları sonsuz yaşam için kıralığına bekliyor,
ölmeli bu uğurda gerekiyorsa ölünmeli.
Haydi cesur yiğit sende savaş,
şerefin için,onurun için,halkın için!!!"
Barbar sağ ayağını ileri doğru atarak atağa kalktı.Baltasını sağ omuzunun üzerinde havaya kaldırdı ve dev akrepleri biçmek için kendi soluna parelel bir şekilde,akreplerin boyutuna uygun bir şekilde baltasını indirdi.
_______________________________________
Uyarı Gorath===> Rage isimli tabir Meleran da yoktur. Özellikle de Türkçe olmayan bir kelime kullanmamaya özen gösterilmelidir. Hiddet unsuru bir barbarın sahip olduğu bir şeydir ve buna rağmen belirtemezsin. Bu bir yetenek değil. yeteneği kullanarak belirtirsin. Büyüyü yaparak belirtirsin ama barbarların hepsinin sahip olduğu bir olguyu belirtemezsin. Hamleni yaparsın, gerisi kahine kalır...
Posted: Sun Feb 26, 2006 11:05 am
by Darkgnome
Adam kutuyu açıpta içindekilere "benimle misiniz?" diye sorarken zihninin derinliklerini dolduran iki sözcük "O zaman sizi izliyorum" sözünü uyduğunda bir kere daha tekrar etti.
*İzle ve sor!*
Gözleri delirmişti sanki ve odağını kaybetmiş bulmaya çalışıyordu. Herşey bir an için bulandı ve sonra aniden berraklaştı zihni gibi. İzle ve sor! İşte cevap belkide buradaydı ve birazdan o küçücük kutunun içinden çıkacaklar onun cevapları olacaktı. Ancak bu kutunun içinden istediği cevaplardan da fazlasının çıkacağı çıkan tıkırtılardan belliydi. Kutudakilerin çıkmasını istemekle istememek arasında, ikilemde kaldı.
Havayı biçen zarif kılıcın eti ve kasları yokmuş gibi delerek ilerlediğini gördü. Az önce oldukça kibar görünümlü olan adam şimdi karşısındaki adama içi su dolu bir torbaymışçasına kılıcını batırmış, deri ve kaslar boyunca ilerleyerek onun canına kadar ulaşmış, kılıcın girdiği yerden kızıl hayat sıvısı dışarı süzülüyordu. Hemde bunu hiç tereddütsüz yapmıştı. Peki neden?
Güzel kılıcın kanla dolması başka bir üzüntü kaynağıydı ama asıl orada ilk kez bir insanın canının bir kılıçla alınışına tanık olmuştu Ulrak. Elinin altında, çuvalının içinde duran kılıçtan iğrendi. Kendi yaptıklarından iğrendi. Fakat kendi yaptığıda neydi ki, insanların canlarını almak için bir aletti onlarda. Yıllarca kendisine tekrarladığı bu kılıçların sanat eseri olduğusözleri anlığına anlamını yitirdi ve o anda sadece yiten bir can için matem yerini aldı. Bir insanının öldürüldüğünü ilk kez gören Ulrak'ın zihninden geçen bir anlık hisler ama ölene kadar taşıyacağı anı.
Sonrasında ise yine dikkati kutu içine kaydı. Kutunun içineden çıkan iki tane kıskaç ve sonrasında iki kıskaç daha çıktı ve çıkan akreğpler büyümeye başladı. Gözlari onu kandırıyor mu diye kapatıp açtı ama evet bu gerçekti. O akreplerin o kutudan çıkmış olmasına imkan yoktu ve bu akrepler büyümeye devam ediyorlardı. Hayatında gördüğü kedilerden ve hatta bazı köpeklerden bile büyük oldular. Bu boyutlara geldiklerinde ayaklarının yere vuruş sesleri duyulabiliyordu. "Tık Tık Tık!". Korkunçlardı ve bu boyutlarda görünce korkunçluğun yanında gerçektende iğrençlerdi.
