Ruh Teorisi

Başka hiçbir yere uymadı dediğiniz mesajlar için.
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Bogus »

"Tek ruh" benim bulduğum bir şey değil Possessed. O kadar fazla kaynakta, inançta ve felsefede geçiyor ki... Ancak her birinde biraz farklı yorumlanıyor. Esasında 3 büyük dini de bu gözle süzgeçten geçirirsen aynı şeye ulaşırsın. 3 büyük din de "komşuna kötülük yapma" der. İntikam alma der, insan öldürme der, çalma, başkasının hakkını yeme der. İhtiyacından fazlasına göz dikme der, açları ve güçsüzleri yok etme onları doyur ve koru der. Herkes bir bütünün parçası olursa kendine düşen paydan daha fazlasını almamalısın... Başkasına zarar verirsen kendine zarar verirsin çünkü... Gandi de bunu şu şekilde söylemiş...

"Basit yaşa ki basitçe başkaları da var olsun."

Ayrıca Posessessed güzel bir konuya değinmiş ruh ile alakalı. I, robot alıntın güzel bir örnek olmuş. Orada robot analitik bir hesap yaparak adamı kurtarmanın daha doğru olduğuna karar veriyor. Bir insan ise çok büyük ihtimalle duygusal bir hesap yaparak kızı kurtarmak ister, ama her ikisini de kurtaramazdı.

şimdi bu örnekte robotla insanın farkı ne? Robot programlandığı şekilde davrnıyor. İnsan ise duygularına ve ruhuna göre karar veriyor. Acaba?

Bu olayın 19. yy'da arap yarımadasında olduğunu düşünelim. Kız kurtulur muydu? Sanmıyorum.

Ya kız kralın kızıysa... O zaman kurtulurdu her halde.

Ya da bugün Amerika da oldu ve adam başbakan. Büyük ihtimalle başkanı kurtarırlardı. O kadar farklı senaryolar üretebiliriz ki... Adamın kurtulduğu senaryolar istisna olmaktan çıkar bana göre...

Daha önce Sosyal Psikoloji'den bahsetmiştim. İnsanların insanları nasıl etkilediği yani...

Bir çocuk düşünün. Evde sürekli maç seyrediliyor. Baba takımı her gol attığında çılgınlar gibi seviniyor. Yenildiğinde ise esip köpürüyor. Ã?ocuk bunu gördüğünde beyninde futbol oyunun ne kadar da önemli bir şey olduğu şekilleniyor.

Düşünsenize, bir hırsızlık haberi var... Zap, birisi birisini öldürmüş, zap... Bir belgesel var, zap... Küresel ısınma, zap. 3. lig kümede kalma maçı! Kalsın futbol!

Evde bunları gören çocuklar okulda ailelerini taklit ediyorlar. Yaranmak ve takdir edilmek dürtüsüyle kadroları ezberliyorlar, takımlarına giderek daha çok bağlanıyorlar.

İşin ilginç yanı bir çocuk buna benzer durumda, çok ufak farklar oluştuğunda farklı bir gelişim gösterebilir. Ã?rneğin çocuğun futbola olan ilgisi takdir edilmezse, hatta futbol yüzünden mesela baba çocuğu da ikinci hatta üçüncü plana atarsa bu sefer psikolojik olarak bu travmayı bertaraf etmek için çocuk futbolu aklında önemsizleştirebilir de. Ã?ünkü kendi içinde kendisinin futboldan daha önemli bir şey olduğuna inanmalıdır.

Biz gelişim sürecimizde bu tip şeylerin farkında olmuyoruz. Tam olarak yukarıda anlattığım senaryoda olmasa bile aslında biz de programlanan varlıklarız. Daha önce yazımda sosyal psikoloji yüzünden özgür iradeyi neredeyse çöpe attım dememin nedeni bu.

İnsanın ruhu yoktur veya hiç bir şeyi duygularına göre karar vermez gibi kesin bir cümle asla söylemem. Ama, bir şeyi duygularımla ve ruhumla karar vererek yaptım derken bunun gerçekten öyle olup olmadığını çok iyi irdelememizin gerektiğini düşünüyorum.

Size gerçek ve bir o kadar da korkunç olan iki tane olayı anlatayım.

Bir tanesi bir tanıdığımızın başından geçiyor. Bir kaç aile bir mavi tura katılıyorlar. Aralarında iki yaş fark olan biri 4 diğeri 6 olan iki çocuk da gemide arkadaş olup oyun oynuyorlar. Arada bir yaramazlık yapıp da birbirlerini ağlatsalar da çok büyük bir sorun çıkmıyor.

Derken küçüğün annesi çocuğunun ne zamandır ortalıklarda olmadığını fark ediyor. Ama sürekli büyük olanı gördüğü için de aklından bizim ki de oralarda bir yerdedir herhalde diye düşünüyorlar. En sonunda şüphelenip çocuğu aramaya başlıyorlar. Yok. 6 yaşındakine gidip soruyorlar nerede arkadaşın diye... Ne cevap veriyor biliyor musunuz?

- Sinirlendirdi beni, ben de kaldırıp denize attım.

Ã?ocuğun yüzünde birazcık bile pişmanlık, üzüntü, şok veya kötülük kıvılcımı yokmuş. Yemek bayattı çöpe attım der gibiymiş...

