by fingolfin » Fri Jan 09, 2004 7:51 am
Amatör bir deneme, okuma zahmetine katlananlar ne düşündüğünü belirtirse memnun olurum:
-Zindandan Gelen şarkı-
Ã?yküm sıradan bir handa başlıyor. Hani hepimizin bildiği ucuz içki kokan , yoldan gelip geçen gezginlerin yanısıra civar halkının da uğradığı ve mutlaka şişman bir sahibi olan basit bir han. Genel olarak bu tür hanları sevdiğimi söyleyebilirim. Değişik konuklar , ilginç hikayeler ve taşralı garson kızlar... Ne diyordum , ha evet bu sıradan hanı sıradanlıktan çıkaran ilk unsur benim orada bulunmamdı...
Ana salonu gören ufak bir yan salonda oturuyordum. Adetim olduğu üzre pelerinimin kapşonundan hana giren çıkanı seyrediyor ve de kendime gizemli bir hava verdiğimi sanarak biramı yudunluyordum.Handaki gürültülü kalabalık hancıyı olduğu kadar beni de memnun etmişti. Ã?evre halkı , yolcular , büyük bir cüce kafilesi , hanın demirbaşı diyebileceğimiz birkaç hobbitten başka ufak bir de kender grubu vardı handa. Sizin de takdir edebileceğiniz gibi bu ortamı oldukça keyifli bir hale sokuyordu.
Gece ilerledikçe havada asılı duran duman , yoğun alkol kokusu ve kalabalığın neşesi artmaktaydı. Derken kapı açıldı ve içeriye uzun boylu , ince yapılı iki silüet girdi. Rengini tam olarak kestiremediğim gölgeli pelerinlere bürünmüşerdi. Hancıyla konuşmadan benimkinin çaprazında kalan bir diğer yan salona geçtiler. Üzerlerinde görebildiğim hiçbir silah olmamasına rağmen geniş ve dengeli adımları bana onların eğitimli birer savaşçı oldukları izlenimini vermişti. Onların gelişi yalnız benim değil tün hanın da dikkatini çekmişti , tabi artık bir goblini bile öpebilecek kadar sarhoş olan cüceleri saymassak. Açı olarak gayet elverişli bir yerde bulunmama rağmen onları cok da iyi göremiyordum. Bulundukları dadan mı bilemiyorum ama sanki üzerlerinde bir gölge taşıyorlardı. Handakilerin ilgisi dağılmıştı ; herkes iki genç hobbitin yahni yeme yarışını seyretmekteydi. Bense hala belki bir ipucu yakalarım umuduyla esrarengiz yabancıları izlemekteydim. Tam yanlarına gidip kendimi tanıtmaya karar vermiştim ki neşeli kenderlerden biri benden önce davrandı. Hepimizin daha önce başına gelmiş olduğu gibi sırıtarak kendini tanıttı ve oturmak için kibarca izin istedi ki bu esnada çoktan masadaki yerini almıştı. Fakat yabancılar ona yokmuş gibi davranıyordu. Kender üçüncü dereceden bir kuzeninin başından geçen ilginç bir olayı anlatarak havayı yumuştamaya çalışıyordu , ya da adetleri olduğu üzre gevezelik yapıyordu. Bu çabaları da boşa çıkınca yabancıların ilgisizliğinden sıkılan kender ana saolna dönmek için ayağa kalktı. Bu esnada elinde hafifçe parlayan bir nesne gördüm. Bunu gören tek kişi ben değildim ki yabancılardan biri telaşla arkadaşına birşeyler söyledi. Sanırım bir çeşit elf lisanıydı fakat bilmediğim birçok sözcük içeriyordu. Yakalayabildiğim kelimeler ' kender ' ve ' hanımın ziyneti ' idi. Yabancılar hızla yerlerinden fırladılar ve kendere doğru hamle ettiler. Fakat oyuncu kender bunu farkedip parlak nesneyi arkadaşlarından birine doğru