Kötülük

Post a reply

Confirmation code
Enter the code exactly as it appears. All letters are case insensitive.
Smilies
:D :) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:

BBCode is ON
[img] is ON
[url] is ON
Smilies are ON

Topic review
   

If you wish to attach one or more files enter the details below.

Maximum filesize per attachment: 256 KiB.

Expand view Topic review: Kötülük

by Lupus Nigra » Sat Jan 06, 2007 1:50 am

Sonunda başarmıştı. Lady Karael diyordu mahiyeti ona. ‘Ne kadar münasip bir lakap’ diye düşündü favori teğmeni ile paylaştığı yatakta tavana bakarak. Bane’in, Kara El’in bir seçilmişi olarak bundan daha onurlu bir lakap düşünemiyordu. ‘Bu kale ve içindeki her şey benim’ diye geçirdi içinden. Bir kutsama ve teşekkür işareti gibi siyah çarşafları yumruğunda sıktı.

Buraya kadar gelmek inanılmaz bir başarıydı. Doğru bağlantıları ve güç merkezlerini toplaması ne kadar da uzun sürmüştü. Zhentil kalesinde geçirdiği o korkunç günleri hatırladı bir an. Fahişe olarak geçirdiği o yıllarda odasına giren insanları düşündü. Bir gün o genç fahişenin bir Savaş Ladysi, hem de yüce Kara El’in bir seçilmişi olacağı akıllarına gelir miydi acaba. Yaşamak için gereken her şeyi yapan o çelimsiz kızın emri altında yüzlerce adam ve takdire şayan büyü gücüyle diyarlara korku salacağı hiçbirinin aklına gelmezdi herhalde. Gelse farklı davranırlardı.

Aslında bir bakıma Karanehir denilen o Cyric rahibesine teşekkür etmeliydi. Eğer onun adamları köyünü basmasaydı şimdi onun yatağında onun eski kalesinde böyle bir güce hâkim olarak yaşayamazdı. Nasıl da hırsla hayata sarılmıştı. Hayatta kalmasının tüm o korkunç seneleri canlı atlatmasını sağlayan içindeki intikam ateşinden başka bir şey değildi çünkü. Zhentil Kalesi’nin karanlık hücrelerinde ihanetten yargılanmayı beklerken ne kadar yaşlı ve güçsüz gözüküyordu o “savaş leydisi.” Bu düşünce yüzünde koca bir gülümsemeye sebep oldu.

Ve bir de Agunos vardı tabi… Tek gözlü subay… Onu da asla unutmamıştı Aileria. Bane’in bahşettiği güç ile kendi siyah zırh eldivenleriyle gırtlaklamıştı yaşlı savaşçıyı. Nasıl da güzel bir his ti… Nasıl da yüce efendisine münasip bir ölümdü.

Zhentil Kalesi’nin arka sokaklarında çok şey öğrenmişti. Çok şey duymuştu. Cyric ile Bane’in ezeli düşmanlar olmaları gibi küçük şeyler. Zhentil Kalesi’ni yönetenler gibi ufak eyler ve bir insanı öldürmenin yöntemleri. Gece sessizce ilerleyip bıçağı doğru noktaya saplamak, gölgelerle bir olmak, insanlara sözlerinle yön vermek bunlar Zhentil denilen dehşetler ve mucizeler okulunun bahşettiği ufak hediyelerdi. Karşılığında ise fazla bir şey istemiyordu bu okul. Eski sürekli müşterileri ona bilgi ve gücün kapılarını açarken bir bir arkasında düşüyordu o geçerken.

En sonunda hayatta kalmasının esas nedeniyle karşılaştığında kadının karşısındakinin kim olduğundan en ufak bir fikri bile yoktu. Ona şöyle tanıtmıştı kendini “Teresis’li Aileria… hizmetinizdeyim” demişti. Kadın “Teresis’mi hiç duymadım ne tarafta kalıyor?” diye sormuştu. Bir gece yok ettiği küçücük köyden bir haber. “Zhentil’in doğusunda diye yalan söylemişti Aileria kadına gülümserken.” Kadının onun bir Bane rahibesi olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu.

