by dwaxer » Mon Dec 24, 2007 9:20 pm
Akbabanın Aşkı
Avatar, yerleşim bölgesinden oldukça ayrık duran çiflik evine doğru yürürken, krem rengi boyası yüzünden, uzaktan onu görenler tarafından neredeyse, ikibuçuk metre boyunda yarı çıplak bir insan zannedilecekti. Belindeki -çeşitli malzemeler ve cephane koymaya yarayan- kalın siyah kemer ve sırtına diklemesine takılı duran tüfekler (aslında bunlar uzun namlulu tabancalardı) görünüşteki aksesuarlarıydı.
“Dışarı”nın bütün evleri gibi bu çiftlik de döküntüydü. Kapısı olmayan bahçeye girip ön taraftaki ev olduğu belli olan tek katlı binanın önünde durdu. Binanın yan tarafından çıkan çardaklı bir yol-koridor, arkada elli metre gerideki devasa bir sera binasına gidiyordu. Hassas alıcılar o binadaki birkaç ineğin möölemesini duydular. Güneş tepeye yakın olduğundan termal kameraları çalıştırmak verimsiz olurdu.
“Evdekiler! Dışarı çıkın!” diye bağırdı. Ekstra ses kanallarına sahip amplifikatör sistemi, bütün elektriksel parazitleri filtre edip, konuşmasını mümkün olan en insansı şekle sokuyordu.
Evin kapısı açıldı ve dışarıya yirmili yaşların başında genç bir kadın çıktı. Sol elini gözlerinin üstüne siper ederek yüzünü güneşten korumaya çalışıyor, sağ elini de -sık sık sorgulanan bütün dışarlılar gibi- havaya kaldırmıştı. Bir şapkası bile yoktu. Deli olmalıydı. Bu ihmalkarlıkla birkaç seneye kalmaz cildinde lekeler oluşacaktı. Güzeldi.
“şuraya, gölgeye geçin” dedi Avatar. Evin yan tarafındaki çardaklı gölge kısmı işaret ederek. Kız hızlı bir şekilde gölgeli kısıma yürürken ince elbisesi altındaki dirilik kendini belli etti. Avatar donakalmıştı. Birkaç saniye boyunca bu güzelliği seyretti. Neden sonra yapması gereken prosedürleri hatırladı. Aslında ilk yapması gereken, kızın yakın çekim fotoğrafını “ağ”a göndererek, arananlar listesinde olup olmadığını kontrol etmek olmalıydı. Ama bunu “unuttu.” Zaten böyle hoş bir kız terörist olamazdı değil mi? Belki de alacağı cevaptan korkmuştu.
Gövdesinin sol kısmında, koltuk altına yakın bir yerde minik bir kapak açıldı ve küçük bölmeden tam elliiki adet robot sinek vızıldayarak çıktı. Avatar, kızın bunu farketmemesi için ustalıkla yan dönmüştü. Koltuk altından sinekler fışkıran biri insanı iğrendirebilirdi. Sinekler, meyve sineği boyutunda yani oldukça küçüktü. Aralarından biri liderleri konumundaydı. Avatar’dan aldığı emirlere göre rotasını belirlediği gibi, kendi kendine -örneğin tehlikeden kaçmak gibi- bazı kararları verebilecek kadar yapay zekası vardı. Tabii bu yapay zeka, somut olarak Avatar’ın sol yanındaki küçük yuvalarındaydı ve uçan gövdeyi komut sinyalleri ile yönlendiriyordu. Diğer ellibir sineğin yapay zekaları daha basitti. İki görevi yapacak şekilde programlanmışlardı. İlk görevleri: Lider sineği takip etmek, o nereye giderse -gerçek sinekler gibi helezonlar çizerek- peşinden ayrılmamaktı. İkinci ve en önemli görevleri ise: Havada çarptıkları koku moleküllerini tanımlayarak, elde ettikleri bilgileri saniyede on kere dijital veriler halinde Avatar’a iletmekti. Bu veriler Avatar’dan -güneş enerjisiyle çalışan ve asla yere inmeyen yüksek irtifalı planörlerin oluşturduğu haberleşme ağı kullanılarak- 139 kilometre ötedeki Akbaba şehri’ne gönderiliyordu. Burada devasa bilgisayar ağındaki ücra bir birim, gelen verileri analiz ederek sineklerin bulunduğu ortamdaki kokuların ne olduğunu ve yoğunluklarını hesaplayıp listeliyordu. Hatta eğer istenirse (örneğin eğer koku karışımı bilinen bir tanıma uymuyorsa) bu işlem ters prosedürle gerçekleştirilir, yapay koku yapan cihazlara sayısal formüller girilerek, insanların söz konusu numuneyi koklayabilmesi mümkün olabilirdi.
