Ruhlular Savaşı (Hikaye Dizisi)

Post a reply

Confirmation code
Enter the code exactly as it appears. All letters are case insensitive.
Smilies
:D :) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:

BBCode is ON
[img] is ON
[url] is ON
Smilies are ON

Topic review
   

If you wish to attach one or more files enter the details below.

Maximum filesize per attachment: 256 KiB.

Expand view Topic review: Ruhlular Savaşı (Hikaye Dizisi)

by Bogus » Thu Aug 09, 2007 11:47 pm

# 7 Ruhlular Kapısı

Gerçek ışığın ötesinde...

Vampir insan ruhunun kendisine kazandırdığı özelliğini kullandı ve yakınlarda bir kapı olup olmadığını görmek için etrafa göz gezdirdi. Ruhlar alemine açılan sonsuz kapı vardı ama yine de bu her yerde oldukları anlamına gelmiyordu. Bu kapıların görevi iki boyutu birbirine bağlamaktan çok Ruhlar aleminde olan gerçekliği maddesel boyuta yansıtmaktı ama Ruhlular bu iki boyut arasındaki delikleri birinden diğerine geçmek için kullanıyorlardı. Bir projeksiyon makinasının merceği her ne iş görüyorsa, bir Ruhlular kapısı da aynı işi görüyordu; gerçek boyut olan Ruhlular aleminde olanları kırıp bükerek maddesel boyutta maddesel dünyaya bağlı zihnin anlayabileceği görüntülere dönüştürüyorlardı.

Gülşah iki dünyanın da varlığını biliyordu, her ikisinde de bulunmuştu ama bunların çoğunu kendi başına öğrenmişti. Halen bir tarafsız olduğu için ona içinde yaşadığı dünyanın gerçeklerini ve felsefesini öğreten bir hocası olmamıştı. Bu rolü üstlenecek birisine ihtiyacı olup olmadığından da pek emin değildi, ama yine de etrafındaki dünya hakkında daha çok şey bilmek istiyordu.

Bir keresinde gördüğü bir Ruhbüken ona “Maddesel dünyada gerçek olan tek bir şey vardır. O da ışık. Gerisi algıdır. Bu yüzden ışığın olduğu yerde zihnin ve algıların, karanlığın olduğu yerde ise ruhun güçlüdür” demişti. Bu da kapıların neden ışık yayan kaynaklarda olduğunu açıklıyordu. Eskiden bu sadece ateş olabilirken bugün artık bir sokak lambası bile aynı işi görüyordu. Bir ışık kaynağı ne kadar uzun süre ışık yayarsa orada oluşan kapı o kadar büyüyor, bu kaynaktan diğer boyuta geçmek de o kadar kolay oluyordu. Bu yüzden güneş en büyük kapıydı ve başka boyutlara ve dünyalara da açıldığı var sayılıyordu. Ancak insan zihni güçlendikçe kendi dünyasını betimleyen güneş ışığına sahip çıkmıştı. Bu yüzden güneşin parladığı yerde zihin tarafından şekillenen, insanlığın egemenliğindeki maddesel dünyada Ruhlular ruhlarının onlara getirdiği güçleri kullanamıyorlardı. Bir Kedigil değişim geçiremiyordu, bir vampirin bedeni de bir ölüden farksız olup çürümesine kaldığı yerden devam ediyordu. Bu yüzden güneş ışığına çıkmak çok kısa süreliğine katlanılabilir bir şey olsa da uzun vadede bir vampir için maddesel dünyada bedenini kaybetmek anlamına geliyordu. Gülşah bütün bunları kendi başına öğrendiği için ilk günlerinde güneş ışığına maruz kalmıştı. Boynunun hemen altında başlayıp göğsüne kadar uzanan bir morluk, kızın vampire dönüşmesi ile başlayan, giderek çürüyüp yok olan insanlığı gibi vücudunun da geri dönüşü olmayan çürüyüşünü perçinliyordu.

En sonunda aradığı kapıyı çıkmaz sokağın hemen başında, bir apartmanın 4. katının balkonunda buldu. Işık uzun süredir yanıyordu, orada yeterince geniş bir kapı olmalıydı...

