by catboy » Thu Dec 16, 2010 9:21 am
KARA-HİTAY: MATRİKS TEOREMİ
1. Bölüm: "Beraber Yaşayıp Yalnız Ölen Kayıplar"
Güneşin doğuşu demek horozun ötmeleri için yeterli bir sebepti. Ama yüz sekiz gün önce kabilenin sınırları içinde yaşayan yirmi üç horoz da severek takip ettikleri bir tavuğun günde kırk iki horozla aşk yaşadığı gerçeğini öğrenmelerinin ardından dört gün yas tutmaya, sekiz gün de amuda kalkmış bir vaziyette dile getiremediklerini sembolik de olsa insanlara anlatmaya kalkıştılar, eylemleri dört gün sessiz bir biçimde tutulan yas, sekiz gün amuda kalkarak süre gelen bir eylem şeklinde on beş gün düzenli olarak sürmüştü, sonraki on altı gün yeni bir eylem planı yaparak geçirdiler ve tekrardan aynı şekilde eylem yapmanın daha ahlaka uygun olacağına karar verdiler. Yüz sekiz gün sonra ise arka taraflarına basılan bir tekmenin etkisiyle resetlenerek kendilerine geleceklerdi.
Sırasıyla yirmi üç horoza tekmeyi basan Catboy hem akademik hem aritmetik bir şekilde çalışan beynini harekete geçirerek bir hesap yapıyordu: "Dört gün sessizlik yemini eden, sonraki sekiz gün de amuda kalkıp garip vaziyetlere girişen yirmi üç tane horoza tekme atarak kırk iki horozla onları aldatan tavuğu unutmaları sağladım, bu farklı davranışlarını on beş gün ahenkle sürdüren horoz kardeşlerimiz on altı günlük bir aranın ardından tekrardan anlaşılmaz davranışlarını sürdürmeye devam etmişler ve yüz sekiz günün sonunda benim tekmemle kendilerine gelmişlerdir. Dört, sekiz, on beş, on altı, yirmi üç, kırk iki sayılarını topladık mı yüz sekiz elde ederiz. Bu bana her türlü davranışı bir şekilde formüle edebileceğim gerçeğine vurgu yapmam için ilham verse de nedense aklımdan bir adada KAYIP olmuş hissini atamıyorum. Sekiz yüz on beş kere daha aklımın etrafında dönüş yapabilirsem belki zihnimin derinliklerinde yer alan adaya düşebilir ve bu adadan kaçmanın yollarını seyirciyle paylaşabilirim."
Notlarını düzgünce rapor haline getirdikten sonra dedesinin mezarını sulamaya gitti, çakıl taşlarını özenle sıraladı ve mezar taşını sevgiyle okşadı: "Bigcat Dedem, ağız sıçma prensiplerinin mekanizmalarını ortaya dökmüş yüce filozof seni her gün sevgiyle anan bir kabile olduğunu bil. Huzur içinde tepinesin mezarında."
"Onu anladığımı düşünürdüm. Çok konuşurdu, her şeye şikayet ederdi, somurtkan bir suratı vardı. Yine de anladığımı düşünürdüm."
Bigcat Dede"nin mezarı başında kaç dakikadır duruyordu emin değildi Catboy, ama Prenses Illyra"nın sözleriyle kendisine gelmişti.
"Emin ol, tüm dünyaya küfür etse bile sana etmezdi. Bilirsin, küfür etmeyi sanat haline getirmiş olsa da sana asla argo bir laf söyleyemezdi, aslında söylemek istediği olurdu bana kalırsa çünkü bazen yüzünün kızardığını görürdüm."
Illyra, Bigcat"in torunu Catboy"un samimi düşünceleri karşısında biraz duygusal bir havaya bürünmüştü.
"İdam tahtasında takındığı yüz ifadesini unutamıyorum. Beni asıyorsunuz, ama gönlünüzden beni bu kadar basitçe atamazsınız bakışı vardı sanki." dedi hüzünle kötü anıları aklına getiren Illyra.
