by Bogus » Sun Jul 11, 2010 4:19 am
Yine bu başlık altında daha önceki bir postumda şöyle bir şey yazmışım.
"şiirlerin en güzel yanı da bu zaten, bir çok yönden bir insana benziyorlar. Demek istediğim birisi onları yaratıyor ve ona kendinden anlamlar yüklüyor. Ama tıpkı doğup yetiştirilen bir çocuk gibi daha sonra kendisi de bazı anlamlar kazanıyor, elbette tanıştığı, onu okuyan insanlar tarafından."
Bu şiir de buna çok güzel bir örnek oldu. Artemis de Firble'da kendinden anlamlar kattılar. Okuyucunun anlam katması ile ilgili bir şeyler daha karalayacağım buraya ama önce fotoğraf ve anılar üzerine Firble'ın şiirine de değinerek bir şeyler söylemek istiyorum.
Fotoğraf ve anılar arasındaki ilişkiyi Firble şiirinde mükemmel bir şekilde açıklamış. Gerçekten de her olan biteni hatırlamak bizim için çok zor. Zaten bunu başaranlara "fotografik hafızalı" diyoruz. Bu yüzden de anılarımızdan geriye kalan aslında "seçkin fotoğraflar". Ancak bu seçkin fotoğraflar da aslında tüm çıplaklığı ile başımızdan geçenleri olduğu şekilde yansıtmıyorlar. Anılarımızdaki bu görüntüler daha çok bir sentez olarak tanımlayabiliriz.
Mesela zeytin kopardığımız bir ağacın altında çocukluk arkadaşımızla kan kardeş olmamız pek ala eski yazlığımızda geçirdiğimiz 4 yıllık çocukluğumuzun bir sentezi olabilir. Yaramazlığımızı, açlığımızı, maceraperestliğimizi, gözükaralığımızı, saflığımızı, dostluğu bünyesinde birleştirir ve zihnimizde bir karenin içinde kalır.
Kendimden beklenmeyecek bir şekilde geçmişteki acı tatlı pekçok olaydan geriye hep güzel anılarım kalıyor. Kötü şeyleri unutmakta üstüme yok. Herkes için bu böyle mi bilmiyorum ama bu özelliğimi bir lütuf olarak sayıyorum. Bir de gerçekten kötü anıları sırtımızda taşıma lüksümüz var mı?
Firble bunu şiirselleştirmiş yine. Anılarımızdaki karenin dışına bakmaya dayanamıyoruz gerçekten de. Dayansak bile buna değmez.
Peki fotoğraflarla anılarımız bir mi?
Bence hepsi olmasa bile, bazı fotoğraflar da gerçekten anıların bir sentezi olabiliyor. Bunu anlamanın yolu çok basit aslında. Bir tomar fotoğrafa bakarken bazılarına bakıp hemen yığının ardına atarız değil mi? Ama bazılarına da baktığımızda durup kalırız, bir düşünce alır bizi. O fotoğraflar zihnimizle bir bağ kurarlar da ondan. Anılar silsilesini tetikler, o günlere götürmeyi başarır bizi.
Her fotoğrafı kamera karşısında kurgulanmış bir duruş olarak görmek istemiyorum, bana öyle olmadıklarını ispatlayan gerçek fotoğraflar var çünkü hayatımda. Varsın evvelindeki ve öncesindeki kavgaları, kötü şeyleri göstermesinler bana, bu hiç önemli değil, çünkü onları göstermemeleri o anın gerçekten de olduğu gibi fotoğrafa yansıdığı gerçeğini değiştirmez.
Bana göre zihnimiz, anılarımız, bir sürü fotoğrafın elenip bir albüm oluşturulması aslında. Ve bizler -en azından ben - bu albümü oluştururken anılarımızdaki gerçeğe en yakın olan, onu en çok hissettiren anların karelerini saklıyoruz, ve sonra da onu biraz modifiye ediyoruz.
Ben de şiirimde bunu söylemek istedim. O arkadaşımla geçirdiğim 5 yılın sentezini bir fotoğrafmış gibi anlattım. Tüm anıları sentezleyebilen, böylesine mükemmel bir fotoğraf olması imkansız olabilir. Beş yıla sığdırılanlar bir anın aksinin kağıda mühürlenmesi ile özetlenemeyebilir. Ama bunun ne önemi var?
Bir İrlanda atasözü şöyle der. Asla gerçeğin güzel bir hikayenin önüne geçmesine izin verme.