Sinekler -Avatardan aldıkları görünmez bir emirle- kıza doğru uçtular. Kız ellerini havaya kaldırmış, düşmanca bakışlarla Avatar’ı süzerken, minik robotlar onun atletik vücudunu arsız bir yakınlıkta tavaf ettiler. Tabii ki kızcağız bunların robot olduğunu bilmiyordu ve sorgulamanın stresi yüzünden dikkat bile etmedi. Aslında gerçek sineklerin, en çok insanın gözlerine -susuzluğun etkisiyle, gözyaşlarına- doğru saldırma eğiliminde oldukları bilinen bir gerçekti. Birkaç saniye sonra robot sinekler geri çağrıldı. Genç kadının hormonal dijital haritası çıkarılmıştı bile. “Ellerini indirebilirsin” dedi Avatar.
Alek Bronson, Akbaba şehri’ndeki klimalı kokpitinde yalnız başına otururken, kendisine üç boyutlu görüntüler sağlayan gözlüğü çıkararak, paranoyak bir şekilde etrafına bakındı. Herkesin kendi kokpitinde, başında kasklar, gözünde gözlükler ile kendi işleriyle meşgul olduğunu görerek rahatladı. Kimse ne yaptığının farkında değildi demekki. Gerçi bu resmi bir suç değildi ama arkadaşlarının diline düşmek, dalga geçilmek hatta bazıları tarafından dışlanma ihtimali vardı. Sadece birkaç kokpitin ayrıcalığındaki koku simülatörünün uzantısı olan hortumu tekrar burnuna yaklaştırdı. Kadının kokusunu içine çekti ve sanki bir baş dönmesiyle birlikte bütün vucudu ürperdi. Hafifçe kabarmaya başlayan bir tahrik, kendinden utanmasına yol açtı ve koku hortumunu yuvasına taktı. Aslında böyle sapıklıkları hiç yoktu, hatta koku hortumunu kullanmazdı bile. Genelde koku izlerini monitörde grafiksel olarak takip ederdi. Herhalde içgüdüsel bir eylemdi bu ve neden böyle bir şey yaptığı hakkında bir fikri olmadığı gibi üzerinde düşünmek de işine gelmiyordu. Kendi özel veri tabanına -“çöl rüzgarı” adıyla- kaydettiği bu koku şifresini daha sonra birçok kez dayanamayıp (bağımlılar gibi) simülatörde oluşturup, derin derin içine çekecekti.
Tekrar gözlüğünü taktı Alek. Artık Avatar’ın hassas merceklerinden gelen resimlerin işlenmiş ve üç boyutlu hale getirilmiş dünyasını görüyordu. Kulakları Avatar’ın duyduğunu duyuyordu. Hemen önünde duran yüzlerce sinirsel elektrotla donanmış eldivenlere ellerini sokup, isterse Avatar’ın ellerini kollarını oynatabiliyor, ona insanca jestler yaptırabiliyordu. Üstelik Avatar’ın bir şeye uyguladığı basıncı ayarlayabilir, en kırılgan eşyaları bile hassas bir şekilde tutabilirdi. Kendi insan duyularının çok çok ötesinde üstünlükleri de vardı Avatar’ın. Zumlayarak yakından bakabilmesi, termal kamera hassasiyeti ile ısısal farklılıkları ayırt edebilmesi, sesleri değişik frekans aralıklarında, yüksek hassasiyetle duyabilmesi ve bunun gibi daha pek çok özelliği vardı.
Alek Bronson (namıdiğer “Makinist”) yaratmıştı Avatar’ı ve mümkün olduğunca insana benzemesi için mühendisliğini bir sanat gibi icra etmişti. Çok fazla “Mekanik Asker” dizayn etmiş, hatta civatalarını elleriyle sıkmış olan Alek, sıra kendi süreceği “Mek”e gelince belki narsistçe, belki de başka bir sebepten, onu kendi silüetine benzetmeye çalışmış ve başarmıştı da. Bu araç özünde bir savaş makinesi olmasaydı, titanyum alaşımlı gövdenin üzerine sentetik deri kaplar ve yüzüne mimik yapacak kaslar bile entegre ederdi. İşini iyi yapmasından dolayı onun bu işgüzarlıklarına ses çıkaran olmuyordu. Avatar, sanki Alek’in dışarıdaki temsilcisiydi. İkisinin arasındaki bağ, ruh ve beden gibi bir ilişkiyi andırıyordu.