"O zamanlar ben daha on yaşındaydım. Ama ona atılan her muz kabuğu ve domates sanki bana isabet ediyormuş gibi göğsümde bir acı hissetmeme yol açıyordu. Ben bir adada değilim belki ama bir kabilede kayıp oldum ve lanet sayıları girmem gereken bir alet bile yok buradan kurtulabilmem için. Burada sıkışıp kaldım, nefes alamıyorum ama burayı bir türlü terk edemiyorum. Sence neden, bu mezarı bırakıp gitsem kimse ilgilenmez diye mi yoksa?"
"Bigcat Dede özlenecektir, ama kimse ölümünden sorumlu olduğu kişinin mezarına affedileceğine kesin olarak emin olmadan dönemez."
"Sen döndün ama?"
"Döndüm, evet çünkü seni götürmeye geldim."
"Nereye gidiyoruz?"
"Eve..."
*******
"Tanrı Dağ"ın hem kuzey hem güney yolunun kontrolünü ele geçirdik, böylece Orta Asya"da ticari hakimiyetimizi de kurmuş olduk, Bütün Dünya"nın Hanı." diye son gelişmeleri bildiriyordu danışman Bogus.
Kara-Hitay Prenslerine Gür-Han adı verilirdi, anlamı ise Tüm Dünya"nın Hakimi demekti. Prens haritaya baktı ve burun kıvırdı, aslında son durum hoşuna gitmedi değildi.
"Desene Tanrı bile bize şu mesajı yolluyor: Dünya"nın tamamı size helal olsun, hepsi sizin ve bunu hak ediyorsunuz."
"Biraz erken hareket etmemek lazım, Batı Karahanlılar tehdit hala." diye danışmanlığını sürdürdü Bogus.
"Onlar bir hiç, hükümdarları II. Mahmut bir tehdit değil. Yakında o topraklar da bize ait olacak, sonunda dünyanın tek hakimi ben olmuş olacağım." diye gürledi Gür-Han.
"Tabi dünya sadece Orta Asya"dan oluşuyorsa ve denizin ötesinde başka toprak parçaları yoksa gerçekten dediğiniz çıkabilir, efendim." dedi çadıra o sırada giren Efla. Kabile şeflerinden en saygın duyulanlarından biriydi.
"Dünya düz bir tabak, altı püsküren lavlarla kaplı Cehennem üstü nur saçan yıldızların serpiştirildiği Cennet. Oralara ulaşamayız, Tanrı"ya savaş açamam. Ama tabağın tamamı benim, lokmaların hepsi benim!" diye gürledi yine Gür-Han.
Efla ve Bogus bu hiddetli ses tonu karşısında diyecek bir şey bulamadılar.
"Ã?ıkabilirsin, Bogus. Biraz şef Efla ile konuşmak istiyorum. Ona diyeceklerim var."
Bogus sessizce çadırdan çıktı. Gür-Han bardağını uzatarak Efla"ya: "Su?" diye sordu.
"Yok sağolun, efendim." dedi samimi bir dilde Efla.
"Sana değil, bana su koy demek istedim." diye kızdı Gür-Han bu sefer.
Efla sakince masadan sürahiyi alıp su doldurdu, Gür-Han şapırdak bir ses çıkartmaya özen göstererek suyunu içerken Efla içinden ıslık çalıyordu, dışına vuramayacağı bazı ezgiler içermekteydi ıslık. Aslında sözlere dökse belki yeni bir müzik kültürü bile oluşturabilirdi, hafif sertti ondan aklına hep "kaya"yı çağrıştırıyordu ezgileri.
"şimdiikkkk, şef Efla. Cansın, kansın, susun, vatan toprağısın. Kabilen için her şeyi göze alırsın. Zamanında isyanları durdurmak için sert önlemler bile almaktan çekinmezdin, sarayda her zaman bir sandalyem vardır sana. Lakin bir takım dedikodular kulağıma ulaştı, yabancı birini kabilenizde saklıyormuşsunuz, hem de casus olduğundan şüphe edilen."
