Selamlar Kıyamet Kristalleri tamamlandı. Aşağıdaki linklerde bütün bölümleri bulabilirsiniz. Yorumlarınızı bekliyorum...
http://rapidshare.de/files/15196588/Roxanne-KK.pdf.html
Aşağıdaki link bazen çalışmayabilir.
http://n.domaindlx.com/Buzmavisi/Roxanne-KK.pdf
Eğer pdf'yi açamazsanız aşağıdaki linkte açabilecek çok iyi küçük bir program var.
http://www.foxitsoftware.com/foxitreade ... reader.zip
1.KISIM
Zaman Yolcusu
Birinci
Gecenin bir yarısında uyandı Roxanne Rivers. Artık eskisi gibi genç değildi. Arada sırada gece nöbetleri geliyordu üzerine. Böyle zamanlarda ne yapacağını iyi biliyordu. Fakat şu an onlardan biri değildi. Gök gürlemesine uyanmıştı çünkü.
Karanlık yatak odasında doğruldu. Annesinin sesini duyduğunu sanmıştı. Saate dönüp bakınca sabahın biri olduğunu gördü. Zaten uyanıp ilaçlarını alması gerekiyordu. Aslında ihtiyacı olduğundan da değildi. Doktorların ısrarı yüzünden kendini zorunlu hissediyordu.
Roxanne hayatının büyük bir bölümünü yalnız yaşayarak ve sevdiği insanların ölümlerini izlemek zorunda kalarak geçirmişti. Tam yüz yirmi bir yaşındaydı. Nedense doğru düzgün yaşlanmıyordu. Yani şimdiye kadar doktora gitmeye hiç ihtiyacı olmamıştı. Bundan sonra da olacağını düşünmüyordu zaten. şu an kullandığı ilaçlar ise sadece vitaminlerdi, yani gereksizlerdi ona göre.
Her gece kan ter içinde uyanıp annesinin sesini duyduğunu sanıyordu. Ama hayal gördüğünü biliyordu. Zira annesi gitmişti. Bir anda buharlaşıp uçmuşçasına ortadan kaybolmuştu, hem de Roxanne daha henüz on yaşındayken. Gerçekte neler olduğunu hiçbir zaman öğrenememişti. Başka kimsesi yoktu ve annesinin onu bu hayatta yapayalnız bırakıp gideceğine inanmak istememişti. Babasını hiç tanıyamamıştı zaten.
Belki de kaderdi bilinmez, ama bu olaydan sonra Roxanne daha önce hiç tanımadığı amcasıyla karşılaşmıştı. Zengin amcası, ölünce ona çok yüklü bir servet bırakmıştı: Malikâneler, fabrikalar"
Roxanne hayatını sevdiği adamla da birleştirmişti, amcası ölmeden bir süre önce. Micheal Rivers denen yatırımcı, amcasının ortağının oğluydu, fakat Roxanne ona ilk görüşte âşık olmuştu. Bir erkek evladı doğurmuş, ona hiç görmediği ve tanımadığı babasının ismini vermişti: Raine"
Bütün bunların hepsi geçmişte kalmıştı artık. Ã?ünkü Roxanne bütün sevdiklerini kaybetmişti. Nasıl olduysa, kocasının ve oğlunun teker teker yaşlanmalarını izlemişti; onları kaybettikten sonra bile yaşamaya devam etti. Sanki yaşam ondan gençliğini zorla alıyor gibiydi.
Doktorlar bunun mucize olduğuna inanıyorlardı. Özellikle üniversiteden eski dostu Profesör Gale, sırf Roxanne hakkında bir araştırma yapmış, onun neden hiç hastalanmadığını öğrenememişti. Daha sonra ailesini de araştırmaya çalıştı; ancak babasının gerçekte nerede olduğunu ve annesinin neden kaybolduğunu hiçbir zaman ortaya çıkaramadı.
Amcası bile onlara ne olduğundan habersizdi. Fakat babası hakkında hikâyeler anlatmayı severdi.
Roxanne, oturduğu malikânede üçüncü kez değişen kâhyası ve bahçıvanı ile kalıyordu. Eski çalışanlarının hepsi aynı ailesindeki diğer insanlar gibi yaşlanarak bu dünyadan göçmüşlerdi. Artık o da diğerleri gibi ölümü bekliyordu. Ama bitmek bilmeden derinleşen bu arzuyu doldurmak her geçen gün daha da zorlaşıyor gibiydi. Yaşı ilerledikçe ölümün daha kolayca yaklaştığını düşünen diğer insanlardan değildi. Ona her şey(buna ölüm de dâhil) çabucak uzaklaşıyor gibi görünüyordu.
Koyu yeşil pastel renkli halısının üzerine ayaklarını basarak, ışığı açmadan yatağın etrafından dolaştı. Bu eski püskü eşyalarını severdi Roxanne. Amcası miras bırakırken bir tek bunu şart koşmuştu zaten: Bu odadaki hiçbir eşyayı yerinden oynatmayacaktı.
Eski kahverengi büyük bir elbise dolabı, bir yatak, köşede bir sallanan sandalye ve üzerinde çekmeceleri olan bir sandık"
Bir sürü çizginin bulunduğu yaşlı yüzüne dolap kapağının üstündeki aynadan bir göz gezdirdi. Ela renkli gözleri ışıldadı. Ağarmış uzun saçları hâlâ güzelliğini yitirmemiş, zarif ve hüzünlü çizgilerle dolu yüz hatları da buna eşlik ediyordu.
"Nice yıllara!" dedi aynaya göz kırparak.
Boğazının kuruduğunu anladığı için aşağıya inmeye karar verdi. Sahanlıktaki sarımsı ışığın yardımıyla kapıya doğru rahatça yürüdü. Roxanne gözleri açısından da hiçbir zaman şikâyetçi olmamıştı. Yüz yirmi bir yaşında ve dünyanın en sağlıklı insanıydı.
Gençliğinde nasıl olduğunu hatırlayarak merdivenlerden aşağıya yavaş yavaş indi. Çok güzeldi Roxanne. Onu gören herkes, dönüp bir kez daha bakmak isterdi. İster erkek ister kadın olsun.
Ã?evresindeki kadınlar kadar arzulu olmamasına rağmen, her zaman istediğini elde etmişti; kendi gerçek yalnızlığını gidermek bunun dışındaydı. Annesi birlikte yaşadıkları köyden kaybolduğundan beri kendini her zaman böyle hissetmişti. Hakikaten yapayalnızdı. Etrafında sevdikleri olsa bile bu duygu, bedenini saran bir sancı, tedavisi bile olmayan bir iltihap gibi yaşamı boyunca ona acı vermişti.
Annesini hayal meyal hatırlıyordu. Bazen hâlâ geceleri uyurken onun sesini duyuyor gibi oluyor, bazen de bu yüzden gece nöbetleri geçiriyor ve kâbuslar görüyordu. Başka bir yere ve zamana ait küçük görüntülerdi. Roxanne bunlara hiç anlam veremiyordu.
Aşağı kata inerek kendi için özel yaptırdığı küçük mutfağa girdi. Nefesini içine çekince yüzü gülümsedi. Buradaki buğday kokusuna hayrandı. Aslında oldum olası bunu çok severdi. Ona hiç gitmediği yerleri anımsatıyordu.
Küçük bir buzdolabı ve tezgâhın üstünde, onun boyuna göre yapılmış, dolaplar bulunuyordu. Karanlığı severdi Roxanne. Işığı yakmadı. Buzdolabını açıp bir kâse yoğurt çıkardı. Onu ufak, kare masanın üstüne yerleştirdi.
Oturup yemeye başlayacakken bir şimşek daha çaktı. Sonra içinde onu sarsan tuhaf bir his kabardı. Daha önce böyle bir duygunun onu tetiklediğini hatırlamıyordu. Sanki izleniyordu. Mutfağın penceresinden dışarıya yani avluya doğru baktı. Orada kimse yok gibiydi. Olsa bile bu karanlıkta görünecek değildi ya. Bahçıvanın kulübesi hariç bir şey yoktu, zaten onun da ışıkları sönüktü.