Ve maalesef çocuk ölmüş.

Tüyler ürpertici. O çocuk ölümün ne olduğunu henüz tam olarak öğrenmemiş. Çok büyük ihtimalle arkadaşının denizde tek başına rahat edemeyeceğini ve öleceğini biliyor. Ancak daha önce hiç ölünün arkasından ağıtlar yakan, yürekleri parçalanan, üzüntüden bitap düşen insanlar görmemiş. Bu yüzden de ölümün ne kadar kötü bir şey olduğunu bilmiyor. Ölülerin aramızdan ayrıldığını bilmiyor. Onun o güne kadar öğrendiği, beynine kodlanan bilgileri kullanmış ve arkadaşım beni sinir ediyor, o zaman onu denize atayım sonucuna ulaşmış.

Bir diğer olay da benim başımdan geçti… Yine küçükken annem beni ve bir arkadaşımı arkadaşım benim boğazımı sıkarken bulmuş. Ben mosmorum. Hiç bir sinir olma veya kavga yok. Bir filmde gördüğü için yapıyormuş…

İşte bu yüzden diyorum ki, ruhumuzun izlerini davranışlarımızda, zevklerimizde ve düşüncelerimizde ararken dikkatli olmalıyız. Biz robotlar gibi belki bir tuşa basıldığında programlanmıyoruz ama inanın eğer konu programlanmak ise bizim de çok aşağı kalır bir yanımız yok.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Bir çok açıdan Possesed e katılmıyorum. Ã?ncelikle insanın doğuştan gelen doğal duyguları vardır. Daha önce ölümü hiç görmemiş bir insan annesi ya da babası öldüğü zaman mesela ya da kardeşi kısacası sık beraber olduğu ve gerçekten sevdiği birisi üzülür ve bu üzülme yanındakiler onu neşelendirmek için üzgün görünmediğinde bile olur.

Düşünceler sonradan şekillense de ben duyguların ve içgüdülerin en baştan var olduğunu düşünüyorum. O nedenle robottan farklı olarak bir insan o kadar kolay yönlendirilemez. Her zaman hiç beklenmedik sürizler çıkarabilir. Bilimsel konuşursak onu etkileyecek tüm farktörler hesaplanamaz. Bu nedenle hesaplanamayan bilimsel ögelerden biri olduğunu düşünüyorum insanın....

Eğer yukarılardan bakarsak tüm evrenin katı ve değişmez kurallarla işlediğini görebilirdik. Ancak biz içindeyiz. Bizim için her şey belirsiz tahmin edilemez. Bu nedenle bu tahmin edilemezliğin tadını çıkarmak gerekir. Özgürlüğün de...

Benim için özgürlük kendi beynimin aldığı kararlarla kendimi yönlendirebildiğim zaman olur. Bir sınav ya da başka bir şey davranışlarımı kısıtlıyorsa o zaman özgür olmadığımı hissederim. Tabii o sınava da kendi kararımla girmiş olabilirim. Bu özgür irademle özgürlüğümden biraz vazgeçmektir.

Tabii bu arada ABD son derece güçlü bir örnek özgürlükler ülkesi görünmekle beraber aslında herkesin benzer yaşadığı ( gerçi bazı uç gruplar var.) bir ülke... Bence bunun nedeni de toplumun insanı istediği kalıplara sokması değil. Yani insanlar aslında tam da otoritelerin istediği işleri yapmaktan hoşlanmıyorlar. Bence bunun nedeni korku... İnsanların hepsi farklı yetişiyor ancak belli toplumda yer etmiş hobileri edinmezler belli yemekler, spor dallarından hoşlanmazlarsa o zaman dışlanacaklarını düşünüyorlar. Televizyon ve eğitim bu korkuyu öylesine yayıyor ki insanlar bu duyguya kendilerini kaptırıyorlar. Burada bu korkunun da bir çeşit tekdüzelik olarak değil bir doğal güdü olduğunu düşünüyorum. Tıpkı vucudd yapımız gibi bu da bizim parçamız. Birisi bıçağı dayayıp hayatımızı tehtid ederse çoğu insan o adamın istediği ne ise yapar... Ancak belirsizliğin güzelliği de burada işte kimin ne zaman bu doğal güdüyü yenecek güce sahip olabileceğini kimse ama kimse bilemez.

ABD de bu tür krizleri sık sık yaşadı. ABD nin tek tip insan politikasının 29 krizi sonrasında şekillenip ikinci Dünya savaşında kesin şeklini aldığını düşürsek kesin mutlak sonuçlar için daha politikanın çok uzun süre uygulanmadığını düşünebiliriz. Yine de bu süre içinde ABD çok ciddi sorunlar yaşadı.


Bu açılardan ben yine de fizik yasaları bizim alanımızı kısıtlasa bile özgür olduğumuzu ya da olabileceğimizi düşünüyorum.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Artemis Entreri
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1521
Joined: Tue Jun 14, 2005 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Artemis Entreri »

Bogus, bıraksak daha yazrmışsın gibi yazmışsın. Eğer öyle bir düşüncen vardıysa, ben sıkılmadan okuyorum yani devamını getirirsen örneklerin yada düşüncelerin, memnun olurum.