“Adınız nedir?” dedi Avatar. Sorguladığı kadının bütün bilgileri, aslında Alek’in önündeki bilgisayar ekranına düşmüştü. Acaba bronz teni doğal mıydı, yoksa -dışarı insanlarında adet olduğu üzere- güneşten mi?..
“Lale Uzun” dedi kız. Alek derhal ismin anlamını araştırdı. Bilgisayar ağı, birkaç örnek resim eşliğinde, adama bunun nesli tükenmiş bir çiçek olduğunu söyledi.
“Memnun oldum benimki de Avatar” dedi Mek. Hafifçe başını yana eğmişti. Bu onun “sevimli” duruşuydu. Elini tokalaşmak üzere kıza uzattı.
Lale o kadar şaşırmıştı ki, gözleri faltaşı gibi açıldı. Daha önce de buraya tekerlekli veya paletli, uçan, hatta bunun gibi iki ayağı üzerinde yürüyen savaş makineleri gelmiş, güya kaçak teröristler hakkında araştırma ve soruşturma yapmışlardı. Ama bu makine biraz tuhaf gibiydi. Alışılmadık şekilde kibardı ve adeta buraya neden geldiğini hatırlamıyormuş gibi davranıyordu. Ã?nce bir tuzak olduğunu düşündü ama zaten bu insan silüetindeki araç, cihaz ya da robot, -her ne ise- istese bir sıkımda kemiklerini kırar ve Akbaba şehri’nin makinelerinden kimse hesap soramazdı. şaşkındı ama tokalaşmaya da niyeti yoktu.
Böylece birkaç sessiz saniye geçtikten sonra, “ama kolum yoruldu böyle durmaktan” dedi robot. Ses tonu çapkınlık derecesinde etkileyiciydi.
Genç kadın istemeden kocaman bir şekilde gülümsedi ve bembeyaz dişleri meydana çıktı. Beklemediği bu olay hoşuna gitmişti.
Kızın içtenlikle gülümseyerek inci dişlerini sergilemesi, 139 kilometre ötedeki Alek Bronson’un içinin yağlarını eritti. Kalbinin atışları yükselmiş, hafifçe kızarmıştı. Bu kareler saniyesi saniyesine -daha sonra defalarca izlemek üzere- kaydediliyordu.
Kız biraz çekinerek de olsa -tokalaşmak için- elini uzattı. İnce kemikli eli, diğerininkine göre ufacık kalmıştı. Birden Avatar kızın elini parmak uçlarından yakalayarak hafifçe yukarı çekti ve gövdesini zarifçe öne eğerek, olmayan dudakları ile güya kızın elini öptü. Bu aksiyon, (kızın parmaklarını ezmeden tutabilmek) bilmeyen birinin takdir edemeyeceği, çok ustalık gerektiren bir hareketti ve Alek bunu yapmaya cüret etmesine rağmen, yaşadığı heyecandan midesi ekşimişti. Ancak Avatar kendine güvenli bir tavır sergiliyordu. Lale hafif bir çığlık atmaktan kendini alıkoyamadı. Mek’in bu beklenmedik hareketi karşısında heyecanlanmıştı, kalbi pır pır oldu. Ama hoşuna da gitmişti. Metalin teması ılık ve yumuşaktı. Alek, Avatar’ı “kadife” tabir edilen yumuşak doku boyasıyla, manyetik rezonans yöntemini kullanarak boyamıştı.
Avatar kızın elini bıraktığında, Alek de telsizden MekAs Tim çavuşu Dwax’ın sesini duydu. “Alek, nası gidiyor? Orada yardıma ihtiyacın var mı?” diye sordu çavuş.
Avatar birden kafasını kaldırdı ve gökyüzüne bakınarak, etrafta bir mini gözcü uçağı olup olmadığını kontrol etti. Halbuki Alek’in radarında yakınlarda herhangi bir araç gözükmüyordu. “Eee, burada her şey yolunda. Yardıma ihtiyaç yok” diye telsizden cevap verdi. Neredeyse kekeliyordu. Yapması gereken hiçbir şeyi yapmamıştı henüz. Kemerinden standart bir gözcü diski çıkarıp, evin açık olan kapısına doğru firlattı. Avuç içi kadar olan disk havada derhal hafifçe açıldı ve birbirinin tersi yönde dönen çift pervanesi vızıldayarak cihazı havada dengeledi. Evin içine girerek görsel ve ısısal taramalar yapacak, ayrıca gizli odaları tespit etmek amacıyla sonar dalgaları kullanacaktı. Lale, hemen her yerleşik dışarı insanı gibi, sorgulama esnasında evinde kapıları açık tutması gerektiğini gayet iyi biliyordu. Bu gibi kurallar küçüklükten beri öğretilmişti ona. Araştırmayı engellemenin en bilindik cezası evin başına yıkılmasıydı.