Bir şimşek daha çaktığında heyecanla yerinden zıpladı. Bahçede bir gölge görür gibi oldu. Sonra tül perdeyi aralayıp dikkatle inceledi. Sokak lambalarından gelen ışıktan, gerçekten birinin yağmur altında çimlerin üzerinde durduğunu görebiliyordu. Ancak içeri nasıl girmişti. Malikânenin çevresi üç adam boyundaki duvarlarla çevriliydi ve alarmlıydı da.
Gölgeye bakarken başka bir şimşek daha gökyüzünde belirip kayboldu. Bu sefer kimse yoktu. Hâlbuki biraz önce gölgenin orada olduğundan emindi. Bu duruma bir anlam veremiyordu. Bir süre daha bekledi ve etrafta kimsenin olmadığını anladığında hayal gördüğünü düşündü.
Zaten buraya boşuna gelmemişti. Vitaminleri aç karna içmek istemiyordu.
Birkaç bir şey atıştırıp, mutfaktan çıktı. Sahanlığın üstündeki ampul sönmüştü. "Yine teli yandı," diye düşündü Roxanne. Yavaş yavaş ve dikkatli adımlarla merdivenden çıktı.
Odasının kapısına gelmeden önce içerde bir ışık oyunu olduğunu gördü. Bir süre öyle kalakaldı. Elleriyle göz kapaklarını ovalayıp tekrar baktı. Hakikaten de kırmızı, mavi, yeşil, sarı, mor, turuncu renkli ışıklar karmaşası yatak odasındaki halısının üstünde oynaşıyordu. Büyük bir hayret ve heyecanın karışımıyla içeriye süzüldüğünde bu ışık karmaşasının nereden yayıldığını fark etti. Büyük eski dolabın üstündeki aynadan geliyordu.
Roxanne önce hayal gördüğünü düşündü. Zihninin ona oyunlar oynadığını sanarak dikkatle çevresine göz gezdirdi. Neden sonra renkler karmaşası gözlerini aldı, ancak bu her neyse rüya değildi. İşte hemen orada karşısındaydı. Dolap kapağını kaplayan büyük boy aynasından geliyordu. O içeriye tamamen girdiğinde, duvarda asılı duran eski guguklu saat öttü ve aynadaki ışıklar bir anda durulur gibi oldu. Sadece deniz mavisi bir renk sabit kaldı.
İçinde sanki bir sıvı akıyor, ışıkla birlikte süzülüyordu. Bu görüntü zihnin alamayacağı kadar harikaydı. Roxanne şimdiye kadar gördüğü en tuhaf şeye bakarken bunun bir rüya olduğunu düşündü. Ã?yle olmalıydı, başka bir açıklaması olamazdı.
Ama içinde hiçte kötü hisler uyanmıyordu. Sanki böyle şeyler görmeye alışıktı. Neden çok fazla garip gelmiyordu ki? "Düş olduğundan eminsin, belki de bu yüzden" dedi kendi kendine.
Yavaşça ve çok ağır adımlarla aynaya yaklaştı. Mavi ışığın içinden sesler yükseldi. Dalga ve hızla esen rüzgârın sesiydi. Kayalığa vuran su ve yosun kokusu alışık olmadığı bir şey değildi, ancak bu çok güzel bir duyguydu. Roxanne aynaya daha da yaklaşarak derin derin nefesler aldı.
Yüzü gibi çizgilerle dolmuş olan elini aynanın içine doğru uzattı ve bekledi. Çok garip bir duygu bedenini alt üst ederken, aynı zamanda kendisini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Geri çektiğinde eline de mavi ışık bulaşmıştı. Neden sonra, Roxanne neler olduğunu anlayamadan bir çeşit sıvı gibi elinden akıp kayboldu. Artık mantığın tamamen dışına çıkmıştı ve aklına çok değişik düşünceler yayılıyordu. Zira az önce elini içeriye soktuğu zaman, eline yağmur damlaları da gelmişti. Bunun bir çeşit kapı olduğu fikri zihnine hâkim oldu.
Sonra eline tekrar baktı. Üzerindeki yaşlılığın getirmiş olduğu çizgiler yok olmuştu. Sanki birden bire gençleşmişti. Heyecanla karışık bir tereddüt ve hızlı çarpmaya başlayan kalbiyle nefesini içine çekip çok kısa bir süre bunu bilincine kabullendirmeye çalıştı.
"Evet, evet bu bir düş."
Roxanne de kuralına göre oynayacaktı. İlk önce diğer kolunu aynadan içeri uzattı. Bunu yaparken yüreğinde en ufak bir kaygı yoktu. Geri çektiğinde, yine aynı mavi ışık bir sıvı gibi elinden akıp yok oldu. Sonra bu elindeki çizgilerin de kaybolduğunu gördü.
Roxanne"nin kendisine gelmesi için uzun bir süre geçmesi gerekti. Neden sonra derin bir nefes alıp gözlerini kapayarak aynadan içeri daldı. Hızla esen rüzgâr ve yağan yağmur etrafını sardı. Yağmur damlaları yüzüne düştükten sonra kuruyordu. Kendisini çok garip hissetti. Gözlerini açtığında bir denizin ortasında olduğunu anlayabiliyordu.
Ã?evresine bakındı. Karanlıkta, okyanusun ortasında, büyük bir kayanın üzerinde duruyordu. Arkasına dönüp bakınca geldiği aynanın kaybolmuş olduğunu gördü. "Kesin bir düş bu."
Kafasını kaldırıp yukarıya doğru baktığı zaman, ona doğru havada süzülerek gelen şeyi gördü. Uçan bir evdi. Aslında üç katlı olmasa bir kulübeye benzediği söylenebilirdi. Roxanne eliyle ağzını kapattı. Zihni bu düşün garipliğini kabullense bile kendisini koyuverip düşmekten çok zor kurtardı. Ama neden bu kadar gerçek geliyordu ki?
Üç katlı yapı kocamandı ve çatısından dışarıya büyük bir teleskop dik bir açıyla uzanmıştı. Ya da Roxanne onun teleskop olduğunu düşünmüştü. Ev onun yanına gelince aşağı doğru süzüldü ve kendi çevresinde yarım tur dönüverdi. Pencerelerinden ışık geliyordu, fakat perdeleri çekiliydi. Buna rağmen ahşap evin duvarlarının krem rengi olduğu aşikârdı.
Kapısı tam önüne gelecek şekilde havada asılı kaldı. Roxanne, gördüğü şeyin garipliğinden ötürü donup kalmış, ne yapacağını şaşırmıştı. Az sonra kapı biraz açılınca puslu sarımsı bir ışık aralıktan dışarıya sızmaya başladı. Hayrete ve meraka yenik düşerek çok uzun süre bekledi.
Etrafına baktığında denizden başka bir şey göremedi. Bir kayanın üstünde duruyordu. Geri dönüş ihtimali de yoktu. Kaderine razı gelerek bu garip gecede yapılması gereken tek mantıklı şeyi yaptı. Yani kapıyı tamamen açıp içeriye doğru yavaş ve temkinli adımlar attı.
Eve girdiğinde garipliğin devam ettiği apaçık görülüyordu. Kapının solunda, aslında ayakkabılığın olması gereken yerde bir çeşit kitaplık duruyordu. Aslında kitaplık denmesi güçtü, zira kestane rengi cilalı ahşap dolabın üstündeki ince camdan yapılmış olan küre biçimli kapların içinde hareket eden canlılar bulunuyordu. Roxanne"in daha önce hiç görmediği garip görünüşlü yaratıklardı bunlar. Sıvımsı gibilerdi. Bazıları vızıldıyor, bazıları ise lap lup şeklinde sesler çıkarıyorlardı. Kapların içinde hareket ederken içlerinden sadece bir tanesi renk değiştiriyordu.
Sağındaki duvarda ise hiç tanımadığı yaşlı insanların portreleri bulunuyordu. Mağrur görünüşlü bir tanesinin gözleri sarımsıydı. Soylu birini andırırcasına gururlu ve kibirli bir yüz ifadesi takınmıştı. Lakin hepsi siyah deriden yapılmış olan ve kaslı vücudunu kaplayan bir çeşit siyah elbise giymişlerdi ve yine her birinin alnında yıldıza benzer bir çeşit gümüş işaret vardı.
