SAKA (AZAD KUşU)

Post a reply

Confirmation code
Enter the code exactly as it appears. All letters are case insensitive.
Smilies
:D :) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:

BBCode is ON
[img] is ON
[url] is ON
Smilies are ON

Topic review
   

If you wish to attach one or more files enter the details below.

Maximum filesize per attachment: 256 KiB.

Expand view Topic review: SAKA (AZAD KUşU)

SAKA (AZAD KUşU)

by silverlance » Mon Apr 19, 2004 10:27 am

Saka ( azad kusu )


Saçlarını açmışmıştı, bir kaç gündür bağlı oldugu için kökleri acıyordu. Karanlık odasında perdeler sonuna kadar açık sehirse ayaklarının altındaydı... Umursamadı, o kızdaydı. "Bu aralar sınavda olmalı" diye düsündü. Bulunduğu apartmanda sadece bir kaç sokak ilerde oturuyordu. İçinden bir ses "Ara onu, ara!" diye ciyak ciyak bağrımasına karşı yerinden kımıldamadı. Sabrın erdem oldugunu uzun zaman önce öğrenmişti, her ne kadar yapısında sabırsızlık olsada; öğretileri daima dinlerdi.
Aklında kızı çıkaramaması onun bir yarısını rahatsız ediyordu. "Neden" diye sordu kaç gece kendine. Bir kaç saat uyumayı deneyipde başaramamış, boş duvarlara bakarken sessizce "Neden?" diye sormuştu... Aslında cevabı kendiside biliyordu; kalbi ve beyni her zaman farklı çalışmıştı. Beyni "Henüz fal yok, yumurta yok." diyordu "onu tanımıyorsun tanımadıklarına güvenme! daha öncede güvenmiştin bu nu unutma!" beyni sanki yaşlı, çaçaron bir kadınmışcasına, kafasının içinde bağrıncasına tekrar ederken bu cümleri; o büyük bir özlemle telefona baktı tekrar. Kızı bir otobus yolculuğunun bitiminde tanımıştı, yoldaki bir durakda bir kaç saat beklediklerinde bir kaç kere bakışmışlardı ama o zaman yanında ki arkadaşı bunların olabileceğini söleseydi; onu deli yerine koyar gülerdi..

İkiside bir adada, üstelik aynı adada yıllarca yaşamış aynı ortak arkadşları olmuş ama birbirlerini görmemişlerdi. Tekrar önceki konuşmalarını hatırlayıp güldü ve "gölge dansı" dedi. Gölge kal ve fark edilme... Hayat bunda ibaretti onun için. Bir kaç yazı ( Belki ölürde bir gün okurlar dostları diye. ...Ki düşünceleri bile dostlarıyla paylaşmamışsa düşünmemiş sayardı.) bir kaç resim ( ki hayat o çizgilerde saklıydı... Belki ölürde bir gün, bakar o resimlere dostları diye. ...Ki resimleri bile dostlarıyla paylaşmamışsa yaşamamış sayardı.)
Acaba arasam mı?
Hayır hala okuldadır.
Ama, ama belki gelmiştir... SABIR.
Deli gibi bilgisayarının başına geri döndü, hikayesini yazmaya devam etti. Umutsuz bir askı yazıyordu... Hiç birleşmiyecek elleri ve hiç söylenemiyecek cümleleri. Tuşlar tuşları, harfler harfleri takip etti.


Jack London'ın bir şiiri vardır bilir misiniz?

"...Cesedimin tahta bir kutuya konulmasındansa
Yakılıp kül olmasını tercih ederim
Yarısı parlayan bir ay parçası olmaktansa
Bir meteor parçası olmayı tercih ederim
Kül olup savrulmayı tercih ederim..."

