by pyros » Tue Jan 13, 2004 8:25 pm
Alevler! Dört bir yanında dans eden, ısıran, yakan şeytani diller.
Böyle görüyordu gözleri, ateşten bir peçenin ardından bakar gibi. Kırmızıdan beyaza kadar ısının tüm tonlarıyla boyanan ve sonra hayat bulup tüm tuvali yakan acımasız bir tablo gibiydi dünyası. Taş yanıyordu, toprak yanıyordu, çiçek yanıyordu, hatta su bile yanıyordu. Ateş onun varlığı, ardında bıraktığı küller ise ibadeti olup çıkmıştı.
Bir lanet miydi bu? Yoksa lütuf mu? şimdi güçlüydü, feci derecede güçlü. Yapacağı basit bir büyüyle koca bir ormanı, bir daha hiç yeşermemecesine yakıp kül edebilirdi. Sahip olduğu ateş kudreti, bir kırmızı ejderhanın nefesiyle boy ölçüşebilirdi.
Ama maviyi ve yeşili, denizi ve ormanı unutalı uzun süre olmuştu. Bunlar sadece zihninin karanlık odacıklarında çürümeye başlamış bilgi kırıntılarından ibaretti ve pek yakında o kırıntıların da büyük yangına dahil olup, ateşin dokunuşuyla unutulmuşluğun közlerine karışacağından emindi.
Eskiden olduğu kişi, derinlerden bir yerden ona sesleniyor, yalvarıyor, çırpınıyordu. Ona eski ismini, gerçek ismini söylemeye çalışıyor, fakat her defasında kükreyen bir alev patlamasıyla engelleniyordu. Gerçek ismini merak ettiği de yoktu hani. Geçmiş yaşamına dair hatırladığı tek bir görüntü vardı; heyecanla, üçer beşer tırmandığı taştan basamaklar. Ve sonra bu görüntü dört bir yanını saran alevlerle birlikte, tutuşup kavrulan bir parşömen gibi kararıyordu.
Sonra sessizlik. Sonra umutsuz bir arayış.
Kimi bulması gerektiğini biliyordu: lanetinin ta kendisini, ateşin özünü, ona bu gücü veren ama bedelini alan Kıvılcım"ı arıyordu.
Onu nerede bulabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Tek bildiği, Kıvılcım"ın, er ya da geç kendisine bir ipucu vereceğiydi.
Yanan bir ipucu!
Alevler! Dört bir yanında dans eden, ısıran, yakan şeytani diller.
Böyle görüyordu gözleri, ateşten bir peçenin ardından bakar gibi. Kırmızıdan beyaza kadar ısının tüm tonlarıyla boyanan ve sonra hayat bulup tüm tuvali yakan acımasız bir tablo gibiydi dünyası. Taş yanıyordu, toprak yanıyordu, çiçek yanıyordu, hatta su bile yanıyordu. Ateş onun varlığı, ardında bıraktığı küller ise ibadeti olup çıkmıştı.
Bir lanet miydi bu? Yoksa lütuf mu? şimdi güçlüydü, feci derecede güçlü. Yapacağı basit bir büyüyle koca bir ormanı, bir daha hiç yeşermemecesine yakıp kül edebilirdi. Sahip olduğu ateş kudreti, bir kırmızı ejderhanın nefesiyle boy ölçüşebilirdi.
Ama maviyi ve yeşili, denizi ve ormanı unutalı uzun süre olmuştu. Bunlar sadece zihninin karanlık odacıklarında çürümeye başlamış bilgi kırıntılarından ibaretti ve pek yakında o kırıntıların da büyük yangına dahil olup, ateşin dokunuşuyla unutulmuşluğun közlerine karışacağından emindi.
Eskiden olduğu kişi, derinlerden bir yerden ona sesleniyor, yalvarıyor, çırpınıyordu. Ona eski ismini, gerçek ismini söylemeye çalışıyor, fakat her defasında kükreyen bir alev patlamasıyla engelleniyordu. Gerçek ismini merak ettiği de yoktu hani. Geçmiş yaşamına dair hatırladığı tek bir görüntü vardı; heyecanla, üçer beşer tırmandığı taştan basamaklar. Ve sonra bu görüntü dört bir yanını saran alevlerle birlikte, tutuşup kavrulan bir parşömen gibi kararıyordu.
Sonra sessizlik. Sonra umutsuz bir arayış.
Kimi bulması gerektiğini biliyordu: lanetinin ta kendisini, ateşin özünü, ona bu gücü veren ama bedelini alan Kıvılcım"ı arıyordu.
Onu nerede bulabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Tek bildiği, Kıvılcım"ın, er ya da geç kendisine bir ipucu vereceğiydi.
Yanan bir ipucu!