Benim için gerçek, şiirde bahsettiğim arkadaşımdan kopmuş olmam. Anlattığım öpücüğü asla böyle mükemmel hislerin yaşandığı bir anda yaşayamamış olmam. Ama bunlar dünyada altı küsür milyar insanın yaşadığı gerçeklerden farklı değil. Milyarda, milyonda bir, hiç bir kurgudan geçmemiş, masallara yaraşır olayların olma ihtimalini göz ardı etmiyorum, bir mühendisim sonuçta ama hayalperest olan yanım da yabana atılacak gibi değil. Bu yüzden geçmişle alakalı, en azından bir süreliğine beni mutlu hissettiren her anımın güzel bir hikaye olması gerektiğini düşünüyorum ve evet, bu konuda İrlandalılar ile hemfikirim.
Gelelim okuyucunun kendinden birşeyler katmasına...
Bu insanın olmaz ise olmazı. Hepimizin bakış açısı geçmiş yaşantımızda edindiğimiz tecrübelerin toplamından etkileniyor. Kimisi bunu düşük bir oranda tutarken, kimisi her kararını buna göre verebiliyor ama işin aslı, herkes maruz kaldığı bir olayı, okuduğu bir şiiri, hikayeyi, seyrettiği filmi veya tanıştığı bir insanı değerlendirirken geçmiş tecrübelerinden etkileniyor. Bizi eşsiz kılan, insan yapan, hatasıyla, başarısıyla olduğumuz kişi yapan bu.
Hele ki beden dilinin iletişimin %60'ını sağladığı klinik deneylerle ortaya konmuş olan bir çağda şiirler ile kendimizi ifade ettiğimizi düşünmek en iyi ihtimalle yüzde 40'ın azına razı olduğumuz anlamına geliyor.
Bu yüzden aslında bir duygumuzu ifade etmek için yazdığımız şiirler bile bir fotoğraf gibi... Onu okuduğunuzda durup kalıyorsanız, bir düşünce silsilesi başlıyorsa zihninizde, bilin ki eksik kalan %60'ı kendi tecrübelerinizle dolduruyorsunuz, yani şiiri kendi tecrübelerine uyarlıyorsunuz ve bu, şiiri sizin için eşsiz kılıyor. Elinizdeki fotoğraf yığınında size bir şeyler fısıldayan fotoğrafı yığının altına atmadığınız gibi, şiiri de atmıyorsunuz.
Ve bu da beni, yine daha önce bu başlık altında bir başka söylediğim noktaya getiriyor. şiir ile kendimi ifade ederek duygularıma ihanet ediyor olmama.
Onları asla oldukları gibi anlatamayacağımı biliyorum. Masumiyetlerini yitirip, okuyanların insafına kalıyorlar.
Yine bu başlık altında daha önceki bir postumda şöyle bir şey yazmışım.
"şiirlerin en güzel yanı da bu zaten, bir çok yönden bir insana benziyorlar. Demek istediğim birisi onları yaratıyor ve ona kendinden anlamlar yüklüyor. Ama tıpkı doğup yetiştirilen bir çocuk gibi daha sonra kendisi de bazı anlamlar kazanıyor, elbette tanıştığı, onu okuyan insanlar tarafından."
Bu şiir de buna çok güzel bir örnek oldu. Artemis de Firble'da kendinden anlamlar kattılar. Okuyucunun anlam katması ile ilgili bir şeyler daha karalayacağım buraya ama önce fotoğraf ve anılar üzerine Firble'ın şiirine de değinerek bir şeyler söylemek istiyorum.
Fotoğraf ve anılar arasındaki ilişkiyi Firble şiirinde mükemmel bir şekilde açıklamış. Gerçekten de her olan biteni hatırlamak bizim için çok zor. Zaten bunu başaranlara "fotografik hafızalı" diyoruz. Bu yüzden de anılarımızdan geriye kalan aslında "seçkin fotoğraflar". Ancak bu seçkin fotoğraflar da aslında tüm çıplaklığı ile başımızdan geçenleri olduğu şekilde yansıtmıyorlar. Anılarımızdaki bu görüntüler daha çok bir sentez olarak tanımlayabiliriz.
Mesela zeytin kopardığımız bir ağacın altında çocukluk arkadaşımızla kan kardeş olmamız pek ala eski yazlığımızda geçirdiğimiz 4 yıllık çocukluğumuzun bir sentezi olabilir. Yaramazlığımızı, açlığımızı, maceraperestliğimizi, gözükaralığımızı, saflığımızı, dostluğu bünyesinde birleştirir ve zihnimizde bir karenin içinde kalır.
Kendimden beklenmeyecek bir şekilde geçmişteki acı tatlı pekçok olaydan geriye hep güzel anılarım kalıyor. Kötü şeyleri unutmakta üstüme yok. Herkes için bu böyle mi bilmiyorum ama bu özelliğimi bir lütuf olarak sayıyorum. Bir de gerçekten kötü anıları sırtımızda taşıma lüksümüz var mı?