Bu hikaye tercihlerin ve tercih sahiplerinin hikayesidir.
Bu hikayeyi ben şekillendiriyorum.
Zamanın sonsuzluğu içinde özgürce yaşamak seçeneğim vardı ama bu hücrede yaşamak zorundayım. Seçimim buydu; buradan her şeyi izlemek. Burada her şeyi görür, her şeyi duyarım, yaşayanlarla yaşarım, ölenlerle ölürüm ve doğanlarla yeniden bu dünyada işkenceme, hücreme dönerim. Ve en önemlisi; seçimleri ben yaparım onlar yaşarlar.
...VE BEN O TÃ?RKÃ?YÃ? OKURUM...
...Yol uzun ve zordu
Gökyüzü soğuk ve gri
Beyaz ay , ölü bir parça gibi
Bulanık, solgun şafakta
Hırsız ve fahişe, Kral ve asker
Savaşçı, büyücü, sahtekar ve ozan
Bu yolda benimle geldiler
Rüzgar bilenmiş bir bıçak kadar keskindi
Islak, tuzlu denizlerden eserken
Kuru, siyah iskelet gibi ağaçlar
Fırtınada, hayalete benzerlerdi
Yaşam, köpüklü bir şarap benim için...
Onları karanlıktan hücremden izliyordum. Onlar herkesten farklılar. Bazıları yaşamı bir avuç basit istek ve basit hayvansı iç güdü ile yaşarlar. Bazılarının ise bir amaçları vardır, bu tanrıların onlara verdiği bir armağandır. Yaşamak ve ölmek için bir amaç. Onlar günü yaşarlar bir yolu takip ederler, o yol için ölürler. Yaşamayı bilenler tıpkı yaşamayı bildikleri gibi ölmeyi de bilirler. İşte bu yüzden bu gece farklı olacak, yaşamayı bilen ile bilmeyen buluşacak kendi istekleri dışında; çünkü ben istiyor olacağım. Bu gece farklı olacak, karmaşa ve kaosdan uzak bir şehirde yaşayacaklar. Benden ve onlardan başka kimse görmeyecek, kimse bilmeyecek burada olanları. Her şey o kadar net ki görmek hiç zor değil. Karanlık gri sislerin arasında keskin bir bıçak gibi. Onu görüyordum, onu izliyordum. Birazdan karşılaşacaklar, ne yazık; bu ikili ilginç bir gecenin ucundalar.

...Yağma, şehvet ve savaştan oluşan
Ve ben bu şarabı en keskin tortusuna kadar içtim
Ben, vahşi Kuzey topraklarından
Görkem ve büyü ülkelerine gelen savaşçıyım
Ã?elik, kan ve ateşle kazandım
İnsanoğlunun kazanabileceği her şeyi
Oynadığım kumarda
şeytanı bile kendi oyununda yendim
Görkem, şeref, parıltılı ölüm
ve ölümün gülen kafatasıyla alay ettim
Dövüşüp, öldürülecek düşmanlar vardı
Sevilip, güvenilecek arkadaşlar...

Tıpkı yolcu gibi, onu ben seçtim. Uzun bir seçim oldu benim için, dedim ya seçimleri ben yaparım onlar yaşarlar ama yinede hep şüpheler içinde kaldım, karşılayacağı sona dayanması konusunda. Yolcuyu uzun zamandır tanırım, onunla her şey nasıl başladı bilmiyorum; çok uzun zaman önceydi. Bir kaç yüz yıl oldu galiba. Ben o zamanlar çok toy bir çocukluğu yaşamanın zevklerini tadarken bahçe kapımızda sonbahar rüzgarı vardı. Ã?şüyüp evde kahve içtiğim zamanları hala hatırlıyorum. Bu günlerden çok uzakta olsa bile... İlginç isimli çocuklar olurdu belkide senin için arkadaşlarım. Arkadaşlarım, o kadar uzun zaman geçti ki, şimdi üzerinde ne isimlerini, ne yüzlerini hatırlıyorum. Bir avuç mutluluk, bir avuç gülümsemeydi onlardan bana kalan şu ebedi güz günlerinde.

...Ele geçirilip fırlatılacak zenginlikler
şehvetle öpülecek dudaklar
Karanlık geceleri sevdirecek şarkılar
Sabaha dek içilecek şarap
Sonunda geçmişe gömüp yitirecekse ne çıkar?
Ben tüm zenginliklerden payımı aldım
Kazanmak gibi yitirmeyi de tattım
Yaşamda olanların en iyileri alıştım
Mezar derin ve hava soğuk...

Ara sıra büyükbabadan dinlediğim masallar ve kılıç derslerini hiç unutmamı sağlamıştı o sene. Karlı ve soğuk bir kışın habercisiydi erken başlayan güz rüzgarları. Sevdiğim kızın saçlarının rüzgarda uçuşması o kadar romantik gelmişti ki bana o anı hiç unutmadım. Sonbahar rüzgarı kral kışın habercisiymişçesine geldiğinde yalnız büyükbabam hazırdı o çetin çarpışmaya. Kış bütün kuvvetiyle gelip çarpınca kale duvarlarına herkes kış bile olsa yine de bir mevsim dönümünü kutluyordu.
Kale kumandanı Arkon'un mevsim dönümünü kutlamasını (o sıralarda vadide buna Kluır Dıe-Kzaur yani; sonbaharın ödülü denirdi.) unutmak mümkün olmadı hiç birimiz için.
Her zaman giydiği siyah kaplan kabartmalı deri yeleğin üzerine aldığı siyah kalın pelerinine sarılmış güz dönümü şenliklerinin ortasındaki yüksekçe kesilmiş ve daima konuşmaların onun tepesine çıkarak yapıldığı o çınar ağacının üzerinde kutlama konuşmasını yapıyordu. O ağaç oraya ilk gelenler tarafından kesilmişti, önemli konuşmalar, ilanlar, haberler daima oraya çıkılarak duyurulurdu. Kumandan o gün şöyle başladı konuşmasına; "Yiğitler , yiğitleri doğuranlar ve büyütenler ve de onların meyvaları. Bizler bu vadiyi medeniyete kavuşturup burayı keşfedenler. Yaşanılmaz vahşiliğinden kurtarıp ehlileştirenler, şimdi bir mevsiminde barış ve huzur içinde bitirdik. Umarım budan sonraki nice mevsimlerde hep barış içinde sürdürüp yaşarız. Barışı sürdürmek bir sanattır, tıpkı savaşmak gibi ."


