by catboy » Sat May 29, 2010 7:04 am
"FİZİKSEL şİDDET"
Gökhan için hayat vizeden finale doğru yükselen bir baş ağrısından ibaretti. Final dönemi onun için bir şeyi daha hatırlatırdı, en büyük düşmanıyla hesaplaşmasına yine ramak kalmıştı ve yüksek olasılıkla Gökhan yine savaş alanına hiç uğrayamayacaktı bile korkusundan.
Kafeteryada iki kişi aralarında sohbet ediyordu, tabi bundan daha doğal bir şey olamazdı. Ama garip olan şey tek başına yemek yiyen Gökhan"ı takip edip onun hakkında sohbet ediyor oluşlarıydı.
Kızıl renkte, horoz ibiği gibi saçı olan genç bira kokan ağzını arkadaşının kulağına yaklaştırdı, belli ki başkalarının duymasını istemediği bir şey diyecekti: "Bu o olmalı, patrona haber verelim."
Arkadaşı uzun saçlı, sırtındaki gitarı indirmemeye kararlı, sol kulağına dört tane küpe takmayı başarmış, kekeleyerek konuşan karikatürlük bir tipti. Bira kokan ağızlı arkadaşını kendisinden uzaklaştırarak: "Ona patron demeyi kes, Reis diye kendisine hitap edilmesini istiyor. Bunu kaç kere dedi, valla bir uyarıda daha bulunmaz, haberin olsun." diye belirtti.
Horoz gibi bakışlarıyla bakarak ve kafasındaki ibik gibi saçı sallayarak: "Hadi çocuk kalkmadan yanına gidelim, yoksa çok geç kalabiliriz. Zaten oldukça planın gerisinde kaldık, eğer bu sefer başaramazsak bizi bağlayıp patlatmaya kalkarlar." dedi diğeri ve ayağa kalktı.
Gitarıyla yanından geçenlere çarptığı halde özür dilemeyi ihmal eden uzun saçlı arkadaşı: "Ne diyeceksin ona? Reis, düşmanına en büyük korkusuyla yaklaş derdi, yani önce iyice bir araştırsaydık hedefimizi." dedi.
"Merak etme, ödevimi yaptım ben. Hedefin adın Gökhan, burcu Yengeç, gerisi faso fiso kimlik bilgileri ama bizi asıl ilgilendiren şu ders notları." dedi horoz saçlı olan ve elindeki dosyayı uzun saçlı arkadaşına uzattı.
Ders notları arasında en çok ilgisini çeken üç senedir alttan alınmış olandı. Gülümseyerek: "Gerçekten de işe yarar bu bilgi." dedi.
Gökhan son lokmasını da yutup masadna kalkmaya yeltenmişti ki Recep ile Deniz"in ona doğru geldiğini fark etti. İçinden: "Bu hiç de hayra alamet değil. En iyisi saatine bakarak görmemiş gibi yap, sonra da kalk ve arkanı dönmeden bas git." diyordu. Ama maalesef bileğinde bir saat takılı değildi. Tavana bakarak: "Bunu bilerek mi yapıyorsun? Her gün taktığım bir saati bunu takmayı unutmam nelik, sen unutturdun bilerek değil mi? Çok arsız oluyorsun bazen, hem de çok." diye mırıldandı.
"Hey, genç. Tavana ne diye bakıyorsun?" dedi Recep kızıl saçını sallayarak. Gökhan horoz sesini duyacağı anı bekledi istemsizce.
"Burası boş mu, yeğenim?" dedi boşta kalan sandalyeyi göstererek Deniz, son anda gitarını çekmeyi başararak, yoksa Gökhan sol gözünden olacaktı.
"Sizler gelene kadar yalnızdım ve bu mutlu bir yalnızlıktı. Sakın yanlış anlamayın, kişisel bir şey değil. Sadece gerginim, iki saat sonra malum olay olacak." diye yanıt verdi Gökhan.
"Fizik finalinden bahsediyorsun sen. Korkma, yeni bir hoca geldi. Sınav sorularını o hazırlayacakmış. İsmi de çok cafcaflı, neydi he, hatırladım: Prof. Dr. Ferit Cafcaf." dedi Recep.
"Gerçekten de cafcaflı bir adı varmış." diyebildi Gökhan.
"Ama asıl seni ilgilendiren durum, hoca sınavdan önce bu dersi alttan alanlar bana uğrasın demiş olması. Sen de üçüncü kez almıyor musun bu dersi? Git, hocayla konuş işte." diye araya girdi Deniz.
"Bazen beni bayıyorsun, Deniz? O benim diyeceğim replikti, benim burada bayıp kalmamı mı istiyorsun yoksa?" dedi kızarak Recep.