Hale daha fazla nefes alamayıncaya kadar bütün gücüyle koştu, ara sokaklara daldı, tekrar ana caddeye döndü, tekrar ara sokaklara girip evlerin damlarına çıktı, balkondan balkona atladı. En sonunda daha fazla koşacak gücü kalmadığında vampirin izini kaybetmiş olacağını umarak durdu ve soluklanmaya başladı. Kaçarken atacağı bir sonraki adımın nereye olacağını çok iyi biliyordu ama bütün bu adımların onu nereye getireceği konusunda hiç bir fikri yoktu. Etrafına baktığında tarihi bir çeşmenin beklediği küçük bir meydanda olduğunu gördü. Meydana yerleşirilmiş büyük saksılar ve saksıların etrafını saran tahtadan yapılmış oturma yerleri vardı. Etrafta hiç kimse yoktu, sokak lambaları boş meydanı aydınlatıyorlardı. Bu küçük meydanın var olma sebebi, Galata kulesi, 6 asırdan uzun süredir yaptığı görevine devam ediyor, İstanbul’u gözetliyordu.

Kedi sanki demin bir vampirden kaçmıyormuş gibi sakin adımlarla kuleye yaklaştı ve etrafı dinledi. Kulenin camekan çatısından müzik ve kahkaha sesleri geliyordu, ama bu kılıfın altında Hale kulede başka şeyler olduğunu hissetti. Kedi içgüdüleri insan kahkahalarının ve yüksek sesle çalan müziğin altında bir yerde, kulenin taş duvarlarının arasında bir fasıl gecesinden çok daha fazla şeyi barındırdığını söyledi. Hale kimsesiz sokak lambalarının altına geldi ve bir kapı bulmak için etrafa bakmaya başladı. Kulenin girişinin üstüne konmuş otantik bir yağ lambası Kedigil’e devasa bir kapı sunuyordu, bu da ışığın uzun zamandır burada yanmakta olduğunu gösteriyordu. Hale’nin merakı dehşet ve tehlike duygularını çoktan geride burakmış, kedi yağ lambasına doğru yürümeye başlamıştı.

Gülşah yıllardır boyanmayan binanın artık ilk boyandıkları rengi anlaşılmayan duvarlarına tırmanmaya başladı, sanki yerçekimi duvara dik işliyor, vampiri duvara yapıştırıyordu. Gecenin karanlığından da faydalanarak ışığın geldiği balkona, dördüncü kata kadar tırmandı. Bir ayağını balkon korkuluğuna koyup, ağırlığını balkonun içine doğru verince duvarlar vampiri daha fazla kendine çekmediler ve yerçekimi küçük kızın bedeni için bir süre ara verdiği normal işleyişine geri döndü, sokak çocuğu yumuşak bir inişle kendisini evin balkonunda buldu.

Ela gözler balkonu aydınlatan balkon lambasına kenetlendiler, ışığın arkasındaki kapı buradan rahatlıkla görülüyordu. Gülşah parmaklarının ucuna kalkıp ışığın kaynağına doğru uzandı, ışığın altında bedeni önce şeffaflaştı, sonra da gözden kayboldu. Vampir Ruhlular Alemi’ne geçmişti.

Vampirin bedeni kaybolduktan sonra balkonun kapısı kendiliğinden açıldı, orta yaşlarını bir kaç adım geride bırakmış, mavi yünden örülmüş, yeni giyildiği henüz omuzlara tam oturmayışından belli olan hırkası ile bembeyaz suratlı, hasta görünümlü bir kadın dışarıya çıktı. Bir kaç adımda balkonu sanki uçarak geçtikten sonra parmaklıklara kadar geldi ve aşağıya baktı, tıpkı balkon gibi sokak da bomboştu. Bundan on yıl önce bir gece genç oğlu babası ile kavga ettikten sonra bu balkona çıkmış, babası da evi terk etmişti. O geceden sonra her ikisi de bir daha geri dönmemişlerdi. Yaşlı kadın kavganın nedenini çoktan unutmuştu, kocasının alkollü geçirdiği trafik kazasını ve ölümünü de pek önemsememişti. Aradan geçen on yıldan sonra kadının tek hatırladığı kapalı perdelere yansıyan oğlunun silüetiydi. Tıpkı az önce gördüğü görüntü gibi oğlu gökyüzüne uzanıyor, sanki tepede duran bir şeyi tutmaya çalışıyordu. Yaşlı kadın bu sefer daha küçük bir bedene ait bir gölge görmüştü ama gölgeler ne zaman doğruyu söylerlerdi ki? Oğlu pek ala geri dönüş yolunu bulsun diye balkonda açık bıraktığı ışığı bulup annesine dönmüş olabilirdi. Kadın on yıldır her gece balkonun ışığını yakıyor, oğlunun geri dönüşünü bekliyordu.