Arama tarama diski uzaklaştığında Avatar tekrar kıza döndü. “Sizi de böyle ayakta beklettik. Kusura bakmayın. Prosedürler... Yoruldunuzsa oturun isterseniz.” dedi.
Lale, “sen var ya, tuhaf bir makinesin” dedi gülümseyerek.
“Ortak dili çok güzel konuşuyorsun.”
Lale’nin gülümsemesi kayboldu. Sanki çok önemli ve acı bir gerçeği hatırlamış gibiydi. “Akbaba dilini demek istiyorsun herhalde.”
“Akbaba mı?”
“Evet, sen oradan gelmiyor musun, Akbaba şehri’nden?”
“Haa, şunu diyorsun.” Avatar sol göğsü üzerindeki ufak resmi işaret etti. Bu mavi, beyaz ve kırmızı renklerle süslü bir fon üzerinde, haşin bakışlı yırtıcı bir kuşun resmiydi. Bu amblem, bütün savaş makinelerinde görünür şekilde (genellikle büyük hatta bazen çarşaf kadar) vardı. Ancak Avatar’daki bir madalya kadardı. “O akbaba değil, ak başlı kartal!”
“Evet, her neyse... Daha küçücükken öğretiyorlar bize bu dili; yanlış anlaşılma kurbanı olmak istemeyiz.”
Avatar, (yani Alek) kızın iğnelemesini anlamıştı: Zamanında bir sürü dışarı insanı, makineler tarafından verilen emirleri uygulamadığı için öldürülmüşlerdi. Bunların çoğu ne söylendiğini anlamamış ve verdikleri cevaplar da savaş makinelerine bir şey ifade etmemişti. Anlaşmazlık sonucu ölüm! Aslında makinelerin her türlü dışarı lehçesini anında çevirecek tercüme programları vardı ama Akbaba politikası ortak dili kullanmamayı anarşizm olarak nitelendiriyor ve herkesin bu dili konuşmasını zorunlu kılıyordu. Ã?oğu makine pilotu, kulak tırmalayan dışarı lisanıyla konuşan birinin söylediklerini çevirtmeye zahmet etmezdi. Herkes kanuna uysun ve ortak dili adam gibi öğrensindi, öyle değil mi?
Alek, duyarsız meslekdaşlarına lanet okudu. Bir an, dolaylı ya da dolaysız olarak bu kızı üzen herkesten nefret ettiğini hissetti. Henüz yeni karşılaştığı bu kadın hakkında, daha önce tatmadığı karmaşık ve güçlü duygular beslemeye başlamıştı.
Avatar birden tek dizi üzerine çökerek kız ile boylarını eşitledi. Hafifçe ürken Lale bir adım geri attı. Ufak bir sessizlikten sonra “üzgünüm...” dedi Avatar, ancak tam bu sırada Alek telsizden tekrar Ã?avuş Dwax’ın sesini duyunca lafı yarım kaldı. “Alek, köyden ayrılıyoruz, işin bitmedi mi hala?” dedi Ã?avuş. Anlaşılan diğer Mek’ler sorgulamaları bitirmişti. “Bitmek üzere, ben size yetişirim” diye cevap verdi. Ancak akabinde radarında görsel menzile yaklaşan bir mini gözcü uçağı belirdi. Tarama diski geri döndü ve Avatar, Lale’nin meraklı bakışları altında onu kemerindeki cebe koyarken, dışarılı bir kızın önünde diz çökmüş halde çekilecek filminin olası sonuçlarını düşündü.
“Özgünüm, bütün olanlar için. Genlerimizden nefreti ayıklayamadığımız ve belki de bu işimize gelmediği için üzgünüm. Yeryüzündeki en habis ve kana susamış yaratıklar olduğumuz, kötülükten zevk aldığımız için. Dünyayı yok olmanın eşiğine getiren kötülüklerimizden bile ders almadığımız için üzgünüm. Ve bütün bu vahşetin yanlış olduğunu hisseden bir avuç insandan biri olduğum halde, kurulu düzenin bir parçası olduğum için üzgünüm.” Ayağa kalktı. Başı hafifçe ön eğilmiş, mahzun bir hali vardı. “Benden ne kadar nefret etsen haklısın belki. Ama şunu bil ki, bu içimi acıtıyor.” Döndü yavaş adımlarla uzaklaşmaya başladı. Ensesindeki ufak objektiften, genç kadının kararsız bakışlarla, geniş omuzlarına doğru yükselen, güç timsali metal kaslarını süzdüğünü görebiliyordu. Durdu ve yavaşça dönerek, “Lale... Sen, ilk görüşte aşka inanır mısın?” dedi.