"Saçmalama, horoz ibikli arkadaşım. Ã?yle bir niyetim yoktu. Buyur sen devam et sözlerine."
Recep sözlerine devam edecekti etmesine ama bir kişi eksilmişti. Gökhan çoktan gitmişti. Deniz"e dönerek: "Sanırım Reis"e haber versek iyi olacak, çünkü hedefimiz harekete geçti bile." dedi.
Prof. Dr. Ferit Cafcaf, öğrencisini dinliyordu, ama daha ne kadar dinleyeceği meçhuldü. Sonunda pes etti ve öğrencinin ağzını kapatarak: "Tamam, duydum duyacağımı. şimdi geç otur. Ben çay ısmarlamıştım, sen de bir şey ister misin?" diye sordu.
Gökhan on dakikada hocanın odasına varmış ve hiç susmadan derdini analtmaya başlamıştı. Ama hoca onun dediğinden bir gram bir şey anlamamıştı ve şimdi bir şey içer misin diye soruyordu.
"Bilmem ki, uygun olur mu bu?"
"Uygun olmasa ne diye sana sorayım ki, yanıt ver sadece. Bir şey içer misin?"
"Ben de çay alayım madem, limonu bol olsun ama bir de üç şeker olursa sevinirim. Tabi fazla da kaynamasın, sonra soğumasını filan beklemek zorunda kalmayayım çayı."
"Anlaşıldı, uzatmana gerek yok." dedi Profesör ve çayları istedi.
"Gerçekten de hoş bir odanız var." dedi Gökhan. Ne diyebilirdi ki, tek yapabileceği hocanın hoşuna gideceği sözler söylemekti.
"Bence restore edilmesi gerekiyor."
"Haklısın, tabi. Duvar rengi gerçekten de iğrenç, insanın içine sıkıntı veriyor." dedi Gökhan, duvar rengi koyu mordu ve gerçekten de Gökhan"ın içine bir sıkıntı vermişti.
"Duvarları iki gün önce yeni boyamıştım, beğenmedin mi yani?"
"Beğenmemek, olur mu öyle şey? Kendimi menekşe bahçesine girmiş gibi hissettim, tek kelimeyle harika, hatta bu kadar insanın içini ferahlatan başka bir renk bulamazdınız." dedi Gökhan hızlıca.
"Yalandan hoşlanmam."
"Ben de, yalandan nefret ederim. Hatta yalan söyleyenlerle işim olmaz, hayatımdan çıkartırım hemen yalan söylediğini anladığım an."
Son cümlesinin ardından bir süre soluklanması gerekmişti Gökhan"ın. Ardından zaten çaylar da gelmişti. Gökhan"ın çayı buz gibiydi, içine liman kabukları atılmıştı ve şeker yerin attıkları şeyin ne olduğunu çözememişti, yine de iki dakikada şapırdatmayı da unutmadan bitirdi çayı.
"Uygunsuz olmasa bir çay daha isteyebilirdim. Gerçekten de güzeldi çay."
"Bence buranın çayları berbat."
"Haklısınız, buz gibiydi, kim bilir şeker diye hangi kimyasal bileşikleri atıyorlar içine ve dahası da limon sıkmamışlar direk limonu kabuğunu kesip atmışlar."
"Sen her şeye böyle şikayet mi edersin?" diye sordu sonunda Profesör.
Gökhan artık daha fazla saçmalayamayacağını fark etmişti ve bir şey demeden sustu.
"Demek arada bir sessiz durma gibi fonksiyonların da olabiliyormuş, öğrendiğim iyi oldu." dedi Profesör.
Gökhan artık kalkması gerektiğini anlamıştı ve ayağa kalktı, ama geriye oturması da bir oldu. Gözleri ağırlaşmıştı ve saniyeler için de derin bir uyku haline girdi.
Recep ve Deniz odaya girmişlerdi. Recep: "Sonunda sesi kesildi." diye yorumda bulundu.
"Mekanizmayı getirin, yarım saate kendine gelir. Bu yüzden acele edin." diye belirtti Profesör.
"Emredersiniz, Reis." dedi Deniz ve uyuyan Gökhan"ı odadan çıkarttılar.
"Bu gerçekten de ilginç olacak. Sonunda güzel bir mesaj vermiş olacağız." dedi Profesör arkalarından sinsice.
(Yarım saat sonra)
Siyah bir minibüs yaz sıcağında kalın bir palto giyen genci bıraktıktan sonra uzaklaştı. Görenler önce buna anlam veremediler, ama çoğu genci tanıyordu.