Ã?rümcek ağı gibi örmüştü komplolardan oluşan ağını. Kadın son ana kadar en ufak bir şüphe bile duymamıştı. Ta ki Fzoul Chembryl, tüm Zhentrim’in mutlak efendisi onu yani bir Cyric rahibesini çağırana kadar. Fzoul, tanrıları arasındaki çatışmayı mahkemeye taşımayacağını söylerken Aileria içinden kahkahalar atıyordu. Ve Fzoul bu imansızın gerçek yüzünü tüm Zhentilar’lara gösterdiği için teşekkür eder onun görev yaptığı kaleyi ve hükmettiği toprakları Aileria’ya verirken Karael sadece bu göreve layık olmadığını ama Fzoul, Lord Kara El’in en yüce seçilmişi bu görevi ona layık gördüyse kabul edeceğini söylerken zafer çığlıkları atıyordu.

Hücresinde eski savaş leydisini ziyaret ettiğinde ona nereden geldiğini söyledi. Kadın zincirlere vurulmuş eli ayağı ve ağzı bağlıydı ama anlamıştı… hatırlamıştı…

Sonra emrine ve yönetimine verilmiş kalesine gitti. Burada Karanehir’in eski subayları onu ve emirlerini bekliyordu. Bazılarını birden hatırladı. Hele aralarından biri vardı ki… Okçu… o okçu Teos’un boynuna oku yollayan o sıska adam. Onca yıl boyunca onun yüzünü hatırlayamamıştı. O günü kafasında tekrar tekrar canlandırırken o adamın yüzünü bir türlü hatırlayamıyordu. Ama orda tüm subaylar karşısındayken bir anda onu fark etti.

Adam hala aşağıda zindanlardaydı. Onu öldürmeye kıyamıyordu doğrusu. Başına güvendiği gardiyanları koyuyordu sürekli. Sanki bu hücrenin başını tutmak Hanımefendilerinin kapısını tutmak kadar onurlu bir görevmiş gibi konuşuyordu. Hayır o adamı öldürmeyecekti. Onu özel olarak saklıyor. Gerektiğinde iyileştirmek için işkenceler sırasında yanında fazladan iyileştirme büyüleri getiriyor. Adama sadece kendinin dokunmasına izin veriyordu. Yiyecekleri bile zehirli olabilir diye önce zindan bekçisine denettiriyordu.

O adam yaşayacaktı. Leydi Karael yaşadığı sürece yaşayacaktı.

Kara kadifeden çarşafları soğuk gece havasından korunmak için beline sararak kalktı yataktan. O kalkarken yatak arkadaşı biraz kımıldandı. Ah! Ona hayrandı Aileria. Verdiği her görevi sorgusuz ve başarıyla halletmesine, komutası altındakilerin saygısını kazanabilmesine, cesaretine hayrandı. Ve tabi yataktaki becerilerine de. Daha bu sabah bir görevden dönmüştü. Bir kasabayı vergiye bağlamakla görevlendirilmişti ancak kasabada direnişle karşılaşmıştı.

O da verilen emirler doğrultusunda kasabayı haritadan silmişti. Kimsenin adını bile bilmediği ufacık bir yerleşimdi zaten. İnanılmaz olanı ise çatışma sırasında kimseyi kaybetmemiş olmasıydı.

‘Bak anne’ dedi içinden çalışma masasının üzerinde kağıtları ararken ‘söylediğin pekte doğru çıkmadı değil mi? Kötülük sadece kötülük doğurur demiştin değil mi? Bak bana kötülüğe kalbimi açtım ve bana güç getirdi.’

Sonunda aradığı kâğıdı buldu. Savaş raporunun yazılı olduğu kâğıdı eline aldı ve okumaya başladı. Kayıp asker çatışmadan sonra ganimet toplama sırasında kaybolmuştu. Arkadaşları onun bir eve girdiğini görmüşlerdi en son ama sonra onlar evden çıkarken o kalmıştı.