SON
[size=150]Akbabanın Aşkı[/size]
Avatar, yerleşim bölgesinden oldukça ayrık duran çiflik evine doğru yürürken, krem rengi boyası yüzünden, uzaktan onu görenler tarafından neredeyse, ikibuçuk metre boyunda yarı çıplak bir insan zannedilecekti. Belindeki -çeşitli malzemeler ve cephane koymaya yarayan- kalın siyah kemer ve sırtına diklemesine takılı duran tüfekler (aslında bunlar uzun namlulu tabancalardı) görünüşteki aksesuarlarıydı.
“Dışarı”nın bütün evleri gibi bu çiftlik de döküntüydü. Kapısı olmayan bahçeye girip ön taraftaki ev olduğu belli olan tek katlı binanın önünde durdu. Binanın yan tarafından çıkan çardaklı bir yol-koridor, arkada elli metre gerideki devasa bir sera binasına gidiyordu. Hassas alıcılar o binadaki birkaç ineğin möölemesini duydular. Güneş tepeye yakın olduğundan termal kameraları çalıştırmak verimsiz olurdu.
“Evdekiler! Dışarı çıkın!” diye bağırdı. Ekstra ses kanallarına sahip amplifikatör sistemi, bütün elektriksel parazitleri filtre edip, konuşmasını mümkün olan en insansı şekle sokuyordu.
Evin kapısı açıldı ve dışarıya yirmili yaşların başında genç bir kadın çıktı. Sol elini gözlerinin üstüne siper ederek yüzünü güneşten korumaya çalışıyor, sağ elini de -sık sık sorgulanan bütün dışarlılar gibi- havaya kaldırmıştı. Bir şapkası bile yoktu. Deli olmalıydı. Bu ihmalkarlıkla birkaç seneye kalmaz cildinde lekeler oluşacaktı. Güzeldi.
“şuraya, gölgeye geçin” dedi Avatar. Evin yan tarafındaki çardaklı gölge kısmı işaret ederek. Kız hızlı bir şekilde gölgeli kısıma yürürken ince elbisesi altındaki dirilik kendini belli etti. Avatar donakalmıştı. Birkaç saniye boyunca bu güzelliği seyretti. Neden sonra yapması gereken prosedürleri hatırladı. Aslında ilk yapması gereken, kızın yakın çekim fotoğrafını “ağ”a göndererek, arananlar listesinde olup olmadığını kontrol etmek olmalıydı. Ama bunu “unuttu.” Zaten böyle hoş bir kız terörist olamazdı değil mi? Belki de alacağı cevaptan korkmuştu.
Gövdesinin sol kısmında, koltuk altına yakın bir yerde minik bir kapak açıldı ve küçük bölmeden tam elliiki adet robot sinek vızıldayarak çıktı. Avatar, kızın bunu farketmemesi için ustalıkla yan dönmüştü. Koltuk altından sinekler fışkıran biri insanı iğrendirebilirdi. Sinekler, meyve sineği boyutunda yani oldukça küçüktü. Aralarından biri liderleri konumundaydı. Avatar’dan aldığı emirlere göre rotasını belirlediği gibi, kendi kendine -örneğin tehlikeden kaçmak gibi- bazı kararları verebilecek kadar yapay zekası vardı. Tabii bu yapay zeka, somut olarak Avatar’ın sol yanındaki küçük yuvalarındaydı ve uçan gövdeyi komut sinyalleri ile yönlendiriyordu. Diğer ellibir sineğin yapay zekaları daha basitti. İki görevi yapacak şekilde programlanmışlardı. İlk görevleri: Lider sineği takip etmek, o nereye giderse -gerçek sinekler gibi helezonlar çizerek- peşinden ayrılmamaktı. İkinci ve en önemli görevleri ise: Havada çarptıkları koku moleküllerini tanımlayarak, elde ettikleri bilgileri saniyede on kere dijital veriler halinde Avatar’a iletmekti. Bu veriler Avatar’dan -güneş enerjisiyle çalışan ve asla yere inmeyen yüksek irtifalı planörlerin oluşturduğu haberleşme ağı kullanılarak- 139 kilometre ötedeki Akbaba şehri’ne gönderiliyordu. Burada devasa bilgisayar ağındaki ücra bir birim, gelen verileri analiz ederek sineklerin bulunduğu ortamdaki kokuların ne olduğunu ve yoğunluklarını hesaplayıp listeliyordu. Hatta eğer istenirse (örneğin eğer koku karışımı bilinen bir tanıma uymuyorsa) bu işlem ters prosedürle gerçekleştirilir, yapay koku yapan cihazlara sayısal formüller girilerek, insanların söz konusu numuneyi koklayabilmesi mümkün olabilirdi.