şişman bir kız diyet kolasını yere bırakıp paltolu gencin yanına koşturdu: "Gökhan, kendine gel. Benim, Sevgi."
Gökhan gözlerini açtığında onu sarsan bir suaygırıyla karşılaştı, yani ona en azından bir iki saniye öyle gelmişti. Kızı iterek: "Cadı, bırak beni, sonunda beni yemeye mi karar verdi, seni aç gözlü manyak?" diye bağırdı.
Kız bozulmuştu ve Gökhan"ı kendi kaderiyle başbaşa bırakırken: "Bir gün sana bu lafları yedireceğim tek tek, bana aşkım diyeceksin ileride, işte o zaman soğuk yemeğimi büyük bir iştahla yiyeceğim." dedi ve gitti.
"Ya bu Sevgi cidden salak, ama cidden. Aşkı bile yemek tarifleriyle süslüyor sonra neden bana domuz diyorsun diye bozuluyor." dedi etrafına.
Kalkmasına başka bir arkadaşı yardım etti. Peri gibi duru bir yüzü vardı kızın. Gökhan, normalde uzaktan gördüğü periyi dibinde görünce heyecanlanmadan edemedi: "Teşekkür ederim, Arwen."
Kız istemeden de olsa güldü. İsmi Arwen değildi tabi ki de ama bir elf kızına benzetilmek hoşuna gitmişti: "Rica ederim de Gökhan. Sen de şu üstündeki paltoyu çıkartsan ve minibüsteki adamların seninle derdi neydi onu anlatsan artık diyorum."
"Pek bir şey hatırlamıyorum, Damla aslına bakarsan." dedi ve dişinin arasına takılmış olan bir liman kabuğunu çıkarttı. İşte o anda hatırlamıştı en son olanları ve gökyüzüne döndü: "Lütfen pornografik içerikli bir şey başıma gelmemiş olsun."
Paltoyu yere fırlattığındaysa herkes çığlık çığlığa Gökhan"dan uzaklaşmaya başladı başta Damla olmak üzere.
"Ne oluyor ya? Obi-Wan Kenobi desenli donum mu göründü, ne iş?" diye bağırdı ondan kaçanlara Gökhan.
"Kaçın. Canını seven kaçsın, malını seven bir süre daha etrafta dolaşma riskini aldıktan sonra malıylı beraber kaçsın. Bomba her an patlayabilir." diye başlayan bağırışlar en sonunda bir anlam kazanmıştı.
"Ben canlı bomba oldum." dedi Gökhan ve yere tuvaletini yapıyormuş gibi eğildi: "Tuvalet kağıdı niyetine kaderimle bir yerlerimi silmek istiyorum, bari buna izin ver."
"Dur, sakin ol. Sakin yanlış bir hareket yapayım deme."
Gelen güvenlik görevlisiydi. Bulundukları yere yakın bir bankada çalışıyordu, diğerleri korkakça kaçarken o kahramanlık yapmaya kalkışmıştı.
"Tuvalet kağıdın olsaydın, gerçekten de fena olmazdı."
"Eğer derdin buysa halledebiliriz, yanımda yok ama hemen bulabilirim."
Gökhan"ın bakışından derdinin bu olmadığını anlaması fazla uzun sürmedi, güvenlik görevlisi daha arkadaşça yaklaşmayı denemeye karar verdi: "Benim adım Ali Batı. Senin adın ne, arkadaş?"
"Gökhan, adım Gökhan."
"şimdi polisler gelince işler iyice kötü bir hal alacak, bu yüzden sadece sana yardım etmek istediğimi bil öncelikle. Bombayı beraberce üzerinden çıkartabiliriz."
"Mavi mi, kırmızı mı yoksa yeşil mi?"
"Efendim?"
"Kopartmam gereken bir kablo var, sadece rengini söyle. En büyük yardımı öyle yapardın."
"Tamam dur, bir saniye. Hemen diyeceğim." dedi Ali ve cep telefonundan internete bağlandı.
"Hadi ama üstündeki sayaca göre 23 saniyemiz kalmış."
"Hım, flaş oyun yapmak gibi bir şey değil ki bu, lütfen yanlış kabloyu çekersen burada ben de ölmüş olurum seninle beraber."
"Flaş oyun örneğini vererek bize 14 saniye kaybettirdin. Bilmem farkında mısın? Gereksiz replikler eklemeyelim lütfen."
"Peki, tamam. Daha dikkatli olurum." dedi sinirle dudağını bükerek Ali.
"Son 4 saniye."
"Dur, söyleyeceğim yanıtı."
"3"
"Geliyor."
"2"
"Mavi"
"1"
"Mavi dedik ya."