...Dünya kokuşmuş küfürlü beyinlerle dolu
Ve ben tüm değerlerinize baş kaldırırken
Boş inançlarınıza gülüyorum
Dünyanın karanlık, kıvrılmış yüzeyinde
Eğri yolumuz zorlu topraklardan geçiyor
Fakat biz mutlu neşeli savaşçılarız
Pek kolay yollar istemeyiz
Düzen yoz ve nefret verici yaşamın kaderi
Sağ elimdeki kılıcımla çizilir
Ve ölüm benim arkamdan gelir
Ben bu tozlu, sert, uzun yollarda kurudum...

Yalnızca bu kısmı hatırlıyordum kumandanın sözlerinden oysaki çok uzun bir konuşmaydı ama benim bile uykum gelmemişti o konuşmadan sonra. Ehlileştirmek demişti oysa o vadiyi hiçbir zaman ehlileştirememiştik düşmanımız ile devamlı savaş halindeydik ve onlar buranın yerlileri olma avantajlarını sonuna kadar kullanıyorlardı. Ã?ylesine güzel konuşmuştu ki... Hiç birimiz konuşmayı dinlerken arkamızdan gelen düşmanlarımızı fark etmedik. Oysa onlar çoktan bizi sarmışlardı. Ankon konuşmasını hiç bir zaman bitiremedi. Onunla ilgili tek hatırladığım sekiz veya dokuz kişilik bir grubun ortasında, o kesik çınar ağacının üstünde, kendini korumasıydı. O da seçim yapmıştı; kaçmak ya da ölmek. O"na kaçmak daha ağır geldi ölümden. O kadar çok olmasalardı başarabilirdi ama çok kalabalıklardı ve bir süre sonra aldığı pek çok yara yüzünden düştü. Karmaşa benim içinse çok uzun sürdü.
Sonunda klanımızdan yalnızca bir kaç kişi kurtuldu. Yaşadık ve kaçtık takipçilerimizden. Hep bir adım önlerinde yaşadık, tabii yaşamak denirse bu kaçışa. Seçimlerimiz bizi birbirimizden ayırdı değiştirdi. Ben artık kaçmıyorum bu hücrede güvendeyim. Görevim; gözlemek, hatırlamak ve zamanı geldiğinde hatırlatmak. şimdi son kalan dostumun yolculuğunu izliyorum. Tıpkı kader arkadaşının yolculuğunu da izlediğim gibi. Yolcu; o herkesten farklıdır, o benim kadar yaşlıdır ve benden daha çok dolaşmıştır şu geçitler arasındaki tüm boyutları ve gezegenleri. Geçitleri göremezsiniz, onları kim yaptı, ne zaman, niçin yaptı, kimse bilmez. Sadece vardılar ve yalnızca biz seçilmişler görebilir. Biz çocukken vardılar. Bilgeler geçitleri kullanır, kadim yerlere seyahat ederlerdi. Bizde kaçmak için kullandık onları.
Yolcuyu o zamanlardan tanırım, oyun arkadaşımdı, avlanmayı bile birlikte öğrenmiştik ama bu bile görevlerimi unutturamaz bana. Bu gece her şey farklı olacak, tıpkı kızı seçtiğim gibi yolcuyu da ben seçtim bu gece için. Ã?ünkü kızda hepsinden farklı, o trenler kadar özgürdü. Yalnızca rayları olan, bulunduğu gecenin karanlığında parlayan raylar. Bir hayat kadar uzun yolunda, o raylarının üzerinde özgürdü. Ne adalet vardı dünyasında, ne güven. Her şeyin kazanmak olduğu bir dünya bu. Yalnızca kazanmak. İlk geldiğinde böyle bir dünyada o dostluk arıyordu. Bulunması en zor şeyi; sadakati, güveni ve dostluğu arıyordu. Yılmadan aradı, bir süre sonra bulamayacağını anlasa bile; hiç vazgeçmedi, bir yerlerde güvenebileceği, sadakat duyacağı birilerinin olduğuna inanarak aradı bu zamana kadar.
Kız o gece yanlış kararlarının acısı yavaş yavaş çıkıyordu yüreğinde ve o bu yıkıcı acıya rağmen yürümeye çalışıyordu sokakda. Sokaklar o gece bomboştu ama garipsenecek kadar sıcaktı. Güzel bir bahar havası gibi ama o buna hiç dikkat bile etmedi. Onun için yalnızca düşünme fırsatı bulduğu ender anlardan biriydi. Her zaman kötü giden ilişkilerine lanetler sayıyor, temposunu hiç azaltmadan hızla yürüyordu, ardından hafif bir rüzgarda onu izliyordu sanki. Karanlık basalı epeyce olmuştu, yalnızca onun ayak sesleri olan sokaklarda sıcak ve