by Aegron Linwelin » Mon Mar 30, 2009 5:04 am
2.Bölüm: Gerçekler….
Marcus, Martor’a döndü ve:
‘Peki benim ona karşı gelebileceğim fikrine nasıl kapıldınız? Tamam en büyük düşmanım olabilir ama sizin bile karşı koyamadığınız birine benim nasıl karşı koymamı beklersiniz?’’ dedi. Martor un yüz ifadesi ciddileşmiti. Marcus a sırtını dönerek:
‘Bak Marcus şimdi anlatacaklarım senin hayatının dönüm noktası olabilir. Senin ve karınla ilgili gerçekleri öğrenme vaktin geldi sanırım’ dedi ve Marcus’un merakla söylemesini beklediğini görünce sözüne devam etti.
‘Eşin. Aslında senin sandığın gibi sıradan bir insan değildi. Olağanüstü güçleri olan 8 kişiden biriydi. Seçilmişler olarak bilinirlerdi. Adaleti sağlayan koruyuculardı fakat eşin Kate daha doğrusu Liblin bir gün sana aşık odluğunu ve seçilmişlerle artık yollarını ayırmak istediğini söyledi. Seçilmişler buna pek de olumsuz yaklaşmadı. Liblin buna sevinmişti ve onların aralarından ayrıldı. Onların aralarından ayrılmakla Liber’ in istediği şeyi yapmış oldu. Liber’in şu anda bu kadar güçlü olabilmesinin sebebi Liblin aslında. Liber seçilmişlere karşı tek başına savaşamazdı ama yalnız bir seçilmişi halledebileceğine inanıyordu ve Liblin onun için büyük hedef olmuştu. Bir gece ansızın onu yatağında kutsal hançer ile bıçaklayıp güçlerinin sahibi oldu. Liblin öldüğünde tüm güçleri ona geçmiş oldu. şimdiki hedefi ise tam olarak sensin. Yarım bıraktığı işi bitirmek istiyor. Liblinin güçlerinin bir ksımını sana verdiğini biliyor ve aç gözlü biri olarak onunda sahibi olmak istiyor.’
Marcus iyice şaşırmıştı ve Martor’a dönerek:
‘Peki sen bunca şeyi nasıl biliyorsun? Sana nasıl güvenebilirim?’ diye sordu. Martor biraz durdu ve yüzünü Marcus’a döndü ve ona doğru yaklaştı. Kolunu sıvazladı ve:
‘Bu işareti biliyor musun?’ dedi. İşareti gören Marcus:
‘Kate’ in kolundaki…’
‘Evet aynı isaret. Ã?ünkü bende bir seçilmişim. Liber sadece Liblin i değil sırayla tüm seçilmişleri devirdi. Yedimizde hayattayız ama hiçbirimizin güçleri yok artık. Liber hepmizin güçlerini birer birer aldı. Fakat bizi öldürmekte güçlük çektiği için bizi hapislerde tuttu. şimdi hapisten kaçtık ve Dünya’nın dört bir yanına dağildık. Büyük savaş için müttefikleri bir araya topluyoruz.’
Marcus’un şaşkınlığı gitgide artıyordu. Kate in ölümünden sonra birçok yaratık avlamış ve mesleğini bu yönde değiştirmişti. Anlatılanları dikkatlice dinliyor Martor’a olan güveni gitgide artıyordu.
‘Güçlerimizi geri kazanmamızın tek yolu sensin Marcus. Eğer Liberin elinde bulundurduğu kutsal hançeri alabilir ve onun kalbine saplayabilirsen hepimizin güçleri geri gelecektir.’
Marcus’un heyecanı artmıştı ama belli etmemeye çalışıyordu. Liber’e karşı olan düşmanlığı gittikçe artıyor ve içindeki nefreti körüklüyordu. Bir müddet duraksadıktan sonra Martor’a baktı ve:
‘Ölümüm pahasına olsa dahi o lanet herifi öldüreceğim. Size gelince güçlerinizi kazanmanız Dünya için şart. Bu yüzden mantıklı bir plan yaparak hareket etmeliyiz’
Martor Marcus’u ikna ettiğine sevinmişti ama bunu Marcus’a beli etmeden:
‘Tek ümidimiz sensin. Ama bir problemimiz var. Senin sahip olduğun güçleri kullanmayı öğrenmen lazım. Bu o kadar zor değil ama bunu sana öğretebilecek tek kişi var. O da Liber’in en ünlü hapishanelerinde hapis edilmiş durumda. İlk olarak işe güçlerini kullanabilmekten başlamalıyız. Bunun içinde gidip Büyücü Leomer’i kurtarman lazım.’ Dedi.