Firble senin söylediklerine ise katılmıyorum. Yani duygu kısmına. İçgüdüler elbette var, hayvanlarda bile var. Ama duygu dersen ve,
Daha önce ölümü hiç görmemiş bir insan annesi ya da babası öldüğü zaman mesela ya da kardeşi kısacası sık beraber olduğu ve gerçekten sevdiği birisi üzülür ve bu üzülme yanındakiler onu neşelendirmek için üzgün görünmediğinde bile olur.
gibi bir cümle kurarsan sana ilk olarak, Drizzt'in ilk üç kitabı olan Anayurt, Sürgün ve Göçü okumanı öneririm. Pek çok kitapta değinilmiş bu konulara ve aslında tarihte de örnkeleri var. Menzobarranzan gibi bir yerde doğduysan, kötülük yapmaya progmlanırsın. Arkadan bıçaklarsın, entrikalar düzenlersin. Eğer annenin sana yarın faydası dokunmayacaksa, öldürmekten çekinmezsin. Bir nazi olarak yetiştiysen, insanlardan sabun yaparsın. Drizzt bile iyi olabilmek için babasını örnek almıştır kendisine. Babası nerden görmüştür bilinmez. Tabi bunlar da benim fikirlerim.

Eğer bir ölüm makinesi olarak yetiştirilirsen, aksini gömediğin ve tatmadığın sürece öldürürsün. (Ne çok televizyon izliyoruz be (: )
Been there. Seen that. Got the scars.
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Ancak ben de tam da bu nedenle Drizzt üçlemesini sevmiyorum. Karakterleri çelişkilerden arınmış sade, iyi ve kötü arasında bir yöne alabildiğine sapmış yapıyorlar. Gerçek hayattaki kadar karmaşık bir karakter yaratmak her zaman kolay değil... Bir yazar hem buna yaklaşıp hem de güzel bir hikaye de yaratabilirse o zaman muazzam bir iş başarmıştır benim gözümde...

NAZİler insan yetiştirmekte son derece başarılıydılar. Ne var ki onların eğitim politikalarını sadece 10 kusur yıl uygulayabilmelerine karşın birçok sorun çıktı. Elbette savaş ve savaşın acıları pek çok insanı susturdu. Buna rağmen ülkede Hitlere herkesin yüzde yüz itaat ettiği ve onun etkisinde olduğu söylenemez.

Bunun dışında bazı duygular ve hisler hiç kopmamak üzere insanın içindedir. En kötü koşullarda yetişmiş insanın bile gerçekten sevdiği birini ( eğer önüne çıkarsa) kaybettikten sonra duygusuz kalacağını sanmıyorum.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Artemis Entreri
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1521
Joined: Tue Jun 14, 2005 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Artemis Entreri »

Bunun dışında bazı duygular ve hisler hiç kopmamak üzere insanın içindedir. En kötü koşullarda yetişmiş insanın bile gerçekten sevdiği birini ( eğer önüne çıkarsa) kaybettikten sonra duygusuz kalacağını sanmıyorum.

Eğer birisi gerçekten sevmişse, zaten bunu yapamaz. Ama sen bu adamı sevmemeye programlarsan eğitimle, duygusuz kalmasını da sağlayabilirsin.

Edit: Tabi ben böyle düşünüyorum diye ekliyim de, yanlış anlaşılma olmasın (:
Been there. Seen that. Got the scars.
Rhalazarn
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 148
Joined: Mon Feb 05, 2007 10:00 am
Location: Nordmar
Contact:

Post by Rhalazarn »

Bence ruh, duyguların oluşmasını sağlayan şeydir, duygunun gücünü aldığı şey, duyguyu yaratan şey... Duygu da, bir maddenin dış ya da iç etkilere verdiği tepkidir. Ã?rn bir ekmeği kesersiniz ve kesilmek onun tepkisidir, bu onun duygusudur ve dolayısıyla ruhu da vardır. Ancak bizimki gibi ayrıntılı değildir mesela dilimlerinden birini alsanız parçası koptu diye ağlamaz size. Ama her maddede vardır ruh...

Ayrıca Possessed'in bahsettiği şu Tek Ruh olayına da inanıyorum. Bu inanış ilk olarak paganlarda vardı, "Her şey tek şeydir ve tek şey de her şey." Simyacılarda "Tanrı"yı ruhlarında hissettiklerini çünkü onun bir parçası olduklarını söylerlerdi. Geneli yaratıcı bir tanrıdan çok damlası olduğumuz bir okyanusu tanrı olarak düşünürdü. Yani biz puzzle parçalarıyız ve bir araya gelince Tanrı'yı ya da diğer adıyla Tek Ruh'u oluşturuyoruz-kızıl derililerce Wakan Tanka denilen varlığı... Tabii sadece insanlar değil, var olan her şey, hatta var olmayanlar bile, var olacaklar ve var olmuş olanlar-ya da hepsi zaten şu anda olanlar değil mi?

Ve monoteist dinlerden beri ruh kavramını ve tanrı kavramını değişmiş buluyorum. Artık bir yaratıcı var... Biz okyanusuz ve o okyanusu bir yaratan var bu monoteist dinlerde. Ayrıca nedense insanlar birdenbire seçilmiş bir ırk oldular... Hayret!