hafif bir rüzgar dolaşıyordu onun haricinde. Bir an için huzursuz oldu ardına döndü, rüzgar yüzüne çarptı; sırtına kadar inen siyah saçları rüzgarla dağıldı. Sokak bomboştu ne beklediğini oda bilmiyordu; arkasına döndüğünde karşısına ne çıkmalıydı? Bir yüz, bir sokak kedisi ya da bomboş bir sokak. Geç kaldığını fark etti birden. Onu merak edenleri hatırladı. Onu hep "merak eden" birileri olmuştu zaten. Bazen annesi, bazen sevgilisi. Ne fark eder ki ? İkisi de sahiplenmişlerdi (sanki onun kendi hayatı, yada aklı yokmuş, o düşünemiyormuş gibi ) onu. Siyah saçlının yeni geldiği bu kent her şeyi değiştirmişti. Hayatını, kişiliğini, amaçlarını... Bunların ötesinde artık gerçek yaşamı tanımaya başlamıştı. Pislik, iğrenç, adi ve iki yüzlü insanlar. İnsanlardan daha önce böylesine nefret etmiyordu, çünkü; onlara dikkat etmek zorunda kalmamıştı. Büyüdüğü yerde insanlar öyle çoktular ki; hiç bir şekilde onlardan bir kaç tanesi haricinde fazla samimi olmamıştı. Olamazdı zaten "annesi" izin vermezdi, hem izin verse bile nasıl vakit bulup onları tanıyacaktı. Onlarda tıpkı şu an bulunduğu yerdeki gibi maske takıyordu yüzlerine. Maskeler; her insanın belkide kendini koruma iç güdüsüyle taktığı maskeler; büründükleri kişilikler hep farklı olmuştu. Her zaman "iyi ile kötünün" hemen ayırt edilebileceğine inanırdı. Ta ki bu şehre gelinceye kadar. Ona göre her yerden farklıydı ama yinede özgürdü ilk başta ya da o öyle düşünmüştü. Ona bu düşünce ayrı bir zevk vermişti uzun zaman sora çok ufak bir şehirde bile olsa özgürlüğü yaşamak. Bir süre yaşadı da özgülüğü ta ki yeni engeller çıkıncaya kadar. Tanıştığı erkekler yakışıklı olmasa da çekici ve zekiydi ama olmadı. Onlar da zaman zaman sahiplenici ve kısıtlayıcı oldular. İlişkileri uzun sürmedi, gerçi onlarda ne arıyordu o da bilmiyordu ama buldukları da 'aradığı' değildi. Geldiği şehirde iş yerinden evine gitmesi bile saatler alıyordu. Yaşadığı arkadaşlıklar ise yıllar. Ã?ünkü arkadaşlarını ya da dostlarını günde sadece yarımşar saatler içinde görüyordu. O kadar kısa zaman dilimleri içinde nasıl tanıyabiliridi ki karşısındakini? Ama bildiği başka yöntemde yoktu, onları tanımak için; o insan yaşanmalıydı hep onun için. Ama yeni geldiği küçük şirin şehirde durum farklıydı. şehir o kadar küçüktü ki; hep insanlarla konuşmak zorundaydı arkadaş olanlarla bile dakika değil saatlerini geçiriyordu. Attığı her adımı tüm şehir biliyordu. Dost saydıkları ile tüm bir günü yaşıyordu. Bir "şehirle" yaşamaya alışamamıştı. İlişkilerde de bu böyleydi. Her anını onlarla yaşamak; aslında o bu ilişkileri kendi şehrinde yaşaya bilseydi yaşadığı birlikteliğin durumu pek farklı olmayacaktı. Ama kesinlikle uzun sürerdi. Ã?ünkü zaten onunla bir gün içinde belki bir-iki saat geçirecekti. Geçirdiği toplam zaman ise bu küçük kentten farklı olmazdı belkide, belkide asla tanıyamazdı onları.
Yürürken yerlere bakıyordu bir an yanındaki kavak ağacı onu tüm yol boyunca takip eden rüzgarın etkisiyle kımıldandı o, o an fark edemese de "uyarılmıştı". Karşıdan gelen adamın silüeti ile irkildi. Adam tamamiyle siyah giyinmişti, bu yüzden ancak bir kalp atışı kadar yakın bir mesafeye kadar onu fark edememişti. Bir an adamla göz göze geldiler , sanki onu daha öncede görmüştü. Gri gözlerinde gördüğü hüzün tanıdık geldi belkide. İkicide yürümeye devam ettiler. Siyah saçlı kız adamın ayak seslerini hiç duyamıştı. Ama tıpkı havanın sıcaklığı gibi bu da dikkatini çekmedi.