İşte şimdi kılıcın battığı adamın durudulmasının gerekliliğini anlamıştı. Bu adam dev akrepleri şehirin ortasına çıkartacak kadar deli birisiydi. Ulrak kılıçlara olan sevgisini yine kazanacağını biliyordu, onların bir ölüm aletinden daha fazlası olduklarını da, ama şimdi elini çuvalı içindeki silaha götürürken yinede iğreniyor ve zorlanıyordu. Neyseki iğreneceği şeyleri yapmayı daha çocukken öğrenmişti ve kılıcın kabzasını tuttu. Ã?uvalın dışından sardığı kabzasından kılcı yavaşça kaydı ve sonunda Ulrak'ın elinde bir kılcı vardı. Peki bu kılıçla ne yapacaktı. Akrepler en azından ona bakmıyorlardı. Ã?nünde en büyük tesellisi bu kılıçlar birini kesebilecek olsa bile bunların beyinsiz böcelekler olduğuydu.
Bu süvari epeli adamın yada akreplerin hedefinin ondan önce davranıp bu yaratıkları yok etmesini umarak Balbonun yanından adım adım ilerleyerek geçti ve akreplere yaklaşmaya başladı. Kılcını ileri akreplere doğru uzatmış onların ondan uzak olduklarından emin olmaya çalışıyrdu ve korkan adımlarla onlara doğru yaklaşıyordu.
Posted: Sun Feb 26, 2006 3:54 pm
by Ozan İnulüen
İnulüen'in mükemmel beyni afalladı...
Yaşasın! iyiler kazandı! dur... biri gitti biri kaldı! tmm sorun yok hala kılıcım yerinde! o ne? kutu! ses geliyo... TEKME AT!, hayır dur bunlar akrep
Üstüne bas! hayır büyüyo bunlar çok hoş... dur! bunlar düşmanın! hmm akrepler hmmm!!!
İnulüen karar veremeden akrebe baktı, sonra birden küçük bir çocukken öğretmeninin öğrettiği, hayvan anotomisinden aklına akrepler geldi...
Ã?ğretmenini lanet okudu... konuyu daha iyi anlatsaydı belki bu şeyi hemen öldürebilirdi.
Kendine lanet okudu, neden " bu bilgi ne zaman işimize yararki?" demişti ki?
Ozan İnulüen kaderin oyununa sinir oldu, o yüzden onu öldürmek istedi, ve daha akrepler büyürken...
şarkı! biri şarkı söylüyor, keşke bişiler çalabilsem... hmm.. akrepler... acaba beyni nerede? yada kuyruğu... kuyruk! kUYRUK MENZİLİNİN DIşINA Ã?IKMALIYIM!
Ozan kendini yere attı ve yuvarlanarak uzağa kaçtı! Yuvarlandığı sırada tek umduğu akrebin kuyruundan kurtulmak ve akrebin onu fark etmemesini sağlamaktı, ama sonra yapacağını biliyordu. Arbaletini çıkart ve o lanet hayvanın gözlerini oy! işte bu kadar basit!
Posted: Mon Feb 27, 2006 4:53 am
by FrontsideAir
Ozan koşuyordu fakat çevresindekiler nutku tutulmuş bir şekilde dikilmişlerdi. Merak içindeki Freor, korkarım olayları ben göremeyeceğim, neyse ki giden bir ozan, bize istemediğimiz kadar ayrıntılı anlatacaktır, diye teselli buluyordu. İlülen neden kılıcını çekmişti acaba? Bildiği kadarıyla ozanlar şarkı söyleyip dedikodu yapan aylak insanlardı, onların kılıç kulanmayı bildiklerini bilmiyordu. Anlaşılan kendini savunmak istiyordu. Tabii, oradan ne çıkacağı belli olmazdı. Tabii Freor oradan çıkanları gördüğünde bu kadarını da tahmin etmemiş olacaktı.