Marcus’un kafası artık allak bullak olmuştu. Dünya’nın geleceğinin onun ellerinde olması ona ağır geliyordu. Bu yükü kaldırabilirmiydi bilemiyordu ama bildiği tek şey vardı. Eşini öldüren biri o yaşarken yaşamamalıydı. Bunu ne pahasına olursa olsun yapmaya hazırdı. Martor derin düşünceler içine dalmıştı. Uzun beyaz saçlarını eliyle geriye doğru attı. Genç görünümlü olmasına rağmen yüzyıllardır yaşıyordu.
Marcus’a baktı ve onun bişey demesine izin vermeden:
‘Bugünlük bu kadar yeterli. Dinlenmelisin.’ Dedi . Eliyle yaratıklara bir işaret yaptı ve:
‘Marcus’a odasını gösterin’ dedi. Yaratıklarda ‘Emredersiniz’ diyebildi. Kırmızı gözleri eski haline ancak dönen yaratıklar Marcus’a baktı ve onun yürümesini beklercesine iki yanına geçtiler. Marcus odasına kadar bir şey söylemek istemese de bir yaratık avcısı olarak gördüğü ilk konusan yaratıklara :
‘Siz tam olarak nesiniz?’ diyebildi. Konusan bir yaratıka bunu dedikten sonra sanki ayıp bir şey yapmış gibi hissetti kendini. Yaratıklardan biri Marcus’a dönerek biz seçilmişlerin koruyucularıyız. Hayatımız boyunca onları korumakla yükümlüyüzdür. Yaratık sustu ve yoluna sessizce devam etti. Marcus’un odasına girmesini beklediler. Marcus odasına girdikten sonra birkaç dakika daha orda durdular ve gerisin geriye geldikleri yöne doğru gittiler. Marcus kapının arkasından onları dinlemiş ve gitmelerini beklemişti. Günün bütün yorgunluğunu ancak hissedebilen Marcus gümüş kaplama silahını çıkardı ve yatağın kenarına koydu. Günün yorgunluğu ile hemen uykuya daldı. Bu Marcus’un belki son rahat uykusuydu. Artık savaş başlamıştı……….
[b]2.Bölüm: Gerçekler….[/b]
Marcus, Martor’a döndü ve:
‘Peki benim ona karşı gelebileceğim fikrine nasıl kapıldınız? Tamam en büyük düşmanım olabilir ama sizin bile karşı koyamadığınız birine benim nasıl karşı koymamı beklersiniz?’’ dedi. Martor un yüz ifadesi ciddileşmiti. Marcus a sırtını dönerek:
‘Bak Marcus şimdi anlatacaklarım senin hayatının dönüm noktası olabilir. Senin ve karınla ilgili gerçekleri öğrenme vaktin geldi sanırım’ dedi ve Marcus’un merakla söylemesini beklediğini görünce sözüne devam etti.
‘Eşin. Aslında senin sandığın gibi sıradan bir insan değildi. Olağanüstü güçleri olan 8 kişiden biriydi. Seçilmişler olarak bilinirlerdi. Adaleti sağlayan koruyuculardı fakat eşin Kate daha doğrusu Liblin bir gün sana aşık odluğunu ve seçilmişlerle artık yollarını ayırmak istediğini söyledi. Seçilmişler buna pek de olumsuz yaklaşmadı. Liblin buna sevinmişti ve onların aralarından ayrıldı. Onların aralarından ayrılmakla Liber’ in istediği şeyi yapmış oldu. Liber’in şu anda bu kadar güçlü olabilmesinin sebebi Liblin aslında. Liber seçilmişlere karşı tek başına savaşamazdı ama yalnız bir seçilmişi halledebileceğine inanıyordu ve Liblin onun için büyük hedef olmuştu. Bir gece ansızın onu yatağında kutsal hançer ile bıçaklayıp güçlerinin sahibi oldu. Liblin öldüğünde tüm güçleri ona geçmiş oldu. şimdiki hedefi ise tam olarak sensin. Yarım bıraktığı işi bitirmek istiyor. Liblinin güçlerinin bir ksımını sana verdiğini biliyor ve aç gözlü biri olarak onunda sahibi olmak istiyor.’