Pagan dinlerdeki "tanrılar" olayıysa sadece sembolikti. Mesela putlara tapan biri-pagan sadece puta tapan değildir bu sadece bir örnek-aslında oradaki taş parçasına değil, onun simgelediği şeye tapıyordu. Mesela onur tanrısıysa eğer onura taparak onurlu olmanın doğruluğunu savunuyordu ama asıl inançları-yani fiziksel olarak tanrı inançları sembolik değil-bahsettiğimiz bu Tek Ruh'tu.

Ve yine söylüyorum-belki biraz da propaganda gibi olacak monoteistlere ama neyse:

"Her şey tek şeydir ve tek şey de her şey..."
<div> Wir sind nicht gestorben. Wir haben nie gelebt.<br>                   <br> -Ragnar Lodbrok</div>
User avatar
MeRLiNinVaRiSi
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 6
Joined: Thu Mar 29, 2007 10:00 am
Contact:

Post by MeRLiNinVaRiSi »

harika olmuş bravo bir hikaye ancak bu kadar güzel olur tebrik ediyorum inanılmazsın muhteşemsin önünde saygıyla eğiliyorum büyük üstad
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Bogus »

Artemis sen kaşındın...

Ã?ncelikle bir şeyin altını tekrar çizeyim... Benim zaten bütün davranışlarımız ve hislerimiz öğrenilmiş şeylerdir diye bir savım yok. Ancak yine de bunların çoğunun öğrenilmiş şeyler olduğunu söylemek istiyorum.

Bir insanın ayak ve el parmaklarını kırıp vücudunda sigara söndürebilir misiniz? Ona elektrik verebiir misiniz? Can çekişerek bağırırken kızgın demirle dağlayabilir misiniz?

Sizlere işkencecilerin nasıl eğitildiğini anlatayım. Yunanistanda 1967 askeri darbesi sırasında bir işkencecinin itirafları bunlar. Orjinal metin elimde yok ama hatırlıyorum.

İlk başta işkence yapılan bir odaya sadece gidip bir şey alması için gönderilmiş. Daha sonra bu tekrarlanmaya başlamış. İlk başta işkence yapılan adamı görünce büyük bir şok geçirmiş ve bir kaç gün kendisine gelememiş.

Ancak daha sonra işkence odasına malzeme getirip götürmek o kadar standart bir hal almaya başlamış ki içerde kimin olduğunu veya ne yapıldığını yadırgamamaya başlamış.

Daha sonra kendisinden odada bulunması ve bir ihtiyaç olursa dışarı çıkıp getirmesi için beklenmesi istenmiş. Bu sefer işkenceyi daha detaylı ve uzun izleme fırsatı olduğu için ilk seferler kendisini bir bahane bulup dışarıya göndertiyormuş...

Ancak bir süre sonra bu iş de o kadar çok sıradanlaşmış ki işkenceye aldırmadan sadece kendisine bir emir verilmesini bekler olmuş.

Daha sonra ondan yardım etmesini istemişler... Aynı şekilde, yavaş yavaş. Daha sonra da işkence ve sorgu görevlisi olmuş.

Anılarını anlatan adam yaptığı işin ne kadar kötü ve yanlış bir şey olduğunu ve ilk günlerdeki tiksintisini ve üzüntüsünü hatırladığını söylüyordu. Ama bir süre sonra bu o kadar rutin bir hal almış ki tıpkı bir doktorun bu öğlen 3 hastam var, akşam belki eve erken gidebilirim demesi gibi o da buna bir iş olarak bakıyormuş...

Aynı şekilde Ausschwitz kampının komutanı tıpkı bir Endüstri Mühendisi gibi kampını daha fazla Yahudi'yi öldürebilecek şekilde sistematikleştirmeye ve etkinleştirmeye çalışıyordu... Bu ay 1000 kişi gerideyim, yeni gelenler çok birikti diye hayıflandığı bilinir. Sebep ne? Kanıksama... Ve tabi kampın komutanı rakamlarla ilgileniyor. Kanlı canlı insanlarla değil....

Hatta gaz odalarında öldürdükleri Yahudi'leri yine Yahudilere toplatıyorlarmış. Böylece hem ölü Yahudilere dokunmuyorlar hem de böyle bir iş için Alman askeri meşgul edilmemiş oluyor. Ölüleri toplayıp fırınlarda yakma işini yapan Yahudi gruba da "Sondercommando" ismini takmışlar. Bu kelime "özel komando" anlamına geliyor. Aşağılayıcı ve alaycı bir isim yani...

http://www.pbs.org/auschwitz/about/transcripts_5.html

şimdi buraya bir virgül koyalım. Daha sonra devam edeceğim.

Artifical Intelligence adlı filmden bahsedeceğim biraz. Filmi izlemediyseniz yazının devamını okumayın!!!




Film Kubrick'in sinema kariyerinin yarısını meşgul eden bir senaryo hazırlama sürecinden geçiyor. Ancak Kubrick filmi kendisi çekmek istemiyor ve sağlığında defalarca Spielberg'e çekmesi için teklif götürüyor. Spielberg hem film onu pek açmadığından, hem de çok meşgul olduğundan Kubrick'i defalarca red ediyor. (Röportajlarında söylüyor.)