Ozan İlunen hızla sokağa koşarken oradan bir adam geri geri çıkmıştı. İlk iş olarak ayaklarına baktı ama hanın kapısındayken pek de dikkat etmemişti ayaklara. Yine de bu adam handan dışarı çıkanlardan biri olmalıydı. Peki diğeri neredeydi ve çığlık atan adamla ilgisi neydi? Adamın pek perişan bir hali yoktu, sadece dalgındı -hem de arkasından koşan ozanı göremeyecek kadar- demek kişi bağıran o değildi. Peki kimdi o zaman?
Adamın elindeki bir kutuyu yere koyduğunu fark etti Freor. Neyin nesiydi bu kutu, adam neden yere koyuyordu? Kutu da bu kadar uzaktan iyi seçilemiyordu ki. Biraz yaklaşsa.. Ama adam kendi kendine konuşmaya başlamıştı. Aklına kendi kendine konuşma ve delilikle ilgili düşünceler geldi istemeden ama Freor bir sineği kovarcasına kovdu bu düşünceleri aklından. Freor da aklından kendi kendine konuşuyordu bazen ama o deli değildi ki. Neden bunu sesli yapınca deli olunuyordu? Adama ister istemez bir sempati duydu Freor. Adam sessiz konuşuyordu ve Freor da onu dinleyecek bir durumda değildi, düşüncelree dalmıştı. Bir de bir yerden tıkırtılar geliyordu ama dikkatini bile vermeyerek ürettiği cevaplarla geçiştirdi bunları.
Adam ayağa kalkıp parmağıyla sokağın içini gösterince Freor bir şüpheye düştü. Adam yoksa deli miydi? Yaptığı hareketlere bakılırsa ayrı bir dünyada yaşıyor gibiydi. Aklına hücum eden tımarhane hatıralarından o kadar kolay kurtulamadı Freor. Delilerin içinde aylar geçirmişti ve bir deliyi kolayca tanıyabilirdi. Bu adam da aynı kefeye konduğu delilerden biriydi işte. Az önce sempati duyduğu adama öfkeyle bakarken dikkatini çekmeyen çılgınca tıkırtılar fon müziği gibi gelmişti. Bu sırada adam gerçek dünyanın farkına varmıştı sanki. Ve Freor da öyle..
Adamın göğsünden bir kılıcın ucu fırlamıştı. Klılcın kabzası ise.. Ozan'ın elindeydi.. Adama o kadar öfkelenmiş olmasına rağmen şimdi suçlu hissediyordu Freor. Ozan'ın adama doğru koştuğunun farkına bile varamamıştı. Zaten Freor'un adama kızgınlığının sebebi de kişisel bir şey değildi, kötü hatıralarıydı. Belki de onu durdurabilirdim.. Kendini gerçekten suçlu hissediyordu..
Freor ölüm üzerine defalarca düşünmüştü. Öldükten sonra ne yapacağı üzerine bol miktarda planı vardı. Ölümün nasıl olacağına dair fikirleri de vardı ama böyle olacağını en korkunç rüyalarında bile göremezdi. Adamın bedeninden yaşam yavaş yavaş çekilirken yüzü acıyla çarpılmıştı ama o ısrarla kutuya doğru bakıyordu. Zavallı adam, kendisini savunmaya fırsat bile bulamadan öldü. Artık adama acıma duygusuya bakıyordu. Herhalde aynı dakika içinde adama karşı olan duyguları 3 kez değişmişti. Freor gözlerini adamdan ayıramıyordu, çevresindeki sesleri duymuyordu. Ne korkunç..