fırlattı. Ve tam o anda bütün hayatımı değiştiren olay meydana geldi. Berrak bir sesin birşeyler mırıldandığını işittim ve parlak ziynet havada asılı kaldı. Gözlerimi sesin kaynağına doğru çevirdim. Hanın girişinde öylece duruyordu. Böyle bir güzelliği nasıl tarif edebilirsiniz ki! Boyundan yıldız şeklinde zarif bir broşla tutturulan , gümüşümsü gri uzun bir pelerin giymişti. parlak ziynetin yavaşça ilerlediği sağ eli hafif kalkmıştı ve sanki belli belirsiz bir ışık saçıyordu. Arkaya doğru hafif açılmış kapşonu saçlarını görmeme imkan verdi. leylak kokan , yıldızlı yaz gecelerini bilirsiniz. Onun da saçları öyleydi işte ; yıldızlar gibi parlayan koyu lacivertle siyah arası bir renk. Ve bunlara eşlik eden puslu , deniz yeşili gözler. Handaki herkes donakalmıştı ( cüceler hala aralarında şakalaşıp , içki içmeye evam ediyordu). Karşılarında ayan meyan bir elf prensesi gören kenderler tepki veremeyecek kadar mutluydu. Bense , yo hayır bunu tarif edebileceğimi sanmıyorum... Parlayan ziyneti pelerinin gizli ceplerinden birine koydu ve kendine eşlik etmesi için eşlikçilerine ufak bir baş işareti yaptı. uzun boylu iki yabancı ve o usulca handan ayrıldılar. Ã?ıkmalarıyla birlikte handa bir şamatadır koptu , herkes olayla ilgili çeşitli yorumlarda bulunuyordu. Söylenenlere kulak dahi asmadan hancıya parasını verip hızla onları takip etmeye başladım. Bütün becerimle onları takip ettim...
Ve işte buradayım. Gölgeli Ormanın derinliklerindeki Elf şehri Nevildor'da. beni yakaldıklarında şehre gizlice girmenin bir yolunu arıyordum. Neden burada olduğumu anlatmama karşın bana inandıklarının sanmıyorum. Sanırım beni bir nevi casus olarak görüyorlar. İşte güneş de batmaya başladı. şarkımı söyleme vaktim. Aslında durumum o kadar da kötü sayılmaz. şehir meydanına bakan yüksek bir kulede tutuluyorum ve bana kötü muamelede bulunmuyorlar. Ayrıca dünya üzerinde ona daha yakın olabileceğim bir yer olduğunu sanmıyorum. İşte güneş battı. Ve o Elf şehri Nevildor'un Prensesi Finriel akşam konuşması için şehir meydanında. Benimse şarkımı söyleme vaktim:
Kızılığını can çekişen bir savaşçı gibi
Dağların üzerinde bırakarak battı güneş.
Batsın...
Artık ne ona ihtiyacım var ,
Ne yıldızlara , ne aya.
Yalnız senin ışığın hayat verir bana.
Ey Finriel!
Berrak sesinle
Konuşmaya başladın yine meydanda
Kimbilir neler anlatıyorsun
Dostluğa , umuda , hayata dair.
Bense şarkı söylemekteyim zindanda.
Ey gece saçlı prenses!
Söyle bana
Yabancı şarkımı hangi rüzgar taşır sana?
Söyle ki ona şarkımı anlatayım ,
Söyle ki onu rüzgar değil de
Saçlarınmışçasına koklıyım.
İşte başladı gece şarkısı.
şarkı söyleyen yüzlerce ses.
Yüzlerce ses arasında senin sesin.
Mahçup bir çiğ tanesi gibi berrak ,
Ulu okyanuslar kadar derin ,
Senin sesin...
Sesini bana taşıyan rüzgar.
Konuş ey rüzgar!
Bu devr-i daimde bir kez olsun konuş.
Ne anlatır bu şarkı ,
Nerededir lisanların farkı?
Cevap ver rüzgar.
Susma öyle.
Susma...
Rüzgar dindi.
Gece iyiden iyiye indi.
Ağaçlar fısıldaşmakta Gölgeli Ormanda.
Sen aşağıdasın.
Bense burada.