Neyse bu film hakkında 10 sayfa yazarım o yüzden çok detaya inmek istemiyorum. Kubrick insanlara ve insani duygulara pesimist bakan bir yönetmendir. İnsanların programlanan makineler olduğunu düşünür. Full Metal Jacket'da öldürmeye "alıştırılan" Amerikan askerlerini görürsünüz. Aşağılanarak her emre itaat etme güdüsünün nasıl yerleştirildiğini görürsünüz. Clockwork Orange tam bir güdüleme örneğidir.

Ã?te yandan Spielberg ise insanı çok daha duygusal görür ve insanlığı yüceltir. Speilberg'in hangi filmine bakarsanız bakın cesaret, kahramanlık, nefret, aşk, sevgi şefkat, merhamet gibi insanlığa özel duyguları görürsünüz ve bunlar neredeyse ilahi şekilde kahramanların yüreklerinde John Williams'ın müziğinin eşliğinde oluşuverirler.

Lafı uzatmayalım. Orada sevmeye programlanmış bir çocuk robot vardır. Film sürekli olarak başından sonuna belli belirsiz sevmenin insana özgü olup olmadığını vurgular.

Bir hastalık yüzünden bitkisel hayatta olan oğullarının yerine bir aile bu robot çocuğu alır. O güne kadar çocuk ölmediği için ama bir türlü hayata da dönemediğinden anne inanılmaz bir bunalımın içindedir. Ancak ilk başlarda robotu reddetse de sonunda gerçek çocuğuna duyduğu sevgiyi robota yöneltir ve yüzü tekrar gülmeye, robotu sevmeye başlar.

Film burada anne-çocuk sevgisinin bile kutsallığını deşer ve sorgular... Günün birinde öz çocuğu komadan çıkar ve bir kaç olaydan sonra anne istemeyerek de olsa robotu terkeder.

Ancak robot sevmek için programlandığı için pili bitene kadar 2000 yıl boyunca annesinin sevgisini her ne pahasına olursa olsun kazanmak için yalvarır durur. Bunu da annesinden dinlediği, kukla çocuk pinokyoyu gerçek bir çocuğa dönüştürecek olan mavi periyi bulmaya çalışarak yapar. Kendisine bir insanı sevmesi programlanmıştır ama dinlediği bir masalı yorumlaması ve sevgiye ulaşması için mavi periyi bulmaya çalışması programlanmamıştır. Bunu tamamen kendi başına düşünür ve uygulamaya koyar. Filmin adı da bu yüzden Yapay Zeka...

İşte buradan da romantik bir şekilde insanın zekasını sevgiye borçlu olduğuna bir gönderme yapılır. Ancak yine de sevmeye programlanmış robotun 2000 yıl boyunca kapana kısıldığı yerde bir mavi peri heykeline lütfen beni gerçek bir çocuğa dönüştür diye yalvardığını gösterir... Anne ise küvözdeki çocuğunu bir iki hafta sonra neredeyse unutup sevgisini yeni robot çocuğa yönlendirir. Ona öz çocuğunun oyuncaklarını verir...

Film aslında sevebilen bir robot fikrini sorgulamaz... Film insanların sevgisini sorgular. Ne kadar çıkarcı, değişken, dalgalı ve dengesiz olduğunu gösterir. Halbuki robotun sevme devresi bir kez aktif hale getirildikten sonra robot sonsuza kadar sever.

Zaten şöyle bir düşünün sevgi kavramını. Bir insanı eğer seviyorsanız onu sonsuza kadar sevmeniz gerekir...

şöyle açıklayayım... Diğelim suyu seviyorsunuz. O zaman buzu da seversiniz buharı da... Yok eğer sadece sıvı halindeyken seviyorsanız o zaman o sevgi değildir. Seçici bir yaklaşımdır.

şimdi dağıttığım konuyu toplamaya çalışacağım. Başından beri insan duygularının ve davranışlarının çoğunun programlanmış olabileceğinden bahsediyorum.

Sevgi programlanabilir. Eğer sevgiyi belirli davranışların karşılığında bir ödül olarak gösterirseniz sevgi pek ala programlanabilir.

Sevgi, sevilmek, takdir edilmek, kol kanat gerilmek, iyi davranılmak sürü olarak yaşayanlar için evrimimizin başından beri hayatta kalmamızı sağlayan bir olgu. Biz yalnız avlanan bir baykuş değiliz. İnsanlar sürüler halinde yaşarlar ve sürü insanların doğada hayatta kalmasını sağlar. Bu yüzden de sürü tarafından sevilmek ve sürüye kabul edilmek hissi bizim hayatta kalma iç güdümüzdür. Tıpkı yemek ye, su iç gibi sürüden ayrılma! dürtümüz de vardır.

İşte sürü, artık topluluk diyoruz, tarafından benimsenmek için her toplumda ki insan çocukluğundan beri o toplumun değerlerini, doğrularını ve sevgi şartlarını öğrenir. Yanlış bir şey yapınca kendisine kızan ve ona kötü davranan anne insanın bu temel iç güdüsünü bir koz olarak kullanarak toplumun doğrularını öğretir çocuğuna.