Sinekler -Avatardan aldıkları görünmez bir emirle- kıza doğru uçtular. Kız ellerini havaya kaldırmış, düşmanca bakışlarla Avatar’ı süzerken, minik robotlar onun atletik vücudunu arsız bir yakınlıkta tavaf ettiler. Tabii ki kızcağız bunların robot olduğunu bilmiyordu ve sorgulamanın stresi yüzünden dikkat bile etmedi. Aslında gerçek sineklerin, en çok insanın gözlerine -susuzluğun etkisiyle, gözyaşlarına- doğru saldırma eğiliminde oldukları bilinen bir gerçekti. Birkaç saniye sonra robot sinekler geri çağrıldı. Genç kadının hormonal dijital haritası çıkarılmıştı bile. “Ellerini indirebilirsin” dedi Avatar.
Alek Bronson, Akbaba şehri’ndeki klimalı kokpitinde yalnız başına otururken, kendisine üç boyutlu görüntüler sağlayan gözlüğü çıkararak, paranoyak bir şekilde etrafına bakındı. Herkesin kendi kokpitinde, başında kasklar, gözünde gözlükler ile kendi işleriyle meşgul olduğunu görerek rahatladı. Kimse ne yaptığının farkında değildi demekki. Gerçi bu resmi bir suç değildi ama arkadaşlarının diline düşmek, dalga geçilmek hatta bazıları tarafından dışlanma ihtimali vardı. Sadece birkaç kokpitin ayrıcalığındaki koku simülatörünün uzantısı olan hortumu tekrar burnuna yaklaştırdı. Kadının kokusunu içine çekti ve sanki bir baş dönmesiyle birlikte bütün vucudu ürperdi. Hafifçe kabarmaya başlayan bir tahrik, kendinden utanmasına yol açtı ve koku hortumunu yuvasına taktı. Aslında böyle sapıklıkları hiç yoktu, hatta koku hortumunu kullanmazdı bile. Genelde koku izlerini monitörde grafiksel olarak takip ederdi. Herhalde içgüdüsel bir eylemdi bu ve neden böyle bir şey yaptığı hakkında bir fikri olmadığı gibi üzerinde düşünmek de işine gelmiyordu. Kendi özel veri tabanına -“çöl rüzgarı” adıyla- kaydettiği bu koku şifresini daha sonra birçok kez dayanamayıp (bağımlılar gibi) simülatörde oluşturup, derin derin içine çekecekti.
Tekrar gözlüğünü taktı Alek. Artık Avatar’ın hassas merceklerinden gelen resimlerin işlenmiş ve üç boyutlu hale getirilmiş dünyasını görüyordu. Kulakları Avatar’ın duyduğunu duyuyordu. Hemen önünde duran yüzlerce sinirsel elektrotla donanmış eldivenlere ellerini sokup, isterse Avatar’ın ellerini kollarını oynatabiliyor, ona insanca jestler yaptırabiliyordu. Üstelik Avatar’ın bir şeye uyguladığı basıncı ayarlayabilir, en kırılgan eşyaları bile hassas bir şekilde tutabilirdi. Kendi insan duyularının çok çok ötesinde üstünlükleri de vardı Avatar’ın. Zumlayarak yakından bakabilmesi, termal kamera hassasiyeti ile ısısal farklılıkları ayırt edebilmesi, sesleri değişik frekans aralıklarında, yüksek hassasiyetle duyabilmesi ve bunun gibi daha pek çok özelliği vardı.
Alek Bronson (namıdiğer “Makinist”) yaratmıştı Avatar’ı ve mümkün olduğunca insana benzemesi için mühendisliğini bir sanat gibi icra etmişti. Çok fazla “Mekanik Asker” dizayn etmiş, hatta civatalarını elleriyle sıkmış olan Alek, sıra kendi süreceği “Mek”e gelince belki narsistçe, belki de başka bir sebepten, onu kendi silüetine benzetmeye çalışmış ve başarmıştı da. Bu araç özünde bir savaş makinesi olmasaydı, titanyum alaşımlı gövdenin üzerine sentetik deri kaplar ve yüzüne mimik yapacak kaslar bile entegre ederdi. İşini iyi yapmasından dolayı onun bu işgüzarlıklarına ses çıkaran olmuyordu. Avatar, sanki Alek’in dışarıdaki temsilcisiydi. İkisinin arasındaki bağ, ruh ve beden gibi bir ilişkiyi andırıyordu.
“Adınız nedir?” dedi Avatar. Sorguladığı kadının bütün bilgileri, aslında Alek’in önündeki bilgisayar ekranına düşmüştü. Acaba bronz teni doğal mıydı, yoksa -dışarı insanlarında adet olduğu üzere- güneşten mi?..