Adamı arama zahmetine girmemişlerdi bu da yatak arkadaşının emriydi. Zaten değersiz bir yarı orktu onu kimse özlemeyecekti.

Kötülük

by Lupus Nigra » Sat Jan 06, 2007 1:49 am

Kötülük Ancak Kötülük Doğurur

Sınır Ormanı’nın hemen kıyısında Tesh Nehrinin, yanında sessizce aktığı küçük, güzel bir kasabaydı onlarınki. Belki haritalarda bile bulamazdınız bu kasabayı ama Aileria’nın tüm dünyası kasaba ve hemen yanındaki ormanın küçücük bir bölümünden oluşuyordu.

On altıncı yaş günü çok yakındı. Mirtul’un on birinde doğmuştu. Bakire’nin Yılı’nda tam on altısına basacağını hesaplamıştı köylerine uğrayan ozan ve takvimlere işaretlemişti o günü Aileria. Her yıl köylerine uğrayan ozanlara “Bakire’nin Yılın’a ne kadar var” diye sorardı. Ã?ünkü on altıncı yaş evlenme yaşı diye kabul edilmişti köylerinde. Ablası on altısında evlenmişti. Erac’ın kızı da on altsında evlenmişti ve düşün çok güzeldi.

“On altı” diye fısıldadı çırıl çıplak yattığı yerden tepesinde yükselen ağaçlara doğru. Yanında uzanan Teos’a çevirdi başını. Teos da ona döndü. Yüzünde küçücük bir gülümsemeyle baktı ona. Tanrılar adına ne kadar da yakışıklı görünüyordu. Sanki birbirleri için yaratılmışlardı. Kızıl saçları kendisininkiyle aynı renkteydi ve yattıkları yerde birbirlerine karışıyorlardı. Köydeki kızların yarısı ona âşıktı ama o, Aileria’yı seçmişti hepsinin arasından

“Ne oldu?” diye sorudu masumca Aileria’ya. “Hiç” diye cevap verdi kız. “Sadece on altıma basıyorum biliyorsun.” Teos’un masum yüzündeki gülümseme sırıtışa dönüşürken Aileria’nın ne demek istediğini anlar gibi görünüyordu. “Sana ne hediye hazırladığımı merak ediyorsan kusura bakma ama bu bir sürpriz” dedi tüm saflığıyla. Anlaşılan anlamamıştı ki kız üzerlerindeki battaniyeyi çekip sırtını döndüğünde epey şaşırdı. “Ne oldu? Ne söyledim gene? Sadece hediyeni doğum gününde vermek istiyordum. Eğer şimdi vermemi istersen ben bir koşu gidip…” kız ona dönüp “Hayır o değil.” İki damla yaş gözlerinden utançla kızarmış yanaklarına akıyordu. “Ben… şeyi düşünüyordum. Biliyorsun işte… Babam etrafta dolanıp çok güzel bir kız olduğumu çok iyi yetiştirildiğimi söyleyip duruyor ve annem de çok güzel bir gelin olacağımı ve evlenme yaşımın geldiğini Tesh’in karşısından Ilger’in oğlunun ne kadar yakışıklı olduğunu ve…” Teos parmağını kızın dudaklarına koyarak onu susturdu sessizce ve gözlerinin içine bakarak kısık sesle “seni seviyorum Aileria. Seninle evlenmeyi tabiî ki isterim” dedi ve kızın içini yakan o gülümseyişiyle ekledi. “Aslında… Doğum gününde teklif edecektim.”