Freor artık Ozan'a kızgınlıkla bakıyordu. Adamı sorgusuz sulasiz öldürmüştü. Nasıl, nasıl bu kadar acımasız olabilmişti? Canını alırken hiç mi tereddüt etmemişti? Adam çaresizce dizlerinin üzerine çökmüş, acı içinde ölümü bekliyordu. Elbisesi kanıyla yıkanırken o ısrarla kutusuna bakıyordu. Acaba adama yardım edebilir miyim? Belki hâlâ bir şansı vardır.. Freor elini gece siyahı cüppesinin derin ve karmaşık ceplerinden birine ustalıkla daldırıp bir yaşam iksiri çıkardı. Adam ölmeden önce içirecekti, adama doğru hızlı adımlarla ilerledi. Ne yapacağına karar vermiş olduğu için artık çevresinin de farkına varmaya başlamıştı. Gözleri otomatikman büyük bir harekete takıldı, kulakları da bu hareketin geldiği taraftan gelen kulak tırmalayıcı tıkırtıların farkına varmıştı. Adamın neye baktığını şimdi anlamıştı Freor. DEV BÃ?CEKLER! ! !
Bu böcekler de neyin nesiydi böyle? Nereden çıkmışlerdı birden? Demek ki adam bunlara bakıyordu ölürken. Bunların türü neydi böyle? Akrebe veya örümceğe benziyorlardı ama onların bu kadar da büyük olduklarını bilmiyordu. Tıkırtılar da kıskaçlarından geliyordu. Kıskaçları olduğuna göre akrep olmalıydılar, hem de kuyrukları vardı. Freor şok içindeydi, yerinden kımıldayamadı bile. Adamı iyileştirmek için fazlaca yaklaşmıştı, şimdi de kaçamayacak kadar yakındaydı. Neyse ki sokağa doğru dönmüşlerdi. Ã?yleyse sokaktan geri geri mi gelmişlerdi? Ã?yle değilse nereden gelmişlerdi? Gökten inecek değillerdi ya..
Freor'un aklına tımarhaneden kaçtıktan sonraki günleri geldi. Kaçmak sorun olmamıştı, deli olmayan birinin kolayca atlatableceği kadar düşük güvenlik önlemleri vardı. Sonrasında şehirde kalmak çok zor olmuştu Freor için. Eve gitmeyi defalarca düşünmüştü ama ailesi yalnızca iyiliğini isterdi onun. Hemen tımarhaneye geri yollarlardı onu. Bu sefer kaçması imkansız olurdu. Ne yapmalıyım, diye düşünmüştü. Tek bir çözüm var gibi görünüyordu, şehirden kaçmak..
Kaçmıştı o da, İnkar'a doğru yola çıkmıştı. Yollar acımasız ve zalim olmuştu onun için. Ona hayatın nasıl bir şey olduğu konusunda fikir vermişti. Hayat güçlüler için yaşanabilir bir yerdi. Ã?yleyse ben ne yapacağım? Ben güçsüz ve yalnızım. Ama herkesin bir gücü vardır, tanrılar herkese bir güç verir. Peki, o zaman benim gücüm ne? Kendi gücünün büyü olduğunu keşfetti sonunda. Deli olmadığını kanıtlama fırsatını yakalamıştı. Muhteşem geri dönüşünü yapabilirdi artık..
Ama olmamıştı. Buraya geldiğinden beri neredeyse tüm işleri ters gitmişti. Lanet olsıca koca şehirde bir işi de iyi gitse olmaz mıydı yani? Sadece bu kadar da değildi, hangi işi yapmayı kafasına koysa onu unutturacak başka bir iş çıkmıştı başına. Oysa ailesini aramalıydı, değil mi? şimdi ise kolay kolay kurtulamayacağı bir batağa düşmüştü merakı yüzünden..
Freor düşünceler içinde yolun ortasında kazık gibi dikilmiş dururken bir hareketle dünyaya geri döndü. Anlaşılan Ozan sonunda kendine gelebilmişti ki kılıcını bırakıp kendini yere atmıştı. İçinde bulunduğu tehlikenin büyüklüğünün farkına varmıştı. Kendisini savunmalıydı. Bunu da sahip olduğu tek gücü kullanarak yapacaktı. Bazit bir zihin boşaltma tekniği kullandı:
Kendisini zorlayarak gözünün önüne tüm ayrıntılarıyla bir elma getirmeye çalıştı. "Bir elma var." Elmayı zihninde görebiliyordu. Sonra zihninde elmayı yok etti. "Bir elma yok." Boşluk. Bu basit teknik zihnini boşaltmasına yetmişti. Artık konsantrasyonunu toplamaya hazırdı.