Adam beş-altı metre sonra durdu. ve omuzunun üzerinden geriye siyah saçlı kıza baktı. Usulca bir mırıldanma duydu adamın ağzından rüzgar. Rüzgar bile neredeyse fark etmeyecekti o cümleleri. Adam siyah saçlının ardından " Yazık , bir mahkum daha. " demişti. Yollarına devam ettiler.
Yolu artık sahile uzanıyordu. Denizi karanlıktan göremese de sesi ve kokusu geliyordu. Deniz kıyısı o gece boştu, o an garipsedi bu durumu. Hava güzeldi ama kimse dışarıda değildi, hatta hep koktuğu sokak köpekleri bile sokaklara çıkmamıştı o gece. Durdu, sanki deniz onu çağırıyordu. Ama yalnızca dalgaların seslerini duydu...
Kendine geldiğinde hala denize bakıyordu. Saatine baktığında durmuş olduğunu fark etti. Saati bu güne kadar hiç durmamıştı. Saatler geçmiş olmalıydı. Sis bastırmıştı, yalnızca bir kaç adım ötesini göremiyordu. Ama artık eski dalgınlığı yoktu; sessizliği hemen fark etti. Tek ses nefes alış verişiydi, birde dalgaların sesleri. Denizin olduğu yöne göre yolunu kestirmeye çalıştı; "parkta olmalıyım" diye düşündü. Evine doğru hızlı adımlarla yürürken karanlığın normalden fazla olduğunu ve mevcut tek ışığın dolun aydan geldiğini anladı. İyice ürpermişti. Korkuyordu, bir an tekrar durdu tıpkı o sokaktaki gibi "izlendiğini" hissetti, oysa hiç ayak sesi duymamıştı. Aniden yalnız olmadığını anladı; tüm sessizliğini tek, gür ve tok bir boru sesi bir anda paramparça etti. Kısa bir karasızlıktan sonra arkasına dönmeye cesaret edemeden koşmaya başladı. Tüm hayatı buna bağlıymış gibi koşuyordu ta ki takılıncaya kadar. Düştüğünde bir süre yerde kaldı nefes nefese kalmıştı. Ağlamak istiyor, korkudan titriyordu. Ama ansızın aklına onu bu duruma sokan korku tekrar girdi "takipçisi". Son kalan gücüyle kalktı arkasına baktı; tek görebildiği gri, mat bir duvardı. Koşmak için geri döndüğünde neredeyse korkudan ölecekti. Karşısında siyah bir gölge vardı. Ã?ığlık atmak için ağzını açtı ama gölge ondan hızlı ve güçlüydü. Ã?ığlığı gölgenin kapattığı ağzında sıkışıp kaldı. Neredeyse ölecekti, kalp atışlarını duyabiliyordu, ağzını kapatan adamın uzun saçları arasında sis kadar gri gözlerini gördü. Artık bağırma isteği bitmişti. Adam nasıl olduğunu bilmediği bir şekilde ona "Sus" demişti gözleriyle. Bir kaç saniyelik tüm bakışma sanki ona yıllar gibi geldi.
Siyah saçlı kız artık o küçük şehirde değildi, bunu anlamıştı. Denizin kıyısında orman başlıyordu ve öyle sıktı ki oraya neredeyse ilk kez kendisini girdiğine inanacaktı. Siyahlı adam önünde yürüyordu, elinden tutmuştu. Elleri sert ve kuvvetliydi. Artık korkmuyordu, yarım saattir orman dalardı. Hala takip edildiğini hissediyordu onu ne takip ediyorsa siyahlı adamda ondan kaçıyordu. Ormanda yürürken, zifiri karanlıkta kaç kere takıldığı hatırlamıyordu bile, ama her defasında siyahlı adam onun düşmesini önlemişti. Sanki o, bulundukları karanlıkta bile önünü görebiliyordu. Kız adamın hiç ayak sesini duymamıştı, sanki hayalet gibiydi ya da elinden tutmasaydı hayalet olduğuna inanırdı. Nerede olduğunu merak ediyordu. Soracaktı ama çok ses çıkaracağından korkuyordu, sanki takipçisi tam ensesindeydi ve kördü de onun konuşmasını bekliyordu. Ama merakı korkusunu yendi; kendini toplayıp "Neredeyiz, ne oluyor?" diyebilmişti sadece. Ama cevap oldukça sert ve soğuktu. "Sükunet, çok yakındalar." Sesi bir rüzgar gibiydi. Sessiz ama net. Yabancını sözünü dinledi. Nedenini bilmiyordu, belki yaşadıklarının şoku, belkide yabancının duruma hâkimiyetiydi ona hükmeden. Adamı ilk kez görüyordu ama ona garip şekilde güveniyordu. İlerlediler artık denizin sesini duyamıyordu. Ormanın garip bir havası vardı sanki. Ormandan korkmuyordu. Sanki orman onlara yardım ediyormuş, önlerindeki dalları teker- teker kaldırıyormuş, gibi geldi bir an için ona. Durmadan ilerliyorlardı yorulmuş ve susamıştı. Artık daha fazla yürüyemeyeceğim dediğinde olmaz yanıtını bekliyordu. Fakat beklediği yanıtın tersine adam durdu ve dinlen dedi. Saydam cam bir şişecik çıkardı cebinden; içinde su vardı. "İç" dedi usulca. Sesinde emreder bir tavır yoktu, daha çok hüzün ve çok ama çok uzun bir koşunun yorgunluğu vardı. Verdiği sıvıdan içti, su değildi ama tadı çok güzeldi. Sanki meyve kokteyli gibiydi. İçtikçe enerjisi yerine geliyordu. "Bu nedir?"diye sordu. Cam matarayı alırken"Bu bir tür likördür adı; hoe çiçek özlerinden yapılır. Köyümüze has bir içecekti. " dedi siyahlı adam. Merakı hayatında ilk kez gördüğü ve onu garip bir şekilde korkutan bu adama sorun sormasını sağladı. "İçecekti dedin artık yapılmıyor mu?" dedi. Soruyu sorduktan sonra böyle garip bir durumun içinde bir farklılık daha hissetti; ondan korkmasına rağmen ona alışmaya başlamıştı. Siyahlı adam gözlerini kıstı, sanki karanlıkta, sisin ve sık ormanın içinden geride onları takip edenleri gözlercesine bakarak. "Hayır, köyümü yok ettiler. Geriye benim haricimde yalnızca bir kaç kişi kaldı. " dedi. Uzun bir hayatı ( kaldı ki kızın tahmin ettiğinden de uzundu ) nasıl anlatacaktı ki?