Zarif Nevildor'un yüksek zindanlarında.
Amatör bir deneme, okuma zahmetine katlananlar ne düşündüğünü belirtirse memnun olurum:
-Zindandan Gelen şarkı-
Ã?yküm sıradan bir handa başlıyor. Hani hepimizin bildiği ucuz içki kokan , yoldan gelip geçen gezginlerin yanısıra civar halkının da uğradığı ve mutlaka şişman bir sahibi olan basit bir han. Genel olarak bu tür hanları sevdiğimi söyleyebilirim. Değişik konuklar , ilginç hikayeler ve taşralı garson kızlar... Ne diyordum , ha evet bu sıradan hanı sıradanlıktan çıkaran ilk unsur benim orada bulunmamdı...
Ana salonu gören ufak bir yan salonda oturuyordum. Adetim olduğu üzre pelerinimin kapşonundan hana giren çıkanı seyrediyor ve de kendime gizemli bir hava verdiğimi sanarak biramı yudunluyordum.Handaki gürültülü kalabalık hancıyı olduğu kadar beni de memnun etmişti. Ã?evre halkı , yolcular , büyük bir cüce kafilesi , hanın demirbaşı diyebileceğimiz birkaç hobbitten başka ufak bir de kender grubu vardı handa. Sizin de takdir edebileceğiniz gibi bu ortamı oldukça keyifli bir hale sokuyordu.
Gece ilerledikçe havada asılı duran duman , yoğun alkol kokusu ve kalabalığın neşesi artmaktaydı. Derken kapı açıldı ve içeriye uzun boylu , ince yapılı iki silüet girdi. Rengini tam olarak kestiremediğim gölgeli pelerinlere bürünmüşerdi. Hancıyla konuşmadan benimkinin çaprazında kalan bir diğer yan salona geçtiler. Üzerlerinde görebildiğim hiçbir silah olmamasına rağmen geniş ve dengeli adımları bana onların eğitimli birer savaşçı oldukları izlenimini vermişti. Onların gelişi yalnız benim değil tün hanın da dikkatini çekmişti , tabi artık bir goblini bile öpebilecek kadar sarhoş olan cüceleri saymassak. Açı olarak gayet elverişli bir yerde bulunmama rağmen onları cok da iyi göremiyordum. Bulundukları dadan mı bilemiyorum ama sanki üzerlerinde bir gölge taşıyorlardı. Handakilerin ilgisi dağılmıştı ; herkes iki genç hobbitin yahni yeme yarışını seyretmekteydi. Bense hala belki bir ipucu yakalarım umuduyla esrarengiz yabancıları izlemekteydim. Tam yanlarına gidip kendimi tanıtmaya karar vermiştim ki neşeli kenderlerden biri benden önce davrandı. Hepimizin daha önce başına gelmiş olduğu gibi sırıtarak kendini tanıttı ve oturmak için kibarca izin istedi ki bu esnada çoktan masadaki yerini almıştı. Fakat yabancılar ona yokmuş gibi davranıyordu. Kender üçüncü dereceden bir kuzeninin başından geçen ilginç bir olayı anlatarak havayı yumuştamaya çalışıyordu , ya da adetleri olduğu üzre gevezelik yapıyordu. Bu çabaları da boşa çıkınca yabancıların ilgisizliğinden sıkılan kender ana saolna dönmek için ayağa kalktı. Bu esnada elinde hafifçe parlayan bir nesne gördüm. Bunu gören tek kişi ben değildim ki yabancılardan biri telaşla arkadaşına birşeyler söyledi. Sanırım bir çeşit elf lisanıydı fakat bilmediğim birçok sözcük içeriyordu. Yakalayabildiğim kelimeler ' kender ' ve ' hanımın ziyneti ' idi. Yabancılar hızla yerlerinden fırladılar ve kendere doğru hamle ettiler. Fakat oyuncu kender bunu farkedip parlak nesneyi arkadaşlarından birine doğru fırlattı. Ve tam