"Sanırım Darkgnome isimli kişiden bahsediyorsunuz, o bizim misafirimiz, kabilemizde yaşadığı süre boyunca bize yararı olmuştur. Hem teknik yönden bize çağ atlatmış, hem de bize insan olmanın gerçek yüzünü göstermiştir." diye savunmaya başladı Efla hemen.
"Onu bana getir."
"Casus olabilir şüphesiyle onu idam edemezsiniz."
"Sen zamanında bundan daha azı için birilerinin idamını emrettin?"
"Yanlıştı ama bu ve sizin de bu yanlışa düşmenizi istemiyorum."
"şEF EFLA!!!! ANLAMIYOR MUSUN? SANA YARDIM ETMEYE Ã?ALIşIYORUM!!!!"
Birden Gür-Han"ın gölgesi tüm çadırı sarmıştı, Efla küçüldüğünü hissediyordu sanki parmağında yüzüğü olsa yere atıp perilerin yaşadığı diyarlara kaçıp gidecekti.
"Seni hain olmakla suçlayacaklar, itip bir kenara atacaklar, dağın eteklerinde saklanacaksın, enseni yakan güneşten nefret edip karanlığa sığınacaksın. En sonunda çiğ balıkları yerken kendine saçma sapan bir isim takacaksın." diye sakin sesle uyarısını yaptı Gür-Han.
"Peki o zaman ne yapmam gerektiğini biliyorum." dedi hüzünlü bir sesle Efla sonra çadırın kapısında bir an için durdu: "Tanrı ne taraftaydı, sağ mı sol mu?"
"Sol."
Efla Tanrı dağının gölgesi altında yatan kabilesine doğru yola çıkarken hala neden sağ ve sol yönlerini karıştırdığını düşünmekteydi.
*******
Darkgnome mor ışıklar saçan cihazından uzaklaşıyordu. Bu sefer kesindi. Başarmıştı. Dünyayı değiştirecek o buluşu sonunda gerçekleştirecekti.
"Tüm Asya bunu konuşacak, çekik gözlülerle boy boy fotoğrafım olacak." diye hevesle gülümsedi.
Kendi el emeğiyle hazırlamış olduğu kullanma kılavuzunu bir ekre daha gözden geçirdi. şemayı doğru çizmişti, ama sanki bazı terimlerin yer değiştirmesi gerekiyordu. ON ve OFF özellikle kafa karıştırıcı idi, bir insan sıkıldığında bir şeyi kapatırdı açmazdı. Ofladığı zaman yaptıklarını düşündü ve evet, OFF kapama olsun, daha mantıklıydı. Açmak için on kere cihazı sallaması gerektiğini fark etmişti, bu nedenl bu uğurlu sayısına ithafen cihazı kapatırken ON terimini kullanıyordu ama tam tersi cihazı açarken asıl ON olması gerekiyordu, böylece o sayıya olan gönül borcunu da ödeyebilirdi daha düzgün bir biçimde.
"ON yapıyorum, umarım OFF yapmamı gerektirecek bir sorun olmaz." diye basit bir yemek duası okudu işe girişmeden önce.
Ve cihazın kaya tuzundan yapılma kolunu çevirdi, cihaz çalışıyordu. Buluşu işe yaramıştı, artık güneş ışığı altında bile mikrop bulaştırmadan camla çevrilmiş steril ortamda böğürtlen reçeli yapılabilmesini sağlamıştı.
Akşama bu cihazıyla yaptığı reçelleri dağıtacaktı, bilimsel yöntemlerinden en önemlisi olan deney aşamasında denek olarak kullanıyordu bu kabileyi. Ondan bir yere ayrılmıyordu uzun süredir. Zaten yaptığı yıldırım oluşturan cihazıyla kabileyi eşkiyalara karşı koruduğunu gösterdiğinden beri kabile bu yabancıyı bırakmamaktan yana bir tavır sergiliyordu.