Roxanne resimlerden gözlerini resimlerden nihayet alabildiğinde çevresine göz gezdirmeye başladı. Her taraf duvarlarda duran nesnelerle aydınlanıyordu. Aslında Roxanne onları duvarda olmalarına rağmen şamdan sanmıştı, ama değillerdi, çünkü üzerindeki yuvarlak parlak kaplar mum değildi.
İçeriye doğru ilerleyince çember biçiminde geniş bir salona geldiğini anladı. Köşede yukarıya çıkmak için yapılmış, döne döne yükselen ahşap merdivenler vardı.
Rüya daha da garipleşiyordu.
Yuvarlak salonun ortasından yukarıya baktığında, üst kattaki sahanlığı fark etti. Birkaç asma kattan oluşmasına rağmen bir üstünü göremiyordu, çünkü önünde kocaman bir teleskop vardı. Roxanne dikkatle bakınca, onun üzerinde herhangi bir mercek göremedi. Teleskop değildi herhâlde. Zaten bir insanın sığabileceği kadar genişti.
Odayı boydan boya kaplamış uzun kahverengi bir koltuk, onun yanında boyanmamış tahta renginde son derece rahatsız görünen küçük bir sandalye ve en köşede ise bir tane boy aynası vardı. Roxanne"nin nerede olduğu hakkında en ufak fikri yoktu. Kendisini hâlâ bir rüyanın içinde sanıyordu. Belki de bunamaya başlamıştı. Yaşlılık yüzünden başına bir şey gelmişti. Kesin olan buydu. Bu yüzden halüsinasyonlar görmeye başlamıştı. Bütün bunların başka mantıklı bir açıklaması olamazdı.
"Sen buradasın!"
Roxanne kanının çekildiğini sanarak yerinden sıçradıktan sonra arkasını döndüğünde kimin konuştuğunu panik içinde gördü. Çok tuhaf gelmişti, çünkü az önce orada kimse yoktu.
Normale göre uzun bir çenesi olan, yüzündeki kırışıkları üst üste binmiş gibi duran ve gözleri olmayan, buğday tenli ufak tefek çok yaşlı bir adamdı bu. Elindeki küçük bir değnekten destek alıp, eğik biçimde yürüyerek yanına geldiğinde, Roxanne onun yarı ürkütücü görüntü karşısında kendisine engel olamadan biraz geri çekildi. Kahverengi kadife bir pantolon ve aynı renk bir gömlek giymişti. Elbiseleri biraz garipti aslında. Boydan boya siyah çizgilerle kaplıydı. Eğer büzülmüş gibi duruyor olmasa Roxanne"den uzun görünecekti, lakin şimdi aynı boydaydılar. Karanlık göz çukurları ise onun bu korkutucu görüntüsünü tamamlayan yanlarından biriydi.
Kırışık olmayan tek yerinde yani alnının ortasında bir çeşit yıldız işareti bulunuyordu. Yaldızlı kalemle çizilmiş gibi parlaktı. Gümüş renginden yapılmıştı sanki.
"İnanamıyorum. Gerçekten geldin," dedi adam onun yanına yaklaşarak. Buruş buruş görünen eliyle onun yüzüne dokundu.
Roxanne iyice geriledi. Bir rüya olmadığı hissi, adamı ilk gördüğü andan itibaren bedenine çabucak yayılmıştı şimdi.
"Sen kim-
Derken geri çekildiği köşeden karşısındaki ayna dikkatini çekti. Kendi aksini fark ettiğinde, gördüğü manzarayı algılaması için epey bir süre geçmesi gerekti.
"Aman Tanrım!" diye bir hayret soluğu koyuverdi. İçinde büyük bir heyecan kabarmıştı. Anılarla dolu bir resim seli yüreğinin derinliklerinden tekrar ortaya çıkmış, ince ince nakış işlercesine kadının göğsündeki boşluğu onarıyordu sanki. Bir süre ne yapacağını bile bilmeden öylece kalakaldı. Boy aynasıydı ve kendisinin yirmi beş yaşındaki hâlini gösteriyordu. Üzerinde pembe benekli uzun geceliği vardı. Aynaya yaklaştı ve ellerini yüzüne götürdü. Ã?nce kusursuz görünen soğuktan pembeleşmiş yanaklarına ve göz kenarlarına, sonra küçük düğme gibi olan burnuna ve yavruağzı rengindeki ince dudaklarına dokundu. Eline de hiç kırışıklık gelmiyordu. Sanki geçirdiği yılları bir anda uçmuştu. Sonra bir şeyi daha fark etti. Alnının tam ortasında aynı yaşlı adamda olduğu gibi bir yıldız işareti vardı. Ama altın sarısıydı. Elini alnına götürdüğü zaman herhangi bir şey hissetmedi fakat karşısındaydı işte.
Pürüzsüz ve yumuşak yüz hatları hayretle karışık bir korkuyla bezenmişti. İnce kaşları kalkınca yaşlı olduğu zaman alnında ortaya çıkan kırışıklık yer almıyordu.
"Çok güzel değil mi?" diye güldü yaşlı adam. Göz çukurlarının olduğu kısmı siyah bir eşarpla bağlamıştı.
"Ben- ben- gençleş-mişim," diyebildi Roxanne şok geçiren birinin sesiyle.
Adam bir kahkaha daha attı.
"Güzel değil mi?" dedi neşeyle. "Sizin zamanınızla, bizim zamanımız arasında böyle bir fark var."
Roxanne aynadan gözlerini ayırıp adama dikti. Sandalyeye oturmuş, değneğini de ona dayamıştı. Yüzündeki gülümseme ise hâlâ silinmemişti. En azından gözlerini bezle kapattığı için yüzüne bakılabiliyordu artık, ancak gözlerindeki ifade okunamadığı için Roxanne onun gerçek ruh hâlini yansıtıp yansıtmadığını algılamakta güçlük çekiyordu.
"Efendim?" dedi Roxanne çatlak bir sesle.
"Sizin zamandan, bizim zamanımıza geçerken böyle değişiklikler oluyor," dedi adam coşkuyla. Ahenkli ve insanın içine işleyen sesiyle görünüşündeki tekin olmayan hâlini sildirivermişti Roxanne"in zihninde.
"Ben-"
"Boş ver şimdi bunları," dedi adam. "Adım Kultar, seni buraya ben getirdim. Aslında, tam olarak benim getirdiğim söylenemez. Geleceğin söyleniyordu," diye ekledi ve sandalyede geriye yaslandı.
Roxanne, adamın neden bahsettiğini dahi anlamamıştı. Onun söylediklerini dinlemektense "Siz kimsiniz?" diye sordu. Rahatlatıcı bir tonla konuşarak ilgili görünmek istediğini vurguluyordu. Zaten aklı karmakarışık olmuştu.
"Söyledim ya, adım Kultar," diye yanıtladı yaşlı adam. "Altın Yaprak şehrinin, koruyucusu ve özgür insanların kurtarıcısıyım."
"Efendim?" dedi Roxanne. Aynanın önünden ayrılıp adamın karşısındaki koltuğa çöktü. "Ben neden-
"Burada mısın?" diye sözünü tamamladı Kultar. "Hayatının görevi için buradasın. Bu senin kanında var. Aynı annen ve baban gibi. Onlar da görevlerini tamamladılar."
"Ne?" dedi Roxanne hayretle. Annesi ve babasını bu yaşlı adam hakikaten tanıyor olabilir miydi? Bu, birden gençleşmiş olmasından çok daha önemliydi. Zaten onu çoktan unutmuştu.
"Annen ve baban da bize yardım için gelmişlerdi," dedi Kultar. "Sana her şeyi anlatabilirim, ama şu an pek zamanımız yok. Özgür toprakların dışındayız. Eğer burada yakalanacak olursak-"
Sözünü yarıda keserek birden başını yukarıya kaldırdı. İlk defa yumuşak ve sakinleştirici ifadesini yitirmişti. Roxanne de onun duyduğu seslerin farkına vardı. Evin dışından garip bir ses geliyordu. Vızıldama gibiydi sanki.
Kultar ayağa kalktı.