"Tamam be, kızma gerilim yapalım dedik."
Gökhan"ın polisler tarafından bayıltılması ve Ali"nin habercilere kahramanlığı hakkında derinlemesine bir demeç vermesi sıradaki bir saat içerisinde gerçekleşen olaylardı.
Gökhan sorgu odasında şimdi bilmediği örgüt isimleri arasından bir seçim yapıp hangisi için çalıştığını söylemesi gerekiyordu. Ama cevap veremediği her an polis memuru Kadir İkivurur"un yumruklarıyla tekrar tekrar tanışıyordu.
"Bana cevabımı bilmediğim sorular sorup durmaya devam ettiğin her an ben dayak yiyeceksem bu döngü hiç bitmeyecek, şimdiden diyeyim de." dedi sonunda dayanamayan Gökhan.
"İki vurduk diye hemen felsefeye başladı iyi mi?"
"Bak, frpye başla, gerçekten de şiddeti hiç tavsiye etmiyorum. Dwaxer Usta"nın zarsız serisiyle tanış, barış dolu bir hayatın olsun."
"Ã?yle mi? Bunu duyduğum iyi oldu demek isterdim, tabi Dwaxer ben olmamış olsaydım."
"Vay, iki iş birden. Saygı duyuyorum, ağam."
"Kes, sıktın ama. İki vurduk diye kardeşim mi oldun?"
Gökhan"ın ilgisi başka bir konu yüzünden dağılmıştı ama, bu konuyu Kadir ile de paylaşmaya karar verdi: "Ya sanki hep replikler halinde ilerliyor gibi gelmiyor mu sana da? Tasvir yok, anlatım yok, yazar tüm işi bize yüklüyor hatırlatayım dedim, ağam."
"Bunun kafasına çok vurduk, anlaşıldı." dedi Kadir ve sorgu odasından çıktı.
On dakika Gökhan kaderiyle başbaşa bırakıldı. Aynada kendini görüyordu, morarmış bir yüz, çökük gözler, patlamış dudaklar harika bir Da Vinci tablosu örneği oluşturuyordu sanatçıların gözünde. Tabi o aynanın arkasından onu izleyenler olduğunu biliyordu, bilmediği şey beklediğinden daha fazla kişinin onu izliyor olduğuydu.
Sorgu odasına bağlı kameraya bir şekilde bağlanmayı başaran Profesör: "Bu iş uzamaya başladı. En iyisi bitirmek artık." dedi ve adamlarını uyardı. Deniz ve Recep ikilisi başlarını salladılar, ardından Profesör ile beraber odadan ayrıldılar. Ama oda üniversiteki odası değildi, karakoldalardı.
"Reise yol verin." diye uyarıyordu Deniz ilerlerken.
"Hey, repliğimi çalma." diye bozulmuştu Recep.
Sorgu odasına Profesör tek başına girdi. Gökhan onu görünce: "İşte burada, liderleri buydu. Beni kandırdı, aradığınız kişi burada. Hey, neredesiniz?" diye haykırdı.
"Sana kimse yardım edemez, Gökhan. Ne burada ne de dışarıda."
"Ne demek istiyorsun, seni pislik?"
"Bunu demek istemezdim, ama bu haftaki hedefimiz sendin. Kusura bakma, ama saflığın, asosyalliğin ve özellikle gevezeliğin reytinglerimizin artmasına büyük katkı sağlayabilirdi. Bu yüzden seni seçmiştik."
"Bu ne şimdi, hayat bir sinema geyiklerine mi gireceksin yoksa?"
"Hayır, Gökhan. Gülümse ve kameraya el salla, bu bir televizyon şakasıydı ve en önemlisi canlı olarak yayınlandı. Artık tüm Türkiye seni konuşacak en azından bir hafta boyunca."
Gökhan kızarak ayağa kalktı, Cafcaflı Ferit Bey"e yumruk atma ihtiyacı hissediyordu. İlerledi ve yumruğunu hazır etti. Sonra kameraya döndü, bana bakın edasıyla ve gülümseyip el salladı: "Buradan aileme, arkadaşlarıma ve sevenlerime selam söylemek istiyorum. Sadece rol yapıyordum. Umarım eğlenmişsinizdir. Ben çok eğlendim."
"Güzel sözler, Gökhan. Ama programın başında hedefimizin şaka yapılacağından habersiz olduğunu ve tamamen doğal davrandığını seyircilerimize bildiriyoruz." diye belirtti Ferit Bey.
"Ne güzel." dedi Gökhan ve tavana bakarak: "Bir uyarayım, rezil olmasın demek yok, sen anca izle yukarıdan." dedi ardından.