Bir anda genç kızın içini bir sıcaklık kapladı ve dayanamayıp yerinde doğruldu. Gözyaşlarının arasında gülümseyerek “gerçekten mi? Gerçekten benimle evlenecek misin?” Teos da doğruldu ve kızın dudaklarını kendininkilere yapıştırdı. Uzun uzun öptü onu sonra yanaklarındaki gözyaşlarını elleriyle temizleyerek “tabi ki seninle evleneceğim. Sen, diyarların gördüğü en güzel gelin ve benim eşim olacaksın. Her gece bunun hayaliyle uykuya daldım. Ne sanıyordun seninle sadece gönül eğlendirdiğimi mi? Tanrılar şahidim olsun senden başkasını düşünemiyorum. Hayır dediğini düşündükçe kalbime sancılar giriyordu. ” Kızı tekrar öptü sonra kollarının arasına alarak “Tanrılar şahidim olun ki Aileria’yı seviyorum” dedi on yedi yaşının tüm ciddiyetiyle.

Teos’un boynunda ağlıyordu Aileria ama bu seferkiler mutluluk gözyaşlarıydı. Teos da ağlıyordu. Birbirlerine sarılarak öylece kaldılar hava kararana kadar. Selune, ağaçlar arasından genç âşıkların çıplak bedenlerini gümüş ışığı ile aydınlatırken onlar birbirlerinin kollarında gelecek ile ilgili hayaller kuruyorlardı. Yıl vadi takvimi ile 1361 idi aylardan Mirtul’du ve Selune her ne kadar genç âşıklara gülümsese de şansın Hanımı Tymora onlar için ağlıyordu.


***


Hava karardıktan sonra Aileria eve koşarak daldı ve neredeyse küçük kız kardeşine toslayacaktı. “Nerde kaldın annem meraktan çıldıracaktı” dedi Nikea elinde hiç bırakmadığı bez bebeği ile. Annesi mutfakta tencereyi karıştırırken başını çevirip baktı. Yüzünde kızgın ama rahatlamış bir ifade vardı. “Nerde kaldın Ail. Baban gelmeden yetiştiğin için şanslısın yok çok kızardı” dedi “buraya gel de şu tabakları al hadi. Bu saate kadar nerdeydin söyle bakalım.” Aileria tabakları annesinin elinden alıp yemek masasına götürürken “ Nefili ile ormanda mantar topluyorduk. Konuşurken vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım, özür dilerim, bir daha olmayacak” diye sıraladı önceden hazırladığı konuşmasını. Nikea, yüzünü oyuncağının arkasına gizleyip kıkırdayarak, kısık sesle “Teos ile öpüşüyordun değil mi? Ail, Teos’u seviyor… Ail, Teos’u…” Kaşlarını çatarak tabağı havaya kaldıran Aileria sinirle kardeşine baktı “sus yoksa bunu geçiririm kafana.” Ama ufaklığın korkmuş gibi bir hali yoktu. “Hayır, geçiremezsin. Yoksa anneme ormanda Teos ile öpüştüğünü söylerim.”

Aileria sinirden tavana vurmuş bir halde Nikea’nın üstüne yürüyordu “bana bak bücür…” diye bağırırken annesi olaya müdahale etti. “Ail, kızı rahat bırak gel bakim buraya. Ben sana her zaman ne diyorum?” Annesinin sürekli tekrarladığı sözleri gözlerini devirerek ezberden tekrarlarken annesi de ona eşlik ediyordu. “şiddet ancak şiddeti, kötülük ancak kötülüğü doğurur… Biliyorum anne zaten ona vurmayacaktım ama bazen şu küçük sıçanı alıp evire çevire…” “Yeter!” diye çıkıştı annesi otoriter ve sert bir ses tonuyla. Bu tonda konuştuğunda babasının bile sesi kesilirdi. “şimdi gidin elinizi yıkarın az sonra babanız gelecek.”

Babaları da gelip masaya oturduktan sonra sessizce yemeklerini yemeye başladılar. Helderuth, katı bir babaydı ama kızlarına bir fiske dahi vurmamıştı bu güne kadar. Tarlada çalışmaktan teni kapkaraydı. Elleri nasırlı ve kocamandı. Köydeki en uzun boylu ve iri adamdı. Aile mirası kızıl saçlar Ailera’ya ondan geçmişti. Bir an genç kız ‘acaba Teos ile çocuklarımız da kızıl saçlı mı olacak?’ diye düşündü ve gülümsedi. Ama başını çevirip Nikea’ya baktığında gözleri fal taşı açılıverdi. Nikea oyuncak bebeğini almış dudaklarını Teos Teos diye oynatarak bebeğin öpüyordu. “Seni küçük sıçan… Ben sana gösteririm” diye sessizce söylendi Ail.