“Lale Uzun” dedi kız. Alek derhal ismin anlamını araştırdı. Bilgisayar ağı, birkaç örnek resim eşliğinde, adama bunun nesli tükenmiş bir çiçek olduğunu söyledi.
“Memnun oldum benimki de Avatar” dedi Mek. Hafifçe başını yana eğmişti. Bu onun “sevimli” duruşuydu. Elini tokalaşmak üzere kıza uzattı.
Lale o kadar şaşırmıştı ki, gözleri faltaşı gibi açıldı. Daha önce de buraya tekerlekli veya paletli, uçan, hatta bunun gibi iki ayağı üzerinde yürüyen savaş makineleri gelmiş, güya kaçak teröristler hakkında araştırma ve soruşturma yapmışlardı. Ama bu makine biraz tuhaf gibiydi. Alışılmadık şekilde kibardı ve adeta buraya neden geldiğini hatırlamıyormuş gibi davranıyordu. Ã?nce bir tuzak olduğunu düşündü ama zaten bu insan silüetindeki araç, cihaz ya da robot, -her ne ise- istese bir sıkımda kemiklerini kırar ve Akbaba şehri’nin makinelerinden kimse hesap soramazdı. şaşkındı ama tokalaşmaya da niyeti yoktu.
Böylece birkaç sessiz saniye geçtikten sonra, “ama kolum yoruldu böyle durmaktan” dedi robot. Ses tonu çapkınlık derecesinde etkileyiciydi.
Genç kadın istemeden kocaman bir şekilde gülümsedi ve bembeyaz dişleri meydana çıktı. Beklemediği bu olay hoşuna gitmişti.
Kızın içtenlikle gülümseyerek inci dişlerini sergilemesi, 139 kilometre ötedeki Alek Bronson’un içinin yağlarını eritti. Kalbinin atışları yükselmiş, hafifçe kızarmıştı. Bu kareler saniyesi saniyesine -daha sonra defalarca izlemek üzere- kaydediliyordu.
Kız biraz çekinerek de olsa -tokalaşmak için- elini uzattı. İnce kemikli eli, diğerininkine göre ufacık kalmıştı. Birden Avatar kızın elini parmak uçlarından yakalayarak hafifçe yukarı çekti ve gövdesini zarifçe öne eğerek, olmayan dudakları ile güya kızın elini öptü. Bu aksiyon, (kızın parmaklarını ezmeden tutabilmek) bilmeyen birinin takdir edemeyeceği, çok ustalık gerektiren bir hareketti ve Alek bunu yapmaya cüret etmesine rağmen, yaşadığı heyecandan midesi ekşimişti. Ancak Avatar kendine güvenli bir tavır sergiliyordu. Lale hafif bir çığlık atmaktan kendini alıkoyamadı. Mek’in bu beklenmedik hareketi karşısında heyecanlanmıştı, kalbi pır pır oldu. Ama hoşuna da gitmişti. Metalin teması ılık ve yumuşaktı. Alek, Avatar’ı “kadife” tabir edilen yumuşak doku boyasıyla, manyetik rezonans yöntemini kullanarak boyamıştı.
Avatar kızın elini bıraktığında, Alek de telsizden MekAs Tim çavuşu Dwax’ın sesini duydu. “Alek, nası gidiyor? Orada yardıma ihtiyacın var mı?” diye sordu çavuş.
Avatar birden kafasını kaldırdı ve gökyüzüne bakınarak, etrafta bir mini gözcü uçağı olup olmadığını kontrol etti. Halbuki Alek’in radarında yakınlarda herhangi bir araç gözükmüyordu. “Eee, burada her şey yolunda. Yardıma ihtiyaç yok” diye telsizden cevap verdi. Neredeyse kekeliyordu. Yapması gereken hiçbir şeyi yapmamıştı henüz. Kemerinden standart bir gözcü diski çıkarıp, evin açık olan kapısına doğru firlattı. Avuç içi kadar olan disk havada derhal hafifçe açıldı ve birbirinin tersi yönde dönen çift pervanesi vızıldayarak cihazı havada dengeledi. Evin içine girerek görsel ve ısısal taramalar yapacak, ayrıca gizli odaları tespit etmek amacıyla sonar dalgaları kullanacaktı. Lale, hemen her yerleşik dışarı insanı gibi, sorgulama esnasında evinde kapıları açık tutması gerektiğini gayet iyi biliyordu. Bu gibi kurallar küçüklükten beri öğretilmişti ona. Araştırmayı engellemenin en bilindik cezası evin başına yıkılmasıydı.