Illyra ile Catboy, hevesli bir şekilde kavonozlara reçel dolduran Darkgnome"un yanına gittiler.
"Cidden başarmışsın, Darkgnome." dedi mutlulukla Illyra.
"Bu yediğim en muhteşem reçel. Bunu nasıl yapıyorsun?" diye sordu Catboy bir iki parmak tattıktan sonra.
"Bu reçelin gizli bir tarifi var. Süt, kakao ve kenarları yanmış böğürtlen taneleri bu muhteşem lezzet için bir araya geliyor." diye açıkladı Darkgnome.
"Anlıyorum, cidden çok gizli bir tarifmiş." diyebildi Catboy.
O sırada gökyüzünde bir patlama sesi duyuldu ve mor bir kalkan kabilenin etrafını çevirmeye başladı.
"Tarifi kimseden çalmadın değil mi?" diye endişeyle sordu Illyra.
"Valla öyle bir şey yapsaydım bile hukuki yollara başvurulmasını öncelikle beklerdim." dedi Darkgnome diğerleri kadar endişeli olmayan bir sesle.
Efla kabilesini uzaktan görüyordu, atıyla yaldır yaldır ilerliyordu ve kabilesini kurtarmak için acele ediyordu. Ama kalkan kabilenin etrafını çevirmişti çoktan. Korkusuz Efla hiç düşünmeden kalkanı delmeye çalıştı kılıcıyla, ama kılıç mor kalkana değince elektriği andıran bir akıma uğradı. Mor ışıklar gözlerinden saçıldı ve yere düştü.
Yaşlı bir dedenin önünde yerde kıpırdayamadan yatıyordu, yaşlı adam Efla"nın bedenine üflüyordu ve üfürükçüleri andıran saçma dualar okuyor gibiydi. Sonra kırışık elleriyle Efla"nın alnına dokundu.
"Artık senle ben biriz..." dedi.
1. Bölümün Sonu
[b]KARA-HİTAY: MATRİKS TEOREMİ[/b]
[b]1. Bölüm: "Beraber Yaşayıp Yalnız Ölen Kayıplar"[/b]
Güneşin doğuşu demek horozun ötmeleri için yeterli bir sebepti. Ama yüz sekiz gün önce kabilenin sınırları içinde yaşayan yirmi üç horoz da severek takip ettikleri bir tavuğun günde kırk iki horozla aşk yaşadığı gerçeğini öğrenmelerinin ardından dört gün yas tutmaya, sekiz gün de amuda kalkmış bir vaziyette dile getiremediklerini sembolik de olsa insanlara anlatmaya kalkıştılar, eylemleri dört gün sessiz bir biçimde tutulan yas, sekiz gün amuda kalkarak süre gelen bir eylem şeklinde on beş gün düzenli olarak sürmüştü, sonraki on altı gün yeni bir eylem planı yaparak geçirdiler ve tekrardan aynı şekilde eylem yapmanın daha ahlaka uygun olacağına karar verdiler. Yüz sekiz gün sonra ise arka taraflarına basılan bir tekmenin etkisiyle resetlenerek kendilerine geleceklerdi.
Sırasıyla yirmi üç horoza tekmeyi basan Catboy hem akademik hem aritmetik bir şekilde çalışan beynini harekete geçirerek bir hesap yapıyordu: "Dört gün sessizlik yemini eden, sonraki sekiz gün de amuda kalkıp garip vaziyetlere girişen yirmi üç tane horoza tekme atarak kırk iki horozla onları aldatan tavuğu unutmaları sağladım, bu farklı davranışlarını on beş gün ahenkle sürdüren horoz kardeşlerimiz on altı günlük bir aranın ardından tekrardan anlaşılmaz davranışlarını sürdürmeye devam etmişler ve yüz sekiz günün sonunda benim tekmemle kendilerine gelmişlerdir. Dört, sekiz, on beş, on altı, yirmi üç, kırk iki sayılarını topladık mı yüz sekiz elde ederiz. Bu bana her türlü davranışı bir şekilde formüle edebileceğim gerçeğine vurgu yapmam için ilham verse de nedense aklımdan bir adada KAYIP olmuş hissini atamıyorum. Sekiz yüz on beş kere daha aklımın etrafında dönüş yapabilirsem belki zihnimin derinliklerinde yer alan adaya düşebilir ve bu adadan kaçmanın yollarını seyirciyle paylaşabilirim."