Yemekten sonra âdeti olduğu üzere babaları oturma odasında piposunu tüttürüyor anneleri de karşısında örgü örüyordu. Nikea, şöminenin başında bebeğiyle oynuyordu. ‘Her şey yakında değişecek’ diye düşünüyordu camdan yıldızlara bakarken genç kız. Tanrılar bile bundan daha haklı olamazdı.

Ailesine Teos’u sevdiğini söyleyecekti. Biraz cesaretini toplarsa annesine açacaktı durumu ama… Bakışlarını biraz aşağıya indirdiğinde bir şey gördüğünü sandı genç kız. Biraz daha dikkatli baktığında artık emindi yerinde hafifçe doğrularak odaklandı. Köye yaklaşan birileri vardı. Kalabalık bir gruptular. Bayırdan aşağıya ellerinde meşalelerle hızla ilerliyorlardı. “Baba!” Diye bağırdı Ail. “Birileri geliyor.”

Helderuth, koca gövdesini ayağa kaldırarak camdan dışarı, yola baktı. Kaşları Aileria’nın daha önce görmediği kadar çatılmıştı. “İçerde kalın” dedi çok sert bir tonla ve yıllardır bir kere bile yerinden kaldırılmamış olan şöminenin üzerindeki kılıcı alarak dışarı çıktı.

İnsanlar evlerinden dışarı çıkarken meşaleliler yaklaşıyordu. Bazı köy sakinleri ellerinde tırmıklar, yabalar ve oraklarla köyün girişinde toplanmaya başlamıştı. Teos da oradaydı. Elinde kocaman bir sopa vardı.

Atlıydılar ve çok kalabalıktılar. Hepsi siyah giyinmişlerdi. En öndeki atlıyı görünce Ail yerinde zıpladı. Adam tek gözü bir bantla kapalı yüzünün o tarafında kocaman bir yara olan kâbuslardan fırlamış bir tipti. Atlı bir şeyler söyledi ama genç kız duyamıyordu. Duyabilmek için kapıdan çıkıp annesinin yanına gitti. Ã?ıkarken küçük kardeşine “İçeride kal” diye seslendi babasının ki gibi bir tonla.

“Ben, Siyah Güneşin Seçilmişi, Yüce Savaş Leydisi, Zenthil Kalesi’nin efendilerinden Ayaleni Siyahnehir’in Teğmeni Argunos Terric. Kara Güneş’in inayeti ve Leydimin bana verdiği yetkiyle bu kasabayı Zenthil Kalesi’ne bağlıyorum. Bundan sonra Leydi Siyahnehir’e vergi vereceksiniz ve biz de şu andan itibaren sizin vergi memurlarınız.” Bu söz üzerine siyah zırhlar içindeki savaşçılardan bir kıkırdama duyuldu. Sözlerine devam etti “Yüce Leydi’mizin emirleri doğrultusunda bu köy sakinleri ellerindeki altın gümüş ve bakırın…”

Helderuth daha fazla dayanamadı. “Biz kimsenin efendiliğini kabul etmedik.” diye patladı. Tek gözlü adam sakince Helderuth’a döndü “Sizin düşüncelerinizi sormadık zaten burası artık Zenthil Kalesi’nin topraklarıdır. şu andan itibaren Leydi’nin sözleri sizin için emirdir.” Aileria’nın sevgili Teos’u elinde sopayla öne atıldı babasının onu tutma çabalarına rağmen “seni köpek. Sen kim olduğunu sanıyorsun. Gel buraya da kim kimin efendisi…” sözleri gırtlağına giren bir ok ile kanlı bir hırıldamaya dönüşürken babasının kollarına yığıldı.