Bazı geceler Taksim’de deliler aslında olmayan ışığı ve gerçekleri görür, ruhsuz insanlar ışığın arkasındaki kapıyı fark ederlerdi. Binlerce yıllık Cadde-i Kebir’in etrafa çağlayan kadim gücü altında, Taksim’in karanlık ve büyülü sokaklarında, eski ve köhne binaların dördüncü katında iki dünyayı birbirine bağlayan Ruhlular Kapısı’ndan masum çocukları ve zalim evsizleri öldüren vampirler geçerdi...

Kadının yüzünde hızlı kaybolan anlık bir gülümseme belirdi, sonra da gözünden bir damla yaş süzüldü. Gözyaşı üzüntüsünü, gülümsemesi ise bir türlü kaybetmediği umudunu gösteriyordu. Balkonun kapısı rüzgardan kısa aralıklarla duvara çarparken kadın kapıdan geçti ve evin karanlığında kayboldu. İstanbul’un sıcaktan bunaldığı bu yaz gecesinde hayaletler üşümeye devam ediyor, mavi hırkalarını çıkarmıyorlardı. Balkonun ışığı az da olsa evin içini aydınlatıyor, karanlığa karışan mavi hırkaya renk veriyordu...

by Bogus » Tue Aug 07, 2007 10:52 pm

# 6 Kan Kokusu

Kaçan kovalanır...

Garson kız tam o anda birayı getirip genç adamın masasına bırakmasaydı Burak kedinin gözlerinde kaybolacak, henüz tam bir yetişkin olmamış hayvanın cazibesine kapılıp ona sıcak bir yuva vermek için evine götürecekti. Ama arjantin bardağın ahşap masaya bırakıldığında çıkardığı ses Burak’ı daldığı yarı uyku durumundan uyandırdı ve kafasını kaldırıp birasını getiren garson kıza bakmaya zorladı. Masaya biraz sert çarpan bardak içindeki birayı çalkalamıştı, yukarıya çıkan minik balonlar su altı belgeseli çeken balık adamların tüplerinden çıkıyor gibiydiler.

Güneş batmıştı ama sıcaklık sanki güneşten kaynaklanmıyormuş gibi hava hiç soğumamıştı. Garson kız birayı masaya bıraktıktan sonra bir adım geri çekilip beklemeye başladı, bir şekilde havalar sıcaklaştıkça kız Burak’a daha da çekici geliyordu. Askılı bluzu, farklı renklere boyanmış saçları, arap prenseslerinin bol ama yine de bir şekilde kadın vücudunun kıvrımlı hatlarını göstermeyi başaran şalvarlarını andıran ince pantalonu ile kız bara yaptığı daha önceki ziyaretlerde Burak’ın favorileri arasına girmişti. Biranın parasını ceplerinde ararken kucağındaki kedinin rahatı artık pek de umrunda değildi, hatta kedinin onun hareketlerini zorladığını fark ettiğinde elinin tersi ile hayvanı yere ittirdi ve kıza daha fazla mahçup olmadan 5 YTL’lik banknotu uzattı. Bütün bu para bulma saçmalığı sanki bir ömür boyu sürmüştü.

“Acele etmene gerek yok.” Garson kız masaya doğrı eğildi ve banknotu aldı, bir kaç saniye sonra para kızın ince bilekli eliyle birlikte beline asılı çantanın içinde kayboldu. El tekrar çıktığında iki tane bozuk para tutuyordu. Arap prensesi paraları masaya bırakırken Burak’a gülümsedi. Bunların geldiği yerde daha çok var der gibiydi.

Kara kedi gözlerini dikmiş rahatını kaçıran, dahası yeni tanıdığı sevgilisini çalmak üzere olan garson kıza bakıyordu, o anda İstiklal Caddesi’nde daha haset bir canlı yoktu. Ama Hale yine de kızın hakkını verdi. Parayı vermek için masaya eğildiğinde askılı, yakası oldukça cömert bir kavis çizen buluzu, erkekler üzerinde Hale’nin büyülü gözlerinden çok daha iyi iş çıkartıyordu. Dahası kızın pürüssüz cildi, ince, düzgün elleri, kavisi tam kıvamında arada bir bluzun altından gözüken karnı ve insanı ceplerinde para ararken bir salağa dönüştürmeyi başaran tanrısal bir gülümsemesi vardı. Bir erkeğin dikkatini çekme ve üzerinde tutma konusunda mükemmel bir rakipti, Hale kızın farkında olmadan yaptığı meydan okumayı kabul etti ve aynı kulvarda yarışabilmek için etraftaki insanları çıldırtmadan insan formuna dönüşmek üzere barınak olarak kullandığı terk edilmiş apartmana dönmeye karar verdi. Geldiği yönden geri döndü, basamakları indi ve kapıdaki adamı umursamadan sokağa çıktı. Bazen siz dünyayı umursamadığınızda dünya da sizi umursamıyordu.