"FİZİKSEL şİDDET"
Gökhan için hayat vizeden finale doğru yükselen bir baş ağrısından ibaretti. Final dönemi onun için bir şeyi daha hatırlatırdı, en büyük düşmanıyla hesaplaşmasına yine ramak kalmıştı ve yüksek olasılıkla Gökhan yine savaş alanına hiç uğrayamayacaktı bile korkusundan.
Kafeteryada iki kişi aralarında sohbet ediyordu, tabi bundan daha doğal bir şey olamazdı. Ama garip olan şey tek başına yemek yiyen Gökhan"ı takip edip onun hakkında sohbet ediyor oluşlarıydı.
Kızıl renkte, horoz ibiği gibi saçı olan genç bira kokan ağzını arkadaşının kulağına yaklaştırdı, belli ki başkalarının duymasını istemediği bir şey diyecekti: "Bu o olmalı, patrona haber verelim."
Arkadaşı uzun saçlı, sırtındaki gitarı indirmemeye kararlı, sol kulağına dört tane küpe takmayı başarmış, kekeleyerek konuşan karikatürlük bir tipti. Bira kokan ağızlı arkadaşını kendisinden uzaklaştırarak: "Ona patron demeyi kes, Reis diye kendisine hitap edilmesini istiyor. Bunu kaç kere dedi, valla bir uyarıda daha bulunmaz, haberin olsun." diye belirtti.
Horoz gibi bakışlarıyla bakarak ve kafasındaki ibik gibi saçı sallayarak: "Hadi çocuk kalkmadan yanına gidelim, yoksa çok geç kalabiliriz. Zaten oldukça planın gerisinde kaldık, eğer bu sefer başaramazsak bizi bağlayıp patlatmaya kalkarlar." dedi diğeri ve ayağa kalktı.
Gitarıyla yanından geçenlere çarptığı halde özür dilemeyi ihmal eden uzun saçlı arkadaşı: "Ne diyeceksin ona? Reis, düşmanına en büyük korkusuyla yaklaş derdi, yani önce iyice bir araştırsaydık hedefimizi." dedi.
"Merak etme, ödevimi yaptım ben. Hedefin adın Gökhan, burcu Yengeç, gerisi faso fiso kimlik bilgileri ama bizi asıl ilgilendiren şu ders notları." dedi horoz saçlı olan ve elindeki dosyayı uzun saçlı arkadaşına uzattı.
Ders notları arasında en çok ilgisini çeken üç senedir alttan alınmış olandı. Gülümseyerek: "Gerçekten de işe yarar bu bilgi." dedi.
Gökhan son lokmasını da yutup masadna kalkmaya yeltenmişti ki Recep ile Deniz"in ona doğru geldiğini fark etti. İçinden: "Bu hiç de hayra alamet değil. En iyisi saatine bakarak görmemiş gibi yap, sonra da kalk ve arkanı dönmeden bas git." diyordu. Ama maalesef bileğinde bir saat takılı değildi. Tavana bakarak: "Bunu bilerek mi yapıyorsun? Her gün taktığım bir saati bunu takmayı unutmam nelik, sen unutturdun bilerek değil mi? Çok arsız oluyorsun bazen, hem de çok." diye mırıldandı.
"Hey, genç. Tavana ne diye bakıyorsun?" dedi Recep kızıl saçını sallayarak. Gökhan horoz sesini duyacağı anı bekledi istemsizce.
"Burası boş mu, yeğenim?" dedi boşta kalan sandalyeyi göstererek Deniz, son anda gitarını çekmeyi başararak, yoksa Gökhan sol gözünden olacaktı.
"Sizler gelene kadar yalnızdım ve bu mutlu bir yalnızlıktı. Sakın yanlış anlamayın, kişisel bir şey değil. Sadece gerginim, iki saat sonra malum olay olacak." diye yanıt verdi Gökhan.
"Fizik finalinden bahsediyorsun sen. Korkma, yeni bir hoca geldi. Sınav sorularını o hazırlayacakmış. İsmi de çok cafcaflı, neydi he, hatırladım: Prof. Dr. Ferit Cafcaf." dedi Recep.
"Gerçekten de cafcaflı bir adı varmış." diyebildi Gökhan.
"Ama asıl seni ilgilendiren durum, hoca sınavdan önce bu dersi alttan alanlar bana uğrasın demiş olması. Sen de üçüncü kez almıyor musun bu dersi? Git, hocayla konuş işte." diye araya girdi Deniz.
"Bazen beni bayıyorsun, Deniz? O benim diyeceğim replikti, benim burada bayıp kalmamı mı istiyorsun yoksa?" dedi kızarak Recep.