Kalabalıktan iki çığlık yükselmişti. Biri Teos’un annesinden diğeri ise Aileria’dan çıkmıştı. Bir anda ortalık karıştı. Helderuth dev gibi elleriyle annesini ve kızını eve doğru ittirirken diğer yandan bağırıyordu “Kızları içeri sok Natal. Kapıyı arkadan sürgüleyin.” Ail, çığlıklar atarak sevgili Teos’una koşmaya çalışırken babası onu belinden tutarak annesine doğru fırlattı. Ona ve ailesine dev gövdesiyle siper olurken içeri girdiler. Aileria’nın dizleri boşalmıştı sanki. Düşünemiyordu bile.

Annesi onu ve küçük kardeşini sürükleyerek yemek masasının altındaki kapağı açtı ve kilere soktu. İki kızını da bağrına basıyor bir yandan da elleriyle kızlarının kulaklarını tıkamaya çalışıyordu. Dışarıdan bağrışlar ve savaş çığlıkları yükselirken buna insanların acı çığlıkları ve feryatlar eşlik ediyordu.. Sesler biraz uzaklaşmaya başlamıştı ki bir anda sert bir çarpma sesi duyuldu. Anne ve kızlar bir anda korku ile zıpladılar. Biri evin kapısına sertçe vurmuştu. İki üç vuruştan sonra eski ahşap kapının parçalanma sesi duyuldu.

Yukarıdan ayak sesleri gelmeye başladı ve ayak sesleriyle birlikte başlarının üzerindeki tahta tavandan tozlar yağıyordu. Tahtaların arasından giren ışık ayak sesleriyle kesiliyordu. İki üç kişi olmalıydılar. Eşyaları yerlere atıyor tabak çanağı kırıyorlar evi yağmalıyorlardı. Kendi aralarında konuşuyor bir şeyleri işaret ederek Aileria’nın anlamadığı bir dilde espriler yapıp kahkaha atıyorlardı. En sonunda değerli bir şey kalmadığına kanaat getirip kapıya doğru yürümeye başladılar.

Giderlerken bir sandalye devrildi. Ses aniden patlamıştı ve ürken Nikea ufak bir inleme koyuverdi. Bir anda en arkadaki adam çıkmaktan vazgeçti. Bir süre hareketsiz durdu. Geri döndü ve odanın içinde yürümeye başladı. Nikea, annesine daha da sıkı sarıldı. Aileria ise durumun farkında bile değildi. Natal çocuklarını korurcasına kollarını daha da sıkı sardı.

Yağmacı tam üzerlerinden geçerken gölgesi tahtaların arasından kızların ve annelerinin üzerine düşüyordu. Yürüyüp odanın içlerine doğru giderken her bir ayak sesi ile Nikea yerinden sıçrıyordu. Bir süre orada kaldı adam sonra kapıya doğru yürümeye başladı. Anlaşılan kapağı fark etmemişti. Natal adam evden çıkarken derin bir nefes aldı ve titreyerek geri verdi.

Bir anda kilerin kapağı açıldı ve iğrenç bir kafa içeriye uzandı. “Bak hele sen buradakilere… Kızlar parti veriyo ben niye yok?” dedi. Adamın sapsarı iğrenç bir yüzü vardı. Yamuk yumuk sarı dişleri bazı yerlerde ağzından dışarı çıkmıştı. Yüzünde iğrenç bir gülümsene elinde kısa bir kılıçla kısa merdivenden aşağıya inmeye başladığında Nikea, çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Ã?ığlıklara pis dişlerini daha da gösterecek bir sırıtışla karşılık veren yağmacı kızların tam önünde durdu.