"Zaman yok. Buraya gelecekler, kaçmalısın. Yakalarlarsa öldürebilirler. Adım Kultar, anneni ve babanı tanıyordum. Kimseye gerçek adını verme ve beni tanıdığını söyleme," dedi hızlı hızlı. "Sadece saklı kent Altın Yaprak"a gelirsen benim ismimi ver. Adını söyle, seni korur onlar. Alnında gümüş-yıldız olmayan kimseye güvenme sakın."
"Gümüş-yıldız mı?" diye sordu Roxanne ayağa kalkarken. Kultar biraz korku, biraz da kaygıyla konuşurken, neler olduğunu anlayamayan Roxanne"in içinde de ufak bir heyecan kıpırtısı oluşmuştu ister istemez.
Kultar alnının ortasındakini eliyle göstererek "Bizden olmayan kimse göremez. Alnında bundan olmayana güvenme," diye yanıtladı. Hızla Roxanne"in yanından geçti. Hiçte kör biri gibi davranmıyordu. "Gitsen iyi olacak. Buldular bizi. Beni öldürmek istiyorlar."
Roxanne bu durumdan hiçbir şey anlamadı. Kultar Roxanne"nin önüne gelip ellerini ona doğru tuttu. Roxanne daha ne olduğunu anlayamadan ayakları birden yerden kesiliverdi. Sanki kocaman bir el onu belinden yakalayıp kavramışçasına bedeninin sarıldığını hissediyordu. Sonra yine bir uyarı olmaksızın şaşkınlıktan ve korkudan konuşamayan, soluk soluğa kalmış olan kadın geriye doğru savruldu. Geldiği kapıdan dışarıya fırladığında yoğun ve sert esen rüzgârla karışmış olan yağmur damlalarını hissetti önce. Sonra ellerini veya kollarını hareket ettiremeden sanki felç olmuşçasına geri geri denize çakıldı. Tuzlu ve soğuk suyun ciğerlerini dondurduğunu sanarak bir süre olanlara engel olamadan karanlık okyanusun derinliklerine doğru indi. Zaten hareket kabiliyetini yitirmiş olan uzuvlarının da kurtulmaya faydası olmuyordu. Neden sonra tuzlu deniz suyu burnundan girince uzuvlarını tekrar kullanabildiğini fark etti. Biraz çırpınarak, biraz da yüzerek sudan başını çıkarmayı başardı.
Ciğerlerini soğukla yakan derin soluklar hayata dönmesini zar zor sağlayabildi. Biraz sonra kendisine geldiğinde hızla başının üzerinden geçen bir şeyi fark etti. Bir çeşit uçaktı sanki. Evin üstünde bir süre asılı kaldı. Roxanne karanlık semada olanları tam olarak seçemiyordu, ancak daha önce böyle hareket eden bir nesne gördüğünü sanmıyordu. Bir ışık parlaması oldu ve sonra hemen gözden kayboldu.
Roxanne heyecanla karışık büyük bir öfkeyle dalgalı suyun üstünde kalmaya çalışıyordu, ancak uçak gittikten bir dakika kadar sonra uçan evden yükselen bir patlama sesi kadını az kalsın tekrar boğuyordu. Paramparça olan evden yükselen duman ve alaz yığını bütün semayı kaplamaya başlarken, Roxanne"in daha önce hiç görmediği uçan aletler evin yanına doğru süzüldüler. Garip bir fenerin sarımsı ışığıyla ile denizin üstünü ve evin kenarını arıyorlardı.
Roxanne onların tehlikeli olup olmadıklarını bilmiyordu, ama gitmelerini de istemiyordu, zira burada yalnız kalacaktı. Hiç bilmediği bir yerde, normalde boyunu aşacak kadar büyük dalgaları olan bir okyanusun ortasında duruyordu ve soğuk suyun ciğerlerini dondurması tamamen an meselesiydi. Lakin bu durumda bile aklına yüzlerce soru geliyordu.
Burada ne arıyordu? Neler oluyordu böyle? Hem o yaşlı adam da kimdi? Bunlar rüya değildi kesinlikle, en azından bundan emindi.
"Buradayım!" diye bağırdı oraya doğru, tek elini sallayarak işaret ediyordu. Az sonra sarımsı ışık onun gözüne doğrultuldu.
"Biri sağ kalmış," dedi bir erkek sesi. "Ne yapacağız onu?"
"Bayılt! Kontes için güzel bir armağan olacak," diye seslendi diğeri. Bu seferki bir kadın sesiydi.
Roxanne uçan aletlerin aslında bir çeşit yaratık olduğunu anlayınca kendisine mani olamadan bir korku ve hayret çığlığı attı. Yılan gibi upuzun bembeyaz vücudu ve sapsarı gözleri olan yaratıkların üzerine doğru havada süzülerek geldiğini gördü. Bu garip canlıların yüz kısımları pütürlü ve vücuduna nazaran genişti. Burun delikleri, canavarımsı pullu üst çenesinde iki büyük yarık biçiminde görünüyordu. Upuzun keskin, sivri dişlerini ve çatalsız incecik dilini dışarıya çıkarmış havayı koklarcasına soluk alıyordu. Her nefes verişinde ağzından çıkan garip sarımsı buharın nedenini hiçbir zaman anlayamayacaktı Roxanne.
Yaratığın geniş bedenine binmiş olan adam başındaki bir şapka ile yağmurdan korunuyordu. Kirli sakalı yüzünü kaplamıştı. Üzerinde yemyeşil bir yağmurluk vardı. Roxanne, onun da gözlerinin sapsarı olduğunu görebiliyor, ancak karanlıkta kalan yüzünü hiç seçemiyordu.
"Bin rok aşkına!" diye bağırdı adam şaşkınlıkla. "şuna bak! Bir kadın."
"Gerçekten mi?" diye bağırdı diğeri uzaktan ona sesini duyurabilmek için. Kadın denize düşmüş olduğu hâlde alevler içinde yanarak etrafı dumanlarla kaplayan parçalanmış evin etrafında uçuyordu. "Bayılt gitsin."
Adam elini ona doğru uzattığı zaman Roxanne ilk olarak başının döndüğünü hissetti. Ne olduğunu anlayamadan zaten karanlık olan dünya daha da kararmış, onu sonsuz bir düşün içinde bırakmıştı. Benliğini iliklerine kadar donduran soğuğun bir anda yok olduğu gerçeğiyle yapayalnız kaldığı hâlde, herhangi bir düşünce beynine iletilmediğinden tamamen kara bir nefesin içinde benliğini yitirdiğini fark etmemişti.
Bir süre sonra tekrar kendine geldiğinde, nerede olduğunu unutmuş olduğu için çığlık çığlığa bağırdı. Neden sonra boğazını yakan soğuğun da acısıyla bir şeyin üstünde uçtuğunu kavradı. O yaratıklardan birinin üstüne bağlanmıştı anlaşılan.
Roxanne, korkuyla iç geçirdi. Elleri, kolları ve ayakları ne oldukları bile anlaşılmayan metal aletlerle bağlıydı. Eğer bu bir düş ise hemen uyanması gerekiyordu.
Ã?aresizlik içinde nereye gittiklerini merak etti. Hava aydınlıktı, ancak güneş etrafta görünmüyordu. Puslardan başka bir şey yok gibiydi. Ama biraz sonra, bulutların arasında upuzun bir şehir ortaya çıktı. Pusların arasındaki şehir, gökyüzüne kurulmuş olmanın verdiği asaletle mağrur bir biçimde havada süzülüyordu. Etrafı kapkara metal duvarlarla çevrilmişti. Büyük ve metalden yapılmış binaların çok uzun ve ince bacalarından çıkan kara kara dumanlar gökyüzüne doğru süzülüyordu. şehrin tam ortasında ise bir gökdelen gibi yükselen kocaman bir kule vardı. Oradaki en uzun binaydı, şehre tepeden bakıyordu. O da, şehirdeki diğer her şey gibi siyah ve metaldi. Soğuk ve ölümcül görünüyordu. Ruhsuz hâlde çalışan kentin üzerinde yüzlerce ışık ve hareketlilik seziliyordu. Makine ve vurma sesleri kulağına taşınıyor, ıslandığı için soğuktan titreyen Roxanne"in daha da fazla paniğe sürüklenmesine sebep oluyordu.
Genç kadın şehrin üzerine yaklaşırlarken tekrar kendinden geçti.