"Saçmalama, horoz ibikli arkadaşım. Ã?yle bir niyetim yoktu. Buyur sen devam et sözlerine."
Recep sözlerine devam edecekti etmesine ama bir kişi eksilmişti. Gökhan çoktan gitmişti. Deniz"e dönerek: "Sanırım Reis"e haber versek iyi olacak, çünkü hedefimiz harekete geçti bile." dedi.
Prof. Dr. Ferit Cafcaf, öğrencisini dinliyordu, ama daha ne kadar dinleyeceği meçhuldü. Sonunda pes etti ve öğrencinin ağzını kapatarak: "Tamam, duydum duyacağımı. şimdi geç otur. Ben çay ısmarlamıştım, sen de bir şey ister misin?" diye sordu.
Gökhan on dakikada hocanın odasına varmış ve hiç susmadan derdini analtmaya başlamıştı. Ama hoca onun dediğinden bir gram bir şey anlamamıştı ve şimdi bir şey içer misin diye soruyordu.
"Bilmem ki, uygun olur mu bu?"
"Uygun olmasa ne diye sana sorayım ki, yanıt ver sadece. Bir şey içer misin?"
"Ben de çay alayım madem, limonu bol olsun ama bir de üç şeker olursa sevinirim. Tabi fazla da kaynamasın, sonra soğumasını filan beklemek zorunda kalmayayım çayı."
"Anlaşıldı, uzatmana gerek yok." dedi Profesör ve çayları istedi.
"Gerçekten de hoş bir odanız var." dedi Gökhan. Ne diyebilirdi ki, tek yapabileceği hocanın hoşuna gideceği sözler söylemekti.
"Bence restore edilmesi gerekiyor."
"Haklısın, tabi. Duvar rengi gerçekten de iğrenç, insanın içine sıkıntı veriyor." dedi Gökhan, duvar rengi koyu mordu ve gerçekten de Gökhan"ın içine bir sıkıntı vermişti.
"Duvarları iki gün önce yeni boyamıştım, beğenmedin mi yani?"
"Beğenmemek, olur mu öyle şey? Kendimi menekşe bahçesine girmiş gibi hissettim, tek kelimeyle harika, hatta bu kadar insanın içini ferahlatan başka bir renk bulamazdınız." dedi Gökhan hızlıca.
"Yalandan hoşlanmam."
"Ben de, yalandan nefret ederim. Hatta yalan söyleyenlerle işim olmaz, hayatımdan çıkartırım hemen yalan söylediğini anladığım an."
Son cümlesinin ardından bir süre soluklanması gerekmişti Gökhan"ın. Ardından zaten çaylar da gelmişti. Gökhan"ın çayı buz gibiydi, içine liman kabukları atılmıştı ve şeker yerin attıkları şeyin ne olduğunu çözememişti, yine de iki dakikada şapırdatmayı da unutmadan bitirdi çayı.
"Uygunsuz olmasa bir çay daha isteyebilirdim. Gerçekten de güzeldi çay."
"Bence buranın çayları berbat."
"Haklısınız, buz gibiydi, kim bilir şeker diye hangi kimyasal bileşikleri atıyorlar içine ve dahası da limon sıkmamışlar direk limonu kabuğunu kesip atmışlar."
"Sen her şeye böyle şikayet mi edersin?" diye sordu sonunda Profesör.
Gökhan artık daha fazla saçmalayamayacağını fark etmişti ve bir şey demeden sustu.
"Demek arada bir sessiz durma gibi fonksiyonların da olabiliyormuş, öğrendiğim iyi oldu." dedi Profesör.
Gökhan artık kalkması gerektiğini anlamıştı ve ayağa kalktı, ama geriye oturması da bir oldu. Gözleri ağırlaşmıştı ve saniyeler için de derin bir uyku haline girdi.
Recep ve Deniz odaya girmişlerdi. Recep: "Sonunda sesi kesildi." diye yorumda bulundu.
"Mekanizmayı getirin, yarım saate kendine gelir. Bu yüzden acele edin." diye belirtti Profesör.
"Emredersiniz, Reis." dedi Deniz ve uyuyan Gökhan"ı odadan çıkarttılar.
"Bu gerçekten de ilginç olacak. Sonunda güzel bir mesaj vermiş olacağız." dedi Profesör arkalarından sinsice.
(Yarım saat sonra)
Siyah bir minibüs yaz sıcağında kalın bir palto giyen genci bıraktıktan sonra uzaklaştı. Görenler önce buna anlam veremediler, ama çoğu genci tanıyordu.