Bu yüzden sevgi bizim temel ihtiyacımız. Hem sevmek istiyoruz, hem de sevilmek. En kötü koşullarda olan insan birini sevebilir. Bu sevgisi onun topluma geri dönüş ritüeli, umudu olabilir.

Peki sevgiyi tamamen programlanabilir bir şey olarak mı görüyorum? Hayır. Benim tek söylemek istediğim şey sevgi insan manipülasyonuna son derece açık olan bir duygudur. Bu yüzden de tek başına insanın özgür iradesini ve ruhunu ispatlamaz diyorum sadece..

Gerçek sevgi nedir? diye soracak olursanız buna tek bir cevabım var:
Kendimize olan sevgimiz...

İnsanlığın bencilliğini en pembe gözlüklerle bu şekilde açıklayabiliyorum. Bir anne kendini sever. O yüzden de çocuğuna doğru bildiği şeyleri öğretir. Ã?ünkü annenin doğru bildiği şeyler kendisi için yararlı olduğunu düşündüğü şeylerdir. Bu yüzden bunları ve daha iyilerini de çocuğunda ister. (Hamilelik sonrası annenin hormonlarından kaynaklanan sevgiden bahsetmiyorum hiç… Bu tamamen türün devam etmesi adına vücudun hormon salgılayarak beyine pek zahmet bırakmadan hallettiği bir olgu.)

Biz güzel olmak isteriz. O yüzden kız arkadaşımızın da güzel olmasını isteriz. Gerçekten içten bir şekilde kız arkadaşım güzel olmasa da olur diyorsak biz kendimizi çirkin veya güzel olmamız bir şey değiştirmeden sevdiğimiz için böyle düşünüyoruzdur.

Aynı şekilde insan öldürülmek istemez. Bu yüzden öldürmeyi de istemez. Ã?ünkü onun öldürebilmesi bir başkasının da kendisini öldürmesi anlamına gelir.

Kendini sevmeyen insan... belki herkesin başına bu bir süre gelir. Eğer sürekli olursa sanırım intihar ederiz. Eğer edemiyorsak hala sevdiğimiz bir tarafımız olduğu içindir. (Ani kararlar ile travmatik tepki gösterip gerçekleşen intiharları saymıyorum.)

Bütün dinlerin ve inançların özü: Kendi başına gelmesini istemediğin kötülüğü başkasına yapma, sana yapılmasını istediğin iyiliği sen de başkasına yap.

Zaten daha önceki forum başlıklarında da hep bu noktanın etrafında döndüm durdum. Tek ruh, bir birinin aynısı embriyolardan farklılaşan memeliler…

Hayvan da kendisini sever. Ne olursa olsun hayatta kalmaya çalışır. İnsan da kendisini sever.

Yahudi Sondercommando’lar işte bu yüzden arkadaşlarının, ailelerinin, dindaşlarının, ırkdaşlarının cesetlerini toplayıp fırınlara götürüyorlardı… Ã?ünkü bunu yaptıkları sürece hayatta kalacaklardı. Ben asla yapmazdım demeyin hemen. Ben de asla yapmazdım! Ama peki bu adamlar neden yaptı diye sormadan bu kanıya varmayın hemen.

Filmde ki anne bu yüzden robot çocuğu bulunca sevgisini ona yönlendirdi…

Her şeyini, varını yoğunu size veren bir babanız mı var? Bu onun özgür iradesi mi? Evet! Acaba? Onun hayatta yarattığı ve en gurur duyduğu eser sizsiniz. Eğer size bir şey olursa bunca yıllık emeği ve bütün çabaları boşa gidecek. 19 yıl eğitim görüp cephede bir kurşuna şehit olursanız dökülen göz yaşlarının temelinde bu var. Babanızın bu hayattaki en değerli varlığı sizsiniz ve o yok oldu!

Bir anne düşünün. Yavrusunu 20 yıl boyunca eğitmiş beslemiş yetiştirmiş. Bir de anne düşünün bir çocuk doğurmuş ve bir daha hiç görmemiş. O çocuk ölürse hangisi daha çok üzülür? 20 yıl boyunca eğitip besleyen. Neden? Her ikisi de anne değil mi? Birinin sevgisi nereden geliyor? Bir tane de kontrol grubu anne yaratalım. Bu anne de çocuğunu 20 yıl boyunca ilk anne kadar çok görüyor. Ama ona hiçbir şey söyleyemiyor, konuşamıyor ve hareketleri ile ona hiçbir etki bırakamıyor. Sizce bu anne daha mı çok üzülür? Ben cevabı bilmiyorum. Bir cevap da vermeyeceğim ama aklıma bir şeyler geliyor.

Biraz narsist bir yazı oldu… Ama şüphe etmediğim bir sevgi var ise o da kendimize olan sevgimiz…
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Benim yanlış anlamayacağımı bilirsin sanıyorum. : ) ) )

şuna ben de inanıyorum. Eğer gerçekten birisinin yetişme koşullarını iyice kontrol edebilirsen, isenmeyen faktörlerin sızmasını tamamen ekleyebilirsen, o zaman çocuğa başarılı bir şekilde duygularını bastırmayı öğretebilirsin. Ancak en başarılı eğitimin bile bu içteki duyguları yok etmediğini sadece bastırdığını düşünüyorum. Bunu düşünmemi sağlayan bazı gözlemlerim var. Bu tip duygusuz insanlar ayrıca duygularını gizleme konusunda da eğitilmedikleri sürece aslında reddettikleri duyguları da yaşadıklarını gösteriyorlar. En azından ben o izlenime kapıldım.