Taksim’e artık karanlık çökmüştü, karanlıkla beraber gün boyunca ortalıkta koşuşturan kalabalığın profili de değişmişti. Tıpkı gece avlanan hayvanlar gibi Taksim’in yırtıcıları da yuvalarını terk etmiş, avlanmak için sokaklarda dolaşmaya başlamışlardı. Hale ara sokaklarda yuvasına doğru yürürken avlara ve avcılara da şöyle bir göz atmaktan kendisini alamadı. Orospunun bir tanesi balkondan yarı beline kadar dışarı sarkmış, suratına devasa bir akne gibi peydahlanmış kocaman dudaklarının arasından sarkan sigara ile gelene geçene laf atıyor, patlamış mısır satan tezgahtar el altından dağıttığı uyuşturucu haplar için müşteri arıyordu. Üzerinde beyaz çicekler olan mavi gömlekli bir adam ise bambaşka bir şeyin peşindeydi, Hale adamın düşüncelerine şöyle bir baktıktan sonra midesi bulandı ve yoluna devam etti.
Terkedilmiş apartmanın olduğu çıkmaz sokağa yaklaştığında Hale havadaki kan kokusunu aldı. Koku sıcak ve buram buram havada asılıydı, taze kanın, hala akmakta, damardan fışkırmakta olan kanın kokusuydu.

Hale isteseydi bir adım daha atmazdı, köşeyi dönmezdi ve böylece kokunun kaynağını da asla görmezdi. Geri dönüp ana caddedeki kalabalığın arasına karışıp, hoşlandığı delikanlının yanına dönebilirdi. Ama Hale bir Kedigil’di ve ne olup bittiğini öğrenmek zorundaydı. Tek yapması gereken bir kaç adım daha atmak, köşeyi dönmek ve kan kokusunun kaynağını görmekti. Yapması gerekeni yaptı, sessiz adımlarla yavaşça yürüdü ve köşeyi döndü. Gördüğü manzara karşısında dehşete kapılmıştı, yüzünde şapşal bir ifade ile başı sola doğru eğildi ve öylece dondu kaldı.

Sürekli temizlemeye çalıştığı pis kan yüzünden şişmiş, kocaman habis bir tümöre dönmüş simsiyah karaciğerden büyük bir parça havaya fırladı ve geniş bir kavis çizerek yolculuğunu tamamladıktan sonra kara kedinin patilerinin önüne düştü, düşerken tıpkı bir kuyruklu yıldız gibi arkasında kandan bir kuyruk bırakmıştı. Evsizi parçalayan sokak çocuğunun etrafında kandan bir bulut vardı, kan öfkesine girdiğini anlamak için bir Katip olmak gerekmiyordu. Vampirin elleri büyük pençelere dönüşmüşlerdi, çocuk şu anda olduğundan daha büyük ve daha korkunç gözüküyordu, pençeler ve uzamış tırnaklar dokundukları yeri deşiyor, kemiğini gömmek için kumu kazan bir köpek gibi Gülşah önündeki evsizi parçalayıp, organlarını ve uzuvlarını etrafa saçıyordu.

Nihayet geriye parçalayacak büyüklükte bir şey kalmayınca vampir durdu ve sakinleşmek için olduğu yerde bir süre bekledi. Küçük kızın vücudu ve elleri tekrar eski haline dönmüşlerdi, parmaklar kan oluğu vazifesi görüyor, kollardan süzülen kanı beşe bölüp dağıtıyordu. Hale’nin keskin kulakları yere düşen kan damlalarının sesini duyabiliyordu, biraz sonra vampirin arkasını döneceğini ve onu göreceğini biliyordu ama yine de hiç bir yere kıpırdayamadı, damlaların sesi ve şimdi önüne düşen ciğer parçasının pis kokusu dışında dipsiz ve sonsuz bir boşluğun içinde kaybolmuştu.