Marcus iyice şaşırmıştı ve Martor’a dönerek:
‘Peki sen bunca şeyi nasıl biliyorsun? Sana nasıl güvenebilirim?’ diye sordu. Martor biraz durdu ve yüzünü Marcus’a döndü ve ona doğru yaklaştı. Kolunu sıvazladı ve:
‘Bu işareti biliyor musun?’ dedi. İşareti gören Marcus:
‘Kate’ in kolundaki…’
‘Evet aynı isaret. Ã?ünkü bende bir seçilmişim. Liber sadece Liblin i değil sırayla tüm seçilmişleri devirdi. Yedimizde hayattayız ama hiçbirimizin güçleri yok artık. Liber hepmizin güçlerini birer birer aldı. Fakat bizi öldürmekte güçlük çektiği için bizi hapislerde tuttu. şimdi hapisten kaçtık ve Dünya’nın dört bir yanına dağildık. Büyük savaş için müttefikleri bir araya topluyoruz.’
Marcus’un şaşkınlığı gitgide artıyordu. Kate in ölümünden sonra birçok yaratık avlamış ve mesleğini bu yönde değiştirmişti. Anlatılanları dikkatlice dinliyor Martor’a olan güveni gitgide artıyordu.
‘Güçlerimizi geri kazanmamızın tek yolu sensin Marcus. Eğer Liberin elinde bulundurduğu kutsal hançeri alabilir ve onun kalbine saplayabilirsen hepimizin güçleri geri gelecektir.’
Marcus’un heyecanı artmıştı ama belli etmemeye çalışıyordu. Liber’e karşı olan düşmanlığı gittikçe artıyor ve içindeki nefreti körüklüyordu. Bir müddet duraksadıktan sonra Martor’a baktı ve:
‘Ölümüm pahasına olsa dahi o lanet herifi öldüreceğim. Size gelince güçlerinizi kazanmanız Dünya için şart. Bu yüzden mantıklı bir plan yaparak hareket etmeliyiz’
Martor Marcus’u ikna ettiğine sevinmişti ama bunu Marcus’a beli etmeden:
‘Tek ümidimiz sensin. Ama bir problemimiz var. Senin sahip olduğun güçleri kullanmayı öğrenmen lazım. Bu o kadar zor değil ama bunu sana öğretebilecek tek kişi var. O da Liber’in en ünlü hapishanelerinde hapis edilmiş durumda. İlk olarak işe güçlerini kullanabilmekten başlamalıyız. Bunun içinde gidip Büyücü Leomer’i kurtarman lazım.’ Dedi.
Marcus’un kafası artık allak bullak olmuştu. Dünya’nın geleceğinin onun ellerinde olması ona ağır geliyordu. Bu yükü kaldırabilirmiydi bilemiyordu ama bildiği tek şey vardı. Eşini öldüren biri o yaşarken yaşamamalıydı. Bunu ne pahasına olursa olsun yapmaya hazırdı. Martor derin düşünceler içine dalmıştı. Uzun beyaz saçlarını eliyle geriye doğru attı. Genç görünümlü olmasına rağmen yüzyıllardır yaşıyordu.
Marcus’a baktı ve onun bişey demesine izin vermeden:
‘Bugünlük bu kadar yeterli. Dinlenmelisin.’ Dedi . Eliyle yaratıklara bir işaret yaptı ve:
‘Marcus’a odasını gösterin’ dedi. Yaratıklarda ‘Emredersiniz’ diyebildi. Kırmızı gözleri eski haline ancak dönen yaratıklar Marcus’a baktı ve onun yürümesini beklercesine iki yanına geçtiler. Marcus odasına kadar bir şey söylemek istemese de bir yaratık avcısı olarak gördüğü ilk konusan yaratıklara :
‘Siz tam olarak nesiniz?’ diyebildi. Konusan bir yaratıka bunu dedikten sonra sanki ayıp bir şey yapmış gibi hissetti kendini. Yaratıklardan biri Marcus’a dönerek biz seçilmişlerin koruyucularıyız. Hayatımız boyunca onları korumakla yükümlüyüzdür. Yaratık sustu ve yoluna sessizce devam etti. Marcus’un odasına girmesini beklediler. Marcus odasına girdikten sonra birkaç dakika daha orda durdular ve gerisin geriye geldikleri yöne doğru gittiler. Marcus kapının arkasından onları dinlemiş ve gitmelerini beklemişti. Günün bütün yorgunluğunu ancak hissedebilen Marcus gümüş kaplama silahını çıkardı ve yatağın kenarına koydu. Günün yorgunluğu ile hemen uykuya daldı. Bu Marcus’un belki son rahat uykusuydu. Artık savaş başlamıştı……….