Posted: Mon Feb 27, 2006 10:35 pm
by Gorath
Elmayı zihnine getir... ve götür...
Kıtırttt...
şapur şupur...
Freor tam boşluğu hissediyordu ve rahatlıyordu ki yanından gelen bu iki ses dizesi ardından gözlerinin önüne yine elma geldi. Sesin geldiği yere baktı ve elinde elma ile durmuş çocuğu görünce hayaller tamamen zihninden uzaklaştı ve yerini gerçeklere bıraktı.
Freor'u hana getiren çocuk elinde bir elma ile durmuş yarı dolu ağzıyla gördükleri karşısında ki şaşkınlığını dile getiriyordu. "Bu... buğğağda ğeğ" Gözleri kocaman açılmıştı ve iki, kocaman, ölümcül akrepe odaklanmıştı.
Ozan kendisini yana attığı anda akreplerden birisi hareketi fark etti ve o tarafa döndü. Az önce ikisi de Grog ve Trias'a dönük duran akreplerden birisi şimdi o tarafa dönüktü.
Ulrak sırtında ki çuvalı sol eli ile tutuyor sağ eli ile beceriksizce kılıcını tutuyordu. O anda Ozan'ın ani hareketi üzerine akrepler kendisine doğru dönünce akreple göz göze geldi ve ister istemez içini bir ürperti kapladı. Kendisine sormadan edemedi. "Bu... Bu şey yenilebilir miydi?"
Ozan doğrulmuş, elinde rapieri ile Ulrak'ın hemen yanında duruyordu ve akrep ikisine doğru ilerlemeye başlamıştı.
Ne yapacağını bilemeyen Freor ise ikisinin hemen arkasından akrepin kendilerine doğru yöneldiğini görebiliyordu. Eğer ki akrepi durduramazlarsa Freor ve çocukta akrepin hedefi olacaktı. O anda Freor hancı Balbo'nun varlığının artık orayı şereflendirmediğini fark etti.
Balbo... O yoktu...
*
Grog arkasına aldığı Trias'a bakmamıştı ama Trias'ın tüm kemikleri sızlıyor ve üstüne üstlük sol ayağı da şiddetli biçimde sancıyordu. Grog düşerken sol ayağının üzerine düşmüştü ve ayak ezilmiş olmalıydı.
Ama tüm bunlara rağmen Trias, içinde bir huzur hissediyordu. Bölünmez bir huzur gibiydi bu. Zihninde ki o ikilem bir süreliğine ortadan kalkmış gibiydi. (Kudret Mührü)
Bilgi: Kudret Mührü, Berenel Rahiplerinin ihtiyaç anında (!) yardım taleplerine cevap olarak gelen bir hakkıdır. Berenel'in Rahiplerine bir Lûtfu olmakla beraber her zaman ortaya çıkmaz. Gerçekten ihtiyaç olduğu ve yardım talebi edildiği bazı zamanlarda ortaya çıkmadığı olabilir. Süresi üç turdur ve ruhu temizler. Bununla beraber bu üç tur içerisinde zihni meşgul eden tüm düşünceler ortadan kalkar. Kişi temizlenmiş bir zihin ile önündekine daha rahat odaklanabilir. şu anda Trias'ın zihnini meşgul eden düşünceler ortadan kalktı.
Grog baltasını indirirken balta bir anlığına elinden kurtulacak gibi oldu. Her nedense baltaya olan hakimiyetini bir anlığına kaybetti ama ardından kendisini hemen toparladı ve hiç bir yara almayan kızıl akrebin kuyruğunu saplamak için, kendisine doğru havaya kaldırdığını gördü.
