Sonsuz Güneşin Koruyucuları: Kadim Işığı A

FRPWorld Diyarı ile ilgili aktif RP başlıklarının bulunduğu bölümdür.
Locked
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Maximillian, Slach’ın dedikleri karşısında apışıp kalmıştı. Ağrı bir karış açık bir şekilde ona bakıyordu.

“A-ama... Ben hiç adam yönetmedim ki? Ben hiç anlamam ki bu işlerden?”

Maximillian tuhaf tuhaf bir koboldlara, bir Slach’a, bir Nakh’a bir de Azazel’e bakıyordu. Slach önerisini sununca bir an öylece baktı.

“E-evet, sanırım en iyisi bu ama...hangi çatı-”

Kapıların olduğu yandan gelen muazzam bir patlamayla sözleri yarım kaldı ve oradaki tüm başlar kapının olduğu tarafa doğru döndü. Aralarında en az on blok vardı ama onlar da o yoğun toz bulutunu gayet net görebiliyorlardı.

“İçeri girdiler! Vakit kalmadı!” diye mırıldandıktan sonra Maximillian emir vermek için arkasını döndü ama bir böğürtü sesini yeniden kesti. Bu sefer tüm başlar aksi yöne bakmıştı.

Çok sayıda ogre, minotaur ve gnoll orada bulunmaktaydılar. En önde tuhaf renklerle kendisini boyamış, değişik takılar takmış, yarı çıplak bir ogre duruyor ve anlaşılmaz bir şeyler böğürüyordu.

Fazla sürmedi. Zafer dolu bir böğürtüyle hepsi de Slach, Maximillian, Nakh, Azazel ve koboldlara doğru saldırıya geçti.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Gümüşyüz’ün haberi üzerine Troller aniden durdu ve onun ölüleri de onunla birlikte durdu. Derin bir iç çeken Lord Shadowbane de elini kaldırarak askerlerine durmalarını emretti.

Troller ifadesiz bir suratla-ki herhalde en yakışıklı göründüğü haliydi-Gümüşyüz’e bakıyordu. Birkaç dakika öylece durdu. Lord Shadowbane, Gümüşyüz, ve Darcalus’un kendi iradelerine sahip ölüleri topluca Troller’ın taşkınlığını bekliyorlardı. Ama Troller hareket etmedi. Sadece baktı baktı ve...

Sakince Lord Shadowbane’e döndü.

“Darcalus, benim sadık hizmetkârım, ben şampiyonuma laf anlatamıyorum sanırım. Bu seferki cezasını sen ver lütfen.”
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Peter aşağı tekrar göz gezdirdiğinde pek yeni bir şey olmadığını fark etti. Ordu surların gerisindeki evlerin üstüne çekiliyordu. Askerlerin bir bölümü kaleye giriyordu. Muhtemelen ordunun büyük kahramanları aşağıda kalacaklardı.

Adam kendine katliamı yazmasını söyleyen adam gitmiş gibiydi. Peter yapılacakların hatta adamın yakalanmasının bile katliamı engelleyebileceğinden şüpheliydi. Yine de eski bir onkasabalı olarak elinden geleni yapması gerektiğini düşünüyordu. En azından kahraman şovalyenin yüksek sesle dile getirdiği gibi asıl savunma kalede yapılacaksa içerideki bir düşman birçok yolla bu savunmayı çökertme fırsatı yaşayabilirdi. Geldiği dünyanın tarihi bunun birçok örnekleri ile doluydu.

Ã?yle ise Peter yazmalıydı. En iyi yaptığı yazmak ve söylemekti. Raych ın mucidliğe yeteneği onda yoktu. Hem adam da yazmasını söylemişti. Neler olduğunu yazmalıydı.

Bir an kararsız durdu Peter.... Olanları basit bir şekilde ifade edebilirdi. Böylece onu okuyacak kişi ne olduğunu anlardı.

Sonra bunu reddetti. Hayır hayır kesinlikle yazacağı aşağıdakileri uyaracak olsa bile destanın bir parçası olacaktı. Onun yazacağı destanın.... On kasabanın bu en büyük savaşının...

Kalemini alıp sayfaları açtı. Bir an düşündü. Adamın kara elf olduğunu vurgulamak istemiyordu. Her hangi bir ırkı karalayan bir şey yazmak istemiyordu. Ama muhtemelen kalede kara elf başka kimse yoktu. Hem içeridekinin kara elf olduğunu bilmek muhtemelen önyargılı onkasabalıları ve komutanlarını daha çabuk harekete geçirecekti.

Kalemini kağıda yaklaştırdı ve yazmaya başladı.

Karanlık Kalede

Gece gibi siyah teni ile aniden belirdi kalede
En önemli savunma siperinin içine girmişti
Kara elf savaşı izledi güvenle kaleden
Hazırdı vurmaya en güvendikleri yerde onkasabalıları
Onun varlığındansa yalnızca ozan haberdardı.
Burcunda kalenin bekledi olacakları

Kısa bir şiir olmuştu... Daha iyisini belki yazabilirdi. Ama hem güzel yazmak hem de aşağıdakileri uyarmak zordu.

Kağıdı kopardı. İki kağıt daha koparıp altına ve üstüne koydu. Bu yazının yazdığı kağıdın ıslanmasını bir süre engellerdi. Sonra üst üste üç kağıttan oğlunun küçükken ona öğrettiği kağıttan kuşu yaptı.

Askerlerin bulunduğu en yakındaki evin tepesine doğru kuşun ulaşmasını umarak attı. Sonra da sazını aşığıdakilerin göreceğini umduğu şekilde biraz öne aldı.

İleri baktığında şaşkınlık içinde kaldı. Ordu geri çekiliyordu... Olamazdı kendilerini delice nehrin bu yanına atmışken geri çekilmelerinin hiçbir anlamı yoktu. Bilmediği bir şey olmamışsa...

Kapıya yaklaşanları gördüğünde Peter neler olacağını tahmin etti. Muhtemelen kapıyı patlatacaklardı. Orkları uzaklaştıracakları kadar büyük bir patlama.. Peter ürktü. Düşamn ordusu epey yıpratılmıştı ama şimdi onların da yapacakları bir şeyler var gibiydi. Hatta onların yapacakları yeni başlıyor gibiydi.

Büyük patlamayı duyduğunda Peter kulaklarını kapadı. Kapı yok olmuştu. Kapının civarındaki evlerin bir bölümü yok olmuştu. Orada askerlerden sağ kalan var mıydı merak ediyordu Peter.

Düşman askerleri şehre girmeye başlamışlardı. Acele etmiyorlardı. Sanki bekledikleri bir şeyler vardı.

Sağlam evlerdekilerin ateş etmesini bekledi Peter... Ama etmediler. Yavaşça evlere baktığında ise var olan o cılız umudu da o an yok oldu.

Askerler yapışkan bir şeyle kaplılardı. Eğer bu hareket etmelerini engelliyorsa o zaman..... O zaman düşmanları yavaşlatacak tek şey şovalyenin dediği tuzaklardı. Sonra da kaledeki askerler...

Yukarıdan bağırışlar geldiğinde çaresizce adamın dediği gibi katliamı izliyordu. Başını yukarı çeviren Peter hiç beklemeyeceği bir şey gördü. Kuşlar.... Düşmana doğru ilerleyen kuşlar vardı yukarda... Düşmana saldırdıklarında askerler korku ile kaçıştılar...

Artık savaş tam anlamıyla başlamıştı. Birbirini öldürmeye çalışan yüzlerce kişinin dansı.... Peterin en çok nefret ettiği ise bir süre sonra ölümün sıradan bir şeymiş gibi görünmeye başlanmasıydı.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Sylvos
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 1073
Joined: Sun Nov 21, 2004 10:00 am
Location: Darkon
Contact:

Post by Sylvos »

Gulyabani onlara yaklaşırken, Darcalus aklında birkaç düşünce vardı.
Gulyabani, kendisine bir arkadaş getirememişti. Ve daha da kötüsü bu yaratık onları farketmişte olabilirdi. Farketmese bile en azından ormanda yaşayan ölülerin dolaştığından orduyu haberdar edebilirdi.

İşte bu onların durumunu oldukça zora sokardı.
O kafasında bir plan oluşturmaya başlarken, gulyabani onların yanına ulaşmıştı.
Gümüşyüz wrote:''Efendi ,arkadaşıgetiremedim...gelmek istemedi...zorasamda gelmedi...Özür dilerim ''
Bu basit bir uydurmaydı. Gulyabaninin halinden yenildiği açıkca belli oluyordu. Bu budalaca numarayı Troller gibi birinin yiyebileceğinden bile şüpheliydi.

Ve beklenilen tepki de gelmişti. Fakat bu sefer Ölüm şövalyesinin sandığı gibi değildi bu.
Troller wrote:“Darcalus, benim sadık hizmetkârım, ben şampiyonuma laf anlatamıyorum sanırım. Bu seferki cezasını sen ver lütfen.”
Lord Darcalus' un kavuniçi gözleri hafifçe tutuşarak zalimce parladı. Miğferinin altındaki suratında aynı türden bir gülümseme yayıldı. Karabasanından inerek Troller' e doğru bir adım yaklaştı ve konuşmaya başladı.

"Bu tür düşünebilen varlıklarda itaatsizlikler bazen görülebilir ama bu kadarı sanılandan bile fazla. 250 yıldır ölülerle bebaber yaşıyorum. Ve bunun yöntemini biliyorum haşmetli Troller. Ama ihtiyacım olan tek şey şampiyonunuzun zihnine dokunabilmem. Birkaç dakikalık müsaade edin Troller, bu sayede ona size bir daha sadakatsizlik etmesini engelleyeyim.Hem kurtulan düşmanın yaşaması bizim için ayrıca bir tehlikedir."
-I grow tired of shouting battle cries when fighting this mage. Boo will finish his eyeballs once and for all, so he does not rise again! Evil, meet my sword! SWORD, MEET EVİL!!
Firble
Forum Yöneticisi
Posts: 6496
Joined: Fri Mar 12, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Firble »

Peter kuşları izlediçe bir şey kafasında daha fazla oturuyordu. Bunlar normal kuşlar olamazdı. Belki geldiği dünyanın da etkisi ile bunların aslında insan büyücüler olduğuna daha fazla inanmaya başladı. Kuş şeklinde düşmana saldırmaları mantıksız gibiydi. Büyücülerin arkada kalması genelde daha faydalı olurdu ama savaş çok ümitsizdi.

Buraya gelmelerinin tek yolunun havadan gelmek olduğu da açıktı. Dikkat çekmemek için de kuş şekline girmiş olmalıydılar.

şimdi düşman onları farketmişken de onlarla savaşmak zorunda kalacaklardı.

Bütün bunları düşmanların komutanları da farketmiş olmalıydı. Ancak Peter askerlerin bu kadar ayrıntılı düşünemeyeceğini umuyordu. Ve savaşın ilk dakikalarında komutanların geride kalacağını da...

Peter kendi diyarında büyücülerin geldiği yerden çok daha güçlü olduğunu biliyordu. Bu kadar büyücü eğer düşmanların hedefi olmaktan kurtulursa birkaç dakikada savaşı değiştirebilirlerdi.

Ama bu süreyi yerlerine yapışmış askerlerin yaratması biraz zor gibiydi.

Belki.... diye düşündü Peter... Sonra aklındaki düşünce ile titredi. Bunu yaparsa... Bunu yaparsa... Hayatını çok büyük bir tehlikeye sokacaktı. Üstelik de sadece düşmanın değil aşağıdaki ordu askerlerinin de hedefi haline gelebilirdi. Onların ne yaptığını anlayacak kadar zeki olduğunu sanmıyordu bir çoğunun...

Ama eğer yaptığı içerdekilerin hayatını kurtaracaksa o zaman... Bunu yapmayabilir miydi? Amacı bu değildi... Amacı onkasaba ve diyar yok olurken orada olmaktı... Ama şimdi olacak kötü şeyleri hiç olmazsa geciktirebilecekken.... amacını riske atmayabilir miydi?

Peter elini yüzünde gezdirdi. Bu yüz amacına hizmet etmezdi muhtemelen... Hayatı boyunca hep etkileyici bir yüze sahipti. Bu defa bu etkileyicilik biraaaaz.... farklı şekilde olmalıydı. Yerden az miktarda otz aldı. Yüzünü bir miktar kirli hale getirdi. Saçlarını biraz dağıttı. Kapşonunu örttü. Son olarak yerden bir taş alıp sağ yanağını sertçe kesti. Akan kanın bir bölümünü yanağında dağıttı.

Peter artık karanlık bir tanrının elçisi olduğuna inanılacak kadar 'etkileyici ' olduğunu düşünüyordu.

Sazını aldı... Ondan hiç çıkmayacağını düşündüğü bir müzik yapacaktı. Ozanlığının belki de o ana kadar ki en zor müziği....

Tam olarak yapabilmesi başka şeyler de gerekliydi. Kafasının içinde katliam düşüncelerinin gezmesine izin verdi. Sonra kuşlara baktı. Zavallı on kasabalıların son numarası.... Yanılsama yaratarak katliamı durdurmaya çalışıyorlardı.

Katliamın tanrısı ilk numaralarda sabretmişti. Ama bu korkaklara bu son numarada hadlerini bildirecekti. Daha doğrusu bunu tanrısı adına o yapacaktı.

Peter yeniden kalenin herkesin görebileceği köşesine yaklaştı. Sazı elindeydi... Sözlerinin ve müziğini gücünün en yakındakilerden başlayarak savaşı durduracağına ve kendisini izlemelerini sağlayacağına inanıyordu. Sonrasında da zaten işler istediği gibi giderse onkasaba ordusunun oyunu bozulacaktı.

DİNLEYİN ASKERLERİM
DİNLEYİN DÃ?şMANLAR
KATLİAM YAKIN SİZE
DÃ?şÃƒ?NDÃ?ğÃ?NÖZDE DE

DİNLEYİN ASKERLERİM
DİNLEYİN DÃ?şMANLAR
KATLİAM YAKIN SİZE
DÃ?şÃƒ?NDÃ?ğÃ?NÖZDE DE

DİNLEYİN ASKERLERİM
DİNLEYİN DÃ?şMANLAR
KATLİAM YAKIN SİZE
DÃ?şÃƒ?NDÃ?ğÃ?NÖZDE DE

YANILDI KORKAK MÃ?RİDLERLERİ
SAVAş TANRISINA TAPAN
SAVAşMADAN KORKAKÃ?A
KAZANAMADILAR SAVAşI

şİMDİ KATLİAM DAHA DA YAKIN
Ã?ARESİZCE KIVRANARAK
DENİYORLAR SON NUMARALARINI
SAVAş TANRISININ KORKAK SAVAşÃƒ?ILARI

İLÖZYONLARLA GECİKTİRMEK İSTİYORLAR
KAÃ?INILMAZI
ASLINDA OLMAYAN KUşLAR SALDIRIYORLAR SİZE
KOLAY ASLINDA ONLARI YOK ETMEK

SALRIRISANIZ ASKERLERE KUşLAR YERİNE
CANINI ALDIğINIZDA SEÃ?İLMİşİNİ KORKAKLARIN
DAğILIP YOK OLACAK KUşLAR
KATLİAMI BAşLAYACAK ONKASABANIN

KORKAKLAR ONKASABALILAR
SON SÖZÃ? SİZE ULU TANRIMIN
KALENİZİN İÃ?İNDE şİMDİDEN
TANRIMIN KARA DERİLİ SAVAşÃƒ?ILARI

KAYBETTİNİZ şİMDİDEN BAşLADIğINIZ SAVAşI
ÇOK AZINIZ SAğ KALACAK İZLEMEK İÃ?İN KATLİAMI
DİZ Ã?Ã?KERSENİZ TANRIMIN Ã?NÃ?NDE
BAğIşLANIR BELKİ CANINIZ
İşİNE YARAYABİLİRSENİZ TANRISININ KATLİAMIN

YA DA KAÃ?MAYA Ã?ALIşIRSANIZ
BELKİ BAKMAYIZ KAÃ?IşAN FARELERDEN BİRİNE
BÃ?YLECE HAYATTA KALABİLİRSİN
HİÃ? OLMAZSA BİRKAÃ?INIZ

DEVAM EDİN KORKAKLIğI İSTERSENİZ
AMA BİLİN TANRIM SIKILDI
BOZACAK BUNDAN SONRA BİRBİR
SAVAşI SAVAşSIZ BİTİRME Ã?ABALARINIZI

EY ASKERLERİ TANRIMIN BIRAKIN ARTIK KUşLARI
Ã?NEMSEMEYİN ONLARIN SİZE VERECEğİ ZARARI
Ã?NEMSEMEYİN ASLINDA BİR HAYAL Ã?RÃ?NÃ? OLAN KIşKIRTMALARI
BULUN EVLERİN Ã?STÃ?NDEKİ KORKAK KOMUTANI
KOMUTAN VERDİğİNDE SON NEFESİNİ
BİTECEK SAVAş BAşLAYACAK KATLİAMIN ZAMANI

Sözler bittiğinde Peter tepede durmaya devam etti. Kendi savunma noktalarının gersinde duran düşman tanrısının elçisi. Buna eğer inanırlarsa askerlerin ne kadar korkacağını biliyordu. Ordu birkaç dakika içinde çok büyük kayıp verebilirdi. Ama kuşlar gerçeği bilecek ve bu birkaç dakikada durumu kendi lehlerine çevirebilecekti.

Tabiii Peter onların yanılsama olduğu düşüncesi doğru değilse... Peter aklına gelenle ürktü birden ama artık yapacak bi şey yoktu.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Rhonin
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 478
Joined: Mon Dec 27, 2004 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Rhonin »

V'ladhek askerleri yerlerine koyduktan sonra derin bir nefes aldı..Çok az zamanları ve çok işleri vardı..Ã?fke ve kaos un arasında düşünmeliler ve bu savaşı kazanmalılardı..Ya da en acısı kurtarabildiklerini kurtarmalılardı..Sokağa çevirdi dikkatlice gözlerini ve etrafa baktı Cervantes sokağın ortasından geliyordu yüzü donuktu hiçbir duygu içermiyordu sanki..

Cervantes in elini kaldırdığını gördü ve Celebnor ile kendisini göstererek kaya tuzaklarını harekete geçiren mekanizmaların yanına gitmesini emretti..Sanki Vladhek i hiç tanımıyormuş gibi emretti!..Evet emretti hiç umrunda değilmiş gibi emir vermişti..

Daha sonra kafasına takmamaya çalıştı onunda bu lanet havada bu kasvetli havada kimsenin sinirlerinin bozulmaması imkansızdı..Onunda sinirleri bozuktu ve kimle nasıl konuşacağını artık bilemez bir hale gelmişti..Veya Vladhek en azından kendini öyle kandırıyordu...

Adamlarına döndü " 5 kişi benimle gelcek ve diğerleri burada kalacak..Nasıl hareket edeceğiniz ordudayken öğretildi..Kesinlikle heycana kapılmayın kesinlikle..Ayrıca düşünerek hareket edin.. " Vladhek aralarından olabilecek en sakin şekilde görünen 5 kişi seçti ve evden adımlarını sokağa attı..

Tuzağı devreye sokacak olan yere doğru hızlı adımlarla ilerliyordu." Biraz daha hızlı olun " dedi arkasına bakmadan ve iki kılıcını da çekti koşar adımlarla giderken..
 Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
celebnor
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 173
Joined: Sat Dec 11, 2004 10:00 am
Contact:

Post by celebnor »

komutanların talimatıyla Celebnor yanındaki 10 adamıla birlikte pozisyonunu almıştı..."işte savaş şimdi başlıyor"diye düşündü içinden yayını eliyle sıkıca kavradı...yapması gereken buydu ve onu yaacaktı....ölümden korkmuyordu ve kasabanın geleceğini kurtarmak için ölmeye hazırdı....Hiçbir zaman emirleri sorgulamazdı Celebnor onun görevi doğru ya da yanlış emirlere uymaktı yoksa oluşabilecek kaosu eski komutanlık tecrübeleri sayesinde biliyordu...

Yayını gerdi ve düşmanın kapıdan içeri girmesini bekledi sabırla ve nefretle ...indireceği her ork için tadacağı zevki dudaklarındaki kıvrılma ile gösterdi...
Eğer yanındaki adamlar onun bu tebessümü görselerdi delirdiğini düşünürlerdi

Derken umulmadık bir patlama oldu ve bir patlama sesi kulaklarında yankılandı...

şaşırmıştı afallmaıştı...."ne oldu böyle kahretsin"diyebildi...yanındaki adamların da şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu...

Komutan Cervantes Komutan V'ladhek ile ikisine kaya tuzaklarının yanına gitmeleri
emrini verdi.Celebnor bir an komutan V'ladhek'e baktı sonra hızla o tarafa yöneldi...
Auré Entuluva...Outa i lomé
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

DM:
Yanlarından pek çok başka ork geçip diğer evlere hücum ederken ve ork okçuları kapı boyunca dizilip evlere ateş açarken, üç ork da baltalarının bıçak kısımlarında parmaklarını gezdirerek Salvador'a yaklaşıyorlardı. Aralarında birkaç metrelik bir mesafe vardı ve acele ediyora benzemiyorlardı.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador hafif doğrularak bacağının durumuna baktı. Ardından sol bacağından destek alarak sağ bacağını büyük bir kuvvetle çekmeye çalıştı...
DM:
Başarısızdı. O çekmeye çalıştıkça hiçbir oynama olmamıştı. Orklar ise Salvador'un çaresiz çırpınışlarını yüzlerinde birer sırıtışla izleyerek yaklaşıyorlardı.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador orcların pis sırıtışlarına aldırmadı. şu durumda aldırması onu buradan kurtarmayacaktı. Etrafta uzun, sert ve destek olabilecek bir şey aramaya başladı. Moloz yığınını destek yardımıyla kaldırıp bacağını çekmeye çalışacaktı...
DM:
Biraz ötede ucu kırılmış bir mızrak vardı, ama ulaşabileceği mesafenin ötesindeydi.
Salvador BLACKBLADE:
Salvadorun aklına bir şey gelmiyordu. Destek olarak kullanabileceği bir şey olmalıydı. Ã?evresine bakındı. Mızrak dışında gözüne ilişen bir şey yoktu - ki o ulaşamayacağı yerdeydi. Bir şey olması gerekirdi. 2 askere tekrar baktı. Birisi göçük altındaydı. Diğeri ise kan revan içindeydi. Onların yardıma ihtiyacı vardı. Buradan çıkması gerekirdi. Orclara tekrar baktı. Zevk aldıkları herhallerinden be
Salvador BLACKBLADE:
belli oluyordu. Salvador elini kılıcına attı. Bu durumda kılıcını destek çubuğu olarak kullanacaktı. yarı yatay biçimde göçüğün altına sokarak orada destek görvi görmesi için bütün gücüyle kaldarıp bacağını çekecekti...
DM:
Ne enkazı kaldırabilmişti, ne de bacağını kurtarmayı başarmıştı. Ã?evrede savaş sesleri duyulurken iki ork Salvador'un ulaşamayacağı bir noktadan çevresinde dolandı. Birisi arkasına, birisi ise diğer yanına geçti. Üç yandan saldıracaklardı belli ki.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador vaziyetin farkındaydı. Büyük bir ihtimalle bu halle onu al aşağı ederlerdi. Ama yılmak yoktu. Kılıcın fikrini alabilirdi. Acaba zihinsel olarak onu duyabilirmiydi? Denemeliydi "şu an ki halimin farkındasın. Bir önerin var mı? " hafifçe kendini her an gelebilecek saldırıya karşı korumaya hazırlanıyordu...
DM:
"Hmmm.. Durumunuz oldukça vahim efendim, ama sanırım bir avantajınız var. Orklar sizi ciddiye alıyora benzemiyorlar. Sizi önemsemeden, fazlasıyla açık vererek saldıracaklardır. Bu açıklıklarından faydalanabilirsiniz." Kılıcın sesi mırıldanır gibi bir kibarlıkta Salvador'un zihninde yankılandı.
Salvador BLACKBLADE:
salvador kılıcın dikkatine kulak vermeye karar verdi. Kılıç haklı gibi duruyordu. Kendini olası bir saldırıya savunma kararı aldı.
Salvador BLACKBLADE:
aynı zamanda açıklarını elinden geldiğince değerlendirmeye çalışacaktı...
DM:
Arkasındaki ork aniden çift başlı baltasını başının üzerine kaldırıp tüm gücüyle Salvador'un kafasına doğru indirdi ama fazla ileri adım attığından balta Salvador'un göğüs zırhına çarparak geri sekti. Salvador'un göğüs zırhının üst bölümleri metalik bir cızırtı ile içeri göçtü.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador kılıcını hızla yaratığın göğüs kafesine doğru keskin bir şekilde savurdu...
DM:
Kılıç savruldu ve orkun midesinin biraz altlarına saplandı. Kan fışkırıp Salvador'un yüzünü kızıla boyarken ork acıyla böğürerek geri çekildi. Bu sırada diğer ork da Salvador kan yüzünden yarı kör olmuşken saldırdı ve Salvador'u belinden ikiye ayırmak için çift ağızlı baltasını savurdu. Balta, zırhı yararak Salvador'un vücuduna saplandı. Kan bu kez Salvador'dan fışkırırken Salvador'un beynine ateştek oklar saplanmıştı sanki. (Salvador--> 8 Damage)
Salvador BLACKBLADE:
Salvador diğer taraftan gelen orc un açtığı yara sonucu kılcını o tarafa döndürdü. Bütün gücüyle orc un beline indirdi (power attack). Ardından kılıcı karnına doğru saplamaya çalışacaktı. eğer orc u yere indirirse diğer orc a hızla kılıcını sallayıp ikinci bir yara açmayı düşünüyordu...
DM:
Kılıç, orkun midesine gömüldü ve acıyla böğüren ork kılıcı kavrayarak yere düz çöktü.
DM:
Salvador ardından kılıcı çekip hızla savurdu. Kılıç orkın başını göğsünden ayırdı ve beden tok bir sesle yere düştü.
DM:
Salvador'un boşluğundan faydalanan diğer ork baltasını Salvador'un sol yanına doğru savurdu. Balta zırhı ve eti yararak saplandı. (Saldavor--> 14 Damage)
Salvador BLACKBLADE:
Orca doğru dönerek kılıcı göğüs boşluğuna doğru salladıktan sonra kılıcı yukarı doğru çıkartıp omzuna doğru bir darbe savuracaktı salvador...
DM:
Orkun göğüs kafesi parçalandı ve ardından omzu yarılarak kolu koptu. Ork viyaklayarak geriye çekilmeye çalıştı ama kendi kanında ayağı kayarak yere düştü ve debelenerek can çekişmeye başladı.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador yaratığı öldürmek için ileri kılıcını ölümcül şekilde savurdu kafasına doğru
DM:
Kılıç kolayca orkun boynunu yararak başını gövdesinden ayırdı. O anda Salvadır kürek kemiklerinin arasında yakıcı bir acı hissetti ve son orkun baltasını sırtına geçirdiğini anladı. (Salvador--> 14 damage)
DM:
Ork, Salvador karşılık vermesin diye aceleyle baltasını yeniden savurdu ama dikkatsizdi ve baltası sadece zırhı göçertebildi.
Salvador BLACKBLADE:
salvador kılıcı koltuk altına doğru çaprazlama savurdu.
DM:
Kılıç tam orkun koltuk altını teğet geçti. Yara almamış ork irkildi ve bir adım geri çekildi.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador karnına doğru bir hamle yaptı. Ardından bacağına doğru kılıcı indirecekti...
DM:
Gerek kalmamıştı bile. Karına derinlemesine gömülen kılıçla ork hafif bir ses çıkarttı ve sonra yere düştü.
DM:
Salvador en sonunda çevresine bakınma fırsatı bulduğunda kapıdan içeri çok sayıda orkun girdiğini gördü. Orklar ikinci binaları kuşatıyorlardı ve çoğu-muhtemelen bina yıkıldığından Salvador'u göremedikleri için-onu geçip gitmişlerdi.
Salvador BLACKBLADE:
Kılıçla bacağının üzerindeki moloz yığınını kırmaya çalışacaktı salvador. Böylece bacağını kurtarabilirdi belki
DM:
Kılıç, kayaya çarptığı anda çok kıvılcım çıkartarak biraz da olsa içine gömüldü. Cüce taş işciliği kendisini belli ediyordu, ama yine de olması gerektiği kadar sağlam değildi. Bu sırada Salvador, yaralı olan adamın solunumunun son derece düzensiz olduğunu ve oynayan kolun hareketlerinin yavaşlamaya başladığını fark etti.
Salvador BLACKBLADE:
İşini daha seri bir şekilde yapmaya karar verdi. Bu kaya kırılabilirdi. Askerleri kurtarması lazımdı. Kayayı kırana kadar bunu deniyecekti
DM:
Salvador ikinci kez vurdu. Ve üçüncü kez. Kaya gitgide kırılmaya başlamıştı. Yine de zamanında yetişebilir miydi bilmiyordu. Sonra kılıcın sesi zihninde şekillendi. "Affedersiniz efendim, ama acaba bir öneri getirebilir miyim?"
Salvador BLACKBLADE:
"Evet önerin nedir?" Kılcın belki daha iyi bir önerisi olabilirdi. Bunu dinleyebilirdi. Aynı zamanda kılıcı ir kere daha kayaya savurdu...
DM:
Salvador'un vuruşu kayayı iyice parçaladı. Kestirebildiği kadarıyla sadece iki vuruş sonra serbestti. "Yaratıcılarım bana doğaüstü bazı...güçler verdiler. Katı cisimlere karşı etkili bir sonik dalga da bunlardan birisi. Eğer bunu kullanırsak, çok daha fazla miktarda kayayı bir anda parçalayabiliriz efendim. Böylece hemen serbest kalmış olursunuz."
Salvador BLACKBLADE:
Salvador şaşkınlıkla kılıca bir baktı. Sesli bir şekilde"Bunu bana şimdi mi söylüyorsun? Hayret bir şey!" . Kayaya baktı. Elini yukarı doğru kaldırdı.Tam indirirken "O zaman bunu yapalım şimdi!" diye söylendi. Kılıcı kayaya indirdi...
DM:
Kılıç kayaya değdi ve o anda bir çığlık duydu Salvador. Sanki çok uzaktan geliyor gibiydi çığlık, ama bu muhtemelen kılıcın, sahibini korumasıyla ilgiliydi çünkü Salvador'un gözünün önünde enkazın kendi tarafına bakan yıkıntılar unufak olmuşlardı...tıpkı can çekişen iki askerin de bir şok dalgası ile gözlerini faltaşı gibi açıp, kulaklarından ve burunlarından akmaya başlayan kanla ölmeleri gibi.
DM:
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra kılıcın sesi bir kez daha yankılandı. "Efendim, orklar..." Gerçekten de çok sayıda ork, Salvador'a doğru yaklaşıyordu.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador şaşkınlık yaşıyordu. Bacağı serbest kalmıştı. Ama... Askerler ölmüştü. Bunu yapmak istememişti. Hayır onları kurtarmak istemişti. Öldürmek değil. Hayır o öldürmemişti. Onu kılıç yapmıştı. Gözlerinin hafifçe buğulandığını hissediyordu. Kendi elleriyle...
Salvador BLACKBLADE:
Geçmişi zaten ona çok acı çektiriyordu. Bu bu... Orcları gördü. Ayağa kalkarak askerlerin başına doğru gitti. Uzanmış kolun bileğini tutarak nabzını kontrol etti. Aynı şekilde yerde atanında etmişti. Ölüp ölmediklerinden emin olması gerekirdi. Ölmemelerini umuyordu...
DM:
Orkları umursamayarak askerleri kontrol etmişti, ama ikisinin de nabzı atmıyordu. İkisi de ölmüştü.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador arkasına baktı. Orclar hemen diplerindeydi. Salvador sinirlerini kontrol almaya çalışıyordu. Bu orcların sayıları baya fazla gözüküyordu. Ve emindiki buradaki orcları gren diğer orklar da buraya damlayacaklardı. Buradaki askerlerle savaşacaktı ama burada değil. Burada savaşması başına daha fazla orc gelmesine sebep olacaktı.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador arkasını döndü. Onu izleyeceklerinden emindi. Hızla yıkıntıların arasından geçip ana kapıdan pek ne t görülmeyecek bir alan aradı. Belki bir iki askerle karşılaşırdı ve ona yardım etme ihtimalleri olurdu.
DM:
Enkazın arkasındaki sokak boylu boyunca uzanıyordu ama arkadaki binayı kuşatan orklar burada da mevcuttu. Birkaçı Salvador'u fark edince onu göstererek ona doğru saldırıya geçtiler. Bir arkadaki sokağa geçen tek yan yol ise orkların arkasında kalıyordu.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador yan yola sapmaya karar aldı. Burada çok fazla orc vardı. Ve bu işten nefret etmeye başlamıştı. "Kılıç bana söylemek istediğin başka bir özelliğin var mı?" Belki kılıç savaş sırasında bir kaç şeye yardımcı olabilirdi. Koşarken bunu sormak en iyisiydi...
DM:
"Sanırım kapana kısıldık efendim." dedi kılıç mırıldanarak, çünkü başka orklar tarafndan yolları kesilmişti.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador etrafına bakındı. "Hiçbir zaman çareler tükenmez! Değil mi?" Suratında vakur bir ifadesi vardı. Belki tekrar yanlış bir karar almıştı. Ama bu sefer kimseyi yanında getirmemişti. Hiçbir şekilde teslim olmayı düşünmüyordu. Geçmişinde ne tür hatalar yapmış olursa olsun bu onun her zaman hata yapacağı anlamına gelmiyordu. "Deminki sorumu yanıtlamadın. Burada yardımı dokunabilecek başka bir
Salvador BLACKBLADE:
özelliğin var mı?" şu an da çok işine yarayabilirdi. Sokak girişindeki 5 orc a doğru koşmaya başladı. "Sorumu değiştirdim. Deminki saldırı şu 5 orc ta da işe yarar mı?" ...
DM:
Salvador şimdi beş orkun birkaç adım ilerisindeydi. Arkasından otuz kadar ork onu kovalamaktaydı. On kadar ork da sokağın yukarısından ona yaklaşmaktaydı. "Hangi saldırı efendim?"
Salvador BLACKBLADE:
"kayaya vurduğumda kayayı parçalayan ve 2 askerimin ölmesine sebep olan!" kılıcın bu sorusu garip gelmişti ona.
DM:
"Ah, evet efendim. Ama bu gücüm geniş çaplıdır. Neden bunu arkamızdan gelen çoğunluk yerine önümüzdeki beşi için harcamayı istiyorsunuz?" Kılıcın mırıltısı daha farklı bir ton almıştı. Sanki...yorgundu.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador bir anda durdu. Kılıca tekrar baktı. Bu kılıç neydi böyle? "Bunu yapabilirmiyiz?" Salvador arkadaki 30 kişilik gruba baktı. Hepsi büyük bir hırsla geliyordu. "Tamam öyleyse yapalım. " salvador arkasını dönerek hızla gruba doğru koşmaya başladı . Grup yaklaştığında kılıcı onlara doğru uzatarak "evet yapalım şimdi!"...
DM:
Bir anda kılıçtan yayılan hafif bir titreşim hissetti Salvador ve sonra yine uzaktan gelen o çığlığı duydu. Kendisine koşarak yaklaşan orklar ise dehşet içinde silahlarını yere fırlatıp kılaklarını kapatmaya çalışıyorlardı ama çoğu faltaşı gibi açılan gözlerle, burunlarından ve kulaklarından kanlar akarak yere yığıldı. Gerilerde olan birkaç tane şanslısı ise geri geri giderek Salvador'dan uzaklaşmaya başladılar. Diğer orklar da oldukça korkmuş görünüyorlardı. "Bunu sadece bir kez daha yapabilirim efendim." diye kılıcın saygılı mırıltısı Salvador'un zihninde yankılandı.
Salvador BLACKBLADE:
Salvador etraftaki orc lara baktı. Bu durumda kuşatma altındaki binaya yardıma gidebilirdi ve içeri girerek askerlere yardımcı olabilirdi. Oraya doğru koşmaya başladı...
DM:
Salvador, kuşatılan eve doğru yaklaşırken evin çatısındaki askerler de orklara oklamakla meşgullerdi. Ama bu oldukça zordu zira artık yıkılmış olan kapının yönünden de onlara sürekli bir ok yağmuru vardı. Zaten orada kalan sadece üç asker kalmıştı.
DM:
Salvador binaya yaklaşırken, aniden tuhaf bir ses duydu. Sanki bir...şahinin çığlığı? Neler oluyordu? Başını kaldırıp baktığında yarı şahin yarı insan görünümlü yaratıklar kapıdan orklara doğru dalışa geçmişlerdi ve ikisi binadakilere doğru hücum ediyorlardı. Onların pikeleri ile birlikte pek çok ork korkuyla geriye doğru kaçmaya başladı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

DM:
Karşılarındaki yaratıklar böğürerek onlara doğru koşarken, çevrelerindeki koboldlarda korku dolu viyaklamalar duyuldu. Koboldlar endişeyle bir birbirlerine, bir de liderleri olan şamana bakıyorlardı. Bazıları gözlerini umutla yanlarındaki yabancılara dikiyorlardı. Ama henüz kimse bir şey yapmıyordu. Koboldlar adım adım gerilereken koboldların şamanı yere eğilip bir taş aldı. Gözleri bulanıklaştı ve melodik tonda tuhaf bir şeyler geveleyerek hoplamaya başladı. Sonra bir anda tüm her yer karanlık oldu ve ardından bu karanlık aynı hızla kayboldu. şaman, taşı bir karanlık küresiyle kaplamıştı ve şimdi bunu düşmanlarıyla aralarına fırlatmıştı.
Azazel:
Azazel yanındaki arkadaşlarına baktı devasa kılıcını çekerek bir böğürtü kopardı ve kılıcını yüz hizasında tutarak savunma pozisyonu aldı(Dodge)
Slach Nightfall:
Slach En yakındaki eve doğru koştu ve evinkenarından düşmanlarıyla olan mesafeyi kontrol etti. Kobold şamanın zaman kaznadırmaya çalıştığını anlamıştı. Maximillana verdiği görevi geri alırcasına koboldlara " Ã?ATILARA Ã?IKIN." Diye bağırdı.
Nakh:
Nakh arkasında ki koboltlara, Azazel' e ve Slach' a baktı, Slach ın yaptığı hamle şu andan itibaren oldukça gereksizdi artık düşmanla yüz yüze çarpışmaktan başka çare yoktu, koboltların kaçamak savaşları ve vurkaç taktikleri işe yarayabilrdi fakat şu ilk gelenleri karşılamak en mantıklı olandı... Nakh yapacağı hamlenin yanında savaşanlara cesaret vereceğini umarak ön sıradan gelen iri cüsseli
Nakh:
savaşçılardan birini gözüne kestirdi ve saldırıya geçti iri kıyımlardan en yakınındakinin suratına ve karnına seri yumruklar atmayı planlıyordu half orc hızını arttırarak en yakındaki yaratığa saldırıya geçti, bu hamlesinden sonra, arkasındakilerin de aynı şeyi yapmasını ümit ediyordu... Nakh bir çığlık attı ve saldırdı (flurry of blows)
DM:
Koboldlar Slach'ın emrettiği gibi hızla geri çekiliyorlardı. Maximillian bu sırada hareket etmeyerek yayına bir ok yerleştirdi ve nişan alıp bunu ona doğru yaklaşmakta olan ogreye fırlattı. Ok ogrenin omzuna saplanırken yaratık böğürerek saldırıya devam etti. Bu sırada Nakh, ona doğru boynuzlarını eğerek saldırmakta olan minotaura doğru yumruklarını savurmaya çalıştı. Nakh ve minotaur, tüm hızlarıyla birbirlerine doğru koşuyorlardı.
DM:
Yumruk ve boynuz karşılaştı.
DM:
Boynuz, yumruğu aştı ve yaro orkun bedenine saplanarak onu birkaç metre gerideki evin duvarına kadar uçurdu. (Nakh--> 40 damage)
Nakh:
Nakh olabildiğince çobuk bir şekilde saklanabileceği bir yer aramaya başladı düşmandan uzak bir evin arkası veya bir ara sokak kendini birazda olsa tedavi edebileceği bir yer arıyordu, belki de koboltların ve slach ın yakınlarına gitmek daha iyi olur diye düşündü Nakh kendini biraz olsun iyileştirip savaşa devam etmek istiyordu, Nakh elinden geldiğince hızlı bir şekilde coboltların yanına çekildi. (güvenli bir yer bulabilirsem wholeness of body)
Azazel:
Azazel yarım-ork un uçuşunu umutsuzluk ile izledi bu devasa ordunun karşısında tek başına duruyordu tek başına ne yapabilirdiki,adımları geri geri çatıya doğru yöneltti
Slach Nightfall:
Slach Koboldların çatılara çıkmalarını izledi. Daha sonra savaş çığlığınn geldiği yere baktı. yarı orkun sbütün ordunun üzerine doğr gittiğini görünce bir anda donakaldı ve şaşkınlıkla minotaurla olan kısa mücadelelerini izledi. "Acımış olmalı" diye içinden geçirdi ve gerdiği okunu minotaura yöneltti ve oku bıraktı.
DM:
Nakh'ın göğsünde büyük bir yara vardı. Muhtemelen akciğeri delinmişti. Acı yüzünden hareketinde zorlanıyordu, ama bedenini terbiye eden birisi olduğu için normalde böyle bir yarayı alacak birisi gibi olduğu yere yığılmıyordu. Ã?evresine bakındığında koboldların birbirlerinin üzerlerine binerek çatılara çıkmakta olduğunu gördü. Pek çoğu çatılara çıkmış, artık düşmanlarının üzerine ok yağdırıyordu. Kobold şamanı ise hızla geri çekiliyordu ve Azazel ile Maximillian da ona katılmışlardı. Nakh, çevrede aralarına saklanabileceği pek çok sokak arası olduğunu fark etti ama buralara saklanması durumunda risk altına girerdi. Takip edilebilirdi. Peki Nakh buralara saklanacak mıydı?
Nakh:
Nakh koboltların çıktığı ve gelenlere ok yağdırdığı çatıya hızla yöneldi ve eilinden geldiğince çabuk bir şekilde tırmanmaya başladı, belki burdan savaşı daha rahat izleyebilirdi
DM:
Slach'ın oku bir böcayının bacağına saplanmıştı. Ama bu, böcayının öfkelenmesinden başka bir şeye yaramamıştı. Slach ne yapabileceğine dair çevresine bakındığında çatının dolmuş olduğunu gördü. Ne kalan koboldlar, ne kobold şamanı, ne Nakh ne Maximillian ne de Azazel artık o çatıya çıkamazlardı. Durum kötü gözüktüğünde kobold şamanı bir kez daha döndü ve tuhaf bir dans eşliğinde melodik bir şeyler söylemeye başladı. Ardından yüksek bir ses dalgası, düşmanların arasında patladı ve pek çoğu oldukları yerde kulaklarını tıkayarak durdu.
Nakh:
Nakh artık geriye doğru çekilip kısa bir süreliğinede olsa saklanıcak bir yer bakmanın zamanı geldiğini anladı ve gerideki sokalara doğru hızla yöneldi, kısa bir süreliğinede olsa saklanabilir, ve kendisini iyileştirebilirdi.
Azazel:
Azazel düşmanlardan bazılarının hatları bozduğunu görünce Böğürtüyü andıran bir sesle bağırdı;'' Ã?atıya çıkamayanlar kılıçlarınızı çekin ve beni takip edinNNN!!!'' diye bağırdı,Bir böğürtü daha kopardı ve düşman ordusuna doğru savaş naraları atarak koşturmaya başladı...
Slach Nightfall:
Slach Minotaur'a zarar veremediğini görünce kendine bir lanet okudu. Ã?atıları şöyle göz ucuyla hemen süzdü ve çıkacağı bir yerin kalmadığını gördü. Azazel'in cenk çağrısı kulağına geldiğinde ise yüzünü buruşturdu. Neredeyse karşısında 50 kadar kas yapıca güçlü adamın olduğunu biliyordu. Yakın savaş kendine göre olmadığı için yerinde kaldı ve Minotaur'a bir kez daha ok attı.
DM:
Azazel'in böğürtüsüyle birlikte yerdeki koboldlar silahlarını çekerek saldırıya geçtiler. Bu sırada çatıdakiler de düşmanları okluyorlardı. Slach'ın oku minotaurun kıllı gövdesinden sekerken, düşman da kendini toparladı ve yaklaşmakta olan koboldlara saldırdı. Nakh, sokaklardan birine girerken Azazel tam karşısında iri bir ogre gördü. Ogre tüm gücüyle iki eliyle kavradığı seheryıldızını Azazel'e savurdu ama ıskaladı.
Azazel:
Azazel, ogre nin elindeki seheryıldızı kendisini ıskalayınca boşlukta kalan karın kısmına son gücüyle bir saldırı yaptı..
DM:
Azazel'in kılıcı ogrenin derisinde incecik bir çizik açmaktan öteye gidemedi. Ogre sadece homurdandı.
Slach Nightfall:
Slach ikinci okununda hedefine zarar vermemesiyle sinirlenerek yayını indirdi. Ã?antasını açtı. Kimyasalları kullanmanın vakti geliyordu. Pelerinin altına saklandı ve ara sokaklardan liderleri olarak gördüğü ogre mage samanı bulmaya çalıştı
Azazel:
Azazel ogrenin bu hafif homurdanmasını az bulmuştu hırlayarak devasa kılıcını ogrenin boynuna doğru savurdu...
DM:
Slach, şamanı hiçbir yerde göremiyordu. Muhtemelen koboldun yarattığı karanlık küresinin arkasında kalmıştı. Azazel'in hamlesi ise boşlukta yer bulurken. ogre bundan faydalanarak seheryıldızını Azazel'in kaburgalarına geçirdi, ama Azazel'in bedeninin doğal dayanıklılığı sayesinde çok az zarar verebildi. (Azazel--> 2 damage) Bu sırada kobold şamanı bir dansa daha başlamıştı. Dans tamamlandığında Slach ve Azazel birden tuhaf bir kutsanmışlık hissiyle kaplandılar. İlahi güçler olmasa da ruhlar onlarlaydı ve düşmanlarını zayıflatıyorlardı. Ama bu yine de yetmiyordu zira kuvvetli olan düşmanalrı kolayca pek çok koboldu öldürmüşlerdi. Ok yağmuru da yeterli şekilde etkin değildi.
Azazel:
Azazel bu aşağılık yaratıkla uğraşırken kendi saflarındaki koboldların birer birer düştüğünü gördü,şu ogreyi yere indirdikten sonra geri çekilme zamanı gelicekti..Ogreye kılıcıyla birkez daha ama bu sefer bütün nefretinini kullanarak bir wuruş daha yaptı...
Slach Nightfall:
Slach karanlığa lanet ederek önünde olan savaşa baktı. Zor bir karar vermek zorundaydı. orada azazeli de vurabilceğini biliyordu ama yinede yayını gerdi ve ogreye doğru okunu serbest bıraktı
DM:
Azazel'in kılıcı, ogrenin seheryıldızıyla çarpıştı ve yarıda kaldı. Ogre kılıcı hızla geri ittirip seheryıldızını Azazel'in suratına geçirdi ama bir kez daha fazla zarar veremedi. (Azazel--> 3 damage) Slach'ın oku ise ogreye değil, Azazel'e çaptı ama derisinden sekip gitti. bu sırada düşman iyice bastırmıştı ve koboldları öldürerek ilerlemeye başlamışlardı.
Slach Nightfall:
Slach için bu gün çok kötü başlamıştı. Kararını verdi ve Azazele doğru bağırdı." GERİYE Ã?EKİLİYORUZ" diye bağırdı.
Azazel:
Azazel,Slach ın sesini duymuştu zaten oda bunu yapmak üzereydi,''Geri Ã?ekiliiiiinNN'' diye bağırdı kalan koboldlara..Düşmanlarını tuzakların olduğu yöne doğru çekmek için geri çekilmeye başladı...
DM:
Koboldlar koşarak geri çekilirken çatıdaki koboldlar da ok yağmurunu sürdürüyordu. Yerdekilerin geri çekilmesine olanak sağlıyordu bu da. Slach ve Maximillian da Azazel eşliğinde geri çekiliyorlardı. Yerdekilerden sağ kalanlar geri çekildiğinde şaman son birkaç hareket daha yaptı ve etraf birden bir sis bulutuyla kaplandı. Bununla birlikte çatıdaki koboldlar da aşağı atlayarak kaçmaya başladılar.
Slach Nightfall:
Slach çaresiz kaldığını hissediyordu ama tuzaklara güvenmek zorundaydı. Geriye doğru koştu. "Ara sokaklara orda tuzakları çalıştırabiliriz" diye seslendi yanındakilere.
Azazel:
Azazel yanındakilerle birlikte hızlı bir şekilde tuzaklara doğru geri çekilmeye dewam ederken koboldlara doğru bağırdı ;''Hattı koruyun!!!''...
DM:
Koboldlar onu pek de dinliyora benzemiyorlardı. Dağılarak geri çeikiliyorlardı. Ã?oğu muhtemelen mağaraların tartışılır güvenliğine dönmeye çalışıyordu. Slach, şu anda genel olarak çekildikleri yönde tuzakların yoğunlaştığını biliyordu. Tuzaklara arkadan yaklaşmış olacaklardı, ama olsun. Yine de yaklaşmış olacaklardı. Yine de koboldlar çok dağınıklardı ve bazılar tuzaklara isabet edebilirdi.
Slach Nightfall:
Slach savaşı taşımak için tuzakların en yoğun olduğu yere gelmişti. Koboldları uyarması gerektiğinin farkındaydı. şamana " Onları düzene sokacak adam sensin birşeler yap." dedi ve ardından bir çatıya çıkmayaçalıştı. ORdan gelen koboldları yönlendirebilirdi
Azazel:
Azazel geri doğru çekilirken önünde dağılarak kaçan koboldlara bağırdı;''Düzgün sıraya geçin aptal yaratıklarrr,Kendi kazdığımız kuyuya düşeceğiz!!!''
DM:
şaman başını salladı ve kendi dilinde havlarcasına sesler çıkartarak koboldları düzene sokmaya çalıştı. Belli ki sözü oldukça geçiyordu çünkü onu duyduklarında koboldlar sakinleşip durmaya başladılar. Ama arkadan böğürtüler de yükseldi ve yaratıklar sisi geçerek hücuma kalktılar.
Slach Nightfall:
Slach koboldları korumak için yayını gerdi ve sisi delen yaratıklara doğru ok atmaya başladı
Azazel:
Azazel halen daha sırayı bozan koboldları düzgün sıraya sokmaya çalışıyordu..Tuzaklara yaklaşmış olmalılardı..
DM:
Tam isabet! Slach'ın oku, önden fırlayarak çıkan gnollun tam gözüne saplanarak onu olduğu yere mıhlamıştı. Bu sırada Azazel koboldlarla uğraşıyordu, ama saldırıy gören koboldlar tekrar dağılma eğilimi gösterdi.
Azazel:
Azazel, şu aptal yaratıklardan birkaç tanesinin kafasını parçalamadan tuzaklara ulaşmayı umdu..Halen gelememişlerdi ama çok yaklaştıklarından emindi...En Azından bu onların tek şansıydı...
Slach Nightfall:
Slach sevincini gizleyememişti ama yeniden konsantre olup yeniden yayını gerdi
DM:
Azazel koboldların en ön saflarına yetişememişti ki birkaçı bir tele takıldılar ve sokağın iki yanından birer düzine ok fırlayıp koboldları delik deşik etti. Slach ise ikinci kez-bu sefer bir böcayıyı tam böğürürken-ağzından vurdu. Ok böcayının ensesinden çıkarken yaratık geriye devrildi.
Azazel:
''Düzgün sıraya geçin tuzaklara geldik!!''diye bağırdı Kurtlordu,içinden binlerce kez koboldların zekalarına küfrederek..Ölen yoldaşlarını gören koboldların en azından biraz akıllanacağını umarak ,Emrini birkez daha tekrarladı..
Slach Nightfall:
Slach okuyla kazandığın zaferin ardından koboldların ölüm çığlığıyla ne için çatıya çıkmış olduğu aklına geldi. Slaçh bağıra çağıra koboldları uyarmaya çalışıyordu
DM:
Koboldlar ölen ırkdaşlarını gördüklerinde iyice paniğe kapıldılar ama bu sefer nereye gideceklerini bilemez halde korkuyla çevrelerine bakıyorlardı. Belli ki hepsinin de tek istekleri bir an önce mağaralarına dönmekti.
Slach Nightfall:
Slach aşağıda duran şamana bakarak. " acilen bir şeyler yap yoksa hepsi ölücek. dedi ve ardından bağırıp çağırmanın işe yaramadığın fark ederek yayını bir kez daha düşmanın üzerine gerdi
Azazel:
Azazel artık koboldlara laf dinletemeyeceğini anlamıştı şuan tek amacı tuzakların gerisine çekmekti..Ã?nündeki sırayı dağıtan koboldları kaba kuvvetle sıraya sokmaya başladı..
DM:
şaman bir kez daha tuhaf şeyler mırıldanıp dans ederken, Slach okunu bıraktı. Ok hızla uçtu ama tuhaf bir şekilde yolsa yönünden saptı ve savrulup gitti. Bu sırada şamanın dansı bitti. Koboldlar bu sefer kendilerinden emin ve cesur bir şekilde bakıyorlardı.
Slach Nightfall:
Kendine güvenerek bir daha yayını gerdi ve yeniden bıraktı
Azazel:
Koboldların garip bir şekilde daha düzgün hareket etmeye başladıklarını anlamıştı Azazel,Bu etki geçmeden onları tuzakların arasından sağ sağlim geçirmeye çalıştı..
DM:
Slach'ın oku yine aynı şekilde olmuştu. Ok gayet düzgünce gidiyor, sonra aniden yolundan savrulup uzaklara gidiyordu. Azazel ise koboldları geçirmeye başladı ama tuzaklara dikkatlice geçmek zorunda olduklarından çok yavaşlardı.
Azazel:
Azazel sağ kalan koboldları düzgün bir şekilde tuzaklardan geçiriyordu..Tuzakları geçtiklerinde tuzakların arkasında bir hat kurup beklemekten başka birşey kalmayacaktı...
DM:
Tuzakların arasından yavaş adımlarla ilerleyen koboldlar, bunu duyunca daha hızlı hareket etmeye başladılar. Tuzakların arasından sıyrılmayı başaran, bir dahaki tuzağa gelene kadar hızla devam ediyor ve ardından tekrar yavaşlıyordu. Ama hepsinin rotası artık kale olmuştu. şaman ise çaresizlik içinde kaçan koboldlara katılmıştı. Slach çevresine bakındığında Maximillian'ın kayıp olduğunu fark etti. Ama bu konu üzerinde fazla düşünemedi çünkü az sonra sislerin arasından böğürtülerle düşman yeniden saldırıya geçmişti. Daha tuzakların arasına girmemiş çok kobold vardı ve görünen o ki yakalanacaklardı...tıpkı Slach gibi.
Slach Nightfall:
Slach en yakın evin arkasına gitti ve pelerinin arkasına saklanamaya çalışıtı. ( hide )
Azazel:
''Ã?abuk olunnn!!'' diye bağırdı Azazel koboldlara düşman çok hızlı bir şekilde ilerliyordu..ama İleriye doğru baktığında ne Slach ı nede Maximillian ı göremedi..Acaba??diye düşünmeden edemedi..
DM:
Slach, ara sokakta başarılı bir şekilde gölgelere karışmışken şaman bir kez daha hoplayıp zıpladı ve ardından aynı ses patlaması bir daha duyuldu. Düşman olduğu yerde kulaklarını tıkayarak dururken koboldlar seri bir şekilde tuzakların arasına girmeye başladılar.
Slach Nightfall:
Slach elf işi pelerinini sıkı bir şekilde sarındı. Her ne kadar savaş sürse de Maximillanı bulmalıydı bu yüzden çok yavaş adımlarla ve duvarların gölgelerinden gölgelere atlayarak sokakları araştırmaya başladı. ( Stealthy )
DM:
Düşmanlar yeniden saldırmaya başlarken aynı ses patlaması bir kez daha oldu. Düşmanlar yeniden ellerinde olmadan donakaldılar. Slach bu sırada dikkatlice sokağı araştırıyordu, ama Maximillian'dan iz yoktu.
DM:
Slach sokağı incelemeye devam ediyordu ama çabaları meyvesizdi. Nitekim düşmanlar yeniden saldırırken son bir başka ses daha duyuldu, ama bu seferki bir şeyin kırılmasını andırıyordu. Gerçekten de bu son ve daha değişik ses patlamasıyla birlikte evlerin pencereleri parçalandı, duvarlarında hafif çatlaklar meydana geldi. Bunun da kazandırdığı zamanla birlikte tüm koboldlar tuzakların arasından geçmeyi-en azından en yakınlardan-başarmışlardı ve şaman da onları takip etti. Geride bir tek Slach kalmıştı. Düşmanlar tekrar böğürerek koboldların peşlerinden gitmeye başladılar.
Slach Nightfall:
Slach maximillana üzülmek için artık çok geç olduğunu anladı ve yavaş yavaş kaleye doğru yol aldı
Azazel:
''Sıraya girin,oklarınızı çekinnn,tuzakların arasına girdiklerinde savunmasız kalacaklarr''diye bağırdı yanındaki koboldlara Azazel,Sonra shaman a dönerek tuzak sınırına girdiklerinde onlara bir karanlık küresi atmanı istiorum bu onların düzenini bozacaktır...
DM:
Slach yavaş yavaş tuzakların arasına doğru giriyordu, ama onun önünden gnollar saldırdılar. Ã?nden giderken çeşitli ok tuzakları onları haklıyordu, Az sonra geride hiç gnoll kalmamıştı. Ama arkalarından gelen böcayılar, buradaki merkez tuzağı çalıştırdılar. Sokağın pek çok yerinden çıkan kıvılcımlarla birlikte sokağı kaplayan samanlar bir anda alev aldılar ve böcayılar aralarında diri diri yanmaya başladılar. Slach için artık bu yol kapanmıştı ve tek dönüş yolu saldırıya uğradıkları yerden geçiyordu.
Slach Nightfall:
Slach yolun kapandığını pelerinin arasından izledi. Sonra hiç bir şekilde konsantrasyonunu bozamadan kaleye en yakın noktaya ilerledi
DM:
Slach, sokağın aksi yönünde sislere doğru ilerlerken, Azazel'in emrini duydu ve ardından serbest bırakılan yay kirişlerinin tıngırtısını dinledi. Oklar alevlerin arasına girdiler ama ya böcayılara ulaşamadan yanıp kül oldular ya da böcayıların derilerinden sektiler. Arada isabet alan varsa bile Azazel seçemiyordu. Böcayılar ise delicesine koşturuyorlardı ama birer birer düşmeye başladılar.
Azazel:
Azazel ,Shaman a döndü ;''Kaleye dönüoruz'' dedi..Slach ve Maximillian için şuan elinden hiçbirşey gelmezdi..
DM:
Koboldlar şaman ve Azazel önderliğinde tekrar tuzaklara dikkat ederek kaleye doğru yola koyulurken Slach, sislere varmak üzereydi.
DM:
Slach, çıt çıkarmamaya çalışarak sislere daldı. Pelerini sayesinde görünmüyordu da. Sislere girdiği anda bu gizliliği inanılmaz arttı zira sis her nasılsa Slach'ın karanlıkta görüş yeteneğini bile engelliyordu. Birkaç metre sonra sisten çıktığında yüzleştiklerinden çok daha fazla askerle karşılaştı. Görünüşe göre karşılaştıkları sadece başlangıçtı ve ardı geliyordu. İleride bazı şamanlar ve oldukça buyurgan ve güçlü görünümlü bir böcayı hararetli bir tartışma yaşıyordu.
Slach Nightfall:
Slach yakındaki evin çatısına zıplayarak tutundu ve kendini yukarıya doğru çekemeye çalıştı. İleride geçen konuşmayı dinleyebilmek için köşeye kadar yaklaştı. ( Lisen )
DM:
Slach çatıya çıktığında yere çömelip konuşulanları dinlemeye başladı. Konuşulanlar malesef ki goblin lisanındaydı, ama goblin lisanı ve Slach'ın bildiği ork lisanı birbirlerine benzerlikler gösteriyordu. Tüm konuşulanları anlayamasa da Slach, koboldları ellerinden kaçırdıkları için zırhlara bürünmüş olan böcayının, şamanları ve çevresinde topladığı diğerlerini azarladığını anlayabiliyordu.
DM:
Slach koşarak bir çatıdan diğerine atlayamazdı. Bu, sessizliğini bozardı. Bu yüzden çatının kenarına kadar gidip kendisini ileri attı.
DM:
Ve karşı çatıya tutunamayınca bir gümleme ile iki binanın arasına çakıldı.
DM:
Ses belli ki duyulmuştu çünkü oraya doğru koşuşturan ayak seslerini duyabiliyordu Slach.
Slach Nightfall:
Slach yuvarlanarak duvarın dibine kadar ilişti ( hide )
Slach Nightfall:
Yatay bir şekilde
DM:
Slach duvara yapıştığı anda çıkmaz sokağın önünde birkaç ogre belirdi. İçeri dikkatli gözlerle bakıyorlardı. Henüz bir şey görememişlerdi, ama ogrelerden ikisi sokağın içine doğru ilerlemeye başladılar. Arkalarında ise bir ogre şamanı onları izliyordu.
Slach Nightfall:
Slach sürünerek Duvarın diğer köşesine doğru ilerlemeye çalıştı
DM:
Malesef ki çıkmaz sokakta gidebileceği çok az yer vardı. Köşeye çekilebilirdi ama yapabileceği çok bir şey yoktu. Diğer ogreler dağılarak iki binanın çevresini sarıyor, ve buradakinin orada bir yerde olup olmadığını kontrol ediyordu. İki ogre sokağın içerisinde ilerledi ve birisi tam Slach'ın önünde durdu.
Slach Nightfall:
Slach hareketsiz kaldı ve kalp atışlarını kontrol etmeye çalıştı
DM:
Ogreler çevreyi incelerken Slach da soluklarını ve kalp atışlarını kontrol etmeye çalıştı. Sonra şamanın tuhaf bir şeyler dediğini duydu. şamana baktığında ise şamanın gözlerinin cam gibi ifadesiz bir şekilde boş boş baktığını ve şamanın neredeyse nefes bile almadığını fark etti. Sonra...fısıltılar. Ne dediklerini anlayamıyordu Slach, ama çok sayıda, uzaktan gelen fısıltılar duyuyordu. şaman, ruhlarla bağlantıya geçmişti. Sonra şamanın gözlerindeki ifade geri döndü ve yüzünde şeytani bir sırıtışla elini kaldırıp tam Slach'ın olduğu yeri işaret etti. Slach'ın önündeki ogre neredeyse anında eğilgi ve Slach'ı pelerininden kavrayıp çekti. Sonra bıraktı ve boğazından kavrayıp yukarı kaldırdı ve sertçe duvara vurdu. Ayakları yerden kesilen Slach, nefes almakta güçlük çekiyordu. Ogre, kılıcını kaldırdı ve tam Slach'ın kalbinin üzerine dayayıp ona pis pis sırıttı.
Slach Nightfall:
Slach son bir canhavliyle çantasındaki tabun gazlarından birine ulaşmaya çalıştı. şişeyi ellerinde hissettiğinde Bacağıyla ogrenini kılıcının yönünü değiştirmeye çalıştı. Ardından şişeyi kafasına doğru fırlatarak. Nefesini tuttu ve gözerini kapattı. Daha sonra ogranin kemerinden destek alarak kendini çatıya doğru fıralttı. ( Escape artist )
DM:
Slach daha elini kaldırdığı anda ogre kılıcını ileri doğru itekledi. Kılıç, son anda Slach'ın bacağıyla iteklemesi sayesinde Slach'ın kalbine değil, ciğerine saplandı ama Slach'ın bedenini delip, duvara kadar sürtündü. Slach elinde olmadan bir ızdırap çığlığı atarken fırlattığı şişe ogrenin kafasında parçalandı. Ama Slach, şimdi duvara mıhlandığından kımıldayamıyordu. (Slach--> 28 damage)
Slach Nightfall:
Slach son gücünü de harcayarak kılıcı vücudundan çıkartmaya çalıştı
DM:
Slach, kılıcı zorlukla çıkartmayı başardı ve yere yığıldı. Karşısında ogrelerin ikisi de çırpınarak can çekişirken, harcadığı çaba yüzünden havasız ciğerlerini daha fazla tutamadı Slach ve nefes aldı.
DM:
Artık her an o da diğerleri gibi krize girip ölebilirdi. Aslında an meselesi.
DM:
Hiçbir şey olmadı. Normal, fırtınalı bir gecenin rüzgarlı ve soğuk havasından başka hiçbir şey yoktu.
DM:
Rüzgarlı? Böyle bir çıkmaz sokakta mı? O sırada rüzgarın kaynağının şaman olduğunu fark etti Slach. şaman bir şekilde büyülü bir rüzgar çıkartmıştı ve bununla zehirli gazı dağıtmıştı.
DM:
Hızlı bir şekilde öne birkaç adım attı ve kendi kılıcını çıkartıp Slach'ın suratına kabzasını geçirdi. Slach karşı koyamadan bayılıverdi. Zaten bayılmasa da pek vakti kalmamıştı. Delinen ciğerine kan doluyordu ve muhtemelen yakında ölecekti.
DM:
Yere sertçe vurulduğunu hissettiğinde Slach zorlukla gözlerini açtı. Yerde yatıyordu, elleri ve ayakları sımsıkı bir şekilde bağlıydı. Solunumunda hiçbir problem yoktu, tıpkı göğsündeki hafif bir sızıdan başka bir şeyinin olmaması gibi. Üzerine pis pis sırıtan bir böcayı suratı eğilmişti. "Bak sen, kimler var burada?" diyerek sırıttı böcayı. Slach o sırada kılıcının, yayının ve çantasının kendisinden alındığını fark etti ve çevresine baktığında bu iri askerlerin ortasında yattığını gördü.
Slach Nightfall:
Slach Böcayını yüzünü iyice baktı. " Demek sensin ha"
DM:
"Ah..." böcayının yüz ifadesi değişti. Sırıtışı yerini şaşkın bir ifadeye bıraktı. "Beni tanıyor musun ufaklık?"
Slach Nightfall:
" Hehehe tanımaz olurmuyum. Siz o kadar körsünüz ki içinizden geçen adamı bile göremyiorsunuz." Bluff
DM:
"Demek öyle. Belki de sadece kabusunuz ve sonunuz olacak kişileri tanıma ihtiyacı hissetmişsinizdir. Ama hayır, ufaklık. Biz sandığın kadar kör değiliz. Bizde çok daha fazlası var. Asıl kör olan sizlersiz ki biz buraya elimizi kolumuzu sallayarak gelirken sizin haberiniz olmadı." Böcayı yeniden sırıtmaya başladı.
Slach Nightfall:
Slach'ın aklından onca soru geçmişti. Maximillan kayıp o biliyor tuzakları acaba o mu ? " Siz kendinizi çok zeki sandınız sanırım Maximillanın anlamadığımızı mı sandınız." Bluff
DM:
"Maximillian mı? Ah sizin yanınızdaydı o değil mi? Ne kadar dramatik. Ona güvenmiş miydin yoksa ufaklık?"
Slach Nightfall:
"Güvenmek mi? ben babama bile güvenmem."
DM:
"Ve inan bana ufaklık, doğru yaparsın." dedi böcayı sırıtarak. "Yazık ki yanlış taraftasın. Bizim yanımızda çok kullanışlı olabilirdin."
Slach Nightfall:
" Anladığım kadarıyla sen de beni bunun için hala hayatta tutuyorsun yanılıyormuyum"
DM:
"Ah, hayır. Aslına bakarsan senden bazı bilgiler almak istiyorum. Kimbilir, belki de vereceğin tatmin edici cevaplar daha hızlı bir ölüm getirebilir sana. Ã?ünkü inan bana, işkencede üzerime yoktur."
Slach Nightfall:
" Sor bakalım bildiklerim yerden mi çıkacak hehe"
DM:
"Karşı karşıya olduğun şey düşünüldüğünde hala espiri yapabiliyor olman güzel." dedi böcayı ve devam etti. "Bana kalenizin içi hakkında bilgi ver."
Slach Nightfall:
" Kalenin içini neden bu kadar merak ediyorsun
Slach Nightfall:
madem buraya kadar elini kolunu sallayarak geldin oraya da girebilirsin değil mi? "
DM:
"Elbette, ama oraya da buraya girdiğim kadar rahat girebilmeyi isterim. şimdi soruma cevap verecek misin, yoksa cevabı kendim mi alayım?"
Slach Nightfall:
" Peki neden saldırıyorsunuz "
DM:
"Ah, inan bana sana gerekçelerimizi açıklamam oldukça uzun sürer ve anlıyorsun ya, pek vaktimiz yok. şimdi cevabı veriyor musun, ben mi alayım?"
Slach Nightfall:
"Tabi ölüme giden kısa yolu çizebilirim size yanlzıellerimi ve ayaklarımı çözün "
DM:
"Ã?özülecek bir şey yok ufaklık. Sahip olduğun tek şey dilin."
Slach Nightfall:
" çizsem şurda gördüğünüz salaklar daha iyi anlar gibi." Burnunun ucuyla yandaki şamanları gösterdi.
DM:
"Benim anlamam yeterli ufaklık. Ben onlara anlatmayı bilirim."
Slach Nightfall:
"Tamam o zaman başlıyorum dikkatli dinle" " kale3karttannaoluşuyorilkkattenadelklervarordansenefeslakoyırlaramabazenalmalarıgerekmiyornedenbilemiyorumsdsdamaöyleiştegelgelelrimzatenorayadgidenberkadatbirsürüyolkatedeceksiniz" Slach durdu ve nefes aldı
Slach Nightfall:
"şimdiilkodadaasaınrımcervantesedenilenbiradamınodasıordaevetgalibaordaburanınkaralıaralımnıştıhbilğdiğimkadarıylaonsizin seçilmişlerin hepsini doğrayan adam. başkadeilklerdenhertarafıbarkatmerdibeeribianalrınsonunadoğru"
Slach Nightfall:
"yetermi"
DM:
Böcayı, bütün konuşması boyunca Slach'ı ilgiyle dinlemişti ve gözleri ileriye dalmıştı. Slach'ın son sorusu üzerine kendine gelir gibi oldu ve Slach'a baktı. "Gerçekten de çok espiritüelsin. Yazık ki bu seni kurtaramayacak." Slach'ın sağ ayağındaki bota asılıp çıkarttı ve ayak başparmağını tuttu. Sonra Slach'ın gözlerinin içine bakarak ani bir hareketle parmağı bükerek kırdı. Kıtırtıyı duymayan kalmamıştı muhtemelen.
Slach Nightfall:
Slach agghhg diye inledi. " Sen ne sanıyorsun beni kaleye benim gibi bir adamı sokacakalrını mı"
DM:
"Aslına bakarsan onlar sokmasalar bile sen girebilirsin."
Slach Nightfall:
" Girebilirim tabiki çocuk oyuncağı ama neden bana güvenesin ki "
Slach Nightfall:
"Tabi benim dilimden konuşmayabaşlarsan neden olamasın"
DM:
"Senin dilin? Ne istiyorsun ufaklık? İstediğin şey hayatından daha mı önemli?"
Slach Nightfall:
" Ama senin elde edeceklerin benim hayatımı almadan daha önemli sanırım"
DM:
"Pek değil. Oraya zorla da girebilirim. Nasıl olsa şansınız yok. Sadece fazla zahmetli olmaması için seninle konuşuyorum."
Slach Nightfall:
"Zahemetli olmasın demek Sanırım bir böcayı dostunu iki okta nasıl nalları diktiğini görmedin"
DM:
"Nalları dikmek mi? Aslında hayır, Gnorha şu anda ayakta ve sapasağlam, üstelik intikam için yanıp tutuşuyor. Anlaşıldı, sanırım senden bir bilgi alamayacağız. Ama seni öldürmeden önce bilmek isterim: Canından da kıymetli olan bu istediğin karşılık neydi?"
Slach Nightfall:
" Hmm belli olmaz siz biçin"
Slach Nightfall:
"yada aklıma bir şey geldi şu burnu havada paladini ölürme şerefini verin"
Slach Nightfall:
"onun yıkıldıpını görmek isterim."
DM:
"Hemen hepsi geberip gidecek zaten. Ama hangi paladini kastettiğini merak ettim."
Slach Nightfall:
"şu şov yapıp duran parlak çocuk"
DM:
"O öldü! Mancınıklarla gömdük onu!"
Slach Nightfall:
"Öldü mü hiç sanmıyorum. MAncınıklar gelmeden önce o pis herifin yanındaydım ve sonrasında da sağlam çıktığını gördüm" Bluff
DM:
Böcayının yüzü öfkeyle çarpıldı. "Demek yaşıyor! Onu kendi ellerimle geberteceğim!" diyerek küfürler sıralamaya başladı.
Slach Nightfall:
" Sanırım o kadar kolay olmayacak 2 okta bile dağ gibi adamı devirdiğine göre seni...." Sustu.
Slach Nightfall:
"de devirebilir herhalde"
DM:
"Gnorha'nın ölmediğini söyledim ya! Ama verdiğin bu bilgi bile oldukça değerli. Bu yüzden hızlı bir ölümü hak ettin." Böcayı ayağa kalktı. Başıyla işaret etti ve bir gnoll gelerek halberdini Slach'ın boynunun üzerine kaldırdı.
Slach Nightfall:
"Durr daha sı var. Peki şövalyelerin 2ye bölündüğünü biliyormuydun" Bluff
DM:
"Ne?! Nasıl yani?!" Böcayı bir elini kaldırarak gnollu durdurdu.
Slach Nightfall:
"İnsanlığın hırısı cervantes o parlak çocuğun kendini indirmesini kaldıramadı ve bir grup şovalyeyle Dağ yollarından kaçtı." Bluff
DM:
"Demek öyle. Peki planı ne?"
Slach Nightfall:
Sanırım arkdaki kuleleri indirmek
DM:
Böcayı tedirgin bir şekilde çevresine bakındı. Sonra gnollardan üçüylle Slach'ın anlayamadığı bir dilde konuştu. Gnollardan biri Slach'ın eşyalarını alırken diğer ikisi yanına geldi. şamanlardan bir tanesi de bir şeyler mırıldanıp kırılan ayak parmağını iyileştirdi. şaman, botu tekrar yerine takarken böcayı tekrar Slach'a döndü. "Liderimize gidiyorsun. Bu planların hepsini ona anlatacaksın. Senin akıbetine ise o karar verecek." Bununla birlikte böcayı bir işaret yaptı ve askerlerin kalanı resmen koşarak sokaktan yukarı çıkmaya başladı. Slach şimdi kendisini ittiren üç gnolla kalakalmıştı.
Slach Nightfall:
Slach brikaç adım attıkran sonra astım krizi numarsı yapmaya nefes alamıyomuş gibi ses çıkartmaya başladı.
Slach Nightfall:
"çantamı çantamı.. çantamı bana getirin ilaç .. ilaç almazsam ölebilirim."
DM:
Gnollar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Normalde bunu öldürebilirlerdi ama Slach'ı Urgonosh'a götürme emri almışlardı. Ã?antayı taşıyan bir anlık suraksamanın ardından Slach'ın yanına gidip çantasını uzattı.
Slach Nightfall:
Slach çantanın üzerine kapaklandı. Peleriniyle çantasının ve kendi üzerini örttü Zehirli gazlardan 1 tane alarak belindeki kemerine iliştirdi ve geriye sırtına doğru iktirdi. Ã?antasından da bir çiçek tohumu aldı ve gnollere göstererek ağzına attı.
Slach Nightfall:
Kİmyasalları yapmakta kullandığı çiçek tohumu
DM:
Gnollar Slach'ı izleyerek başlarını salladılar ve yola devam etmesi için işaret ettiler. Ã?antayı veren ise, geri almak için elini uzattı.
Slach Nightfall:
Slach çantasını geri uzattı.ve birşeyler söylendi.
Slach Nightfall:
Slach kurtulmak için birilerinin yardımını beklemekten başka çaresi olmadığını seziyordu. Bu yüzden yavaş adımlarla ve sendeleyerek yürümeye başladı
DM:
Slach ve arkasındaki üç gnoll, birkaç blok indikten sonra bir ok çantayı tutan gnollun kalbine saplandı. O kadar ani olmuştu ki gnoll şaşkın şaşkın oka baktı, sonra cansız bir şekilde yere düştü. Diğer iki gnoll hemen halberdlerini hazırlayarak çevrelerine bakındılar ve siper alacak bir yere aradılar. şu anda hiçbiri Slach'a dikkat etmiyordu.
Slach Nightfall:
Slach gnollerden birinin ölüm sesini duyduğunda içinde büyük bir sevinçe fırtınası koptu. Arkası dönük iki gnole baktı ve Slach'ın kılıcını sırtında taşıyan adamın arkasından kılıcını çekti ve böböreklerine doğru hamle yaptı.
DM:
Slach'ın kılıcı hazırlıksız yakalanan gnollun böbreğine, tereyağa gömülen bıçak gibi kolayca saplandı. Yaratık acı bir çıplık atarak öne doğru birkaç adım attı ve kendini kılıçtan kurtardı. Ã?bür gnoll da Slach'a dönerek hızla başını koparmak amacıyla halberdi savurdu ama ıskaladı.
Slach Nightfall:
Slach yaraladığı gnollün arkasına sığınmayaçalıştı ve kılıcı gnollün boğazına dayadı
DM:
Gnoll acısına rağmen hızlı hareket etti ve halberdin sapıyla Slach'ın göğsüne vurarak onu yere serdi. Sonra halberdi vurmak için kaldırdı ama bir başka ok gırtlağını delerek önden çıktı. Gnoll halberdi düşürdü ve boğazını tutarak hırıltılarla yere yığıldı. Diğer gnoll ise Slach'ın karşılık veremeyeceği bir uzaklıktan halberdi savurdu.
Slach Nightfall:
Slach yerde dönerek harbalet hamlesinden kurtulmaya çalıştı
DM:
Tam zamanında dönmüştü çünkü bir saniye sonra halberdin başı, Slach'ın başının az önce olduğu yerde yere saplandı. Gnoll asılarak halberdi yerinden kurtardı ve tekrar havaya kaldırıp savurmaya hazırlandı ama üçüncü bir ok gnollun koluna saplanınca hamlesi yarıda kaldı ve acıyla uludu.
Slach Nightfall:
Slach ayağa kalktı ve gnolü yaralı bedenine baktı. Daha sonra kılıcıyla açık hedef olmuş kaldine doğru kesin bitirici hamleyi yapmaya çalıştı
DM:
Kılıç kendine doğru gelirken gnoll öfkeyle kolunu savurdu ve kılıcı Slach'ın elinden söküp alarak uzaklara fırlattı. şimdi ikisi silahsız olarak karşı karşıyalardı.
Slach Nightfall:
Slach gnollün bu kadar hızlı davranmasına çok şaşırmıştı fakat hemen kendini toparlayıp yara açtığı midesine doğru tekmeler saydırmaya çalıştı
DM:
Gnoll Slach'ın ayağını yakalayarak sertçe çekti ve Slach'ı yere düşürdü. Sonra iki elini birleştirip yumruk yaparak Slach'ın suratına doğru savurdu.
Slach Nightfall:
Slach elleriyle yüzünü korumaya çalışrken ayağıyla da gnollün cinsel organın olduğu varsaydığı yere doğru sıkı bir tekme salladı.
DM:
Gnollun yumruğu, elleriyle kapattığı yüzüne geldi. Gnoll daha ikinci yumruğu sallayamadan tekmeyi yedi ve uluyarak iki büklüm bir şekilde yana devrildi.
Slach Nightfall:
Slach kafasını sallayarak kendine gelmeye çalıştı ve ardından Tırnaklarını yaratığın gözüne sokmaya çalıştı
DM:
Yaratık sertçe Slach'ın bileğinden kavrayarak büktü ve sonra pençesini Slach'ın suratına geçirdi.
Slach Nightfall:
Slach bileğinin büküldüğü yere doğru kendini atarak bileğinin durumunu düzeltmeye çalıştı ve ardından yüzüne doğru bir yumrık salladı
DM:
Yumruk isabet etse de gnolla karşı bir işe yaramadı. Gnoll Slach'ın gırtlaığını kavradı ve sıkmaya başladı. Slach'ın solunumu engellenirken aniden gnollun göğüs kafesini parçalayarak bir kılıç çıktı. Gnol birkaç saniye daha öylece durduktan sonra kavrayışı gevşedi ve yere düşerek arkasında duran Maximillian'ı açığa çıkardı. Maximillian sırıtarak Slach'a elini uzattı. "Seni gördüğüme ne kadar sevindim bilemezsin."
Slach Nightfall:
" Ne sen mi ? Nasıl burada ne işin var"
DM:
Maximillian şaşırmış göründü. Elini havada öylece kaldı. Sonra kekeleyerek söze başladı. "B-ben onların arasında kaldım.. Sonra.. Sonra.. Ben eskiden bir yankesiciydim, söylemişimdir belki. Saklanmakta ustayım. Saklanarak yanlarından geçip arkadaki sokağa çıktım. Senin yakalanışı izledim. Kurtarma fırsatını ancak şimdi bulabildim."
Slach Nightfall:
Slach şüpheli şüpheli baktı. Ama düşündüğünde eğer bir ajan olsaydı burada kendisine yardım etsin. Aklından geçirdi sonra elini Maximillana uzattı fakat artık eskisi kadar güven duyamıyordu
DM:
Maximillian elini kavrayıp Slach'ı çekti ve ayağa kaldırdı. "Yaratıkların hepsi yukarıya, kaleye doğru çıktılar. Buraya nasıl girdiklerini bilmiyorum. Sence ne yapmalıyız? Ne tarafa gidersek gidelim düşmanla karışılacağız."
Slach Nightfall:
"Teplere çıkkalım"
Slach Nightfall:
kaleye güvende gitmemize yarayabilir bu sefer bizi yakalarlarsa direk infaz ediliriz
DM:
"P-peki." dedi Maximillian hala tuhaf tuhaf bakarak ve yanlarındaki bina sırasının on metre kadar ötesinde yükselen dağ sırasına doğru ilerledi. Sonra aniden ikisi de çok sayıda çığlık-şahin çığlığı-duydular ve arkalarını döndüler. Kapı tarafına doğru pike yapan pek çok sayıda şahine benzeyen dev şekiller dalışa geçiyorlardı. Maximillian sorarcasına Slach'a baktı.
Slach Nightfall:
Slach maximilanın bakışlarını fark etti. "Yardım ... olabilirmi ne dersin"
DM:
Maximillian durumu tartarcasına pikeleri izledi. "Daldıkları kısma bakılırsa kapıya doğru pike yapıyorlar, yani orklara doğru, gerisine değil. İnanmaya cesaret edemiyorum ama yardım olabilir."
Slach Nightfall:
"eğer yardımsa çok güzel haber. Da bizde biran önce kaleye dönmemiz gerekiyor.
DM:
Maximillian korkan bakışlarla tekrar dağlara baktı. "Hala aynı yolda ısrarcı mısın?"
Slach Nightfall:
" Daha iyi bir fikrin var mı? eğer varsa hiç durma tam zamanı"
DM:
Maximillian dudaklarını kasarak çevresine çaresizce bakındı ve sonra Slach'a dönüp hızlı ve kesin bir baş hareketiyle onayladı. Sonra dağlara doğru ilerlemeye başladı.
DM:
Slach ve Maximillian hızlı ama gizli bir şekilde dağlara vardılar ve seri bir şekilde dağlara tırmanmaya başladılar. Onlar yukarıdaki patikalara doğru tırmandıkça, avoraller pikelerine devam ediyor ve ordunun elit kuvvetleri şehrin içinde serbestçe ilerlerken Azazel'in kumandasındaki koboldlar kaleye çekiliyordu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

DM:
V'ladhek, arkasından gelen ve bariz bir şekilde rahatlamış görünen beş askerle birlikte kalenin ara sokaklarından mekanizmaya doğru ilerliyordu. Mekanizmaya ulaşabilmek için dağ patikalarına yönelmesi gerekiyordu ve bu patika zamanla aşınmaya uğradığından oldukça tehlikeliydi.
DM:
V'ladhek kalenin ara sokaklarında ilerlerken gelen büyük bir gümbürtü, askerlerin kendilerini korkuyla yere atmalarına neden oldu. Kapı tarafında korkunç bir patlama gerçekleşmişti. Orası şimdi bir toz bulutuyla kaplıydı. Kapının bir şekilde yıkıldığını anlayabilmişti V'ladhek. Geri mi dönmeliydi yoksa devam mı etmeliydi?
Vladhek Khalderun:
Askerlere döndü gözlerindeki içlerindeki korkuyu duyabiliyordu , anlayabiliyordu..Eğer yapması gereken buysa yapmalıydı.Göreviydi bu insanları kurtarmalıydı.."Korku..İçinizdeki korkudan vazgeçin..Ailelerini düşünün eğer biz onları durduramazsak katledilecek binlerce aileyi düşünün.." dedi hırslı bir şekilde "şimdi ayağa kalkın ve beni takip edin.." dedi ve sokakta ilerlemeye başladı
DM:
Askerler hızlı bir şekilde emri yerine getirerek ayağa fırladılar ve V'ladhek'i izlemeye başladılar. Dağ patikasına doğru ilerlerken arkadan gelen böğürtüleri duyabiliyorlardı. Orklar içeriye hücum ediyorlardı. Patikaya çok az kalmıştı ve az sonra mekanizmayı harekete geçireceklerdi.
DM:
Ama patikanın önüne vardığında V'ladhek esef içinde bir heyelan ile patikanın çöktüğünü fark etti. Yol kapanmıştı.
Vladhek Khalderun:
V'ladhek sinirle etrafına baktı başka bir yol aradı kendi kendine..Mırıldanıyordu kendisi ve adamlardan birine dönüp " burdan başka o yola çıkmak için bir patika veya bir yer bilen varsa hemen söylesin " dedi ve adamları beklemeye başladı sabırsızca..
DM:
Adamlar şaşkınlıkla birbirlerine bakındılar. Adamlara çıkışması anlamsızcaydı zira onlar da V'ladhek'ten sadece birkaç saat önce kaleye ulaşmışlardı. V'ladhek'in kale hakkındaki bilgisi onlar kadar, belki de onlardan daha fazlaydı.
Vladhek Khalderun:
Kendisini garipseyerek biraz durdu " ahh bana aldırmayın " dedi kafasını sallayarak adamlara haksızlık etmişti neden çıkıştığını tam düşünecekti ki o kadar vakti olmadığını hatırladı..Sokağın aşağısına doğru yöneldi yavaşça gidiyordu..Tekrar cervantes in yanına gidip patikanın çöktüğünü söylemek istemiyordu ama zorundaydı..şu an kapı kırılmıştı ve orclar akın akın şehre giriyordu bu yüzden dikkatli olmalıydı..
DM:
Adamları şaşkın bakışlarla V'ladhek'i takip ederken, o geldiği yoldan geri dönmekle meşguldü. Girişteki toz bulutu kalkmıştı ve artık dövüş sesleri gayet netti. Kimbilir daha şimdiden kaç kişi ölmüştü. V'ladhek oraya yaklaştıkça savaş sesleri daha da yükseldiğinden, içeri yapılan hücumun boyutunu daha iyi anlıyordu.
Vladhek Khalderun:
Bu kadar zaman kaybı yeterdi dikkatlice geldiği yere doğru dönmeye başladı bir şekilde cervantes e haber vermesi gerekiyordu hızla oraya doğru yolaldı.
DM:
V'ladhek arkasında koşturan adamlarıyla birlikte ana caddenin ortalarında konuşlanmış olan atlılara doğru ilerliyordu. Aslında plana göre şimdiye atlıların çoktan hücuma geçmiş olmaları gerekiyordu ama hiç nal sesi yoktu. Görünüşe göre Horcoel doğru bir anı bekliyordu. V'ladhek'in ve adamlarının bir yan sokaktan oraya ulaşmaları çok da vakitlerini almadı ve oraya vardığında V'ladhek süvarilerin neden hücuma geçemediklerini gördü. Hepsi de dev bir örümcek ağı ile oldukları yere mıhlanmışlardı.
Vladhek Khalderun:
V'ladhek gördükleri karşısında donakaldı ne onları bu hale getirmişti..V'ladhek hemen kılıcıyla lanet ağların bir kısmını kesmeye çalıştı ileride Horcoel veya Cervantes in duymuş olmasını umuyordu.. " Cervantes lanet olsun mekanizmaya giden yol çökmüş hiçbir geçiş yok..Bu AğLARDA NE BÃ?YLE " dedi ağladı kesmeye çalışırken..
DM:
V'ladhek'in sözlerini birkaç atlı dışında işitebilen olmamıştı çünkü aynı anda keskin bir çığlık kopmuştu. Başlarını kaldırdıklarında pek çok şahin benzeri yaratığın aşağıya pikeye geçtiklerini ve orklara saldırdıklarını gördüler. Bir süre orkları korkutup geriye kaçırırlarken V'ladhek ilk iki evin yıkılmış olduğunu ve ikinci evlerin de orklar tarafından kuşatıldığını fark etti. Orklar şu anda bu şahin adamlar tarafından geri püskürtülüyorlardı ama bu ne kadar sürerdi hiçbir fikri yoktu. Az sonra irice bir şahin adam, Horcoel ile Cervantes'in önüne inip onlarla konuşmaya başladı.
Vladhek Khalderun:
Dikkatle gelen kuş-adam karışımı yaratıklara baktı kaşlarını çatarak biraz durdu..İyi mi kötü mü olduklarını kestiremiyordu..V'ladhek koşar adımlarla beraber şahin-adam ın yanına doğru gitti..Askerlere doğru " Sakın saldırmayın ben söyleyene kadar sakın saldırmayın.. " dedi ve koşar adımlarla oraya doğru gitti..
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

DM:
Celebnor çatıdan sert bir şekilde atlayıp dağdaki mekanizmalara doğru ilerlerken düşman ordusunun gömüldüğü ani sessizliği fark etti. Tuhaftı ama geri çekiliyorlardı sanki. Evden sadece iki sokak ilerlemişti ki bir anlığına tüm sesler kesildi ve o da durdu.
celebnor:
ama durmak zamanı değildi...bir an önce mekanizmayı harekete geçirip yaratıkları ezmeliydi... yayını elinde sıkıca tutup evlerin arasından geçmeye devam etti
DM:
Celebnor evlerin arasından hızla ilerliyordu nitekim ne kadar çabuk oraya yetişirse saldırı o kadar yavaşlardı. Yinede evlerin arasından hızla ilerlerken bir şeyler unuttuğunu hissediyordu. Bu ne olabilirdi ki? İlerlerken bir huzursuzluk Celebnor'un içini kapladı. Bu önemli bir şeydi zira. Beş sokak kadar ilerlemişti şu anda.
celebnor:
içindeki telaş duydusu celebnor'un paniklemesine neden olmuştu...unuttuğu şeyin ne olduğunu tam olarak hatırlamıyordu ama geriye dönmesi gerektiği konusunda şüpheleri vardı..."ya geç kalırsam"düşüncesi ve tuzakların boşsa gideceği düşüncesi beynine nüfuz ettikçe panik duygusu daha da artıyordu
celebnor:
ama verilen görevi canı pahasına yapmaya hazırdı "bire karşı kasabanın hayatı"diye düşündü...ondan önce de ölenler olmuştu ve ondan sonra da olacaktı bencilliğin zamanı değildi ...devam etti sonucu ne olursa olsun...bunu yapacaktı
DM:
Ve altıncı sokak... Celebnor, aklında bütün şehrin hayatı ile koşarak ilerlemeye devam ederken bir şey ona neyi unuttuğunu hatırlatmaya yetti de arttı bile. Aniden göğsünde bir acı hissetti. Nereden geldiği belirsiz bir ok sağ göğsüne saplanmıştı. (Celebnor--> 4 damage) Zırhı sağ olsun ölümcül bir hasar vermemişti, ama yine de yaralamıştı. En azından Celebnor'un neyi unuttuğunu hatırlamasını sağladı: Tuzaklar!
celebnor:
acı daha saglıklı dusnumesine neden oldu..."hay aksi şeytan" diye söylendi..aniden durdu ve ihmalkarlığına lanet etti..yarası pek acımıyordu ama ölebilirdi de...zihnini boşaltıp büyünün sözlerinin zihninde canlandırdı(detect snares and pits)
DM:
Halen göğsüne saplı duran ok yüzünden konsantre olmak zor olsa da Celebnor doğanın kendisine bahşettiği güç sayesinde çevresindeki tehlikeleri araştırdı ama hiçbir şey göremedi. Görünen o ki bu sokakta başka tuzak bulunmuyordu.
celebnor:
tekrar yapması gereken işe yoğunlaşan celebnor başka tuzak olmadıgını umarak yoluna devam edecekti ki tuzagın tek bir oktan oluşmayacak kadar karmasık birsey olması gerektigini dusundu...tek ok bir yıgın orduya ne kadar etki edecekti ki...son bir defa tuzakların nerede olabileceğini tahmin etmeye çalıştı(search check)
DM:
Başka tuzak yoktu, veya Celebnor diğer tuzakları bulamıyordu.
celebnor:
yoluna devam etmekten başka çaresi yoktu zira zaman çok önemliydi...hem de çok başka bir tuzak ihtimaline karşı yolu geçmek için hızlandı(longstrider) heyecanını bastırmaya çalışıyordu ama bu geçekten zor bir işti
DM:
Celebnor artan hızı sayesinde sokağı uçarak geçti. Göğsünden halen çıkartmadığı ok acı veriyordu ama oku çıkartırsa belki kan kaybı söz konusu olabilirdi. Celebnor sokağın sonundan diğer sokağa saptı.
celebnor:
artık yarası acımaya başlamıştı...o kadar telaşlıydı ki oku çıkarması gerektiğini unutmuştu...aklında sadece birşey vardı. görevini düşünmekten okun yarasını unutmuştu cebinden küçük bir şişe çıkardı ve hızlıca içti(potion of cure light wounds) daha iyi olacağını umarak yoluna devam etti ama aslında iyi olması umrunda değildi aklında tek bir düşğnce vardı
DM:
Celebnor'un yarası hızla iyileşirken aklındaki tek düşünceye delirmişçesine tutunmuştu. Ne yapıp edip bir an önce oraya varmalıydı.
DM:
Tabi önce tuzaklara yakalanmaması gerekiyordu.
DM:
Düşüncesizce attığı bir adım yüzünden neredeyse kamufle edilmiş bir çukura düşüyordu Celebnor. Son anda kendisini yana atmayı başardı ve çukurdan kurtuldu.
celebnor:
büyünün sözleri alına gelmiyordu...doğa ana onu yarıda mı bırakmıştı..."lanet olsun" dedi sesli bir şekilde acizliğine küfretti koşmaktan başka birşey yoktu ...biran evlerin çatılarının ustunden atlamayı düşündü sonuçta bir elfti ve diğer elfler gibi çevikti ve yükseğe alışıktı yukarıya bakmak için kafasını kaldırdı mesafeyi ölçmeye çalıştı
DM:
Evler bu civarlarda ikişer katlı hale gelmişti. Zıplaması oldukça zordu. Belki tırnamabilirdi ama zıplayabilmesi mucizeye kalırdı.
celebnor:
celebnor artık başka çaresinin olmadığını biliyordu...dişlerini sıkıp koşmaya başladı...mekanizmaya varana kadar durmaya niyeti yoktu...zaten yeterince zaman kaybetmişti..daha fazlasına kasabanın tahammülü yoktu...tuzakların etkisinden hızı ve duyuları sayesinde geçmeyi umuyordu
DM:
Bir dahaki sokağın sonuna geldiğinde Celebnor buranın yıkıntılarla kapandığını fark etti. Yan sokağa nasıl geçeceğini bilemezken yanındaki evde tuhaf bir şey gördü: Evin kapısı ardına dek açıktı.
celebnor:
aklı deli gibi çalışıyordu ama pek fazla bir seçenek sunduğu da söylenemezdi...yıkıntılarla kapanmış bir sokak ve ardına dek açık bir kapı...bu kapının neden sonuna dek açık olması gerektiğini bir türlü anlamıyordu...zaman ilerliyordu...yıkıntılılara doğru yürüdü fakat aklı kapıda kalmıştı...bunun bir tuzak olabileceğini düşündü ..muhtemelen düşmanı içeri çekebilmek amacıyla aşık bırakılmış bir
celebnor:
kapı olduğunu düşündü ama eğer içeride yardıma muhtaç biri varsa ve onu bırakarak giderse duyacağı vicdan azabını düşündü...kapıya yavaşça ve dikkatli bir şek,lde yaklaştı ve gözucuyla içeri baktı(search check)
DM:
İçerisi boş gibi görünüyordu. Ã?nce bir giriş holü göze çarpıyordu. Arkasında ise geniş bir salon. Onun arkasında da mutfak olması gereken bir yer vardı ve buranın tam karşısında yine ardına dek açık bir başka kapı vardı. Kapı karşı sokağa açılıyordu.
celebnor:
şansı ona yardım mı ediyordu yoksa ..inanmadığı şansı inandığı doğayı utandırmaya mı çalışıyordu...karşıya yol almadan önce temkinli adımlarla içeriye girdi bir yandan yürürken bir yandan da başına gelebilecek tuzakları düşündü"merhaba" diye seslendi ortak lisanda "buradan geçmem gerekiyor eğer biri varsa ve bana şu an saldırmak üzereyse buna hiç gerek yok " tuzak olmayacağını umarak sokağa çıkan kapıya yöneldi
DM:
Hiç ses çıkmadı.
celebnor:
celebnor kulaklarını dört açmış gelecek bir ok vızıltısı veya bir ses bekliyordu ama ses çıkmamıştı...hızla karşı kapıdan geçip dışarı adım atacaktı ki şehrin tuzaklarını aklına getirdi..
DM:
Daha mutfağa varamamıştı ki aniden penceresiz salonun iki kapısı da kapandı. İçeride kısılı kalmıştı.
celebnor:
tuzaktı işte yine ummadığı şeyler başına geliyordu.hiçbir zaman inanmadığı şans onu yine şaşırtmamıştı...sakin olması gerektiğini biliyordu ama ne tür tuzaklarla karşılaşabileceğini tahmin edemiyodu.."ava giderken avlanmak böyle birey olsa gerek"diye geçirdi içinden... kasları gerilmişti ve herhangi bir tuzağa düşmemek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı gelecek tuzağı bekledi kapıyı zorlamak
celebnor:
yerine
celebnor:
çünkü ilk akla gelen hep tuzak olurdu...
DM:
Penceresi olmayan oda, kapıların kapanmasıyla birlikte zifiri karanlığa gömüldü. Celebnor o anda kapıların tamamen yerle temas ettiklerini ve bir parça olsun içeriye ışık girmediğini fark etti. Elf gözleri bile bu zifiri karanlığın içinde bir şey görebilmesine olanak sağlamıyordu.
DM:
İlk başta her şey sessizdi. Hiçbir şey yoktu. Sonra şırıltılar gelmeye başladı Celebnor'un kulağına. şırıltı? Yakından bir dere geçiyor olabilir miydi? İyi ama sesi neden bu kadar da yakındı?
DM:
Celebnor cevabı, botundan içeri sızan ıslaklığı hissettiği zaman anladı: Oda suyla doluyordu!
celebnor:
celebnor sonun yaklastıgını hissediyordu ama görevini tamamlamadan ölmeye niyeti yoktu
DM:
Sular hızla yükselmeye devam ediyordu ve artık şırıltı sesi büyük ölçüde kesilmişti. Muhtemelen suları buraya boşaltan borular oldukça alçaktaydı. Sular neredeyse Celebnor'un dizlerine ulaşmıştı.
celebnor:
celebnor cantasından cıkardıgı cadırı hanceriyle kesmeye baladı cafırı 2 parcaya ayırdıktan sonra keskin kulaklarına guvenerek delikleri aramaya koyuldu
DM:
Celebnor çadırı kesmeyi bitirdiğinde sular kasıklarına ulaşmıştı. Bu kadar yüksek suyun içinde dolaşarak bu boruları aramak gerçekten zordu. Celebnor tüm duvarları dolandığı zaman su mide hizasındaydı ama sadece tek bir delik bulabilmişti.
celebnor:
celebnor artık yapacağı tek şeyin farkındaydı...kapıyı kıracaktı ya da olumle basbasa kalacaktı cantasından cıkardıgı iksiri cabucak icti(potion of heroism)
celebnor:
kapıyı kırmak icin hamle yapmaya karar verdi
celebnor:
celebnor geldiği kapıya yoneldi ve içtiği iksirin etkisiyle kapıya bir darbe indirdi
DM:
Artık boğazına kadar gelen suyun yavaşlatıcı etkisinden olsa gerek, Celebnor'un kapıya attığı darbe etkisiz kalmıştı.
celebnor:
celebnor umudunu yitirmeye baslamıstı... son bir umitle lapıyı acmak icin herhangi bir mekanizma aradı el yordamıyla kapının kenarlarında...
DM:
Hiçbir şey... Hiçbir şey yoktu. Su artık Celebnor'un burun hizasını geçmişti ve Celebnor da başını geriye atmak zorunda kalmıştı. Ancak bu şekilde nefes alabiliyordu.
celebnor:
celebnor'un kapılarda zayıf nokta bulma hayali de su dusmustu...kendisi gibi....yapacak birsey olmalıydı ama yoktu ...hiçbirşey...tuzağı hazırlayana lanet okudu...kendi tuzaklarında ölmek daha çok koyuyordu ona ..oysa öldürecek düşmanları vardı daha...görecek günleri...derin bir nefes aldı ve dibe daldı...dipte el yordamıyla bir cıkıs arıyordu...belki bir kapak ...
DM:
Karanlıkta el yordamıyla aramasında hiçbir şey bulamadı. Hiçbir şey yoktu. Dümdüz bir zemin sadece.
celebnor:
artık yapacak birsey kalmamıstı"böyle bitmemeliydi" diye düşündü boğazına sılar kaçarken...ama bağırmak istedi birden avazı çıkarcasına bağırdı"BÃ?YLE BİTMEMELİYDİİİİİ" gözlerinden yaşlar akıyordu ama öldüğü için değil görevi tamamlayamadığı için....
DM:
Sular tavana ulaştı. Artık havanın olduğu hiçbir yer kalmamıştı. Sular her yeri kaplarken Celebnor refleks olarak derin bir nefes aldı. (72 saniye)
celebnor:
artık heryer suydu...celebnor karanlıkta kapının yonunu tahmin ederek kapıya dogru yoneldi
celebnor:
ve bir buyu ihtimaline karsı kendisinin dusman olmadıgını hissettirmeye calıstı
celebnor:
"lütfen" dedi beni kasaba için bırak
celebnor:
hızla karsı kapıya yoneldi ve onda bir zayıflık aramaya koyuldu sonra...herhangi birsey...
celebnor:
ellerini kapının uzerinde gezdiriyordu hızlıca...birşey bulmak umuduyla...
DM:
Hiçbir şey olmadı. Her şey hala aynıydı. Kapı açılmadı.(66 saniye) Karşı kapıya ulaşıp kapıyı yoklamaya başladığında ise herhangi bir şey bulamadı. (54 saniye)
celebnor:
celebnor umudunu iyiden iyiye kaybetmeye başlamıştı...artık nefesini tutamaz hale geldiğini hissediyordu...son bir umut olarak çatıya bakmak geldi içinden sular yeterli yukseklikte olmadığından daha önce oraya bakamamıştı...hızla yukarı yüzdü...
DM:
Sular tavana kadar yükselmişti ve burada da hava alacak bir yer mevcut değildi.
celebnor:
tavanı arastırmaya devam ediyordu celebnor
celebnor:
bir seyler bulmayı umit ediyordu bir yandan da catının kalınlıgını olcmeye celısıyordu
DM:
Ã?atıda bir süre hiçbir şey bulamadı Celebnor. Ama sonra çatının ortalarında eline bir tel geldi. Tellerle örülü bir delik vardı burada. Hava muhtemelen buradan çıkıyordu. Elleriyle yokladığında tellerin kapadığı delik oldukça dar geldi, ama yine de geçebilirdi. Yine de teller de fazlasıyla sağlam görünüyordu. Görünüşe göre burayı yapanalr bu ihtimali de göz önünde bulundurmuşlardı. (24 saniye)
celebnor:
kılıcını çıkararak telleri genişletmeye çalıştı celebnor... eğer biraz genişlerse iksir içip küçülerek buradan geçmeyi düşünüyordu,
celebnor:
kılıcı tellerin arasına soktu ve deliği geçebileceği genişliğe getirmeye çalışmaya başladı
DM:
Teller gerçekten çok sıklardı. Kılıcın sadece en ucu telin arasına girebiliyordu ve bu da deli kesmeye veya koparmaya yetmiyordu. Ancak birazcık aralayabiliyordu. (18 saniye)
celebnor:
celebnor çantasından küçük bir şişe çıkardı ve bunu kılıcına sürdü(potion of keen edge) kılıcını tekrar tellerin arasına sokarak kesmeye çalışmaya devam etti
DM:
Suyun içinde binbir zorlukla yağı sürdükten sonra Celebnor kesme işlemine devam etti. Sadece kılıcın girebileceği büyüklükte bir delik açmayı başarmıştı. Ama kesinlikle kendisine yetmezdi bu aralık (6 saniye)
celebnor:
kılıcı tellerin arasına sokup kılıcını bir levye gibi kullanarak telleri birbirinden ayırmaya çalıştı celebnor...yeterli dercede açılınca elleriyle yarığı büyütüp iksirini içerek kurtulmak istiyordu buradan
DM:
Teller açılmaya yüz tutmuştu. Halen Celebnor'un kendisinin geçebileceği bir genişlikte değildi, ama muhtemelen az sonra olacaktı.
DM:
Ama malesef ki Celebnor'un artık nefesini tutacak takati kalmamıştı.
DM:
Son çırpınışlarıyla Celebnor kılıcına asıldı ama hala onun çıkmasına müsade edecek bir aralık yoktu. Vücudu bu havaya daha fazla dayanamayarak nefes verdi, ama geriye alabilecek sadece su kalmıştı.
DM:
Birkaç saniye dayandı ama bilinci havasızlıktan yitip giderken Celebnor'un yapabildiği tek şey kılıcına asılmaktı.
DM:
Bikinci yitip giden vücut, kontrolsüz kaldı. Bir kez daha vücudun doğal refleksleri harekete geçti. Solunum bir kez daha başladı...ciğerlere sadece su çekmek üzere. Celebnor, On Kasaba halkını koruması için yapılan ve orklara mezar olması gereken tuzakta yitip gitmişti. Cesedi bir süre daha teldeki kılıca asılı kaldı. Ta ki mekanizma geri çalışmaya ve odadaki suyu boşaltmaya başlayana dek. Su azaldıkça onun da bedeni kılıçtan koparak aşağıya doğru indi. Yaklaşık on beş dakika kadar sonra sular çekildiğinde geriye sadece On Kasaba'yı kurtarmaya çalışırken canını veren elfin bedeni kalmıştı.
DM:
Hafif birer 'klik' sesiyle kapıların kilitleri açıldı, ve manivelalar çalışarak kapıları bir kez daha ardına dek açtı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Lord Necros
Başbüyücü
Posts: 1916
Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
Location: Necropolis
Contact:

Post by Lord Necros »

Horcoel cevap vermeyip sadece başını sallayarak avoral liderine olumlu yanıtını verirken bir yandan kılıcıyla nereden geldiği belirsiz olan ağı kesmeye çalışıyordu. Kendisini kolayca kurtarabilirdi ama bu ayin için avorallere gerekli zamanı kazandıracaksa başkalarını da kurtarmalıydı.

Horcoel seri bir şekilde kendisini ve beş atlıyı da kurtarırken Cervantes de kılıcını öfkeyle savurup duruyordu. Ellerindeki kılıcın zayıfladığını hissedebiliyordu. Tanrısıyla olan bağlantısı neredeyse kopmak üzereydi. Tuhaf bir duygusuzluk çökmüştü üzerine. Her şeyini yitiren birisinin sahip olacağı bir umursamazlık. Neredeyse artık dünyanın kalanının umurunda olmadığını söyleyebilirdi.

Horcoel kurtarabildiği kadar atlılarla orklar daha fazla içeriye giremeden hücuma geçti ve bir avuç askerini doğruca yıkılmış kapıya doğru sürdü. Zaten tepelerine dalışa geçen ve binalardaki okçuların atışlarıyla kayıplar veren orklar, kendilerine doğru hücuma geçen bu minik birliği görünce daha da paniklediler ve geriye çekilmeye başladılar.

Cervantes ise bu sırada kalan atlıları kurtarmaya çalışıyordu ki kendisine yaklaşan V’ladhek’i gördü. O bir an içinde tüm umursamazlığı yitip gitmiş, yerini yakıcı bir öfkeye ve emirlerine itaat edilmemesi gerçeğine bırakmıştı. Süvarileri kurtarmayı bırakan Cervantes öfke içinde atını V’ladhek’e doğru sürdü. Gözlerinden ateş saçarak V’ladhek’e baktı. “BURADA NE ARIYORSUN?! SANA BİR EMİR VERMİşTİM!”

Böyle bir tepki alacağını bilmesine rağmen V’ladhek’in içi bir anlığına titredi ve kelimeleri güçlükle şekillendirdi. “Ben... Mekanizmaya ulaşan patika çökmüştü Efendim. Oraya ulaşmanın hiçbir yolu yoktu.”

Cervantes’in gözleri öfkeyle kısılarak V’ladhek’i süzdü. “Emin misin, yoksa sadece patikaya bakıp geri mi döndün? Alternatif herhangi bir yol aramadığına EMİN MİSİN?!”

V’ladhek’in sessizliğinden, Cervantes neler olduğunu anlamakta güçlük çekmemişti. Ateş saçmaya devam eden gözlerine tezat oluşturarak buz gibi bir sesle V’ladhek’e yeni bir emir verdi. “Bir işe yara da süvarileri kurtarmamda yardım et.”

Cervantes ve V’ladhek birlikte süvarileri engelleyen ağları kesmeye çalışırken süvariler de kılıçlarını ellerinden geldiğince savurarak bunlardan kurtulmaya çalışıyorlardı. Aynı anda Horcoel ve süvarileri, çatılardaki okçular eşliğinde orkları geri sürerken, avoraller üçer üçer gruplaşarak her evin önünde yere kondular. Kalanları da süvarilerin yanlarında gruplaştılar. Sonra hepsi el ele tutuşup iğrenç bir cırıltı eşliğinde dans edip tuhaf şarkılar söylemeye, gerektiğinde zıplayıp, ellerini şaklatıp, ilginç hareketler yapmaya başladılar. Böylesine güzel yaratıklar için gerçekten iğrenç bir sesti.

Azazel’in yönetimindeki koboldlar bu sırada kaleye epey yaklaşmışlardı. şarkıları onlar da duyuyorlardı. Ayrıca hepsi ağlarla kaplanmış süvarileri de görmüştü.

Slach ve Maximillian güç bela da olsa dağı yukarıdaki bir patikaya kadar tırmanmayı başarmışlardı ve şimdi patikadan ilerlerken kuşların dansını, Horcoel’in hücumunu, ağlarla kaplanan süvarileri, kaleye çekilmekte olan koboldları ve seri bir şekilde binaların arasından geçerek koboldlara ve süvarilere arkadan yaklaşmakta olan elit kaos birliklerini görebiliyorlardı. Ama onları asıl dehşete düşüren şey, kalenin arkasında gördükleri şeylerdi.

Cervantes ve V’ladhek süvarilerin çoğunu kurtarmışlardı ki böğürtü sesleri yankılandı ve kapı ağzında dövüşen Horcoel de dahil herkesin dikkati bir an o yöne gitti. Her nasıl olduysa böcayılardan, minotaurlardan, gnollerden ve ogrelerden oluşan elit kaos birlikleri kaleye sızmış ve savunma hattının arkasından dolanmışlardı. şimdi kaleden gelen alarm sesleri eşliğinde süvarilerin gerisindeki Azazel’in koboldlarına hücum ediyorlardı. Arka sıradaki evlerdeki askerler de oklarını bu yöne doğrultmuşlardı.

Karşılıklı evlerdeki Selemor ve Yılmax, dehşet içinde karışıklıkları inceliyorlardı. Yılmax, Karanlıkaltı’ndaki ev savaşlarından bu tip şeylere alışkındı, ama hiç bu kadar muazzam boyutta bir savaşla karşılaşmamıştı. Selemor ise böyle bir şeye tamamen yabancıydı. Yılmax şimdiye kadar sadece üç, Selemor ise iki büyü yapmaya cesaret edebilmişti.

Yılmax’ın üç büyüsünden birisi başarısız olmuştu ama aklından silinmemişti, ikincisinde yaptığı ateş topu başarılı olmuş ama yanında şeytanların en düşük seviyelisi olan lemurelardan bir tane çağırmıştı. Lemure beceriksizce Horcoel’in atlılarının arasından sıyrılmış ve karşılaştığı ilk ork tarafından öldürülmüştü. Üçüncü denemesinde ise yaptığı korku büyüsü sayesinde orklar geri çekilmiş, ama Yılmax da bir kokarca gibi kokmaya başlamıştı.

Selemor ise ilk olarak bir ateş topu fırlatmıştı ama alevler çekildiğinde ateş topunu tam fırlattığı yerde çimenler ve çalılar yeşermişti. İkincisi olarak ise bir yıldırım dalgası fırlatmış ve ardından da kendisini tam arkasına dönmüş bir şekilde bulmuştu.

Azazel ve koboldları kaleye vaktinde varamayacaklarını bildikleri için dönüp yaklaşmakta olanlarla karşılaşmayı seçtiler. Bu sırada Cervantes de süvarileri toparlayıp hücuma geçmeye çalışıyorlardı ki...

Avorallerin ayinleri kulakların dayanamayacağı bir kreşendo ile son buldu.

İlüzyonlar bozuldu ve kendilerini avoral olarak gizleyen vrocklar açığa çıktı.

Sadece havada göstermelik olarak uçan vrock, Horcoel’e doğru alçalarak sırttı ve “Cehenneme hoş geldin, Horcoel Baator.” dedi.

Kimse bir şey yapamadan her üçlü vrock merkezli muazzam enerji patlamaları meydana geldi. Binalardaki piyadeler ve gerideki süvariler enerji patlamalarıyla uçuşurken balistalar paramparça oldular.

Horcoel patlamanın etkisiyle geriye uçarak sertçe bir zamanlar Salvador’un koruduğu evin yıkıntılarına çarptı. Bütün vücudu ağrıyordu ve henüz ne gibi yaraları olduğunu kestirememişti. (Horcoel--> 45 damage) Ama asıl şoku yanına baktığında yaşadı. Silver yanıbaşında, vücudu büyük ölçüde parçalanmış bir şekilde yatıyordu. Kırık bir kaburgası etini deşip dışarı çıkmıştı. Kanlar taşları boyuyordu. Halen nefes alıyordu, ama muhtemelen pek zamanı kalmamıştı. Horcoel, Silver’ın yanına sürünürken dönüp arkasına baktı.

Savunma hattı tamamen göçmüştü. Evler kısmen yıkılmıştı ve askerlerin hepsi gerilere fırlamıştı. Ã?oğu ölüydü ama aradan gelen bazı iniltiler duyulabiliyordu. İleride Selemor tuhaf bir açıda kıvrılmış yatıyordu. Belli ki ölüydü. Yılmax da tam karşısında, göğsü paramparça bir şekildeydi. Halen nefes alıyordu ama inleyemiyordu bile. (Yılmax--> 50 damage)

V’ladhek de pek çok süvari gibi sertçe binalara çarpmıştı. Vücudunda büyük yaralar mevcuttu ve sol bacağı dizinden altı kopmuştu. Bilinci yerinde değildi ve hızla kan kaybediyordu. (V’ladhek--> 69 damage, speed reduced by 10 ft., -1 permanent constutation)

Cervantes, süvarilerini hücuma geçirirken patlamalarla olduğu yerde kalakaldı ve yavaşça arkasına döndüğünde tamamen çökmüş olan savunma hattını gördü. Süvarilerin sadece az bir kısmı ayakta kalmıştı ve kaleye çekilmeleri önlerindeki ayı kılıklı birlikler varken mümkün değildi.

Azazel de aynı sonucu görmüştü. Koboldlarının dehşet içinde donup kalmalarını izledi. Bu sefer şaman bile korkmuş görünüyordu.

Kaos elit birlikleri bile oldukları yerlerde birkaç saniyeliğine donakalmışlardı. Onlar bile bu kadar muazzam bir yıkım beklemiyorlardı muhtemelen.

Patlama, dağdaki patikada ilerleyen Slach ve Maximillian’ın dikkatini de bir anlığına oraya çekti. Neredeyse kuşbakışı bir görüntüye sahip olduklarından asıl yıkımı onlar görmüşlerdi. Savunma hattı boydan boya çökmüştü. Artık kendi hallerini gösteren vrocklar, büyük bir iştahla sağ kalanlara saldırıyorlardı. Kaos elit birlikleri bir anlık donmalarının ardından yeniden saldırıya geçmişlerdi ve bu sefer Azazel’in koboldları çil yavrusu gibi dağılarak gerek şehrin içlerine, gerek kaleye, gerekse dağlara doğru kaçıyorlardı. Cervantes son bir gayretle süvarileri elit kuvvetlerin üzerine sürüyordu. Bu sırada kaledeki birlikler de kendilerine gelip elit kuvvetlere ok yağdırmaya çalışıyorlardı. Bu sırada artık zafer çığlıkları atan orklar bu sefer tam zırhlı ve hazır birlikleriyle düzenli bir şekilde yürüyüşe geçtiler.

Ve sonra çığlıklar bütün vadide yankılanarak iki tarafı da dondurdu. Kadınların, çocukların ve yaşlıların çığlıkları...

Slach ve Maximillian’ın gözleri, tekrar kalenin ardına döndü.

On Kasaba muhafızlarından arta kalanların kanları dondu.

Cervantes dehşet içinde açılan gözlerini kalenin sırtını yasladığı dağın zirvesine dikti ve dağın arkasından yükselen örümcek yiyenleri gördü, tıpkı Horcoel gibi.

Kaos Ordusu, artık işine yaramayan keşif birliklerini işe yarar hale getirmiş, ve kalenin arkasına örümcek yiyenlerle indirip mağaralardaki kasaba halkını katletmeye başlamışlardı.

Ve herkes, asla zamanında oraya yetişemeyeceklerini biliyordu.

Yine de denemeliydi. Cervantes son bir gayretle süvarileri hücuma sürüp elit birlikleri yarmaya ve kasaba halkının imdadına yetişmeyi deneyerek hücuma geçti. Ama elit birlikler ne herhangi bir ork komutanı tarafından yönetiliyordu, ne de basit bir kiralık asker tarafından. Liderleri Ghuzz’du, ve kesinlikle böyle numaraları yutmayacaktı. Ama Cervantes’in atlı birliği de olağandışı bir öfke ile saldırıyordu.

Salvador bu sırada patlamaların ardındaydı. Olanları ve yıkıntıları görmüştü. Orkları durduramayabilirdi, ama en azından yaşayanları kurtarabilirdi.

Tıpkı Hastlisch’in de yapmaya niyetli olduğu gibi.

Pasteur’a binmekte olan ve yanında Albert, Newton ve elbette ki Schön olan Hastlisch’in ilk yaptığı şey, sözde avorallerin vaadettiklerini yaparak orkların ilerlemesini engelleyecek bir güç duvarı yaratmak oldu. Surların içindekiler yeterince tehlikeliydi, bir de dışındakiler gerekmeyecekti.

Sonra çantasını karıştırmaya başlayan Hastlisch, bu sefer bunların ücretini alabileceğini hiç sanmıyordu. Görünen o ki kale düşecekti ve kendi canını kurtarması bile yeterince iyi bir ücretti. Ama yine de vicdanı buna el vermiyordu.

Hastlisch eline gelen ilk değneği çıkarttı. şifa büyülerini barındıran bu değnek burada oldukça işine yarayacaktı.

Gnom etrafa bakındı. Cervantes ve adamlarına nasıl yardım edebileceğini bilmiyordu. Belki de... Evet, denemeye değerdi. Hastlisch hemen ellerini keselerine daldırıp birkaç gümüş iğne, cam bir değnek ve bir parça kürk çıkarttı. Kürkü cam değneğin çevresine sarıp iğneleri üzerine batırdı. Sonra değneği elit kuvvetlere doğrulttu ve alelacele serbest eliyle havaya birkaç şekil çizip rünleri seslendirdi. Değneğin ucundan bir cazırtı eşliğinde bir yıldırım fırladı ve elit birliklerin arasında dolaşarak adamdan adama sıçradı.

Evet, bu kadarı yeterliydi. şimdi yaralıları kurtarma vaktiydi. Hastlisch’in gözüne ilk kestirdiği kişi artık bir bacağı olmayan V’ladhek’ti. Yanına indiğinde onu ölmek üzere bir vaziyette buldu. İç çekerek değneği V’ladhek’e dokundurdu ve emir sözcüğünü fısıldadı. V’ladhek’in yaraları hızla kapanmaya başladı ama Hastlisch’in kopuk bacak için yapabileceği bir şey yoktu.

şimdi sıra V’ladhek’i Newton’un sırtına koymaktaydı, ama Hastlisch bunun için gereken güce sahip değildi. Başka çaresi kalmayınca alelacele bir şeyler mırıldanıp havaya şekiller çizdi. Büyüsü bittiğinde Hastlisch’de olağandışı bir kuvvet mevcuttu, ama her nedense aniden kendisini arkaya dönmüş buldu.

Omuzlarını silkip V’ladhek’i yüklendikten ve-muhtemelen başına aldığı darbe yüzünden-halen baygın olan V’ladhek’i Newton’un sırtına yükledikten sonra Hastlisch yeniden havalandı. Bu sefer gözüne ilerideki Yılmax’ı kestirmişti.

Aynı işlemleri Yılmax’a da uyguladı, ama V’ladhek’in aksine Yılmax’ın gözkapakları titreşti ve ayıldı. Olanları hemen idrak edebilmişti ve o da Newton’a binerken sesini çıkartmadı. Ama Hastlisch, Yılmax’ı iyileştirirken karnında bir türlü iyileştiremediği bir yarayı fark etmişti. Görünüşe göre enerji patlamalarının drowa bir yan etkisiydi bu. Nasıl bir etkisi olacağını bilmiyordu, ama iyi bir şey olacağını düşünmüyordu.

Hastlisch artık dönmeye hazırlanırken ileride Horcoel’e yardım etmeye çalışan Salvador’u gördü. Aralarında ateşli bir tartışma yaşanıyordu ve görünüşe göre Salvador şifa güçlerini Horcoel üzerinde değil, atı üzerinde kullanmıştı.

Horcoel aceleyle Silver’a binip Cervantes’e yardıma giderken Hastlich Salvador’un önüne indi. Salvador’un da Albert’e binmesiyle üçlü havalanarak kaleye doğru ilerlediler.

Horcoel’in öfke dolu hücumu ile elit birlikler bir anlık paniğe kapılmıştı. Ghuzz’un küfürler eşliğindeki böğürtüleri ile toparlanmaya çalışırlarken bu fırsattan istifade eden Azazel, Cervantes ve sağ kalan atlılar kaleye çekilme fırsatını yakalamışlardı. Azazel’in koboldlarından ise eser yoktu.

***

Bir saat sonra artık Kaos Ordusu’nun hücumu kesilmişti. On Kasaba Muhafızları’ndan arta kalanlar kaleye sığınmıştı. Kaos Ordusu’nun orkları ise ok menzili dışında mevzilenmişlerdi. Ã?rümcek yiyenlere binmiş orklar ve goblinler ile çığlık çığlığa uçuşan vrocklar, alay edercesine kalenin çevresinde uçuşuyorlardı. Orklar, büyük mancınıklarının kurulumunu beklemekteydiler.

Bu sırada Horcoel, Cervantes, Salvador, V’ladhek, Hastlisch ve Yılmax, Cervantes’in odasına bir kez daha toplanmışlardı ve bir dahaki planlarını tartışıyorlardı. V’ladhek’i Cervantes’in yatağına yatırmışlardı. Kimsenin bacağı için yapabileceği bir şey yoktu. Yılmax da onun yanında oturmuş, karnındaki yarayı ovalıyordu. Azazel bir köşede sessizce bekliyordu. Cervantes, Horcoel, Salvador ise harita başında taktiklerini tartışırken Hastlisch alternatif öneriler sunuyordu.

Tartışmaları devam ederken, odalarına giden koridorda tok bir ses düzenli olarak yankılanarak yaklaşmaya başladı. Hepsi susup sesi dinlediler. Ses, kapının önünde geldiğinde durdu ve...

Bir patlamayla kapı iki yana savruldu. Arkasında ateş saçan gözleriyle Zehiran duruyordu. Ã?yle bir nazarla bakıyordu ki sırf bu bakışlarıyla bütün odadakileri eritebilirdi.

Bastonunun tok sesinin eşliğinde yavaş adımlarla masaya yaklaştı ve aşağılarcasına üzeri çiziktirmelerle dolu haritaya baktı. Sonra bastonunu aniden masaya indirdi. Kağıt ve taş masa ikiye ayrıldı. Zehiran aynı gözlerle odadaki herkesin gözlerinin içlerine baktı. “Bir avuç insanı birkaç böğüren ayıdan korumaktan acizsiniz! KENDİLERİNE şÃƒ?VALYE DİYEN VELETLER, siz aslında HİÃ?BİR şEYSİNİZ!”

O anda hepsinin zihinlerinde imgeler belirdi. Hepsi, Zehiran’ın yürüdüğü yollardan yürümeye başladılar.

Ve mağaraları gördüler...katliamdan sonraki mağaraları. Kıyafetleri üzerlerinden yırtılarak çıkartılmış, ırzlarına geçilip öldürülmüş genç kızları gördüler. İşkence edilerek öldürülmüş yaşlıları gördüler. Ã?iğ çiğ yenilerek öldürülmüş bebek ve çocukları gördüler. Hunharca katledilmiş kadınları gördüler. Sadace ölüm...ölüm, katliam ve vahşet vardı görülerde. Mağaraların taş duvarlarının arasında yankılanan çığlıklar, ölüm iniltileri vardı.

Apocalypse’i güçlendirecek her şey vardı...

Kazıklara geçirilmiş kafalar, sığınakları dehşet yuvaları haline getiren cesetler, tünellere ibret olsun diye asılan vücut parçaları, ve tüm duvarlarda kanlar, kanlar, kanlar...

İmgeler hepsinin zihninden silindiler ve yerlerini bir kez daha Zehiran’a bıraktılar, bu sefer gözlerini kapatmış ve ağlayan Zehiran’a.

Kadın gözlerini yavaşça açtı ve insanın içine işleyen o mavi gözleriyle hepsinin gözlerinin içlerine baktı. “Artık burada işiniz bitti. O insanları korumakta başarısız oldunuz, ama size bel bağlayan daha çok insan var. Buradan gitmelisiniz, hem de hemen.” Zehiran birkaç saniyeliğine sustu. “Tahmininizden çok daha fazlasının kaderi sizin ellerinizde.” Zehiran hepsinin ruhuna işleyen bakışlarını Hastlisch’e yöneltti. “Mucidimizi yeterince yorduk. Sizden son bir isteğimiz olacak: Bu adamları birkaç kilometre güneydeki, buçuklukların köyünün kuzeyindeki dikilitaşa götürmeniz. Sonra atölyenize dönmekte özgür olacaksınız.” Zehiran duraksadı. “Hizmetlerinizin karşılığını verebilmeyi isterdim.”

Zehiran odanın içinde dolaşmaya başladı. Sonra dönüp Horcoel ile göz göze geldi. “Sör Horcoel, lütfen avluya çıkıp örümcek yiyenleri hazırlar mısınız? Merak etmeyin, ben de sizinle geleceğim. Düşmanın hava kuvvetleri farkımıza varmayacak.”

İkisi odadan çıkarken yolda Zehiran konuşmaya başladı.

“Burada kalamazsınız. Açıklamaya şu anda vaktim yok, ama eğer sağ çıkarsam oraya geleceğim ve size açıklayacağım. Sadece şu kadarını söyleyebilirim Sör Horcoel: Bu diyar yok olmanın eşiğinde. Biz burada On Kasabalılar için savaşırken çok daha büyük şeyler oldu.

Diyarın varlığı şimdiye kadar hep tanrılar aracılığıyla devam etti, lakin senin de dikkat ettiğin gibi rahipler artık tanrılarına ulaşamıyorlar. Pek çok tanrı düştü, kalanlarıyla da irtibat kesildi.

Kısacası artık bu diyarın varlığını oluşturan güçler kontrolsüz kaldı. Büyünün bozulması buna bir örnek. Çok yakında her şey yok olabilir.

Diyarı tahliye edemiyoruz, zira bütün diğer boyutlar ile bağlantı koptu. Hepimiz burada hapis kaldık.

Tek umudumuz var, o da bu güçleri tekrar kontrol altına alacak tanrılar bulmak. Bir süre önce bu diyara hükmeden kadim tanrıların varlığını keşfettim. Haklarında maalesef ki hemen hemen hiçbir şey bilmiyorum. Sadece Oren’den de, Apocalypse’ten de, hatta Malovan ve Mask’tan da eski bu tanrılar. Ölümleriyle ilgili bir şey bulamadım. Yaşıyor olabilirler. Eğer onları bulursak...

Varlıklarını bahsettiğim dikilitaştan öğrendim. Ama maalesef ki bu taşı detaylıca inceleyemedim. Sizin bunu yapmanız ve onların peşine düşmeniz lazım. Tek umudumuz bunlar.”

“İnsanları bu diyardan tahliye edebilecek kadar güçlüler mi Hanımefendi?” diye sözünü kesti Horcoel Zehiran’ın.

“Bilemiyorum. Bulduğum tek bir tanrı vardı, o da şu anki tanrıların hepsinden kudretli bir tanrıydı. Ama onun bile gücü buna yeter mi bilmiyorum. Ama en azından diyarı yok olmaktan kurtarabilir veya insanları koruyabilir.”

“Peki ya V’ladhek? O da gelmeli mi? Onun durumu...”

“Açık konuşacağım Sör Horcoel, onu buradaki savaşta bırakmanız çok daha aptalca olacaktır. Burada hiç şansı yok.”

“Onun için yapabileceğiniz bir şey...” Horcoel’in gözlerindeki keder barizdi. Tıpkı Zehiran’ınkiler gibi.

“En kudretli büyücülerin bile şifa güçleri sınırlıdır. Rahiplerin ise durumunu gördünüz. Özülerek söylüyorum ki hayır, Sör Horcoel. Sör V’ladhek için bir umut yok.”

***

Peter tüm bu zaman boyunca ona söylendiği gibi avludaki gölgelerin içinde gizlenmiş, ve gördüklerini yazmıştı. Drow ise gittikten birkaç dakika sonra geri dönmüştü ve yüzünde oldukça keyifli bir ifade vardı.

Tüm katliamlar yaşanırken Barra sadece güldü. Görünüşe göre her şey onun beklediği gibiydi. Kollarını göğe açarak şiddetlenen yağmuru özümsedi. Başlığı artık düşmüştü ve yüzü tamamen açıktı.

Her şey olup bittikten ve herkes kaleye çekildikten sonra Barra hâlâ açıktaydı. Sanki vrocklar ve örümcek yiyenler onu görmüyor gibiydiler.

En sonunda kapılar açıldı ve Horcoel içeri girdi. Barra yüzünde şeytani bir sırıtışla arkasını döndü ve parmağını kaldırdı. Aynı anda kapı kapandı ve Zehiran arkada kaldı.

“Hoş geldin, Horcoel Baator. Seni bekliyordum.”

Horcoel hareket etmeyerek buz gibi bir ifadeyle ona bakıyordu. “Sen...”

“Evet Sör şövalye, ben! Barra Qu’elaeruk. Ah, ama sen bunu bir isim sanmıştın değil mi? Halbuki diğer drow arkadaşın bunu anında anlamıştı. Bu bir isim değil, gerizekalı, bir lakap.”

Horcoel gürültülü ama yavaş bir şekilde kılıçlarını çekti. “Yaptıklarını ödeyeceksin.”

Drow bir kahkaha patlattı. “Neler yaptığım konusunda EN UFAK bir fikrin bile var mı, Horcoel Baator? Hayır hayır hayır, hiçbir bilgin yok. O halde sanırım sana BEN açıklamalıyım.

Seni ve yoldaşlarını çok uzun zamandır izliyordum Horcoel Baator. Cervantes... Evet, On Kasaba’nın yönetimi ondaydı, ama onun üzerine konduğu şeylerin pek çoğu SANA aitti. Belki de anlamsız onurun yüzünden bunları kabul etmeyebilirsin, ama öyleydi. On Kasabalılar senin getirdiğin yiyeceklerle beslendiler. Dermansız vebanın şifasını onlara sen getirdin. On Kasaba’ya daha sonra sızmaya çalışan Yeminer ajanlarını bile sen tespit ettin. On Kasaba halkını buraya tahliye etmek fikrini bile ilk sen ortaya attın! Evet, sen sen ve yine sen! Benim için gerçek tehlike sendin, Cervantes değil!

Ve ne kadar ironik ki, aptal Oren senden kurtuldu. Onun kendi kurallarına iflah olmaz düşkünlüğü, senin gibi bir cevheri kovmasına neden oldu. Tuhaf değil mi? Mükemmel olduklarına inandığınız tanrılar bile hata yapabiliyorlar.

Tıpkı Apocalypse’in beni karşısına alarak hata yaptığı gibi.

Benim için büyük bir belaydın Horcoel Baator, zira On Kasaba benim hükümdarlığım altında olmalıydı. Sırf bunu sağlamak için orklardan bir ordu oluşturup üzerinize saldım! Ama zavallı Apocalypse, ordumun kontrolünü benden aldı ve ele geçirmekle yükümlü olan ordumu, her şeyi yok etmeye zorladı! Beni karşısına alarak büyük bir hata yaptı zira ben tanrıların yenilmez olmadıklarını biliyordum ve Apocalypse’in de zayıflayacağı anın geleceğini biliyordum.

İki gerizekalı velet On Kasaba’dan kaçmaya çalışıyordu. Bazı dangalaklar şehri savunmak için geri kalmışlardı ve bunlar da onlardan ikisiydi. Onların kaleye ulaşıp neler olduğunu anlatmalarını ilginç bulmuştum. Bu sırada bulutların arasındaydım ve varlığımın doğal getirisi olan korkuyu onlara saldıran orkların üzerine saldım. Orklar çil yavrusu gibi dağılırken zevkle izlemiştim olanları. Sonra şehre indim. Amacım suikast ile Apocalypse’in beş böcayısını da öldürüp ordunun komutasını ele almaktı. Ama maalesef ki SEN, yine geldin. Ve sizin peşinize takılıp buraya gelerek iki cepheyi de yok etmenin daha iyi olacağını düşündüm.

Ayrıca atlıları ağ ile oldukları yere mıhlayan da bendim, Horcoel Baator. Her neyse, bu kadarı yeterli. Ama şunu iyi bilin.

Bu ordu benim! Bütün bu topraklar benim! Kimse buna engel olamaz! Siz yokolacaksınız! Ve bana ihanet eden bu gerizekalı korkaklar da yok olacak!”

Horcoel’in ve gölgeler içindeki Peter’ın, hatta en sonunda patikalarda büyük zorluklarla karşılaşıp şu anda tırmanarak avluya inmekte olan Slach ve Maximillian’ın dehşet dolu bakışları içinde drowun boyu uzadı, kulakları derisine yapışıp küçücük bir hal aldı. Bedeni kaslandı, derisi pullandı. Elleri pençe şeklini alırken kendisi kamburlaştı. Cüppesi bir paçavra halinde savrulurken boynundaki tasmanın ortasındaki yakut kıpkırmızı bir şekilde parlıyordu.

Bittiğinde önlerinde sadece iki devasa, siyah kanat vardı. Kanatlar açıldı ve kocaman, siyah bir ejderhayı gözler önüne serdi.

“Ã?Ã?NKÃ? BEN ECHBERİATOS’UM! DUYDUNUZ MU BENİ, BU TOPRAKLAR BENİM!”

Horcoel bir daha düşünmedi. Hızla ejderhaya doğru hücuma geçti. Ama ejderha bunu bekliyordu ve kanatlarını gerip hızlıca savurdu. Rüzgarın etkisiyle Horcoel geriye doğru savruldu. Ejderhaya baktığında boynunu hafifçe salladığını gördü ve Horcoel hemen soluna yuvarlandı. Ejderhanın ağzından fışkıran bir asit tükürüğü Horcoel’in az önce durduğu yeri eritmeye başlamıştı bile.

Ejderha öne bir adım atarak başıyla dalışa geçti ve yerdeki Horcoel’i kapmaya çalıştı ama Horcoel bir kez daha sola yuvarlandı. Ejderha bu kez de sağ pençesiyle Horcoel’i yakalamayı denediyse de Horcoel yeniden sola yuvarlandı ama bu kez ejderhanın kuyruğu Horcoel’e çaptı ve onu sağına doğru uçurdu. Ejderhanın sol pençesi Horcoel’i tuttu. Ejderha bu kez pençeleri arasında kıstırdığı Horcoel’e doğru dalışa geçmeden bir an önce “Hep bu anı beklemiştim!” dedi ve başını daldırdı. Aynı anda Horcoel kılıçlarından birini ejderhanın boynuna sapladı.

Echberiatos bir çığlık kopartarak başını hızla kaldırdı ve kılıca sımsıkı tutunan Horcoel de onunla birlikte havaya uçarak ejderhanın arkasında düştü. Yuvarlanarak avlunun sonuna gelen Horcoel, aşağı bakma fırsatını buldu.

Mancınıkların yapımı tamamlanmıştı ve şamanlar şimdi birlikte tuhaf danslar yapıp şarkılar söyleyerek ruhlarla askerleri korumaları için temasa geçiyorlardı. Görünüşe göre son saldırıları çok yakında başlayacaktı.

Ve sonra Horcoel, onları gördü. Bir evin çantısındaydılar. Beşi birden. Urgonosh, Trush, Ghuzz, Drejjesh ve hatta Horcoel’in öldürdüğünü düşündüğü Gnorha. Hepsinin de başı yukarı dönüktü ve Echberiatos ile Horcoel’in dövüşünü izliyorlardı. Ordunun kalanının aksine, onlar ejderhanın varlığının farkına varmışlardı.

Ejderha öfkeyle Horcoel’e dönerken kuyruğunu savurdu ve kuyruğu Slach ile Maximillian’ın bulunduğu yükseltinin az aşağısına çarptı. Kayalar parçalandı ve yavaş yavaş kopmaya başladılar...tam Peter’ın üzerine.

Maximillian bir çığlıkla kendisini yere bıraktı ve Peter’ı duvara dayadı. Kayalar kopup hemen önlerine düşerken ikisi duvara yapışık bir şekilde beklediler.

Horcoel hızla ejderhanın arkasına koştu ve o dönemeden sırtına yöneldi. Kılıçlarını elinde ters çevirdi ve ejderhanın sırtına saplaya saplaya boynuna doğru tırmanmaya başladı. Her saplayışı ejderhanın çığlıklarını beraberinde getiriyordu.

***

Yukarıdaki mücadeleyi izlerken en çok homurdanıp duran Gnorha, en düşünceli görünen ise Trush’tı. İlk konuşan, mırıltıyla düşüncelerini ifade eden Trush olmuştu.

“Size söylemiştim, başımıza bela olacaktı. Görünen o ki bizim için geldi, ve On Kasabalılar için.”

“Artık ne On Kasaba kaldı, ne de onun halkı.” diye böğürdü Drejjesh öfkeyle.

“O halde artık hiçbirimize ihtiyaç kalmadı. Hepimizi yok etmeye çalışacaktır. Büyüleri kuvvetli ve şamanlar onunla baş edemez. *O* yanımda olmadan Echberiatos ile savaşamam. Kısacası...”

Gnorha Trush’ın sözlerini keserek kendi homurdanmalarını yüksek sesle dile getirdi. “Evet. Ve biliyor musunuz, bana yaptığı onca şeye rağmen şövalyenin kazanmasını tercih ederim. En azından onla dövüşürken bir şansımız olur!”

Bir anlık sessizlik hüküm sürdü. Sonra Urgonosh hepsinin ortak fikri olmasına rağmen hiçbirinin ağızlarına almaya cesaret edemediğini dile getirdi. “O halde...yardım etmeliyiz. şövalyenin tek başına ona karşı şansı yok.”

Hepsi de başlarıyla sessizce onayladılar.

***

Echberiatos bir öfke çığlığı atarak sırtındaki Horcoel’le birlikte havaya yükseldi. Horcoel bu sırada dengesini sağlayarak ejderhanın boynuna doğru tırmanmaya çalışmaya devam ediyordu. Sonra ejderhanın hızla uçtuğunu ve yan yattığını fark etti.

Ejderha sırtını dağa sürterek Horcoel’den kurtulacaktı!

Horcoel son anda kılıçlarını çıkartıp ejderhanın yanına geçmeye çalıştı ama başarısız oldu. Kılıçlarını havadaki iki parlak yıldız gibi avluya düşerken Horcoel kayalara zorlukla tutundu.

Ejderha ileride yön değiştirerek geri döndü ve Horcoel’e doğru ilerleyerek ağzını açtı. Horcoel ellerini kayalardan çekerek kendisini aşağıya bıraktı ve son anda ejderhanın asitli tükürüğü az önce durduğu yere çarptı. Tükürüğün bir damlası Horcoel’in eline geldi ve o yakıcı acıyla şövalye elini salladı. Son anda daha aşağılarda başka bir kayaya tek eliyle tutunmayı başardı.

Ejderha yeniden yön değiştirdi. Tekrar ona doğru geliyordu. Horcoel aşağı baktığında fazla mesafe kalmamış olduğunu fark etti. Kendisini tekrar aşağı bıraktı. Yarı yolda bir kayaya daha tutundu ve tekrar aşağı bıraktı.

Avluya sert de olsa yarasız bir iniş yaptığı anda ejderhanın ona doğru pike yaptığını fark etti. Aceleyle yuvarlanıp iki kılıcını da kaptı ve savunma-ve gerekirse kenara zıplayacak bir gerginlikte-pozisyonunda bekledi.

Kapı parçalandı. Zehiran, hemen arkasında elinde kılıcıyla Cervantes, Azazel, V’ladhek’i taşıyan Salvador ve Yılmax, ve eyerlerini çekiştirerek örümcek yiyenleri avluya doğru getirmekte olan Hastlisch ile içeri girdi.

“Hiç sanmıyorum kara böcek!” diye haykırdı yaşlı kadın ve elini açarak ejderhaya doğrulttu. Kimse onun herhangi büyülü bir söz söylediğini duymamıştı, ama ellerinden bir alev topu fırladı ve ejderhaya doğru uçtu.

Echberiatos dalışını yarıda kesti ve yere konacak şekil alarak kanatlarını var gücüyle öne doğru savurdu. Ateş topu rüzgarın etkisiyle etkisini yitirerek ejderhaya çarptı. Siyah ejderha yeri titreterek avluya indi.

“Harika, bir taşla iki kuş! Seni öldürmeyi ne kadar istediğimi bilemezsin, Zehiran Tuuker!”

Yaşlı kadın bastonuna dayanarak yağmur altına çıktı ve meydan okurcasına siyah ejderhaya baktı. “Benim seni öldürmeyi istediğim kadar değil Echberiatos!”

Ejderha zalim bir kahkaha patlattı. “Ne kadar ironik! Büyükbaban da beni bu topraklardan sürmeden önce böyle demişti! Ama sonunda ölümü benim inimde ve benim pençelerim arasında oldu! Seni de öldürerek onun soyunu kurutacağımdan emin olabilirsin yaşlı kadın!”

“O zaman en iyi hamleni yap Echberiatos!” dedi Zehiran korkutucu gözlerle ve bir parmağıyla ejderhayı gösterdi. Yine hiçbir söz söylememişti, ama görünmeyen bir enerji akımı ejderhaya doğru ilerlerken herkes bunu hissetti. Ejderha hafifçe titredi.

“Yapabileceğin en iyi şey bu muydu Zehiran? Al, bunu dene!” Ejderha boynundaki bir hareketlenmeyle birlikte yaşlı kadının üzerine asit boşalttı.

Görünen o ki Zehiran hazırlıklıydı. Daha asit ona ulaşmadan çevresini ebruli renkli bir kalkan sardı. Asit zararsızca bu kalkana çarparken kalkan Zehiran’ın çevresinden ayrlıp bir ok gibi ejderhaya yöneldi ve ona şiddetle çarptı. Ejderha acıyla haykırırken Zehiran gülümsedi.

“Ne gibi numaralarımın olduğunu hayal bile edemezsin Echberiatos.”

Echberiatos acı titremelerini attıktan sonra hepsine öfkeyle baktı ve kanatlarını iki yana açarak doğrultu. İnanılmaz ihtişamlı görünüyordu. Ejderha korkusu çoktan Slach’ı, Peter’ı, Maximillian’ı, Azazel’i, Hastlisch’i ve Yılmax’ı etkisi altına almıştı.

“YETER!” diye kükredi Echberiatos. “BU KADAR OYUN FAZLA! SİZ GEBERECEKSİNİZ! ONLAR GEBERECEK! HEPİNİZ GEBERECEKSİNİZ!”

Ejderhanın ağzı onun kadim ve son derece büyülü dilinde seslenmeye başladı. Herkes onun büyü yaptığını anlayabiliyordu. Ejderha korkusundan etkilenmeyen Horcoel, hiçbir hareket yapamıyordu zira ejderhanın dikkati hepsinin üzerindeydi. Onu gafil avlayamazdı. V’ladhek sakattı ve ejderhaya saldıramazdı. Salvador ise zaten V’ladhek’i taşıyordu. Zehiran’ın gözleri ise cam gibi anlamsızlaşmıştı ve muhtemelen karşı koyacak bir şeyler düşünüyordu.

Yılmax, ejderhanın büyüsünün ne olduğunu fark etti. Az sonra bütün avlu son derece zehirli bir gazla kaplanacaktı ve sağ kalmaları çok çok düşük bir ihtimaldi. Rüzgar doğudan esiyordu ama kale, sırtını batısındaki dağa kapamıştı. Yani dağ rüzgarı engellediği için rüzgarın gaz bulutunu dağıtması söz konusu değildi. Yılmax son bir gayretle bir rüzgar yaratarak gazı dağıtabilecek bir büyüyü bulabilmek için zihninin derinliklerini tarıyordu.

Ejderha büyüsünü sonlandırmak üzereydi.

“ATEEEEEEEEEEEEEEEEEEş!!!!!”

Serbest bırakılan mancınıkların sesleri duyuldu ve kocaman yanan kayalar kaleye çarpınca kale baştan aşağı titredi. Aynı anda bir ok Echberiatos’a çarpıp pullarından sekti. Sonra bir başkası. Ardından korkunç bir çığlıkla bir vrock göründü.

Kaos Ordusu’nun tüm hava kuvveti, Echberiatos’a karşı saldırıya geçmişti.

Ejderhanın konsantrasyonu bozuldu. Ã?fkeyle haykırdı. Gözlerini kısarak Horcoel’e baktı. “Tekrar görüşeceğiz Sör şövalye.” dedi. Sonra Zehiran’a döndü. “Bu iş burada bitmedi Tuuker! Sen geberene kadar vazgeçmeyeceğim!” diye böğürdü. Ardından arkasını dönüp kendisini kaleden aşağı bir öfke çığlığıyla bıraktı.

Zehiran kendine geldi ve hemen Cervantes’e döndü. “Hemen mevzilere gitmelisiniz Lordum. Size ihtiyaçları var, hem ejderhaya karşı, hem de orklara karşı.”

Cervantes koşarak aşağı giderken Hastlisch örümcek yiyenleri ortaya çıkarttı. Zehiran eliyle herkesi çevresine çağırdı. Horcoel, V’ladhek, Salvador, Yılmax, Slach ve Azazel yanında toplandı.

“Pek çok şeyin kaderi sizin ellerinizde. Sör Horcoel size yolda her şeyi anlatacaktır. Eğer sağ kalırsam ben de gideceğiniz yere gelip size katılacağım...veya yetişebilirsem. Bir süre bulutların üzerinden gidin. Yakalanma riskiniz büyük ölçüde azalır. İyi şanslar...Buna tahmininizden daha çok ihtiyacınız olacak.”

Zehiran arkasını dönüp ellerini yükselterek kayaları kaldırırken ve Peter ile Maximillian’ı serbest bırakırken, grup örümcek yiyenlere bindi ve havalandılar. Bulutlara dalmadan önce gördükleri son şey, Echberiatos’un bir örümcek yiyeni ağzıyla yakalayıp kendisine doğru dalışa geçen iki vrockun üzerine fırlatmasıydı.

***

Yoldayken Horcoel onlara her şeyi anlatmıştı. Hepsi de dikilitaşa doğru uçarken buruklukla kaplıydı. Kaleyi o şekilde terk etmişlerdi ve neler olduğunu bilmiyorlardı. Ama bulutlardan aşağı indikleri zaman kuzeye baktıklarında sürekli bir ateşin kızıllığını görüyorlardı.

Ama Zehiran’ın dedikleri doğruysa önlerinde çok daha büyük görevler vardı...ve kurtaracak çok fazla hayat.

Limerik Ormanı’ndan ve On Kasaba’dan arta kalanların üzerinden uçarken ormanın içinde hareketler fark ettiler. Belki de ilk gördükleri birliklerdi. Ama birileri ciddi bir hazırlık içindeydi.

On Kasaba’nın dışında, Karathas Knightflame ve Corax Tigerheart’ın karşılaştığı savaş meydanında ise Kaos Ordusu kadar büyük olmasa da çok iyi silahlanmış bir insan ordusu ilerliyordu. Bunları gördüklerinde hepsinin de gözleri yaşardı. Bir takviye yoldaydı. Ama acaba vaktinde oraya varabilecek miydi? Hem varsa da ne yazardı ki? On Kasaba halkı yok olmuştu.

Ve uçuşları devam ederken Horcoel doğuya baktı. Yeminer’in ana tapınağının bulunduğu Yükseliş Dağı’nı gördü.

Yeminer... Bir zamanlar öncelikli tehdit oydu. O ve onun inananları. Vebayı o yaymıştı. On Kasaba’nın cehenneme gitmesinden sorumlu olan da oydu. Ama geri gelmişleri değil mi? Peki ne için?

Kimse öldürülen masum halkı unutamıyordu. Ne çığlıklarını, ne de Zehiran’ın zihninden yakaladıkları imgeleri.

şafağa iki saat kala, grup dikilitaşa ulaştı.

Burası aslında bir yıkıntıydı. Pek çok yıkık sütunun ve duvarların bulunduğu bir yerdi. Hepsinin ortasında kocaman bir dikilitaş yükseliyordu. Tuhaf bir şekilde kutsal bir hissi vardı buranın. Sanki...bir tapınakmış gibi.

Hastlisch örümcek yiyenleri dikilitaşın on beş yirmi metre kadar ötesine indirdi. Hepsi de sessizce örümcek yiyenlerden indiler. İlk başta hiçbiri bir şey söylemedi. Bu kadar kısa zamanda o kadar çok şey paylaşmışlardı ki...

Schön acıklı bir uğultuyla Hastlisch’in dökülmeye yüz tutmuş büyülü saçlarına kondu. “Evet evet, haklısın.” diye mırıldandı Hastlisch. Sonra utangaç bir şekilde ilerleyip hepsiyle tokalaştı. Ardından cebinden çıkarttığı birer kartı onlara dağıttı. Gördüğünüz gibi, arzu ettiğiniz anda hizmetinizdeyim. Eğer ihtiyacınız olursa beni burada bulabilirsiniz. Uygun ücret karşılığı her şey yapılır.” Hastlisch muzurca göz kırptı ve Pasteur’a yöneldi. Sonra döndü. “Ha, merak etmeyin. Hesap açıyorum. Yani kaledeki borçlarınızı ödemek için acele etmeyin. Haftalık olarak sadece yüzde on faiz uyguluyorum. Ama sizin hatırınız için yüzde beş olsun.” dedi. Ardından Pasteur’a bindi ve üç örümcek yiyen havaya yükseldi. Tepelerinde bir tur atarken Hastlisch bir şey attı ve Horcoel’in önüne bir kese şıkırtılar eşliğinde düştü. “Kredi açıyorum. Aylık yüzde yirmi beş faiz uyguluyorum, ama sizin için bunu yüzde on beş yapacağım.”

Ã?rümcek yiyenler yükselip kuzeybatıya doğru yol alırken hepsi de merakla Hastlisch’in ellerine tutuşturduğu kartlara baktılar.

Hastlisch Hodingi ve Aslanyürekli Schön
Gnom mucit ve ortağı
Büyücülük Kulesi’nin iki mil doğusundaki atölyelerinde hizmetinizdedirler.
Büyülü eşyalar, iksirler, silahlar, zırhlar, simyasallar ve ne arzu ederseniz.
Hepsi piyasada elde edebileceğiniz en kısa sürede elinizde.

Tüm kederlerine rağmen gülümsemeden edemediler. Hastlisch kendisini gerçekten de aratacaktı.

Ama şimdi yapılması gereken başka bir şey vardı. Ã?rneği dikilitaşın üzerindeki rünleri çözmek gibi.

RP Dışı Not:
Slach--> +1 level
Azazel--> +1 level
V'ladhek--> Artık sakat. Sol bacağının dizinden aşağısı yok. -1 permanent constutation, -10 ft permanent speed
Yılmax--> Ne gibi etkisinin olacağını anlayamadığı bir yaraya sahip. İlerleyen RP'lerde yaranın etkisi açığa çıkacaktır.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.

Power demands sacrifice.
Yılmax
Başbüyücü
Posts: 686
Joined: Tue Apr 05, 2005 10:00 am
Location: İstanbul
Contact:

Post by Yılmax »

Yilmax örümcek yiyenler üzerinde yol alırken, savaşı düşünüyordu, yıkımı, ejderhayı, yaralarını, konseyin kaybettiği iki büyücüyü ki birisi henüz sınavını bile veremeden ölüvermişti. Kayıplar çok fazlaydı ve kendisinin yarası. Kurtarmak istedikleri ama kurtaramadıkları on kasaba halkı. Ölen çocuklar, tecavüz edilen genç kızlar ve büyü ağının bozulmasıyla herşeye karşı olan savunmasızlık ve çaresizlik. Bir Başbüyücü olduğunu hatırlaması, büyüleri hatırlaması hiçbirşeyi değiştirmemişti. Ejderhaya karşı olan çaresizliği ve dermansızlığı onu yıkmıştı. şimdi nereye gidiyorlardı ne lanet olası iş vardı? Eskiden bu kadar zayıfmıydı? Savaş tam bir katliamla bitmişti ve bu savaş ona umutsuzluk ve bir türlü iyileşemeyen bir yara bırakmıştı. Lanet olası bir yara. Nasıl bu kadar çaresiz ve umutsuz duruma düşebilmişti?

Code: Select all

"Keşke o kafamdaki sesler geri gelse de birşeyler açıklasa bana. şimdi onu da kaybettim büyülerimle birlikte"
Ã?rümcekyiyenler yere indiikten sonra Hastlisch'in yanlarına gelerek teker teker ellerini sıktığını hüzünle izledi Yilmax. Geçirdikleri birkaç günde gerçekten iyi bir arkadaş olmuştu kendisine bu gnom. Ne de olsa bir büyücü ve mucitti. Gerçekten bu gnom'u ve baykuşunu özleyeceğini düşünüyordu Yilmax. Hele son defasında hayatını kurtardığını düşününce. Daha önce hiçkimse karşılıksız olarak hayatını kurtarmamıştı.
Schön acıklı bir uğultuyla Hastlisch’in dökülmeye yüz tutmuş büyülü saçlarına kondu. “Evet evet, haklısın.” diye mırıldandı Hastlisch. Sonra utangaç bir şekilde ilerleyip hepsiyle tokalaştı. Ardından cebinden çıkarttığı birer kartı onlara dağıttı. Gördüğünüz gibi, arzu ettiğiniz anda hizmetinizdeyim. Eğer ihtiyacınız olursa beni burada bulabilirsiniz. Uygun ücret karşılığı her şey yapılır.” Hastlisch muzurca göz kırptı ve Pasteur’a yöneldi. Sonra döndü. “Ha, merak etmeyin. Hesap açıyorum. Yani kaledeki borçlarınızı ödemek için acele etmeyin. Haftalık olarak sadece yüzde on faiz uyguluyorum. Ama sizin hatırınız için yüzde beş olsun.” dedi. Ardından Pasteur’a bindi ve üç örümcek yiyen havaya yükseldi. Tepelerinde bir tur atarken Hastlisch bir şey attı ve Horcoel’in önüne bir kese şıkırtılar eşliğinde düştü. “Kredi açıyorum. Aylık yüzde yirmi beş faiz uyguluyorum, ama sizin için bunu yüzde on beş yapacağım.”
"Vedaust Ussta Bwael Abbil, Vedaust s'gos Jlha'zen, l' jal Phraktos Dumo Dos Jal"

Code: Select all

[b]"Yolun açık olsun dostum, yolun açık olsun cesur Gnom, tüm tanrılar korusun"[/b]
Hastlisch'in arkasından hüzünle bakarken eline tutuşturduğu karta kaydı dikkati Yilmax'ın
Hastlisch Hodingi ve Aslanyürekli Schön
Gnom mucit ve ortağı
Büyücülük Kulesi’nin iki mil doğusundaki atölyelerinde hizmetinizdedirler.
Büyülü eşyalar, iksirler, silahlar, zırhlar, simyasallar ve ne arzu ederseniz.
Hepsi piyasada elde edebileceğiniz en kısa sürede elinizde.
"Görüşeceğiz dostum, mutlaka görüşeceğiz, kadim tanrılar seninle olsun."

Sonra diğerlerine dönerek "Dostlarım, hepimize çok acı veren bir savaştan çıktık çıkmasına ama madam Zehiran'ın dediği gibi yapmamız gereken şeyler daha yeni başlıyor. Ã?özmemiz gereken bir yazıt ve kurtarmamız gereken suçsuz insanlar var. Ölenleri ve yaralarımızı artık geride bırakarak yapacaklarımıza odaklanmamızın hepimiz için daha iyi olacağını düşünüyorum. Biliyorum kayıplarımız çok büyük ve acı ama daha fazla acının yaşanmasını önleyebiliriz. şu yazıtları biraz incelesem iyi olur sanırım" diyerek yazıtlara doğru ilerleyerek yazılanları incelemeye çalıştı...
İnsan labirentte, içgüdülerini ince, keskin bir uç gibi bilemelidir, neredeyse bir hançerin, bir kılıcın ağzı kadar keskin, çünkü içgüdüler de hayatta kalmak için kullanılan silahlardır ve sık
Rhonin
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 478
Joined: Mon Dec 27, 2004 10:00 am
Location: Ankara
Contact:

Post by Rhonin »

Özüntü..Sadece üzüntü..Bu kadar insanın kaderinin sana bağlı olması ve kaybetmek..O kadar umudun boşa gitmesi..Herşey herşey yalandı..Sinirleri altüst olmuştu V'ladhek in.Bacağını tuttu-artık olmayan bacığına dokundu ve gözleri doldu..Artık sakat biriydi ne eskisi gibi yürüyebilecek ne de savaşabilecekti..Hiçbirşeyden umudu kalmamıştı artık dostlarına bile yük oluyordu..

Bu lanet olası yarayı açanlara içinden renkli renkli küfürler etti.Nereye gideceklerini bilmeden yola koyulmuşlardı.Ayağı olmadan ne işe yarayacaktı ki..Bütün umudu herşey gitmişti..İnsanların öldüğünü,sakat kaldıklarını görüyordu ama bunu yaşamak ayrı birşeydi..Bunu yaşamak apayrı birşeydi..

Dışardan baktığında hiçbir insanın içindekini anlayamazsın onun neler çektiğini ne acılarla boğuştuğunu ne uğur için öldüğünü bilemezsin..Ancak yaşadığın zaman bunun zalimliğiyle karşılaşırsın..V'ladhek gözleri dolmuş bir şekilde artık olmayan ayağını düşündü..

"Bir şekilde..Bir şekilde bunu yapanların soyundakilerin hepsini öldüreceğim..Onları lanet olası cehennemin sıcak kumlarına , lavlarına gömene kadar durmayacağım " dedi içinden gözlerindeki yaşlar biraz daha fazla birikerek..Bu yolculukta hayatta kalıp kalmayacağını bile bilmiyordu ama kalmıştı diğerleri gibi ölmemişti..Ölmesede ayağından olmuştu eskisi gibi bir daha olamayacaktı ama ne olursa olsun bu uğurda gidecekti..

Dostları hepsi bu lanet kanlı savaşta ölmüştü..Yanında savaştığı kaç kişi ölmüştü.."Celebnor" dedi sessizce..Ona ne olduğunu bile bilmiyordu muhtemelen ölmüştü..O ordudan kimse kaçamamıştı,kaçamazdı..Ejderha hepsi herşey üstüne geliyordu..Bacağı yüzünden dostuna yardım etmekten bile aciz kalmıştı..

Ama şu an bunların hiçbiri önemli değildi..Belki birsürü insanın bir kez daha kaderi kendilerindeydi,kendilerine bağlıydı..Ama bu sefer yenilgi düşünülemezdi bile..Bir kez daha asla..V'ladhek yilmax ın dediklerini onaylar şekilde başını salladı yüzü donuk bir şekilde ..

Hastlisch e baktı "güle güle küçük dostum " dedi içinden ve kafasını eğerek bekledi..

Ã?nündeki yazıtlara doğru Salvador dan destek alarak ilerlemeye çalıştı..Sonra duraksadı..Salvador a bile yük oluyordu ona bile bir yük oluşturuyordu..Belki taşımak bile istemiyordu kim bilir..Sonra bir şey diyemeden görevini düşündü..Nasıl yapacağını düşündüğü görevi.Ama bir şekilde başarmalıydı bir şekilde bununla yaşamaya alışmalıydı..Yazıtlara biraz yaklaşmayı denedi ve yazıtlara dikkatlice baktı belki bildiği bir şey veya çözebileceği bir şey olmasını umarak..

Salvador a döndü " eğer yorulduysan şuraya oturabilirim? " dedi utanarak ve yazıtları incelemeye devam etti..Horcoel in yüzüne bile bakamıyordu nedenini bilmiyordu ama bakamıyordu işte..Kafasını toparlamaya çalıştı bu kadar düşünce arasında konsantrasyon olamazdı ve yazıtları dikkatle incelemeye devam etti...
 Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
Squan
Seçilmiş Savaşçı
Posts: 557
Joined: Wed Jun 09, 2004 10:00 am
Contact:

Post by Squan »

Salvador yaşananları,gördüklerini unutamıyordu. İnsanlara ne yapıldığını görmek tekrar kahrolmasına sebep oluyordu. Bazı şeyler için kendini suçluyordu. İnsanlara yardım edememişlerdi. Belki herşeyi çok kafasına takıyordu. Babası...

Geçmişi her zaman onu kovalayacak mıydı?

şimdiki durumları daha da karmaşık hale girmişti. Sorumluluklarının artığını hissediyordu garip bir şekilde. İşte bu onu içten içe kemirmeye birebirdi.

Geçmişiyle kendisini yargılamaması lazımdı. Yoksa hiçbir şekilde bir şey yapamayacaktı. Bir karar aldı. Geçmişteki hiçbir şey için kendini sorgulamayacaktı. En azından şimdilik...

V'ladhek e destek oluyordu. Onun için üzülüyordu. Bir insanın bacağının kopmasının nasıl bir his olacağını bilemezdi ama hiç iyi olmadığı kesindi. Keşke ona bir şekilde bacağını geri verebilmenin bir yolu olsaydı. Hiç düşünmeden ve karşılık beklemeden ona destek oluyordu. Ardından Hastlisch in gidişini izledi. Kafasını eğerek hafif bir selam verdi.

V'ladhek e destek olarak drow un peşinden ilerlemeye başladılar. Yazıtlara doğru yaklaştılar.
Rhonin wrote: Salvador a döndü " eğer yorulduysan şuraya oturabilirim? " dedi utanarak ve yazıtları incelemeye devam etti..Horcoel in yüzüne bile bakamıyordu nedenini bilmiyordu ama bakamıyordu işte..Kafasını toparlamaya çalıştı bu kadar düşünce arasında konsantrasyon olamazdı ve yazıtları dikkatle incelemeye devam etti...
"Hayır yorulmadım. İstersen sana yazıtları daha yakından incelemen için destekte olabilirim."

Salvador yazıtlara baktı. Bunlardan anlayacağını pek sanmıyordu. Ama belki bir şekilde yardımı dokunabilirdi. V'ladhek i biraz daha yazıtlara yaklaştırdı.
Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.
Locked

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 1 guest