Goblin kırması olduğu belli olan haydut elindeki kılıcının ucu ile Aileria’nın saçlarını yüzünü görmek için aralamaya başladı. Natal kızını uzağa kaçırmaya çalışırken yaratıktan tıslama gibi bir ses yükseldi. “Hm… Kızlar pekte güzelmiş.” Yüzünde şehvetin oluşturduğu bir gülümseme vardı. Sarı siğilli ellerinin biriyle Ail’in kolunu kavrayıp çekmek istedi. Tam o anda Natal dayanamayıp yaratığın üzerine vahşice atladı. Annesi haydudun suratını tırmalamaya çalışır, çığlıklar arasında tükürükler saçarken Ailaria ancak başını kaldırıp annesine bakabilmişti. Natal, anneliğin verdiği tüm güçle yaratığın kulağını çekiyor bir yandan da boynunu tırmalıyordu. Genç kız annesinin sırtına dikmişti gözlerini.

Sonra gözleri annesinin sırtında beliren kanlı çelik parçasına ilişti. Goblin soyu, bu şiddetli ama etkisiz saldırıdan sıkılmış olacak ki kılıcını kadının karnına kabzasına kadar sokmuştu. Annesinin cansız bendeni yere düşerken hala kızlarına bakıyordu. Nikea, annesine doğru çığlık atarak ilerlerken yağmacı da Aileria’ya doğru ilerliyordu. Yoluna çıkan küçük kıza elinin tersiyle vurdu ama tok bir ses duyulmuştu bu darbeden. Küçük kız bir anda yana yığıldı. Goblin ilerlemesini durdurup kıza baktığında Aileria da onun bakışlarını takip etti. Küçük kardeşi yerde yatıyordu ve başından toprak zemine kan sızıyordu. Haydudun silahın kabzasında kan vardı.

“Hay aptal kız. Pazarda iyi paraydı.” Bunu çok sakin söylemişti. “Sonra Ail’e döndü ve “olsun… en azından bi tane daha var. Sen de çırpınıp ölme sakın. Yoksa Gulth’a bu evden para yok.” Diye ekleyip genç kızın üzerine yürüdü. Onu kolundan tutup kaldıracakken birden vazgeçti ve yüzünü tekrar araladı. “Sen güzel… Belki sen bana kalmalı… “ Yüzünde yine o şehvetli ifade vardı. Dilini dudaklarında gezdirip yağlı elleriyle Aileria’nın etağinin altına uzanmaya başladı. Aileria, yaratığın pis nefesini ve ter kokusunu üzerinde bir ağırlık olarak hissetti ve o anda kendine geldi biraz.

Tam karşısında ona şehvetle bakan elleriyle onu yoklayan yaratığın sarı gözlerini gördü ve çırpınmaya başladı. Ã?nceleri elleriyle haydudun ellerini engellemeye çalışıyordu. Sonra diziyle üzerine çullanmaya çalışan yaratığı ittirmeye çalıştı. En sonunda tekmeler atmaya başlamıştı. Tırnaklarından biri goblin soyunun gözüne gelince goblin bir çığlık atıp anlamsız sözler söylemeye başladı ve biraz geriledi.

Ailera, bunu fırsat bilip yaratığın kasıklarına sert bir tekme yerleştirdi. Yaratık anlaşılmaz sözler ve viyaklamalarla tek eli gözlerinde tek eli kılıcıyla havayı keserek ve kılıcın üzerinde kalan annesinin kanını genç kızın yüzüne sıçratarak gerilemeye devam etti. Yaratığın iki büklüm olmaya başlayıp kılıcını savurmadığını gördüğünde genç kız duvara yaslandı. Tam elinin altında sert bir şey hissetti ve onu çekip aldı.

Büyükçe bir taştı bu. Yaratık gözlerini ve kasıklarını tutuyordu. Aileria, oturduğu yerden kalktı ve tüm cesaretini kullanarak taşı gobline fırlattı. Taş tok bir ses çıkartarak yere düştü. Goblin tiz bir acı çığlığı atıp arkasını döndü ve kiler kapağına doğru ilerlemeye başladı. Helderuth’un ortanca kızı bir an yaratığı kaçırdı diye sevinecekti sonra aklına dışarıdaki azılı haydutlar geldi. Yerdeki taşı tekrar eline aldı. Yaratık neredeyse merdivenden çıkmıştı. Goblini bacağından tutup çekince yaratık dengesini kaybetti ve yüz üstü merdivene düşüp çenesiyle basamaklardan birini kırdı. Kendi kılıcı kulağını parçalarken sırt üstü dönmeye çalıştı. Başını kaldırıp tek gözüyle baktığında tepesinde Volkyr gibi dikilmiş Aileria’yı gördü.