Posted: Tue Feb 28, 2006 12:28 am
by khutai
Khutai adamın sözlerine cevap vermeye hazırlanıyordu ki duyduğu çatırtılar sayesinde düşünceleri bir anlığına bölündü ve kısa bir süre içinde alevler etraflarını saran bir hapse dönüştü.
Khutai bunun bir büyü olduğunu biliyordu ama asıl onu şaşırtan büyü değil bu büyüyü bu piç kurusu herifin yapmış olabileceğiydi"
"Anan büyücülerede mi verdi marduk piçi?"
Khutai üzerinde artan baskıya rağmen fırlatmıştı küfrünü adamın suratına bakarken ama adamın da alevler karşısında şaşkınlığını gördüğündeyse bu büyünün ondan kaynaklanmadığını anlamıştı.İşte o an Khutai etrafta başka bir düşmanın olma olasılığını düşündü.Hemde bir büyücü.Bu düşünce Khutai'ı endişelendiriyordu.
Khutai baskının altında ezilirken alevlerin sıcağını hisseder olmuştu ki buda yetmezmiş gibi alevlerin ışıltısı gözlerini acıtıyordu.
"Lanet olası büyücüler" dedi tükürürcesine Khutai.Omzunun acısı ,alevlerin sıcağı ve ışıltısı ve lanet herifin inatçı baskısı canına tak etmişti.Bir an gözlerini kapadı Khutai"
(Sanki çok uzaklardan gelen bir davul sesi gibiydi kalp atışları.Gittikçe yakınlaşan bir yankıdan farksız ve gittikçe hızlanan bir ritim gibiydi nabzı.Kulaklarında amansız bir uğultunun alnından akan terleriydi öfkesi.Ã?yle bir öfke dalgası yayılıyordu ki barbarın kalbinden vücuduna ,tüm kaslarının seğirdiğini hissetti Khutai.Sanki deliliğin getirdiği o apansız öfke, o amansız güç dolaşıyordu vücudunda.Ne omzunun acısını,ne alevlerin sıcağını hisseder olmuştu Khutai.Tek hissettiği acımasız bir öfkenin zihninde tanrısının adıyla yankılandığıydı.Horn")
Khutai öfkeyle kan bürümüş gözlerini açtı ve içindeki tüm öfkeyle adamın üzerine abandı ama o an içinden adamın suratına tükürmek geçmişti.Bu güdüye karşı koymadan koca bir tükürük patlattı adamın suratına Khutai ve ardından ne olacağına aldırmayıp bildiği tüm savaş disiplinlerini unutarak diziyle adamın kasıklarına vurmak için harekete geçti.Ardından hiç beklemeden adamı itmek için gerilmişti kasları.Sanki bronz bir heykel gibi kilitlenmişti yere Khutai.
Posted: Tue Feb 28, 2006 1:22 am
by Gorath
Adam tükürükler suratını kaplarken "Senni şerefffsiizz..." diye haykırdı ve Khutai'nin dizi gelirken bastırmayı keserek hızla geriye atladı. Alanın tam ortasına gelmişti ki durdu ve bir an düşmanına baktı.
Khutai adama diz atarken adam geriye kaçmıştı. Ama bununla da kalmamış Khutai kalçasında bir yanma hissederek yerinde zıplama isteyi duymuştu. Kalçası alevlere değmişti anlaşılan.
Derken yeniden harekete geçen adam şimdi alevlerin ortsında ki yerinden yeniden ileriye doğru atıldı. Adamın kılıcı sağ çaprazdan sol çapraza doğru yukarıdan açağıya iniyordu...
Posted: Tue Feb 28, 2006 2:11 am
by FrontsideAir
"Bir elma var."
şapırt, kütürt..
Freor kendisiyle gurur duyuyordu. Ne kadar da gerçekçi bir elma getirmişti zihnine, sesi ve kokusu bile vardı. Büyücülükte gelişiyodu herhalde.