şişman bir kız diyet kolasını yere bırakıp paltolu gencin yanına koşturdu: "Gökhan, kendine gel. Benim, Sevgi."
Gökhan gözlerini açtığında onu sarsan bir suaygırıyla karşılaştı, yani ona en azından bir iki saniye öyle gelmişti. Kızı iterek: "Cadı, bırak beni, sonunda beni yemeye mi karar verdi, seni aç gözlü manyak?" diye bağırdı.
Kız bozulmuştu ve Gökhan"ı kendi kaderiyle başbaşa bırakırken: "Bir gün sana bu lafları yedireceğim tek tek, bana aşkım diyeceksin ileride, işte o zaman soğuk yemeğimi büyük bir iştahla yiyeceğim." dedi ve gitti.
"Ya bu Sevgi cidden salak, ama cidden. Aşkı bile yemek tarifleriyle süslüyor sonra neden bana domuz diyorsun diye bozuluyor." dedi etrafına.
Kalkmasına başka bir arkadaşı yardım etti. Peri gibi duru bir yüzü vardı kızın. Gökhan, normalde uzaktan gördüğü periyi dibinde görünce heyecanlanmadan edemedi: "Teşekkür ederim, Arwen."
Kız istemeden de olsa güldü. İsmi Arwen değildi tabi ki de ama bir elf kızına benzetilmek hoşuna gitmişti: "Rica ederim de Gökhan. Sen de şu üstündeki paltoyu çıkartsan ve minibüsteki adamların seninle derdi neydi onu anlatsan artık diyorum."
"Pek bir şey hatırlamıyorum, Damla aslına bakarsan." dedi ve dişinin arasına takılmış olan bir liman kabuğunu çıkarttı. İşte o anda hatırlamıştı en son olanları ve gökyüzüne döndü: "Lütfen pornografik içerikli bir şey başıma gelmemiş olsun."
Paltoyu yere fırlattığındaysa herkes çığlık çığlığa Gökhan"dan uzaklaşmaya başladı başta Damla olmak üzere.
"Ne oluyor ya? Obi-Wan Kenobi desenli donum mu göründü, ne iş?" diye bağırdı ondan kaçanlara Gökhan.
"Kaçın. Canını seven kaçsın, malını seven bir süre daha etrafta dolaşma riskini aldıktan sonra malıylı beraber kaçsın. Bomba her an patlayabilir." diye başlayan bağırışlar en sonunda bir anlam kazanmıştı.
"Ben canlı bomba oldum." dedi Gökhan ve yere tuvaletini yapıyormuş gibi eğildi: "Tuvalet kağıdı niyetine kaderimle bir yerlerimi silmek istiyorum, bari buna izin ver."
"Dur, sakin ol. Sakin yanlış bir hareket yapayım deme."
Gelen güvenlik görevlisiydi. Bulundukları yere yakın bir bankada çalışıyordu, diğerleri korkakça kaçarken o kahramanlık yapmaya kalkışmıştı.
"Tuvalet kağıdın olsaydın, gerçekten de fena olmazdı."
"Eğer derdin buysa halledebiliriz, yanımda yok ama hemen bulabilirim."
Gökhan"ın bakışından derdinin bu olmadığını anlaması fazla uzun sürmedi, güvenlik görevlisi daha arkadaşça yaklaşmayı denemeye karar verdi: "Benim adım Ali Batı. Senin adın ne, arkadaş?"
"Gökhan, adım Gökhan."
"şimdi polisler gelince işler iyice kötü bir hal alacak, bu yüzden sadece sana yardım etmek istediğimi bil öncelikle. Bombayı beraberce üzerinden çıkartabiliriz."
"Mavi mi, kırmızı mı yoksa yeşil mi?"
"Efendim?"
"Kopartmam gereken bir kablo var, sadece rengini söyle. En büyük yardımı öyle yapardın."
"Tamam dur, bir saniye. Hemen diyeceğim." dedi Ali ve cep telefonundan internete bağlandı.
"Hadi ama üstündeki sayaca göre 23 saniyemiz kalmış."
"Hım, flaş oyun yapmak gibi bir şey değil ki bu, lütfen yanlış kabloyu çekersen burada ben de ölmüş olurum seninle beraber."
"Flaş oyun örneğini vererek bize 14 saniye kaybettirdin. Bilmem farkında mısın? Gereksiz replikler eklemeyelim lütfen."
"Peki, tamam. Daha dikkatli olurum." dedi sinirle dudağını bükerek Ali.
"Son 4 saniye."
"Dur, söyleyeceğim yanıtı."
"3"
"Geliyor."
"2"
"Mavi"
"1"
"Mavi dedik ya."