Notlarını düzgünce rapor haline getirdikten sonra dedesinin mezarını sulamaya gitti, çakıl taşlarını özenle sıraladı ve mezar taşını sevgiyle okşadı: "Bigcat Dedem, ağız sıçma prensiplerinin mekanizmalarını ortaya dökmüş yüce filozof seni her gün sevgiyle anan bir kabile olduğunu bil. Huzur içinde tepinesin mezarında."
"Onu anladığımı düşünürdüm. Çok konuşurdu, her şeye şikayet ederdi, somurtkan bir suratı vardı. Yine de anladığımı düşünürdüm."
Bigcat Dede"nin mezarı başında kaç dakikadır duruyordu emin değildi Catboy, ama Prenses Illyra"nın sözleriyle kendisine gelmişti.
"Emin ol, tüm dünyaya küfür etse bile sana etmezdi. Bilirsin, küfür etmeyi sanat haline getirmiş olsa da sana asla argo bir laf söyleyemezdi, aslında söylemek istediği olurdu bana kalırsa çünkü bazen yüzünün kızardığını görürdüm."
Illyra, Bigcat"in torunu Catboy"un samimi düşünceleri karşısında biraz duygusal bir havaya bürünmüştü.
"İdam tahtasında takındığı yüz ifadesini unutamıyorum. Beni asıyorsunuz, ama gönlünüzden beni bu kadar basitçe atamazsınız bakışı vardı sanki." dedi hüzünle kötü anıları aklına getiren Illyra.
"O zamanlar ben daha on yaşındaydım. Ama ona atılan her muz kabuğu ve domates sanki bana isabet ediyormuş gibi göğsümde bir acı hissetmeme yol açıyordu. Ben bir adada değilim belki ama bir kabilede kayıp oldum ve lanet sayıları girmem gereken bir alet bile yok buradan kurtulabilmem için. Burada sıkışıp kaldım, nefes alamıyorum ama burayı bir türlü terk edemiyorum. Sence neden, bu mezarı bırakıp gitsem kimse ilgilenmez diye mi yoksa?"
"Bigcat Dede özlenecektir, ama kimse ölümünden sorumlu olduğu kişinin mezarına affedileceğine kesin olarak emin olmadan dönemez."
"Sen döndün ama?"
"Döndüm, evet çünkü seni götürmeye geldim."
"Nereye gidiyoruz?"
"Eve..."
*******
"Tanrı Dağ"ın hem kuzey hem güney yolunun kontrolünü ele geçirdik, böylece Orta Asya"da ticari hakimiyetimizi de kurmuş olduk, Bütün Dünya"nın Hanı." diye son gelişmeleri bildiriyordu danışman Bogus.
Kara-Hitay Prenslerine Gür-Han adı verilirdi, anlamı ise Tüm Dünya"nın Hakimi demekti. Prens haritaya baktı ve burun kıvırdı, aslında son durum hoşuna gitmedi değildi.
"Desene Tanrı bile bize şu mesajı yolluyor: Dünya"nın tamamı size helal olsun, hepsi sizin ve bunu hak ediyorsunuz."
"Biraz erken hareket etmemek lazım, Batı Karahanlılar tehdit hala." diye danışmanlığını sürdürdü Bogus.
"Onlar bir hiç, hükümdarları II. Mahmut bir tehdit değil. Yakında o topraklar da bize ait olacak, sonunda dünyanın tek hakimi ben olmuş olacağım." diye gürledi Gür-Han.