"Bir elma yok."
Ama elma hâlâ vardı, sesi ve kokusu geliyordu. Gözlerini açıp sesin geldiği yöne bakan Freor, hayal kırıklığıyla elmanın gerçek olduğunu gördü. Onu yiyen çocuk kadar gerçekti. Ã?ocuk! Freor lanet olasıca çocuğun içeride güvende olduğunu sanıyordu, oysa buraya -tehlikenin tam ortasına- gelmişti. Freor belki kendini koruyabilirdi ama ya çocuk.. Küçük, korumasız, zavallı bir çocuk..
Elma dolu ağzından çıkan seslere ve büyüyen gözlerine bakılırsa anlaşılan çocuk da içinde bulunduğu tehlikeyi fark etmişti. Onu ilk gördüğünden beri bir yakınlık hissetmişti, bir kardeş yakınlığı. şimdi de onu korumalıydı, ama nasıl? Belki kaçabilirlerdi, nasıl olsa akrepler -ya da her nelerse- diğer tarafa dönmüşlerdi, onları fark edemezlerdi..
Ama, hayır! Freor akreplere baktığında son şanslarının da gitmiş olduğunu gördü korku içinde. İrülen'in kendini yere attığını gören bir tanesi onlara doğru dönmüştü. Arkadan görünüşleri de yeterince kötüydü ama önden görünüşleri.. İğrençti, Freor bakmaya dayanamıyor olmasına rağmen gözlerini ondan alamıyordu. Böcek gözleri ve şaklayıp duran iğrenç kıskaçları.. Böceklerden hep tiksinirdi zaten, bir de dev olanları..
Freor akrepten gözlerini zorlukla ayırarak çevresine bakındı. Hancı Baldo ortalıkta yoktu! Nereye gitmiş olabilirdi ki? Sonra düşüneblirdi, şu anda değil, bakmayı sürdürdü. Delikanlı elinde bir kılıçla ürkekçe yürüyordu. Kılıcı da nereden bulmuştu acaba? Onun yanına da İnülel yuvarlanarak gelmişti ve ikili Freor ile çocuğun önünü kapatmıştı. Bir fırsat! Onlar akrebi tutarken Freor ile çocuk kaçabilirdi. Donup kalmış ve ağzından elma parçaları dökülen çocuğu konundan tutarak kendine getirdi ve "Kaç burdan, bunlar çok tehlikeli!" diye bağırdı. Aslında bunlar derken ozanı da kastediyordu, çünkü az önce bir adam öldürmüştü. Yine de onları korumak için önlerine geçmişti. Bunu sonra düşünebilirdi, şimdi kaçması gerekiyordu. Son bir bakış daha attı arkasına..
Ama onları koruyacak iki kişi de perişan görünüyordu. Delikanlının kılıcını tutan eli titriyordu ve Ozan da bir garip görünüyordu -tabii az önce bir adam öldürmüştü. Ama ne yapabilirim ki, ben güçsüzüm. Hayır, güçsüz değilim, benim de gücüm var, bir güçsüz gibi, aciz gibi kaçamam!!
Freor orada kalıp savaşacaktı -ama ne yapacaktı? "Bana bilgi ver, Oven." diye mırıldandı ve başka bir zihin boşaltma yöntemini denedi:
Gözlerini kapattı ve karanlıkta uçuşan renkli noktaları seyretti. Onları birleştirerek şekiller oluştırdu. Bir yıldız, bir ev, bir yay.. Ama hiçbirinin üzerinde düşünmedi, sürekli değiştirdi. Kendisini bulunduğu yerin etkilerinden soyutladı. Elma yöntemi kadar iyi değildi belki ama onu yapsa zihnini boşalmaktan çok daha fazla bulandırırdı. Zihni tamamen boşaldığında da tüm iradesinin gücünü toplayarak görülmeyen şeyleri görmeye çalıştı: enerjileri.