Duygularını gizleyenlerin bile belli çok ufak ipuçlarından bunu hissettirebildiklerini düşünüyorum.

Himmler yanlış hatırlamıyorsam ordu yetkilileri ile buluşmasında şöyle söylemişti. Aslında bizim işimiz sizinkinden çok daha fazla fedakarlık gerektiriyor.

Yahudi de olsa masum savunmasız bir insanı öldürmek karşındaki silahlı ordulara karşı koymak hatta onlar tarafından öldürülmekten çok daha zordur.

Kanımca Himmler haklıydı. Yahudiler konusunda değil ama bir cani olmanın en büyük kabusu caninin kendisine yaşattığı konusunda onun fikrine katılıyorum.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Post by Bogus »

Firble wrote:Benim yanlış anlamayacağımı bilirsin sanıyorum. : ) ) )

şuna ben de inanıyorum. Eğer gerçekten birisinin yetişme koşullarını iyice kontrol edebilirsen, isenmeyen faktörlerin sızmasını tamamen ekleyebilirsen, o zaman çocuğa başarılı bir şekilde duygularını bastırmayı öğretebilirsin. Ancak en başarılı eğitimin bile bu içteki duyguları yok etmediğini sadece bastırdığını düşünüyorum. Bunu düşünmemi sağlayan bazı gözlemlerim var. Bu tip duygusuz insanlar ayrıca duygularını gizleme konusunda da eğitilmedikleri sürece aslında reddettikleri duyguları da yaşadıklarını gösteriyorlar. En azından ben o izlenime kapıldım.

Duygularını gizleyenlerin bile belli çok ufak ipuçlarından bunu hissettirebildiklerini düşünüyorum.

Himmler yanlış hatırlamıyorsam ordu yetkilileri ile buluşmasında şöyle söylemişti. Aslında bizim işimiz sizinkinden çok daha fazla fedakarlık gerektiriyor.

Yahudi de olsa masum savunmasız bir insanı öldürmek karşındaki silahlı ordulara karşı koymak hatta onlar tarafından öldürülmekten çok daha zordur.

Kanımca Himmler haklıydı. Yahudiler konusunda değil ama bir cani olmanın en büyük kabusu caninin kendisine yaşattığı konusunda onun fikrine katılıyorum.
Firble bu mesajı benim 8:20 de yazdığım lenduha gibi mesaja cavap olarak yazmadın değil mi? :)

Bu arada Marlin'in Varisi... Kullandığın avatar benim avatarım. Lütfen değiştir... :-P
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Sana cevap değildi.

Kullandığım avatarı bana Eldarin bulmuş ve koymuştu. Nasıl değiştireceğimi bilmiyorum da kardeş bu avatar yaklaşık bir buçuk yıldır duruyor yahu.... Değiştirmem mümkün değil en fazla kaldırabilirim. Yani yenisini bulmam zor. Ancak sitede benimle fazla özleşmiş bir avatar. Kaldırmasam daha iyi olur.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Ayıp olmasın sana da cevap vereyim Bogus...

Bazı açılardan sana katılıyorum diğer açılardansa katılmıyorum. Lisede herkes derste Ã?SS ye çalışırken psikoloji hocamla işi gücü bırakıp kavga etmeme neden olan bir inancım var. İnanç diyorum çünkü bunu kanıtlama fırsatım olmadı. Ancak ben insanların başkalarının duygularını da paylaştığını düşünürüm. Başka hiçbir neden olmasa da hiç tanımadığım bir insanın üzülmesi beni üzer sevinmesi beni sevindirir benim kanımca tüm insanlar için böyledir. O nedenle tüm duygular kişinin kendine sağladığı yararlarla açıklanamaz diye düşünüyorum.

Verdiğin bilgiler ve anlattıkların benim gözlemlerimle ve mantığımla inandığım insan tipinin sadece bir bölümünü gösteriyor.

En son örneklere gelince... bana öyle geliyor ki yaşamadan anlayamayız. İnsanın karmaşık bir yapısı olduğuna inancımı tekrar belirtmek istiyorum. Benden ölen arkadaşlarımın cesetlerimi kaldırmam istenseydi yapardım da diyemem yapamazdım da... Kuşkusuz karşımadakiler yapmamı sağlamak için beni yönlendirecek bir yöntem kullanırdı ancak bu yöntemin kimde işe yaramayacağını onlar da bilemez.

Aynı durum anne çocuk için geçerli. Bir öğretmenim diyelim iki öğrencim ölüyor. Kafamda canlandırıyorum. İkisi de ölüyor. Birisi birinci sınıfta biri dokuz. İkisine çok ama çok üzülürüm. Hangisine daha fazla üzülürsün yanlış bir soru gibi aslında... Ancak küçük çocuğun o yaşta ölmesi hele değer verdiğim küçük bir çocuğun beni ayrıca kahreder. Bebekte de aynı durum geçerli bence... Anne bebeğin ölümünde kendi sorumluluğunu çok daha fazla hissedecektir.