o anda bütün hayatımı değiştiren olay meydana geldi. Berrak bir sesin birşeyler mırıldandığını işittim ve parlak ziynet havada asılı kaldı. Gözlerimi sesin kaynağına doğru çevirdim. Hanın girişinde öylece duruyordu. Böyle bir güzelliği nasıl tarif edebilirsiniz ki! Boyundan yıldız şeklinde zarif bir broşla tutturulan , gümüşümsü gri uzun bir pelerin giymişti. parlak ziynetin yavaşça ilerlediği sağ eli hafif kalkmıştı ve sanki belli belirsiz bir ışık saçıyordu. Arkaya doğru hafif açılmış kapşonu saçlarını görmeme imkan verdi. leylak kokan , yıldızlı yaz gecelerini bilirsiniz. Onun da saçları öyleydi işte ; yıldızlar gibi parlayan koyu lacivertle siyah arası bir renk. Ve bunlara eşlik eden puslu , deniz yeşili gözler. Handaki herkes donakalmıştı ( cüceler hala aralarında şakalaşıp , içki içmeye evam ediyordu). Karşılarında ayan meyan bir elf prensesi gören kenderler tepki veremeyecek kadar mutluydu. Bense , yo hayır bunu tarif edebileceğimi sanmıyorum... Parlayan ziyneti pelerinin gizli ceplerinden birine koydu ve kendine eşlik etmesi için eşlikçilerine ufak bir baş işareti yaptı. uzun boylu iki yabancı ve o usulca handan ayrıldılar. Ã?ıkmalarıyla birlikte handa bir şamatadır koptu , herkes olayla ilgili çeşitli yorumlarda bulunuyordu. Söylenenlere kulak dahi asmadan hancıya parasını verip hızla onları takip etmeye başladım. Bütün becerimle onları takip ettim...
Ve işte buradayım. Gölgeli Ormanın derinliklerindeki Elf şehri Nevildor'da. beni yakaldıklarında şehre gizlice girmenin bir yolunu arıyordum. Neden burada olduğumu anlatmama karşın bana inandıklarının sanmıyorum. Sanırım beni bir nevi casus olarak görüyorlar. İşte güneş de batmaya başladı. şarkımı söyleme vaktim. Aslında durumum o kadar da kötü sayılmaz. şehir meydanına bakan yüksek bir kulede tutuluyorum ve bana kötü muamelede bulunmuyorlar. Ayrıca dünya üzerinde ona daha yakın olabileceğim bir yer olduğunu sanmıyorum. İşte güneş battı. Ve o Elf şehri Nevildor'un Prensesi Finriel akşam konuşması için şehir meydanında. Benimse şarkımı söyleme vaktim:
Kızılığını can çekişen bir savaşçı gibi
Dağların üzerinde bırakarak battı güneş.
Batsın...
Artık ne ona ihtiyacım var ,
Ne yıldızlara , ne aya.
Yalnız senin ışığın hayat verir bana.
Ey Finriel!
Berrak sesinle
Konuşmaya başladın yine meydanda
Kimbilir neler anlatıyorsun
Dostluğa , umuda , hayata dair.
Bense şarkı söylemekteyim zindanda.
Ey gece saçlı prenses!
Söyle bana
Yabancı şarkımı hangi rüzgar taşır sana?
Söyle ki ona şarkımı anlatayım ,
Söyle ki onu rüzgar değil de
Saçlarınmışçasına koklıyım.
İşte başladı gece şarkısı.
şarkı söyleyen yüzlerce ses.
Yüzlerce ses arasında senin sesin.
Mahçup bir çiğ tanesi gibi berrak ,
Ulu okyanuslar kadar derin ,
Senin sesin...
Sesini bana taşıyan rüzgar.
Konuş ey rüzgar!
Bu devr-i daimde bir kez olsun konuş.
Ne anlatır bu şarkı ,
Nerededir lisanların farkı?
Cevap ver rüzgar.
Susma öyle.
Susma...
Rüzgar dindi.
Gece iyiden iyiye indi.
Ağaçlar fısıldaşmakta Gölgeli Ormanda.
Sen aşağıdasın.
Bense burada.
Zarif Nevildor'un yüksek zindanlarında.