[b]Selamlar Kıyamet Kristalleri tamamlandı. Aşağıdaki linklerde bütün bölümleri bulabilirsiniz. Yorumlarınızı bekliyorum...[/b]
http://rapidshare.de/files/15196588/Roxanne-KK.pdf.html
[b]Aşağıdaki link bazen çalışmayabilir.[/b]
http://n.domaindlx.com/Buzmavisi/Roxanne-KK.pdf
[b]Eğer pdf'yi açamazsanız aşağıdaki linkte açabilecek çok iyi küçük bir program var. [/b]
http://www.foxitsoftware.com/foxitreader/foxitreader.zip
[b]1.KISIM
Zaman Yolcusu
Birinci[/b]
Gecenin bir yarısında uyandı Roxanne Rivers. Artık eskisi gibi genç değildi. Arada sırada gece nöbetleri geliyordu üzerine. Böyle zamanlarda ne yapacağını iyi biliyordu. Fakat şu an onlardan biri değildi. Gök gürlemesine uyanmıştı çünkü.
Karanlık yatak odasında doğruldu. Annesinin sesini duyduğunu sanmıştı. Saate dönüp bakınca sabahın biri olduğunu gördü. Zaten uyanıp ilaçlarını alması gerekiyordu. Aslında ihtiyacı olduğundan da değildi. Doktorların ısrarı yüzünden kendini zorunlu hissediyordu.
Roxanne hayatının büyük bir bölümünü yalnız yaşayarak ve sevdiği insanların ölümlerini izlemek zorunda kalarak geçirmişti. Tam yüz yirmi bir yaşındaydı. Nedense doğru düzgün yaşlanmıyordu. Yani şimdiye kadar doktora gitmeye hiç ihtiyacı olmamıştı. Bundan sonra da olacağını düşünmüyordu zaten. şu an kullandığı ilaçlar ise sadece vitaminlerdi, yani gereksizlerdi ona göre.
Her gece kan ter içinde uyanıp annesinin sesini duyduğunu sanıyordu. Ama hayal gördüğünü biliyordu. Zira annesi gitmişti. Bir anda buharlaşıp uçmuşçasına ortadan kaybolmuştu, hem de Roxanne daha henüz on yaşındayken. Gerçekte neler olduğunu hiçbir zaman öğrenememişti. Başka kimsesi yoktu ve annesinin onu bu hayatta yapayalnız bırakıp gideceğine inanmak istememişti. Babasını hiç tanıyamamıştı zaten.
Belki de kaderdi bilinmez, ama bu olaydan sonra Roxanne daha önce hiç tanımadığı amcasıyla karşılaşmıştı. Zengin amcası, ölünce ona çok yüklü bir servet bırakmıştı: Malikâneler, fabrikalar"
Roxanne hayatını sevdiği adamla da birleştirmişti, amcası ölmeden bir süre önce. Micheal Rivers denen yatırımcı, amcasının ortağının oğluydu, fakat Roxanne ona ilk görüşte âşık olmuştu. Bir erkek evladı doğurmuş, ona hiç görmediği ve tanımadığı babasının ismini vermişti: Raine"
Bütün bunların hepsi geçmişte kalmıştı artık. Ã?ünkü Roxanne bütün sevdiklerini kaybetmişti. Nasıl olduysa, kocasının ve oğlunun teker teker yaşlanmalarını izlemişti; onları kaybettikten sonra bile yaşamaya devam etti. Sanki yaşam ondan gençliğini zorla alıyor gibiydi.
Doktorlar bunun mucize olduğuna inanıyorlardı. Özellikle üniversiteden eski dostu Profesör Gale, sırf Roxanne hakkında bir araştırma yapmış, onun neden hiç hastalanmadığını öğrenememişti. Daha sonra ailesini de araştırmaya çalıştı; ancak babasının gerçekte nerede olduğunu ve annesinin neden kaybolduğunu hiçbir zaman ortaya çıkaramadı.
Amcası bile onlara ne olduğundan habersizdi. Fakat babası hakkında hikâyeler anlatmayı severdi.
Roxanne, oturduğu malikânede üçüncü kez değişen kâhyası ve bahçıvanı ile kalıyordu. Eski çalışanlarının hepsi aynı ailesindeki diğer insanlar gibi yaşlanarak bu dünyadan göçmüşlerdi. Artık o da diğerleri gibi ölümü bekliyordu. Ama bitmek bilmeden derinleşen bu arzuyu doldurmak her geçen gün daha da zorlaşıyor gibiydi. Yaşı ilerledikçe ölümün daha kolayca yaklaştığını düşünen diğer insanlardan değildi. Ona her şey(buna ölüm de dâhil) çabucak uzaklaşıyor gibi görünüyordu.
Koyu yeşil pastel renkli halısının üzerine ayaklarını basarak, ışığı açmadan yatağın etrafından dolaştı. Bu eski püskü eşyalarını severdi Roxanne. Amcası miras bırakırken bir tek bunu şart koşmuştu zaten: Bu odadaki hiçbir eşyayı yerinden oynatmayacaktı.
Eski kahverengi büyük bir elbise dolabı, bir yatak, köşede bir sallanan sandalye ve üzerinde çekmeceleri olan bir sandık"
Bir sürü çizginin bulunduğu yaşlı yüzüne dolap kapağının üstündeki aynadan bir göz gezdirdi. Ela renkli gözleri ışıldadı. Ağarmış uzun saçları hâlâ güzelliğini yitirmemiş, zarif ve hüzünlü çizgilerle dolu yüz hatları da buna eşlik ediyordu.
"Nice yıllara!" dedi aynaya göz kırparak.
Boğazının kuruduğunu anladığı için aşağıya inmeye karar verdi. Sahanlıktaki sarımsı ışığın yardımıyla kapıya doğru rahatça yürüdü. Roxanne gözleri açısından da hiçbir zaman şikâyetçi olmamıştı. Yüz yirmi bir yaşında ve dünyanın en sağlıklı insanıydı.
Gençliğinde nasıl olduğunu hatırlayarak merdivenlerden aşağıya yavaş yavaş indi. Çok güzeldi Roxanne. Onu gören herkes, dönüp bir kez daha bakmak isterdi. İster erkek ister kadın olsun.
Ã?evresindeki kadınlar kadar arzulu olmamasına rağmen, her zaman istediğini elde etmişti; kendi gerçek yalnızlığını gidermek bunun dışındaydı. Annesi birlikte yaşadıkları köyden kaybolduğundan beri kendini her zaman böyle hissetmişti. Hakikaten yapayalnızdı. Etrafında sevdikleri olsa bile bu duygu, bedenini saran bir sancı, tedavisi bile olmayan bir iltihap gibi yaşamı boyunca ona acı vermişti.
Annesini hayal meyal hatırlıyordu. Bazen hâlâ geceleri uyurken onun sesini duyuyor gibi oluyor, bazen de bu yüzden gece nöbetleri geçiriyor ve kâbuslar görüyordu. Başka bir yere ve zamana ait küçük görüntülerdi. Roxanne bunlara hiç anlam veremiyordu.
Aşağı kata inerek kendi için özel yaptırdığı küçük mutfağa girdi. Nefesini içine çekince yüzü gülümsedi. Buradaki buğday kokusuna hayrandı. Aslında oldum olası bunu çok severdi. Ona hiç gitmediği yerleri anımsatıyordu.
Küçük bir buzdolabı ve tezgâhın üstünde, onun boyuna göre yapılmış, dolaplar bulunuyordu. Karanlığı severdi Roxanne. Işığı yakmadı. Buzdolabını açıp bir kâse yoğurt çıkardı. Onu ufak, kare masanın üstüne yerleştirdi.
Oturup yemeye başlayacakken bir şimşek daha çaktı. Sonra içinde onu sarsan tuhaf bir his kabardı. Daha önce böyle bir duygunun onu tetiklediğini hatırlamıyordu. Sanki izleniyordu. Mutfağın penceresinden dışarıya yani avluya doğru baktı. Orada kimse yok gibiydi. Olsa bile bu karanlıkta görünecek değildi ya. Bahçıvanın kulübesi hariç bir şey yoktu, zaten onun da ışıkları sönüktü.