Kaçışları kıza haftalar gibi geldi. Takipçileri yaklaşıyordu. Yolcu durdu. Siyah saçlı kız ne düşündüğünü anlamıştı. Kız yolcuya döndü ve
"Kurtulabilecek miyiz ?" diye sordu. Yolcu sessizdi düşünürken fazla konuşmazdı. Belinden siyaha yakın rengte tahta bir sap çıkardı . Tahta belindeki deri kından çıkar çıkmaz çok az bir ışıkla parıldayan kılıca dönüştü. Bu değişim kızın bir anda soluğunu kesti. Aynı şekilde sol eliylede bir hancer çıkarmıştı. İkimizde biliyorduk ki tek çıkış geçitti diğer dünyaya. Ama ikisi aynı asla başaramazlardı. Birini kalıp diğeri geçite varana kadar diğerinin oyalamalıydı. "Geçit "dedi. "Tek çıkış o. Bizim dünyamızla sizin dünyanızı bağlayan bir koridordur. Oradan geçmelisin." Bir anda kızın yüzü değişti," Ne demek geçmelisin peki ya sen? Sen gelmeyecek misin?" Yolcu bir tereddüt yaşadı ilk kez, çünkü ilk kez karşısındaki kıza bir şeyler hissetmişti. "Hayır" dedi. Sesindeki hüzünü ben bile hissetmiştim. Kılıcı kıza attı "Gelemem, bize yetişiyorlar birinin durması lazım." Kızın yüzündeki endişeyi yolcuda fark etmişti sesi titriyordu "Ama seni öldürürler, başaramazsın, hem..." Konuşma köpeklerin uğuldamalarıyla kesildi. İzlerini bulmuşlardı. Yolcu bir anda kızı ayağa kaldırdı ve geçit yönüne doğru itti. Sonra ardına baktı ve "kaç!" dedi. Eski soğukkanlılığı yoktu artık yüzünde. Gözlerinde ilk kez endişe görmüştü. Gitmek istemiyordu ama korku ve onun sesinin otoritesi isteğini kırmıştı. Koştu, hayatında ilk kez böyle koşuyordu her adımda kalbinde daha da belirginleşen garip bir duygu vardı. Bir burukluk, bir pişmanlıktı sanki. Geçite yaklaştıkça gitmek istemediğini anladı, kalbi artık kendi dünyasına ait değildi ilk kez aşık olmuştu. Ne yapacağını bilemiyordu, yavaşladı. Aniden durdu sonunda ölüm bile olsa son saniyeleri birlikte onun yanında geçirmeliydi. Gerisingeriye tüm gücüyle koştu.

...Ben artık yaşlı ve güçsüzüm
Oysa ölüm tüm zamanlar boyunca güçlü
Fakat bedenler ölümü tatmak için doğdu...

Yolcu artık tek başınaydı. Ormanda koştuğu sis vardı içinde. İşte o an gözleri yine mermer grisiydi. Tıpkı çocukluğumuzda ki gibi. Usulca gülümsedi ve "Kluır Dıe-Kzaur " dedi. Onun için fark eder miydi şimdi kadar renkler. Ne siyah olmak yaşamda, ne beyaz. Renkler olmak yaşamda isteklerin bir sınırı arzu ve zevklerin sınırsızlığı yalnız bir kişiyle...
Yine de hala kaçıyor. Her adımı bir öncekini daha büyük bir umutsuzlukla takip ediyor. Köpeklerde onun gibi kayboldular siste. Ama aralarında bir fark var; onlar yolcunun nerede olduğumu biliyorlar. Seslerini duyuyor ama nedeler? Her an her yerden çıkma ihtimallerini bilerek çılgınca bir hızla koşuyor. Ağaçlar siste daha da korkunç geliyor ona. Her biri siste kayıp ve mahkum bir ruh gibi sanki... Her adımda dallara takılıyordu çoğu kurumuş, kırılan kuru dalların çığlıklarını duyuyordu sanki üzerimde. Bazıları ise sessizce intikamlarını alıp kırılan arkadaşlarının yaralıyorlardı onu, oysa o hayatı boyunca hep o ormanı korumuştu. Kanın aktığını hissediyordu; damla damla ve biliyordu ki her damlayı izleyen köpekler ve takipçiler her damlada daha da yaklaşıyorlar ona. Ama yine aldırmadı. Ã?ünkü amacı zaten kendisini takip ettirmekti.
Yoruldu, koşmaktan, kaçmaktan bıkmıştı. Yüzyıllardır yaptığını tekrarlamak zor geliyordu artık ona. Her ne kadar haklı olsa da kaçtığı için yanından geçtiği her ağaçtan utanıyordu. "Durmalıyım" dedi ve bedeli ne olursa olsun savaşmalıyım diye düşündü soluk soluğa. Artık düşüncelerini yüksek sesle söylüyordu bu onu rahatlatmıştı.
Onu görüyordum hücremden tıpkı takipçileri gördüğüm gibi. Bizler rüzgarın çocuklarıyız. Kutuplardan gelir, çöllerden geçeriz. Bizler dolunayız; mehtabı yaratan ve yıldızları kapatan. Bizler belkide deliyiz; herkesin akıllı olduğu bir dünyada. Belkide sadece geceyiz . Aydınlıktan sonra karanlığı oluşturan. Biz birini sevip, asla söyleyemeyenleriz.
şimdi durup bekliyordu. Sis yüzünden ancak birkaç yürek atışı öteyi görüyordu. "Komik aklımdan nice zaman önce bir savaşçının şiiri geçiyor." diye düşündü. Sonra hücremde yankılanan şiirini dinledim. Bence bir veda haykırışıydı ona ait. Sessiz, acılı, gurur dolu. İkimizde gözyaşı dökmeyi unutalı çok uzun bir zaman geçti. Ama ağlamak isterdim ardından.

...Selam tanrılar!
Boş bir gökyüzünün altında
Yanınızda neşe ile yürüyeceğim
Günahkar ruhların nasıl inlediğini
Sıska kurnaz papazlardan dinledim
Yalnız altın için alınıp sattıkları o cennette
Benim gibi acımasız bir barbarın yeri var mı?
Rahipler ve kutsal kitaplarıyla birlikte
Alevlere dalacağım
Cehennemin kızıl boğazından aşağıya yürüyecek
Ve şeytanın yerine oturacağım
Yaşam ; ölümle benim yorucu yıllar boyunca
Oynadığımız bir oyundu
Yaşamı korkmadan ve cesaretle karşıladım
Ölüm yaklaşırken kaçmalı mıyım?
Selam, savaşçı yiğit dostlarım
Köleler, Silahşörler ve oynak genç kızlar...


Garip olan aslında huzursuzluğunun çoktan bitmesiydi, durulmuştu. Kız artık uzakta ve güvendeydi nasıl olsa. Yüreğinden bir rüzgar gibi geçiyordu o saka kuşu. Birlikte alıp beslemiştik onu birlikte azat etmiştik o "son" baharda. Kim bilir hangi dalda uyuduğunu bilemediği, o azat kuşu. Belkide özgürlüğünün sevinci ile uçuyordur hala, kim bilir. İşte son anındaki bu huzurunu sis içinde kor gibi parlayan bir çift göz böldü.
Kin dolu hırlamalarını duyuyorum onun kulaklarıyla. Köpekler burada ama takipçiler hala uzak bana, yakında onlarda gelecekler. İşte o zaman her şey bitecek. Gözlerini görüyorum köpeklerin. Gözleri, bir bıçak gibi parlıyorlar. yolcuyu parçalamak için hazır ve yalnızca bunun için bilenmiş bir bıçak. Barış içinde aldığı son nefeste; Artık savaşa hazırım! diyordu. Kafasından her şey bir anda siliniyor. Tıpkı öğretildiği gibi. Oysa yüreği, yüreğim, yalnızca siyah saçlı ile dolu. Ağzımdan çıkan ismi bir su oldu, aktı hücremden. Sisi delip geçen bir meltemle kulağına gidiyor. Bu dikkatimi dağıttı, dağıtacağını biliyordum ama bu onun kaderiydi yapmalıydım. O yapmaması gereken tek şeyi yapıyor gözünü, siyah saçlının koştuğu yöne çeviriyor. İşte her şey bitti. Bir anda zıpkın gibi üzerine atlıyorlar. Onları sayamıyorum bile, öyle fazlalar ki. Keşke adil bir çarpışma olabilseydi, o bunu hak ederdi.
Düşünceleri hücremde yankılanıyor. "Dayanamıyorum. Bir daha görüşemeyeceğiz seninle, oysa ne çok isterdim siyah saçlarını tekrar görmeyi. Tıpkı kokunu duymayı istediğim gibi. Belkide gırtlağımdan bir parça kopartan köpek bile böyle canımı yakmıyor... Gözlerim kaybettiğim kan yüzünden kararırken ben hala bunu düşünüyordum; seni bir daha göremeyeceğim. Burada öldüğümü kimse bilmeyecek senden ve diplerinde savaşarak öleceğim ağaçlardan başka."


...Ayrıldığım yolda gözüm kalmadı
Burada son bulur o yol
Azrailin kucağında...

Kız çok geç kalmıştı. Etrafta pek çok hayvan cesedi vardı, daha çok kurtlara benziyordu fakat bir kurt için çok irilerdi bir anda kurların insana dönüşmelerini hayretle izledi. İnsana dönüşüp yavaşça küle döndüler. Yolcu son nefesini vermek üzereydi. Ama mutluydu; "takip" sona ermişti. O kadar kan kaybetmişti ki kızı yalnızca bir metre kadar yanına geldiğinde fark etti. Konuşa bilmek için son kalan kuvvetini de kullandı. "Neden ağlıyorsun?" diye sordu kıza. Siyah saçlı kız kendini toparlayamıyordu, elinden gelen bütün gücü göstererek "Ölüyorsun, seni kaybetmek istemiyorum." Dedi, gözyaşları yolcunun yüzüne damladı kanına karıştı. Yolcunu canı artık yanmıyordu garip bir uyuşukluk sarmıştı bedenini, üşüyordu. Kız gözlerinde silikleşmeye başlamıştı. "Hayır, ölmüyorum, özgür oluyorum. Tıpkı... tıpkı... senin gibi..." kalan tüm gücüyle ancak bunları söyleyebilmişti. Gözleri kapanırken bir saka kuşunun kızın hemen üstündeki dala konduğunu gördü. Bu son gördüğü şeydi. Kız sonra hiç konuşmadı. Onu hemen oraya yiğitçe çarpışarak öldüğü o yere, ağaçların hemen altına gömdü, mezar taşını kılıcından yaptı. Oradan ayrılırken kılıcın üzerinde bir saka kuşu vardı.
Sis yolcuyla birlikte gitmiş, yerini güneş ve sıcak almıştı. Ne yapması gerektiğini bilmeden geçit yönüne doğru yürüyordu. Geçite vardığında kararını ben bile merak ediyordum. Bir süre geçitten içeriye baktı, sonra yolcunu sözlerini hatırlayarak ne demek istediğinin anladı. Artık özgürdü, seçme şansı vardı. Kendisini mahkum eden tüm "şehirlerden insanlardan ve ilişkilerden" kurtulmak için bir şanstı bu onun için. Yeniden başlanabilecek beyaz bir sayfa. Ve inanın bu seçime ben karışmadım. Bu seçim özgürce yapılmalıydı. Kim bilir belki bir gün bende böyle bir tercih yaparım.
Hikaye bittiğinde neler yazdığına bakmadı bile, hatalarını merak etmiyordu.
"Acaba sınavı bitti mi?" dedi ve odadan çıktı. Bilgisayar kapanınca oda karardı. Sessiz kalan odada hiç kimsenin duyamadığı bir rüzgar sesi ile bir çift küçük kanatın sesi yankılandı...


SİLVERLANCE


*şiir Lin CARTER' aittir

Top