Firble bunu şiirselleştirmiş yine. Anılarımızdaki karenin dışına bakmaya dayanamıyoruz gerçekten de. Dayansak bile buna değmez.
Peki fotoğraflarla anılarımız bir mi?
Bence hepsi olmasa bile, bazı fotoğraflar da gerçekten anıların bir sentezi olabiliyor. Bunu anlamanın yolu çok basit aslında. Bir tomar fotoğrafa bakarken bazılarına bakıp hemen yığının ardına atarız değil mi? Ama bazılarına da baktığımızda durup kalırız, bir düşünce alır bizi. O fotoğraflar zihnimizle bir bağ kurarlar da ondan. Anılar silsilesini tetikler, o günlere götürmeyi başarır bizi.
Her fotoğrafı kamera karşısında kurgulanmış bir duruş olarak görmek istemiyorum, bana öyle olmadıklarını ispatlayan gerçek fotoğraflar var çünkü hayatımda. Varsın evvelindeki ve öncesindeki kavgaları, kötü şeyleri göstermesinler bana, bu hiç önemli değil, çünkü onları göstermemeleri o anın gerçekten de olduğu gibi fotoğrafa yansıdığı gerçeğini değiştirmez.
Bana göre zihnimiz, anılarımız, bir sürü fotoğrafın elenip bir albüm oluşturulması aslında. Ve bizler -en azından ben - bu albümü oluştururken anılarımızdaki gerçeğe en yakın olan, onu en çok hissettiren anların karelerini saklıyoruz, ve sonra da onu biraz modifiye ediyoruz.
Ben de şiirimde bunu söylemek istedim. O arkadaşımla geçirdiğim 5 yılın sentezini bir fotoğrafmış gibi anlattım. Tüm anıları sentezleyebilen, böylesine mükemmel bir fotoğraf olması imkansız olabilir. Beş yıla sığdırılanlar bir anın aksinin kağıda mühürlenmesi ile özetlenemeyebilir. Ama bunun ne önemi var?
Bir İrlanda atasözü şöyle der. Asla gerçeğin güzel bir hikayenin önüne geçmesine izin verme.
Benim için gerçek, şiirde bahsettiğim arkadaşımdan kopmuş olmam. Anlattığım öpücüğü asla böyle mükemmel hislerin yaşandığı bir anda yaşayamamış olmam. Ama bunlar dünyada altı küsür milyar insanın yaşadığı gerçeklerden farklı değil. Milyarda, milyonda bir, hiç bir kurgudan geçmemiş, masallara yaraşır olayların olma ihtimalini göz ardı etmiyorum, bir mühendisim sonuçta ama hayalperest olan yanım da yabana atılacak gibi değil. Bu yüzden geçmişle alakalı, en azından bir süreliğine beni mutlu hissettiren her anımın güzel bir hikaye olması gerektiğini düşünüyorum ve evet, bu konuda İrlandalılar ile hemfikirim.
Gelelim okuyucunun kendinden birşeyler katmasına...
Bu insanın olmaz ise olmazı. Hepimizin bakış açısı geçmiş yaşantımızda edindiğimiz tecrübelerin toplamından etkileniyor. Kimisi bunu düşük bir oranda tutarken, kimisi her kararını buna göre verebiliyor ama işin aslı, herkes maruz kaldığı bir olayı, okuduğu bir şiiri, hikayeyi, seyrettiği filmi veya tanıştığı bir insanı değerlendirirken geçmiş tecrübelerinden etkileniyor. Bizi eşsiz kılan, insan yapan, hatasıyla, başarısıyla olduğumuz kişi yapan bu.
Hele ki beden dilinin iletişimin %60'ını sağladığı klinik deneylerle ortaya konmuş olan bir çağda şiirler ile kendimizi ifade ettiğimizi düşünmek en iyi ihtimalle yüzde 40'ın azına razı olduğumuz anlamına geliyor.
Bu yüzden aslında bir duygumuzu ifade etmek için yazdığımız şiirler bile bir fotoğraf gibi... Onu okuduğunuzda durup kalıyorsanız, bir düşünce silsilesi başlıyorsa zihninizde, bilin ki eksik kalan %60'ı kendi tecrübelerinizle dolduruyorsunuz, yani şiiri kendi tecrübelerine uyarlıyorsunuz ve bu, şiiri sizin için eşsiz kılıyor. Elinizdeki fotoğraf yığınında size bir şeyler fısıldayan fotoğrafı yığının altına atmadığınız gibi, şiiri de atmıyorsunuz.
Ve bu da beni, yine daha önce bu başlık altında bir başka söylediğim noktaya getiriyor. şiir ile kendimi ifade ederek duygularıma ihanet ediyor olmama.
Onları asla oldukları gibi anlatamayacağımı biliyorum. Masumiyetlerini yitirip, okuyanların insafına kalıyorlar.