Bir şimşek daha çaktığında heyecanla yerinden zıpladı. Bahçede bir gölge görür gibi oldu. Sonra tül perdeyi aralayıp dikkatle inceledi. Sokak lambalarından gelen ışıktan, gerçekten birinin yağmur altında çimlerin üzerinde durduğunu görebiliyordu. Ancak içeri nasıl girmişti. Malikânenin çevresi üç adam boyundaki duvarlarla çevriliydi ve alarmlıydı da.
Gölgeye bakarken başka bir şimşek daha gökyüzünde belirip kayboldu. Bu sefer kimse yoktu. Hâlbuki biraz önce gölgenin orada olduğundan emindi. Bu duruma bir anlam veremiyordu. Bir süre daha bekledi ve etrafta kimsenin olmadığını anladığında hayal gördüğünü düşündü.
Zaten buraya boşuna gelmemişti. Vitaminleri aç karna içmek istemiyordu.
Birkaç bir şey atıştırıp, mutfaktan çıktı. Sahanlığın üstündeki ampul sönmüştü. "Yine teli yandı," diye düşündü Roxanne. Yavaş yavaş ve dikkatli adımlarla merdivenden çıktı.
Odasının kapısına gelmeden önce içerde bir ışık oyunu olduğunu gördü. Bir süre öyle kalakaldı. Elleriyle göz kapaklarını ovalayıp tekrar baktı. Hakikaten de kırmızı, mavi, yeşil, sarı, mor, turuncu renkli ışıklar karmaşası yatak odasındaki halısının üstünde oynaşıyordu. Büyük bir hayret ve heyecanın karışımıyla içeriye süzüldüğünde bu ışık karmaşasının nereden yayıldığını fark etti. Büyük eski dolabın üstündeki aynadan geliyordu.
Roxanne önce hayal gördüğünü düşündü. Zihninin ona oyunlar oynadığını sanarak dikkatle çevresine göz gezdirdi. Neden sonra renkler karmaşası gözlerini aldı, ancak bu her neyse rüya değildi. İşte hemen orada karşısındaydı. Dolap kapağını kaplayan büyük boy aynasından geliyordu. O içeriye tamamen girdiğinde, duvarda asılı duran eski guguklu saat öttü ve aynadaki ışıklar bir anda durulur gibi oldu. Sadece deniz mavisi bir renk sabit kaldı.
İçinde sanki bir sıvı akıyor, ışıkla birlikte süzülüyordu. Bu görüntü zihnin alamayacağı kadar harikaydı. Roxanne şimdiye kadar gördüğü en tuhaf şeye bakarken bunun bir rüya olduğunu düşündü. Ã?yle olmalıydı, başka bir açıklaması olamazdı.
Ama içinde hiçte kötü hisler uyanmıyordu. Sanki böyle şeyler görmeye alışıktı. Neden çok fazla garip gelmiyordu ki? "Düş olduğundan eminsin, belki de bu yüzden" dedi kendi kendine.
Yavaşça ve çok ağır adımlarla aynaya yaklaştı. Mavi ışığın içinden sesler yükseldi. Dalga ve hızla esen rüzgârın sesiydi. Kayalığa vuran su ve yosun kokusu alışık olmadığı bir şey değildi, ancak bu çok güzel bir duyguydu. Roxanne aynaya daha da yaklaşarak derin derin nefesler aldı.
Yüzü gibi çizgilerle dolmuş olan elini aynanın içine doğru uzattı ve bekledi. Çok garip bir duygu bedenini alt üst ederken, aynı zamanda kendisini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Geri çektiğinde eline de mavi ışık bulaşmıştı. Neden sonra, Roxanne neler olduğunu anlayamadan bir çeşit sıvı gibi elinden akıp kayboldu. Artık mantığın tamamen dışına çıkmıştı ve aklına çok değişik düşünceler yayılıyordu. Zira az önce elini içeriye soktuğu zaman, eline yağmur damlaları da gelmişti. Bunun bir çeşit kapı olduğu fikri zihnine hâkim oldu.
Sonra eline tekrar baktı. Üzerindeki yaşlılığın getirmiş olduğu çizgiler yok olmuştu. Sanki birden bire gençleşmişti. Heyecanla karışık bir tereddüt ve hızlı çarpmaya başlayan kalbiyle nefesini içine çekip çok kısa bir süre bunu bilincine kabullendirmeye çalıştı.
"Evet, evet bu bir düş."
Roxanne de kuralına göre oynayacaktı. İlk önce diğer kolunu aynadan içeri uzattı. Bunu yaparken yüreğinde en ufak bir kaygı yoktu. Geri çektiğinde, yine aynı mavi ışık bir sıvı gibi elinden akıp yok oldu. Sonra bu elindeki çizgilerin de kaybolduğunu gördü.
Roxanne"nin kendisine gelmesi için uzun bir süre geçmesi gerekti. Neden sonra derin bir nefes alıp gözlerini kapayarak aynadan içeri daldı. Hızla esen rüzgâr ve yağan yağmur etrafını sardı. Yağmur damlaları yüzüne düştükten sonra kuruyordu. Kendisini çok garip hissetti. Gözlerini açtığında bir denizin ortasında olduğunu anlayabiliyordu.
Ã?evresine bakındı. Karanlıkta, okyanusun ortasında, büyük bir kayanın üzerinde duruyordu. Arkasına dönüp bakınca geldiği aynanın kaybolmuş olduğunu gördü. "Kesin bir düş bu."
Kafasını kaldırıp yukarıya doğru baktığı zaman, ona doğru havada süzülerek gelen şeyi gördü. Uçan bir evdi. Aslında üç katlı olmasa bir kulübeye benzediği söylenebilirdi. Roxanne eliyle ağzını kapattı. Zihni bu düşün garipliğini kabullense bile kendisini koyuverip düşmekten çok zor kurtardı. Ama neden bu kadar gerçek geliyordu ki?
Üç katlı yapı kocamandı ve çatısından dışarıya büyük bir teleskop dik bir açıyla uzanmıştı. Ya da Roxanne onun teleskop olduğunu düşünmüştü. Ev onun yanına gelince aşağı doğru süzüldü ve kendi çevresinde yarım tur dönüverdi. Pencerelerinden ışık geliyordu, fakat perdeleri çekiliydi. Buna rağmen ahşap evin duvarlarının krem rengi olduğu aşikârdı.
Kapısı tam önüne gelecek şekilde havada asılı kaldı. Roxanne, gördüğü şeyin garipliğinden ötürü donup kalmış, ne yapacağını şaşırmıştı. Az sonra kapı biraz açılınca puslu sarımsı bir ışık aralıktan dışarıya sızmaya başladı. Hayrete ve meraka yenik düşerek çok uzun süre bekledi.
Etrafına baktığında denizden başka bir şey göremedi. Bir kayanın üstünde duruyordu. Geri dönüş ihtimali de yoktu. Kaderine razı gelerek bu garip gecede yapılması gereken tek mantıklı şeyi yaptı. Yani kapıyı tamamen açıp içeriye doğru yavaş ve temkinli adımlar attı.
Eve girdiğinde garipliğin devam ettiği apaçık görülüyordu. Kapının solunda, aslında ayakkabılığın olması gereken yerde bir çeşit kitaplık duruyordu. Aslında kitaplık denmesi güçtü, zira kestane rengi cilalı ahşap dolabın üstündeki ince camdan yapılmış olan küre biçimli kapların içinde hareket eden canlılar bulunuyordu. Roxanne"in daha önce hiç görmediği garip görünüşlü yaratıklardı bunlar. Sıvımsı gibilerdi. Bazıları vızıldıyor, bazıları ise lap lup şeklinde sesler çıkarıyorlardı. Kapların içinde hareket ederken içlerinden sadece bir tanesi renk değiştiriyordu.
Sağındaki duvarda ise hiç tanımadığı yaşlı insanların portreleri bulunuyordu. Mağrur görünüşlü bir tanesinin gözleri sarımsıydı. Soylu birini andırırcasına gururlu ve kibirli bir yüz ifadesi takınmıştı. Lakin hepsi siyah deriden yapılmış olan ve kaslı vücudunu kaplayan bir çeşit siyah elbise giymişlerdi ve yine her birinin alnında yıldıza benzer bir çeşit gümüş işaret vardı.
Roxanne resimlerden gözlerini resimlerden nihayet alabildiğinde çevresine göz gezdirmeye başladı. Her taraf duvarlarda duran nesnelerle aydınlanıyordu. Aslında Roxanne onları duvarda olmalarına rağmen şamdan sanmıştı, ama değillerdi, çünkü üzerindeki yuvarlak parlak kaplar mum değildi.
İçeriye doğru ilerleyince çember biçiminde geniş bir salona geldiğini anladı. Köşede yukarıya çıkmak için yapılmış, döne döne yükselen ahşap merdivenler vardı.
Rüya daha da garipleşiyordu.
Yuvarlak salonun ortasından yukarıya baktığında, üst kattaki sahanlığı fark etti. Birkaç asma kattan oluşmasına rağmen bir üstünü göremiyordu, çünkü önünde kocaman bir teleskop vardı. Roxanne dikkatle bakınca, onun üzerinde herhangi bir mercek göremedi. Teleskop değildi herhâlde. Zaten bir insanın sığabileceği kadar genişti.
Odayı boydan boya kaplamış uzun kahverengi bir koltuk, onun yanında boyanmamış tahta renginde son derece rahatsız görünen küçük bir sandalye ve en köşede ise bir tane boy aynası vardı. Roxanne"nin nerede olduğu hakkında en ufak fikri yoktu. Kendisini hâlâ bir rüyanın içinde sanıyordu. Belki de bunamaya başlamıştı. Yaşlılık yüzünden başına bir şey gelmişti. Kesin olan buydu. Bu yüzden halüsinasyonlar görmeye başlamıştı. Bütün bunların başka mantıklı bir açıklaması olamazdı.
"Sen buradasın!"
Roxanne kanının çekildiğini sanarak yerinden sıçradıktan sonra arkasını döndüğünde kimin konuştuğunu panik içinde gördü. Çok tuhaf gelmişti, çünkü az önce orada kimse yoktu.
Normale göre uzun bir çenesi olan, yüzündeki kırışıkları üst üste binmiş gibi duran ve gözleri olmayan, buğday tenli ufak tefek çok yaşlı bir adamdı bu. Elindeki küçük bir değnekten destek alıp, eğik biçimde yürüyerek yanına geldiğinde, Roxanne onun yarı ürkütücü görüntü karşısında kendisine engel olamadan biraz geri çekildi. Kahverengi kadife bir pantolon ve aynı renk bir gömlek giymişti. Elbiseleri biraz garipti aslında. Boydan boya siyah çizgilerle kaplıydı. Eğer büzülmüş gibi duruyor olmasa Roxanne"den uzun görünecekti, lakin şimdi aynı boydaydılar. Karanlık göz çukurları ise onun bu korkutucu görüntüsünü tamamlayan yanlarından biriydi.
Kırışık olmayan tek yerinde yani alnının ortasında bir çeşit yıldız işareti bulunuyordu. Yaldızlı kalemle çizilmiş gibi parlaktı. Gümüş renginden yapılmıştı sanki.
"İnanamıyorum. Gerçekten geldin," dedi adam onun yanına yaklaşarak. Buruş buruş görünen eliyle onun yüzüne dokundu.
Roxanne iyice geriledi. Bir rüya olmadığı hissi, adamı ilk gördüğü andan itibaren bedenine çabucak yayılmıştı şimdi.
"Sen kim-
Derken geri çekildiği köşeden karşısındaki ayna dikkatini çekti. Kendi aksini fark ettiğinde, gördüğü manzarayı algılaması için epey bir süre geçmesi gerekti.
"Aman Tanrım!" diye bir hayret soluğu koyuverdi. İçinde büyük bir heyecan kabarmıştı. Anılarla dolu bir resim seli yüreğinin derinliklerinden tekrar ortaya çıkmış, ince ince nakış işlercesine kadının göğsündeki boşluğu onarıyordu sanki. Bir süre ne yapacağını bile bilmeden öylece kalakaldı. Boy aynasıydı ve kendisinin yirmi beş yaşındaki hâlini gösteriyordu. Üzerinde pembe benekli uzun geceliği vardı. Aynaya yaklaştı ve ellerini yüzüne götürdü. Ã?nce kusursuz görünen soğuktan pembeleşmiş yanaklarına ve göz kenarlarına, sonra küçük düğme gibi olan burnuna ve yavruağzı rengindeki ince dudaklarına dokundu. Eline de hiç kırışıklık gelmiyordu. Sanki geçirdiği yılları bir anda uçmuştu. Sonra bir şeyi daha fark etti. Alnının tam ortasında aynı yaşlı adamda olduğu gibi bir yıldız işareti vardı. Ama altın sarısıydı. Elini alnına götürdüğü zaman herhangi bir şey hissetmedi fakat karşısındaydı işte.
Pürüzsüz ve yumuşak yüz hatları hayretle karışık bir korkuyla bezenmişti. İnce kaşları kalkınca yaşlı olduğu zaman alnında ortaya çıkan kırışıklık yer almıyordu.
"Çok güzel değil mi?" diye güldü yaşlı adam. Göz çukurlarının olduğu kısmı siyah bir eşarpla bağlamıştı.
"Ben- ben- gençleş-mişim," diyebildi Roxanne şok geçiren birinin sesiyle.
Adam bir kahkaha daha attı.
"Güzel değil mi?" dedi neşeyle. "Sizin zamanınızla, bizim zamanımız arasında böyle bir fark var."
Roxanne aynadan gözlerini ayırıp adama dikti. Sandalyeye oturmuş, değneğini de ona dayamıştı. Yüzündeki gülümseme ise hâlâ silinmemişti. En azından gözlerini bezle kapattığı için yüzüne bakılabiliyordu artık, ancak gözlerindeki ifade okunamadığı için Roxanne onun gerçek ruh hâlini yansıtıp yansıtmadığını algılamakta güçlük çekiyordu.
"Efendim?" dedi Roxanne çatlak bir sesle.
"Sizin zamandan, bizim zamanımıza geçerken böyle değişiklikler oluyor," dedi adam coşkuyla. Ahenkli ve insanın içine işleyen sesiyle görünüşündeki tekin olmayan hâlini sildirivermişti Roxanne"in zihninde.
"Ben-"
"Boş ver şimdi bunları," dedi adam. "Adım Kultar, seni buraya ben getirdim. Aslında, tam olarak benim getirdiğim söylenemez. Geleceğin söyleniyordu," diye ekledi ve sandalyede geriye yaslandı.
Roxanne, adamın neden bahsettiğini dahi anlamamıştı. Onun söylediklerini dinlemektense "Siz kimsiniz?" diye sordu. Rahatlatıcı bir tonla konuşarak ilgili görünmek istediğini vurguluyordu. Zaten aklı karmakarışık olmuştu.
"Söyledim ya, adım Kultar," diye yanıtladı yaşlı adam. "Altın Yaprak şehrinin, koruyucusu ve özgür insanların kurtarıcısıyım."
"Efendim?" dedi Roxanne. Aynanın önünden ayrılıp adamın karşısındaki koltuğa çöktü. "Ben neden-
"Burada mısın?" diye sözünü tamamladı Kultar. "Hayatının görevi için buradasın. Bu senin kanında var. Aynı annen ve baban gibi. Onlar da görevlerini tamamladılar."
"Ne?" dedi Roxanne hayretle. Annesi ve babasını bu yaşlı adam hakikaten tanıyor olabilir miydi? Bu, birden gençleşmiş olmasından çok daha önemliydi. Zaten onu çoktan unutmuştu.
"Annen ve baban da bize yardım için gelmişlerdi," dedi Kultar. "Sana her şeyi anlatabilirim, ama şu an pek zamanımız yok. Özgür toprakların dışındayız. Eğer burada yakalanacak olursak-"
Sözünü yarıda keserek birden başını yukarıya kaldırdı. İlk defa yumuşak ve sakinleştirici ifadesini yitirmişti. Roxanne de onun duyduğu seslerin farkına vardı. Evin dışından garip bir ses geliyordu. Vızıldama gibiydi sanki.
Kultar ayağa kalktı.