Kılıcını karnı açıkta olan kıza saplamaya karar verdi. Ama Kılıç basamakların arasına sıkışmıştı. Taş başına inerken gözleri kocaman açıldı. Aileria, göğsünden hırıltılar çıkararak taşı tekrar kaldırdı ve tekrar indirdi. İkinci vuruşunda goblin hareketsiz kalmıştı ama o tekrar kaldırdı. Vurdu tekrar vurdu tekrar ve tekrar. Yaratığın kemikleri görünürken Helderuth’un kızı vurmaya devam etti. Ta ki ellerine gri pembe cıvık bir madde bulaşana kadar... O zaman bile bir kere daha vurdu ve madde yüzüne de sıçradı. Sonra durdu.

Taşı elinden bıraktı. Ã?ylece cesedin üzerinde dikildi. Yaptığı işi inceleyen bir zanaatkâr gibi baktı cesede.

Dışarıda seslerin kesildiğini ne zaman fark etti emin değildi. Ya da orada cesede ne kadar süre baktığını da bilmiyordu. Etrafına baktı… Annesinin cesedi yerde kendi kanında öylece yatıyordu. Gözleri hala açıktı. Kız kardeşi duvar kenarındaydı. O da öylece nefes almadan yatıyordu. Başından kan akıyordu.

“Dışarı çıkmalıyım” diye düşündü ilk önce. Ama çıkmadan bir silaha ihtiyacı vardı. Annesinin kanı ile kaplı kılıç gözüne ilişti ama ona dokunmak istemiyordu. Yaratığın belinde bir metal parıltısı fark etti. Uzanıp deri katları arasından çıkardığı şey uzun bir hançerdi. Hançeri sıkıca eline alarak kırık merdivenden yukarı tırmandı.

Dışarısı duman kokuyordu. Kapıdan çıkarken ilk baktığı yer sevgili Teos’unun düştüğü yerdi. Hemen yanında Teos’un babası ve annesi yatıyordu. Annesinin sırtında bir ok vardı. Dayanamayarak başını çevirdi ama baktığı yerde de babasının o dağ gibi cüssesini gördü. Yerde yüz üstü yatıyordu ve sırtında oklar vardı. Yaraları sadece oklarla sınırlı değildi. Başı açılmıştı bacağında derin ve uzun bir yarık vardı ama onu öldüren yaralar bunlar değildi sırtında, tam kalbinin üzerinde koca bir mızrak vardı.

Tüm tanıdıkları, bildiği, konuştuğu, selamlaştığı, sohbet ettiği herkes etrafındaydı. Herkes orda etrafında ölü yatıyordu. Evlerin bazıları alevler içindeydi. Dumanları gökyüzüne sarmallar çizerek yükseliyor ateşlerin ışıkları kan göllerinde parıltılar çıkarıyordu. Bildiği dünya bir anda yok olmuştu Aileria’nın.

Dünyası önünde ölü yatarken bütün bu katliamın başından beri yapmadığı bir şey yaptı Ail. Bacakları daha fazla onu taşıyamıyorlardı. O da ayakta durmak istemiyordu. Dizlerinin üzerine çöktü ve hıçkırmaya başladı. Hıçkırıkları feryada dönüştü. Gözyaşları sel gibi akarken başını kaldırıp gökyüzüne çığlık atmaya başladı.

Selune, çığlıklara karşılık vermeyi çok istedi. Tymora, kendine yağdırılan lanetleri duyuyordu. Ama ikisi de sessiz kaldılar.

Top