"Tamam be, kızma gerilim yapalım dedik."
Gökhan"ın polisler tarafından bayıltılması ve Ali"nin habercilere kahramanlığı hakkında derinlemesine bir demeç vermesi sıradaki bir saat içerisinde gerçekleşen olaylardı.
Gökhan sorgu odasında şimdi bilmediği örgüt isimleri arasından bir seçim yapıp hangisi için çalıştığını söylemesi gerekiyordu. Ama cevap veremediği her an polis memuru Kadir İkivurur"un yumruklarıyla tekrar tekrar tanışıyordu.
"Bana cevabımı bilmediğim sorular sorup durmaya devam ettiğin her an ben dayak yiyeceksem bu döngü hiç bitmeyecek, şimdiden diyeyim de." dedi sonunda dayanamayan Gökhan.
"İki vurduk diye hemen felsefeye başladı iyi mi?"
"Bak, frpye başla, gerçekten de şiddeti hiç tavsiye etmiyorum. Dwaxer Usta"nın zarsız serisiyle tanış, barış dolu bir hayatın olsun."
"Ã?yle mi? Bunu duyduğum iyi oldu demek isterdim, tabi Dwaxer ben olmamış olsaydım."
"Vay, iki iş birden. Saygı duyuyorum, ağam."
"Kes, sıktın ama. İki vurduk diye kardeşim mi oldun?"
Gökhan"ın ilgisi başka bir konu yüzünden dağılmıştı ama, bu konuyu Kadir ile de paylaşmaya karar verdi: "Ya sanki hep replikler halinde ilerliyor gibi gelmiyor mu sana da? Tasvir yok, anlatım yok, yazar tüm işi bize yüklüyor hatırlatayım dedim, ağam."
"Bunun kafasına çok vurduk, anlaşıldı." dedi Kadir ve sorgu odasından çıktı.
On dakika Gökhan kaderiyle başbaşa bırakıldı. Aynada kendini görüyordu, morarmış bir yüz, çökük gözler, patlamış dudaklar harika bir Da Vinci tablosu örneği oluşturuyordu sanatçıların gözünde. Tabi o aynanın arkasından onu izleyenler olduğunu biliyordu, bilmediği şey beklediğinden daha fazla kişinin onu izliyor olduğuydu.
Sorgu odasına bağlı kameraya bir şekilde bağlanmayı başaran Profesör: "Bu iş uzamaya başladı. En iyisi bitirmek artık." dedi ve adamlarını uyardı. Deniz ve Recep ikilisi başlarını salladılar, ardından Profesör ile beraber odadan ayrıldılar. Ama oda üniversiteki odası değildi, karakoldalardı.
"Reise yol verin." diye uyarıyordu Deniz ilerlerken.
"Hey, repliğimi çalma." diye bozulmuştu Recep.
Sorgu odasına Profesör tek başına girdi. Gökhan onu görünce: "İşte burada, liderleri buydu. Beni kandırdı, aradığınız kişi burada. Hey, neredesiniz?" diye haykırdı.
"Sana kimse yardım edemez, Gökhan. Ne burada ne de dışarıda."
"Ne demek istiyorsun, seni pislik?"
"Bunu demek istemezdim, ama bu haftaki hedefimiz sendin. Kusura bakma, ama saflığın, asosyalliğin ve özellikle gevezeliğin reytinglerimizin artmasına büyük katkı sağlayabilirdi. Bu yüzden seni seçmiştik."
"Bu ne şimdi, hayat bir sinema geyiklerine mi gireceksin yoksa?"
"Hayır, Gökhan. Gülümse ve kameraya el salla, bu bir televizyon şakasıydı ve en önemlisi canlı olarak yayınlandı. Artık tüm Türkiye seni konuşacak en azından bir hafta boyunca."
Gökhan kızarak ayağa kalktı, Cafcaflı Ferit Bey"e yumruk atma ihtiyacı hissediyordu. İlerledi ve yumruğunu hazır etti. Sonra kameraya döndü, bana bakın edasıyla ve gülümseyip el salladı: "Buradan aileme, arkadaşlarıma ve sevenlerime selam söylemek istiyorum. Sadece rol yapıyordum. Umarım eğlenmişsinizdir. Ben çok eğlendim."
"Güzel sözler, Gökhan. Ama programın başında hedefimizin şaka yapılacağından habersiz olduğunu ve tamamen doğal davrandığını seyircilerimize bildiriyoruz." diye belirtti Ferit Bey.
"Ne güzel." dedi Gökhan ve tavana bakarak: "Bir uyarayım, rezil olmasın demek yok, sen anca izle yukarıdan." dedi ardından.