"Tabi dünya sadece Orta Asya"dan oluşuyorsa ve denizin ötesinde başka toprak parçaları yoksa gerçekten dediğiniz çıkabilir, efendim." dedi çadıra o sırada giren Efla. Kabile şeflerinden en saygın duyulanlarından biriydi.
"Dünya düz bir tabak, altı püsküren lavlarla kaplı Cehennem üstü nur saçan yıldızların serpiştirildiği Cennet. Oralara ulaşamayız, Tanrı"ya savaş açamam. Ama tabağın tamamı benim, lokmaların hepsi benim!" diye gürledi yine Gür-Han.
Efla ve Bogus bu hiddetli ses tonu karşısında diyecek bir şey bulamadılar.
"Ã?ıkabilirsin, Bogus. Biraz şef Efla ile konuşmak istiyorum. Ona diyeceklerim var."
Bogus sessizce çadırdan çıktı. Gür-Han bardağını uzatarak Efla"ya: "Su?" diye sordu.
"Yok sağolun, efendim." dedi samimi bir dilde Efla.
"Sana değil, bana su koy demek istedim." diye kızdı Gür-Han bu sefer.
Efla sakince masadan sürahiyi alıp su doldurdu, Gür-Han şapırdak bir ses çıkartmaya özen göstererek suyunu içerken Efla içinden ıslık çalıyordu, dışına vuramayacağı bazı ezgiler içermekteydi ıslık. Aslında sözlere dökse belki yeni bir müzik kültürü bile oluşturabilirdi, hafif sertti ondan aklına hep "kaya"yı çağrıştırıyordu ezgileri.
"şimdiikkkk, şef Efla. Cansın, kansın, susun, vatan toprağısın. Kabilen için her şeyi göze alırsın. Zamanında isyanları durdurmak için sert önlemler bile almaktan çekinmezdin, sarayda her zaman bir sandalyem vardır sana. Lakin bir takım dedikodular kulağıma ulaştı, yabancı birini kabilenizde saklıyormuşsunuz, hem de casus olduğundan şüphe edilen."
"Sanırım Darkgnome isimli kişiden bahsediyorsunuz, o bizim misafirimiz, kabilemizde yaşadığı süre boyunca bize yararı olmuştur. Hem teknik yönden bize çağ atlatmış, hem de bize insan olmanın gerçek yüzünü göstermiştir." diye savunmaya başladı Efla hemen.
"Onu bana getir."
"Casus olabilir şüphesiyle onu idam edemezsiniz."
"Sen zamanında bundan daha azı için birilerinin idamını emrettin?"
"Yanlıştı ama bu ve sizin de bu yanlışa düşmenizi istemiyorum."
"şEF EFLA!!!! ANLAMIYOR MUSUN? SANA YARDIM ETMEYE Ã?ALIşIYORUM!!!!"
Birden Gür-Han"ın gölgesi tüm çadırı sarmıştı, Efla küçüldüğünü hissediyordu sanki parmağında yüzüğü olsa yere atıp perilerin yaşadığı diyarlara kaçıp gidecekti.
"Seni hain olmakla suçlayacaklar, itip bir kenara atacaklar, dağın eteklerinde saklanacaksın, enseni yakan güneşten nefret edip karanlığa sığınacaksın. En sonunda çiğ balıkları yerken kendine saçma sapan bir isim takacaksın." diye sakin sesle uyarısını yaptı Gür-Han.
"Peki o zaman ne yapmam gerektiğini biliyorum." dedi hüzünlü bir sesle Efla sonra çadırın kapısında bir an için durdu: "Tanrı ne taraftaydı, sağ mı sol mu?"
"Sol."
Efla Tanrı dağının gölgesi altında yatan kabilesine doğru yola çıkarken hala neden sağ ve sol yönlerini karıştırdığını düşünmekteydi.
*******
Darkgnome mor ışıklar saçan cihazından uzaklaşıyordu. Bu sefer kesindi. Başarmıştı. Dünyayı değiştirecek o buluşu sonunda gerçekleştirecekti.
"Tüm Asya bunu konuşacak, çekik gözlülerle boy boy fotoğrafım olacak." diye hevesle gülümsedi.
Kendi el emeğiyle hazırlamış olduğu kullanma kılavuzunu bir ekre daha gözden geçirdi. şemayı doğru çizmişti, ama sanki bazı terimlerin yer değiştirmesi gerekiyordu. ON ve OFF özellikle kafa karıştırıcı idi, bir insan sıkıldığında bir şeyi kapatırdı açmazdı. Ofladığı zaman yaptıklarını düşündü ve evet, OFF kapama olsun, daha mantıklıydı. Açmak için on kere cihazı sallaması gerektiğini fark etmişti, bu nedenl bu uğurlu sayısına ithafen cihazı kapatırken ON terimini kullanıyordu ama tam tersi cihazı açarken asıl ON olması gerekiyordu, böylece o sayıya olan gönül borcunu da ödeyebilirdi daha düzgün bir biçimde.
"ON yapıyorum, umarım OFF yapmamı gerektirecek bir sorun olmaz." diye basit bir yemek duası okudu işe girişmeden önce.
Ve cihazın kaya tuzundan yapılma kolunu çevirdi, cihaz çalışıyordu. Buluşu işe yaramıştı, artık güneş ışığı altında bile mikrop bulaştırmadan camla çevrilmiş steril ortamda böğürtlen reçeli yapılabilmesini sağlamıştı.
Akşama bu cihazıyla yaptığı reçelleri dağıtacaktı, bilimsel yöntemlerinden en önemlisi olan deney aşamasında denek olarak kullanıyordu bu kabileyi. Ondan bir yere ayrılmıyordu uzun süredir. Zaten yaptığı yıldırım oluşturan cihazıyla kabileyi eşkiyalara karşı koruduğunu gösterdiğinden beri kabile bu yabancıyı bırakmamaktan yana bir tavır sergiliyordu.
Illyra ile Catboy, hevesli bir şekilde kavonozlara reçel dolduran Darkgnome"un yanına gittiler.
"Cidden başarmışsın, Darkgnome." dedi mutlulukla Illyra.
"Bu yediğim en muhteşem reçel. Bunu nasıl yapıyorsun?" diye sordu Catboy bir iki parmak tattıktan sonra.
"Bu reçelin gizli bir tarifi var. Süt, kakao ve kenarları yanmış böğürtlen taneleri bu muhteşem lezzet için bir araya geliyor." diye açıkladı Darkgnome.
"Anlıyorum, cidden çok gizli bir tarifmiş." diyebildi Catboy.
O sırada gökyüzünde bir patlama sesi duyuldu ve mor bir kalkan kabilenin etrafını çevirmeye başladı.
"Tarifi kimseden çalmadın değil mi?" diye endişeyle sordu Illyra.
"Valla öyle bir şey yapsaydım bile hukuki yollara başvurulmasını öncelikle beklerdim." dedi Darkgnome diğerleri kadar endişeli olmayan bir sesle.
Efla kabilesini uzaktan görüyordu, atıyla yaldır yaldır ilerliyordu ve kabilesini kurtarmak için acele ediyordu. Ama kalkan kabilenin etrafını çevirmişti çoktan. Korkusuz Efla hiç düşünmeden kalkanı delmeye çalıştı kılıcıyla, ama kılıç mor kalkana değince elektriği andıran bir akıma uğradı. Mor ışıklar gözlerinden saçıldı ve yere düştü.
Yaşlı bir dedenin önünde yerde kıpırdayamadan yatıyordu, yaşlı adam Efla"nın bedenine üflüyordu ve üfürükçüleri andıran saçma dualar okuyor gibiydi. Sonra kırışık elleriyle Efla"nın alnına dokundu.
"Artık senle ben biriz..." dedi.
[b]1. Bölümün Sonu[/b]