"Zaman yok. Buraya gelecekler, kaçmalısın. Yakalarlarsa öldürebilirler. Adım Kultar, anneni ve babanı tanıyordum. Kimseye gerçek adını verme ve beni tanıdığını söyleme," dedi hızlı hızlı. "Sadece saklı kent Altın Yaprak"a gelirsen benim ismimi ver. Adını söyle, seni korur onlar. Alnında gümüş-yıldız olmayan kimseye güvenme sakın."
"Gümüş-yıldız mı?" diye sordu Roxanne ayağa kalkarken. Kultar biraz korku, biraz da kaygıyla konuşurken, neler olduğunu anlayamayan Roxanne"in içinde de ufak bir heyecan kıpırtısı oluşmuştu ister istemez.
Kultar alnının ortasındakini eliyle göstererek "Bizden olmayan kimse göremez. Alnında bundan olmayana güvenme," diye yanıtladı. Hızla Roxanne"in yanından geçti. Hiçte kör biri gibi davranmıyordu. "Gitsen iyi olacak. Buldular bizi. Beni öldürmek istiyorlar."
Roxanne bu durumdan hiçbir şey anlamadı. Kultar Roxanne"nin önüne gelip ellerini ona doğru tuttu. Roxanne daha ne olduğunu anlayamadan ayakları birden yerden kesiliverdi. Sanki kocaman bir el onu belinden yakalayıp kavramışçasına bedeninin sarıldığını hissediyordu. Sonra yine bir uyarı olmaksızın şaşkınlıktan ve korkudan konuşamayan, soluk soluğa kalmış olan kadın geriye doğru savruldu. Geldiği kapıdan dışarıya fırladığında yoğun ve sert esen rüzgârla karışmış olan yağmur damlalarını hissetti önce. Sonra ellerini veya kollarını hareket ettiremeden sanki felç olmuşçasına geri geri denize çakıldı. Tuzlu ve soğuk suyun ciğerlerini dondurduğunu sanarak bir süre olanlara engel olamadan karanlık okyanusun derinliklerine doğru indi. Zaten hareket kabiliyetini yitirmiş olan uzuvlarının da kurtulmaya faydası olmuyordu. Neden sonra tuzlu deniz suyu burnundan girince uzuvlarını tekrar kullanabildiğini fark etti. Biraz çırpınarak, biraz da yüzerek sudan başını çıkarmayı başardı.
Ciğerlerini soğukla yakan derin soluklar hayata dönmesini zar zor sağlayabildi. Biraz sonra kendisine geldiğinde hızla başının üzerinden geçen bir şeyi fark etti. Bir çeşit uçaktı sanki. Evin üstünde bir süre asılı kaldı. Roxanne karanlık semada olanları tam olarak seçemiyordu, ancak daha önce böyle hareket eden bir nesne gördüğünü sanmıyordu. Bir ışık parlaması oldu ve sonra hemen gözden kayboldu.
Roxanne heyecanla karışık büyük bir öfkeyle dalgalı suyun üstünde kalmaya çalışıyordu, ancak uçak gittikten bir dakika kadar sonra uçan evden yükselen bir patlama sesi kadını az kalsın tekrar boğuyordu. Paramparça olan evden yükselen duman ve alaz yığını bütün semayı kaplamaya başlarken, Roxanne"in daha önce hiç görmediği uçan aletler evin yanına doğru süzüldüler. Garip bir fenerin sarımsı ışığıyla ile denizin üstünü ve evin kenarını arıyorlardı.
Roxanne onların tehlikeli olup olmadıklarını bilmiyordu, ama gitmelerini de istemiyordu, zira burada yalnız kalacaktı. Hiç bilmediği bir yerde, normalde boyunu aşacak kadar büyük dalgaları olan bir okyanusun ortasında duruyordu ve soğuk suyun ciğerlerini dondurması tamamen an meselesiydi. Lakin bu durumda bile aklına yüzlerce soru geliyordu.
Burada ne arıyordu? Neler oluyordu böyle? Hem o yaşlı adam da kimdi? Bunlar rüya değildi kesinlikle, en azından bundan emindi.
"Buradayım!" diye bağırdı oraya doğru, tek elini sallayarak işaret ediyordu. Az sonra sarımsı ışık onun gözüne doğrultuldu.
"Biri sağ kalmış," dedi bir erkek sesi. "Ne yapacağız onu?"
"Bayılt! Kontes için güzel bir armağan olacak," diye seslendi diğeri. Bu seferki bir kadın sesiydi.
Roxanne uçan aletlerin aslında bir çeşit yaratık olduğunu anlayınca kendisine mani olamadan bir korku ve hayret çığlığı attı. Yılan gibi upuzun bembeyaz vücudu ve sapsarı gözleri olan yaratıkların üzerine doğru havada süzülerek geldiğini gördü. Bu garip canlıların yüz kısımları pütürlü ve vücuduna nazaran genişti. Burun delikleri, canavarımsı pullu üst çenesinde iki büyük yarık biçiminde görünüyordu. Upuzun keskin, sivri dişlerini ve çatalsız incecik dilini dışarıya çıkarmış havayı koklarcasına soluk alıyordu. Her nefes verişinde ağzından çıkan garip sarımsı buharın nedenini hiçbir zaman anlayamayacaktı Roxanne.
Yaratığın geniş bedenine binmiş olan adam başındaki bir şapka ile yağmurdan korunuyordu. Kirli sakalı yüzünü kaplamıştı. Üzerinde yemyeşil bir yağmurluk vardı. Roxanne, onun da gözlerinin sapsarı olduğunu görebiliyor, ancak karanlıkta kalan yüzünü hiç seçemiyordu.
"Bin rok aşkına!" diye bağırdı adam şaşkınlıkla. "şuna bak! Bir kadın."
"Gerçekten mi?" diye bağırdı diğeri uzaktan ona sesini duyurabilmek için. Kadın denize düşmüş olduğu hâlde alevler içinde yanarak etrafı dumanlarla kaplayan parçalanmış evin etrafında uçuyordu. "Bayılt gitsin."
Adam elini ona doğru uzattığı zaman Roxanne ilk olarak başının döndüğünü hissetti. Ne olduğunu anlayamadan zaten karanlık olan dünya daha da kararmış, onu sonsuz bir düşün içinde bırakmıştı. Benliğini iliklerine kadar donduran soğuğun bir anda yok olduğu gerçeğiyle yapayalnız kaldığı hâlde, herhangi bir düşünce beynine iletilmediğinden tamamen kara bir nefesin içinde benliğini yitirdiğini fark etmemişti.
Bir süre sonra tekrar kendine geldiğinde, nerede olduğunu unutmuş olduğu için çığlık çığlığa bağırdı. Neden sonra boğazını yakan soğuğun da acısıyla bir şeyin üstünde uçtuğunu kavradı. O yaratıklardan birinin üstüne bağlanmıştı anlaşılan.
Roxanne, korkuyla iç geçirdi. Elleri, kolları ve ayakları ne oldukları bile anlaşılmayan metal aletlerle bağlıydı. Eğer bu bir düş ise hemen uyanması gerekiyordu.
Ã?aresizlik içinde nereye gittiklerini merak etti. Hava aydınlıktı, ancak güneş etrafta görünmüyordu. Puslardan başka bir şey yok gibiydi. Ama biraz sonra, bulutların arasında upuzun bir şehir ortaya çıktı. Pusların arasındaki şehir, gökyüzüne kurulmuş olmanın verdiği asaletle mağrur bir biçimde havada süzülüyordu. Etrafı kapkara metal duvarlarla çevrilmişti. Büyük ve metalden yapılmış binaların çok uzun ve ince bacalarından çıkan kara kara dumanlar gökyüzüne doğru süzülüyordu. şehrin tam ortasında ise bir gökdelen gibi yükselen kocaman bir kule vardı. Oradaki en uzun binaydı, şehre tepeden bakıyordu. O da, şehirdeki diğer her şey gibi siyah ve metaldi. Soğuk ve ölümcül görünüyordu. Ruhsuz hâlde çalışan kentin üzerinde yüzlerce ışık ve hareketlilik seziliyordu. Makine ve vurma sesleri kulağına taşınıyor, ıslandığı için soğuktan titreyen Roxanne"in daha da fazla paniğe sürüklenmesine sebep oluyordu.
Genç kadın şehrin üzerine yaklaşırlarken tekrar kendinden geçti.