Yapay zekada da benzer düşünüyorum. Anne oğlunun olmamasının yarattığı duyguyu zihninden yok etmiyor. Sadece bastırıyor. Zaten bastırdığını sonraki bölümlerde de anlıyoruz. Ã?ocuğun ise böyle bir yeteneği yok. Neredeyse varlık nedeni olarak annesine duyduğu sevgi var zihninde... İşte bu da onun kaderini şekillendiriyor. Eh sonuçta insan hayal edilen o robot tipinden yine de daha karmaşık... : ) ) )
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Artemis Entreri
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1521
Joined: Tue Jun 14, 2005 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Artemis Entreri »

Evet, bogus filmi izlemedim.
Evet, bogus uyarıyı da okudum.
Ama hayır bogus, yazının devamını okudum.

Senin gibi düşündüğüm ve ne anlattığın hakkında da çok düşünmüş olduğum için ne demek istediğini çok iyi anladım. Ama neden bilmiyorum, ikna olmuş hissetmiyorum. Sanki içimde bir his var, tüm bunlara ikna olduğum zaman, her şeyi kaybedecekmişim gibi. Ve bunu istemiyorum. Düşüncelerimi toparladığımda cevap yazıcam ama şimdilik sana teşekkür etmek istiyorum Bogus.

Bi de şey, Firble, elbette biliyorum ve senden ufak bir şey rica edicem. ((:
Bogusun söyledikleri bana daha mantıklı ve yakın geldiği için, onu anlamak benim için çok daha kolay oluyor bunun farkındayım, ve ister istemez diğer düşüncelere kapıyorum kendimi. ):
Umarım bunu telafi etmem için düşüncelerini destekleyen daha açıklayıcı örnekler sunarsın bana. Buna gerçekten ihtiyacım var, teşekkürler şimdiden.
Last edited by Artemis Entreri on Sat Mar 31, 2007 7:09 am, edited 1 time in total.
Been there. Seen that. Got the scars.
Rhalazarn
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 148
Joined: Mon Feb 05, 2007 10:00 am
Location: Nordmar
Contact:

Post by Rhalazarn »

Bu konuda Bogus'un düşüncelerine de Firble'ınkilere de yanlış diyemiyorum ama insanların belli bir yaşam tarzına göre programlanabileceğini düşünüyorum. Ama program demekten ziyade eğitim desek daha doğru olur, tıpkı sirklerde aslanların vs eğitilişleri gibi. Ama bu, aslanın eğitim dışı bir hareket yapmayacağını göstermez. Elbette yapar çünkü hayvani içgüdüleri de vardır ve bunların tamamiyle yok edilmesi mümkün değildir. Bu açıdan da Firble'a katılıyorum.

Ayrıca duygusal açıdan eğer bu insnın içgüdüsüyse üzülen ve tanımadığı bir insana üzülür. Eğer genel bir ahlak kuralıysa, genel bir ahlak kuralı olduğuna inanmıyorum Nietzsche'nin de dediği gibi ahlak kanunları görecelidir. Genel bir ahlak kavramı yoktur bence.

Bunun içgüdü mü yoksa ahlak kuralı mı olduğunaysa ben cevap veremeyeceğim, sanırım deney yapılıp gözlenmesi gerekli...

Bu arada Merlin'in Varisi arkadaşımdır da değiştireceğini söyledi avatarı :D ...
<div> Wir sind nicht gestorben. Wir haben nie gelebt.<br>                   <br> -Ragnar Lodbrok</div>
User avatar
MeRLiNinVaRiSi
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 6
Joined: Thu Mar 29, 2007 10:00 am
Contact:

Post by MeRLiNinVaRiSi »

Rhalazarn wrote:Bu konuda Bogus'un düşüncelerine de Firble'ınkilere de yanlış diyemiyorum ama insanların belli bir yaşam tarzına göre programlanabileceğini düşünüyorum. Ama program demekten ziyade eğitim desek daha doğru olur, tıpkı sirklerde aslanların vs eğitilişleri gibi. Ama bu, aslanın eğitim dışı bir hareket yapmayacağını göstermez. Elbette yapar çünkü hayvani içgüdüleri de vardır ve bunların tamamiyle yok edilmesi mümkün değildir. Bu açıdan da Firble'a katılıyorum.

Ayrıca duygusal açıdan eğer bu insnın içgüdüsüyse üzülen ve tanımadığı bir insana üzülür. Eğer genel bir ahlak kuralıysa, genel bir ahlak kuralı olduğuna inanmıyorum Nietzsche'nin de dediği gibi ahlak kanunları görecelidir. Genel bir ahlak kavramı yoktur bence.

Bunun içgüdü mü yoksa ahlak kuralı mı olduğunaysa ben cevap veremeyeceğim, sanırım deney yapılıp gözlenmesi gerekli...

Bu arada Merlin'in Varisi arkadaşımdır da değiştireceğini söyledi avatarı :D ...
büyük üstad konustu yine yazıdaki şu asilliği görüyomusunuz inanılmaz harikasın sen bu sitenin en iyisisin
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests