by Bogus » Thu Aug 20, 2009 10:08 pm
Kopuş tam olarak ne zaman başladı bilmiyorum. Olan bitene kopuş demek doğru olur mu onu da bilemiyorum... Bildiğim tek şey Ocakbaşı’nın altında moderatör olarak adımı göremediğim zaman hissettiğim içimdeki boşluk duygusu. Çok uzun zamandır hiç bir şeye elimi sürmediğim, her şeyi kendi haline bıraktığım halde neden şimdi içimde bir boşluk hissediyorum?
Ailemin yanından taşındığım zaman da böyle olmuştu... Bir akşam eve geldiğimde odama girdim. Oda aynı odaydı, yatak, masa, dolaplar hepsi yerli yerindeydi ama artık benim odam değildi sanki... Eşyalar farklıydı sanki... Masadaki kağıtlar, CD’ler, kitaplar... Kendini ilk başta fark ettirmeyen ama göz alıştıkça ortaya çıkan, artık oranın sana ait olmadığını fısıldayan detaylar... Oda hala benimdi ama ben artık orayı odam gibi hissetmiyordum.
Ocakbaşı odam gibi değil... Onu hiç sahiplenmedim ama ocağı hiç sönmeyen bu taş binaya karşı her zaman bir aidiyet hissim var. Bu diyarda kendimi en rahat ve mutlu hissettiğim yer bu ocağın başı...
Peki Ocakbaşı hala burada duruyorsa ben neden içimde bir boşluk hissediyorum?
Kılıcımı alıp orduya yazılmadan önce her gün buranın yerlerini süpürür, yanan şömineyi odunla besler, birbirine girmiş masaları sandalyeleri ertesi gün için tekrardan düzenlerdim. Ertesi gün ve daha ertesi gün geldiğinde hikaye anlatmaktan dili damağı kurumuş ozanlara şarap ve bira ikram eder, daha önce hiç duymadığım, dinlemediğim hikayelere şiirlere alkış tutardım. Yorulurdum ama bir hikaye, bir dize daha duymak tüm yorgunluğumu alıp götürürdü..
Peki ya yarışmalar? Diyar diyar gezen ozanlar hiç üşenmeden dereleri tepeleri aşıp aylar süren yolculuklardan sonra ocakbaşının kapısından içeri girerlerdi. Kendilerine bir köşe beğendikten sonra onları dinleyenlerle hikayelerini paylaşır, en güzel hikayeleri bulmaya, onları en güzel şekilde anlatmaya çalışırlardı... Sadece bu kadar mı? Peki ya onlara kendi ellerimle yaptığım hediyeler... şenlik, şamata ve her şeyden önce dostluk?
Bu dört duvarın ve bu hiç sönmeyen ocağın bende yarattığı duygu, o haz, o doyum nerede? Neden artık bir hikaye daha duymak için tüm bu zahmetleri kucaklamıyorum? Neden değiştim? Neyi kaybettim veya fazladan neyi buldum?
Uzun zaman önce ordudan geri döndüm ve uzun zamandır kaybettiğim şeyi bulamıyorum. Belki de kaybettiğim şeyin yerini başka bir şeyle doldurdum.
Günler artık daha kısa. Hiçbir şey Ocakbaşı’ndaki gibi pastel değil. Konuşmalar bira, hikayeler bal likörü, şiirler şarap gibi gelmiyor artık. Sanki tat duyumu kaybettim. Her şey bir an önce olsun bitsin istiyorum.
Aynaya baktığımda sırtında bohçası olan, kendi bildiğini okuyan o eski aptalı göremiyorum. Bohça gitmiş, boynumda bir zincir var artık. Hala aptalım ama aptalca konuşmaya cesaret edemiyorum.
İçimdeki hikayeler dinleyen, hikayeler yazan çocuğu asıl ilgisiz bırakmışım ben... O gitmiş aslında... O terk etmiş beni. şimdi anlıyorum içimdeki bu boşluk hissinin nedenini. O hep benimle olur, hiç bir yere gitmez, beni asla bırakmaz sanıyordum. Halbuki onun kalkıp gittiğini ancak anahtarlar Ocakbaşının kapısınıı açmadığında fark ettim. Beyaz yakalı gömleğimin kolu ile camı ovaladım ve içeri baktım. Bir sopaya geçirilmiş sahipsiz bir bohça, duvara dayanmış duruyor, içinde hikayeler, unutulmuş mu bırakılmış mı kimse bilemez, kimbilir belki de sahibini bekliyor... İyisi mi orada dursun.
Belki bir gün, hikayeler yazan hikayeler dinleyen çocuk geri gelir onu unuttuğu yerden almak için...
[size=134]Kopuş tam olarak ne zaman başladı bilmiyorum. Olan bitene kopuş demek doğru olur mu onu da bilemiyorum... Bildiğim tek şey Ocakbaşı’nın altında moderatör olarak adımı göremediğim zaman hissettiğim içimdeki boşluk duygusu. Çok uzun zamandır hiç bir şeye elimi sürmediğim, her şeyi kendi haline bıraktığım halde neden şimdi içimde bir boşluk hissediyorum?
Ailemin yanından taşındığım zaman da böyle olmuştu... Bir akşam eve geldiğimde odama girdim. Oda aynı odaydı, yatak, masa, dolaplar hepsi yerli yerindeydi ama artık benim odam değildi sanki... Eşyalar farklıydı sanki... Masadaki kağıtlar, CD’ler, kitaplar... Kendini ilk başta fark ettirmeyen ama göz alıştıkça ortaya çıkan, artık oranın sana ait olmadığını fısıldayan detaylar... Oda hala benimdi ama ben artık orayı odam gibi hissetmiyordum.
Ocakbaşı odam gibi değil... Onu hiç sahiplenmedim ama ocağı hiç sönmeyen bu taş binaya karşı her zaman bir aidiyet hissim var. Bu diyarda kendimi en rahat ve mutlu hissettiğim yer bu ocağın başı...
Peki Ocakbaşı hala burada duruyorsa ben neden içimde bir boşluk hissediyorum?
[i]Kılıcımı alıp orduya yazılmadan önce her gün buranın yerlerini süpürür, yanan şömineyi odunla besler, birbirine girmiş masaları sandalyeleri ertesi gün için tekrardan düzenlerdim. Ertesi gün ve daha ertesi gün geldiğinde hikaye anlatmaktan dili damağı kurumuş ozanlara şarap ve bira ikram eder, daha önce hiç duymadığım, dinlemediğim hikayelere şiirlere alkış tutardım. Yorulurdum ama bir hikaye, bir dize daha duymak tüm yorgunluğumu alıp götürürdü..
Peki ya yarışmalar? Diyar diyar gezen ozanlar hiç üşenmeden dereleri tepeleri aşıp aylar süren yolculuklardan sonra ocakbaşının kapısından içeri girerlerdi. Kendilerine bir köşe beğendikten sonra onları dinleyenlerle hikayelerini paylaşır, en güzel hikayeleri bulmaya, onları en güzel şekilde anlatmaya çalışırlardı... Sadece bu kadar mı? Peki ya onlara kendi ellerimle yaptığım hediyeler... şenlik, şamata ve her şeyden önce dostluk?
Bu dört duvarın ve bu hiç sönmeyen ocağın bende yarattığı duygu, o haz, o doyum nerede? Neden artık bir hikaye daha duymak için tüm bu zahmetleri kucaklamıyorum? Neden değiştim? Neyi kaybettim veya fazladan neyi buldum?
Uzun zaman önce ordudan geri döndüm ve uzun zamandır kaybettiğim şeyi bulamıyorum. Belki de kaybettiğim şeyin yerini başka bir şeyle doldurdum.
Günler artık daha kısa. Hiçbir şey Ocakbaşı’ndaki gibi pastel değil. Konuşmalar bira, hikayeler bal likörü, şiirler şarap gibi gelmiyor artık. Sanki tat duyumu kaybettim. Her şey bir an önce olsun bitsin istiyorum.
Aynaya baktığımda sırtında bohçası olan, kendi bildiğini okuyan o eski aptalı göremiyorum. Bohça gitmiş, boynumda bir zincir var artık. Hala aptalım ama aptalca konuşmaya cesaret edemiyorum.
İçimdeki hikayeler dinleyen, hikayeler yazan çocuğu asıl ilgisiz bırakmışım ben... O gitmiş aslında... O terk etmiş beni. şimdi anlıyorum içimdeki bu boşluk hissinin nedenini. O hep benimle olur, hiç bir yere gitmez, beni asla bırakmaz sanıyordum. Halbuki onun kalkıp gittiğini ancak anahtarlar Ocakbaşının kapısınıı açmadığında fark ettim. Beyaz yakalı gömleğimin kolu ile camı ovaladım ve içeri baktım. Bir sopaya geçirilmiş sahipsiz bir bohça, duvara dayanmış duruyor, içinde hikayeler, unutulmuş mu bırakılmış mı kimse bilemez, kimbilir belki de sahibini bekliyor... İyisi mi orada dursun.
Belki bir gün, hikayeler yazan hikayeler dinleyen çocuk geri gelir onu unuttuğu yerden almak için...[/size][/i]