Arama tarama diski uzaklaştığında Avatar tekrar kıza döndü. “Sizi de böyle ayakta beklettik. Kusura bakmayın. Prosedürler... Yoruldunuzsa oturun isterseniz.” dedi.
Lale, “sen var ya, tuhaf bir makinesin” dedi gülümseyerek.
“Ortak dili çok güzel konuşuyorsun.”
Lale’nin gülümsemesi kayboldu. Sanki çok önemli ve acı bir gerçeği hatırlamış gibiydi. “Akbaba dilini demek istiyorsun herhalde.”
“Akbaba mı?”
“Evet, sen oradan gelmiyor musun, Akbaba şehri’nden?”
“Haa, şunu diyorsun.” Avatar sol göğsü üzerindeki ufak resmi işaret etti. Bu mavi, beyaz ve kırmızı renklerle süslü bir fon üzerinde, haşin bakışlı yırtıcı bir kuşun resmiydi. Bu amblem, bütün savaş makinelerinde görünür şekilde (genellikle büyük hatta bazen çarşaf kadar) vardı. Ancak Avatar’daki bir madalya kadardı. “O akbaba değil, ak başlı kartal!”
“Evet, her neyse... Daha küçücükken öğretiyorlar bize bu dili; yanlış anlaşılma kurbanı olmak istemeyiz.”
Avatar, (yani Alek) kızın iğnelemesini anlamıştı: Zamanında bir sürü dışarı insanı, makineler tarafından verilen emirleri uygulamadığı için öldürülmüşlerdi. Bunların çoğu ne söylendiğini anlamamış ve verdikleri cevaplar da savaş makinelerine bir şey ifade etmemişti. Anlaşmazlık sonucu ölüm! Aslında makinelerin her türlü dışarı lehçesini anında çevirecek tercüme programları vardı ama Akbaba politikası ortak dili kullanmamayı anarşizm olarak nitelendiriyor ve herkesin bu dili konuşmasını zorunlu kılıyordu. Ã?oğu makine pilotu, kulak tırmalayan dışarı lisanıyla konuşan birinin söylediklerini çevirtmeye zahmet etmezdi. Herkes kanuna uysun ve ortak dili adam gibi öğrensindi, öyle değil mi?
Alek, duyarsız meslekdaşlarına lanet okudu. Bir an, dolaylı ya da dolaysız olarak bu kızı üzen herkesten nefret ettiğini hissetti. Henüz yeni karşılaştığı bu kadın hakkında, daha önce tatmadığı karmaşık ve güçlü duygular beslemeye başlamıştı.
Avatar birden tek dizi üzerine çökerek kız ile boylarını eşitledi. Hafifçe ürken Lale bir adım geri attı. Ufak bir sessizlikten sonra “üzgünüm...” dedi Avatar, ancak tam bu sırada Alek telsizden tekrar Ã?avuş Dwax’ın sesini duyunca lafı yarım kaldı. “Alek, köyden ayrılıyoruz, işin bitmedi mi hala?” dedi Ã?avuş. Anlaşılan diğer Mek’ler sorgulamaları bitirmişti. “Bitmek üzere, ben size yetişirim” diye cevap verdi. Ancak akabinde radarında görsel menzile yaklaşan bir mini gözcü uçağı belirdi. Tarama diski geri döndü ve Avatar, Lale’nin meraklı bakışları altında onu kemerindeki cebe koyarken, dışarılı bir kızın önünde diz çökmüş halde çekilecek filminin olası sonuçlarını düşündü.
“Özgünüm, bütün olanlar için. Genlerimizden nefreti ayıklayamadığımız ve belki de bu işimize gelmediği için üzgünüm. Yeryüzündeki en habis ve kana susamış yaratıklar olduğumuz, kötülükten zevk aldığımız için. Dünyayı yok olmanın eşiğine getiren kötülüklerimizden bile ders almadığımız için üzgünüm. Ve bütün bu vahşetin yanlış olduğunu hisseden bir avuç insandan biri olduğum halde, kurulu düzenin bir parçası olduğum için üzgünüm.” Ayağa kalktı. Başı hafifçe ön eğilmiş, mahzun bir hali vardı. “Benden ne kadar nefret etsen haklısın belki. Ama şunu bil ki, bu içimi acıtıyor.” Döndü yavaş adımlarla uzaklaşmaya başladı. Ensesindeki ufak objektiften, genç kadının kararsız bakışlarla, geniş omuzlarına doğru yükselen, güç timsali metal kaslarını süzdüğünü görebiliyordu. Durdu ve yavaşça dönerek, “Lale... Sen, ilk görüşte aşka inanır mısın?” dedi.
SON