Sonunda beklenen oldu ve vampir arkasını dönüp Hale’yi gördü. İki gece yaratığının gözleri birbirine kilitlendi. Hale ve Gülşah bu bakışmanın ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu iki yırtıcının karşı karşıya gelmesiydi, hangisinin daha güçlü olduğunu gösteren, kimin av kimin avcı olacağını belirleyecek olan, iki tarafın birbirinin gücünü tarttığı bakışmaydı. Normal şartlar altında Hale blöf yapabilir, kendisini olduğundan çok daha güçlü gösterebilirdi, veya yanında yandaşları olduğu izlenimini verebilirdi. Kedigil’ler bu konuda ustaydılar. Ancak kan öfkesinden yeni çıkmış, bütün vücudundan oluk oluk kan süzülen bir vampirin karşısında kedi formunda kafası hafif sola yatmış bir durumdayken elinden hiç bir şey gelemezdi. Kan yüzünden saçları tiftikleşmiş, siyaha çalan koyu kırmızı kan katmanının arasında parlayan gözleriyle Gülşah dekoru parçalanmış insan cesedi olan sahnede baş rol oyuncusuydu. Hale kendisine biçilen av rolünü hemen üstlendi, bunu inkar ederek kaybedeceği zaman hayatına malolabilirdi.

Kedi içgüdüleri uyandı ve nihayet donmuş kaslara gereken gücü verdi. Hale’nin kaçış rotasını düşünmesi gerekmiyordu, karanlığa mükemmel uyum gösteren gözlerinin yardımı ile kedi ruhu koşması, sıçraması ve atlaması gereken rotayı daha ilk bakışta belirlemişti.

Gülşah ağzını açtı ve sivri beyaz dişlerini gösterip tısladı. Kaçan Ruhlu İyiler’in tarafında olabilirdi ve az önce gördüklerini kimseye anlatmamalıydı. Maddesel dünyada kediyi yakalayamayacağını bilen vampir Ruhlar Alemine geçmek için bir kapı aradı.

by Bogus » Fri Aug 03, 2007 10:15 pm

#5 Yabancı Sevgili

Sanki seni daha önce görmüştüm...

Nihayet güneş battığında Hale saklandığı merdiven altından çıktı ve ön ayaklarını ileri doğru uzatıp gövdesini göğsü yere değene kadar gerdi, siyah kedinin kuyruğu da dahil olmak üzere bütün uzuvları gerilmiş, bütün gün pineklemenin verdiği uyuşukluğu üzerinden atmıştı. Kedi geceye başlama ritüelinin son perdesi olan, başından başlayıp kuyruğunun ucunda sona eren silkelenme hareketini de yaptıktan sonra salına salına terkedilmiş apartmanın bir türlü tam olarak kapanmayan kapısına yürüdü, bu sırada sarı eliptik gözleri ışığa çoktan alışmıştı ve burnu da umutsuz bir şekilde etrafta kendisini bekleyen herhangi bir yiyeceğin olmadığını söylüyordu. Üç gündür döşeğinin önüne yemeği gelmiyordu ve Hale artık yemek getiren yaşlı ton ton teyzenin başına bir şey gelmiş olabileceğinden şüphelenmeye başlamıştı. Aslında ne olup bittiğine bakmaya üç gün önce karar vermişti ama her seferinde gece karşısına çıkan daha ilginç bir şey aklını çelip kadını ziyaret etmesi gerektiğini kediye unutturmuştu.

Kara kedi çok rahat geçebileceği bir aralık olmasına rağmen sol omzundan sol kalçasına kadar kapıya sürtündü, kapının sert demiri kaburgalarının üzerinden geçtiğinde Hale mest oldu ve kendi etrafında dönüp bu sefer de aynı işlemi sağ tarafı için yaptı, bu sırada kuyruğu da boş durmayıp günün sıcaklığını hala üstünde taşıyan demiri okşuyordu. Hiç acelesi olmayan adımlarla terk edilmiş binanın sokağından çıktı ve İstiklal caddesini dik kesen sokaklardan birinde sadece neler olup bittiğine bakmak için dolanmaya başladı.

Yeni ve farklı bir şey yoktu. İnsanlar her zamanki telaşları ile oradan oraya sürüklenip duruyorlardı. Hale’nin olduğu yerden bakıldığında dev zombilere benziyorlardı. Gözleri donuk, bakışları adımlarının bir karış önüne kilitliydi ve bilinmeyen bir güç tarafından gitmeleri gereken yerlere çekiliyorlardı. Bir esnaf sokağın karşısındaki esnafa bağırıyordu, bir garson bir müşteriye akşam canlı müzik olduğunu söylüyordu, durduğu yerden göremiyordu ama köşeyi dönünce iki kişinin tavla oynadığı duyuluyordu, bütün bu seslere rağmen zarların tahtaya çarptığında çıkardıkları ses başka hiç bir şey ile karıştırılamazdı. Kedi Taksim’e çöken gecenin senfonisini dinledi. Kulakları her seferinde yeni yakaladığı bir sese dönüyordu ve senfoniye her saniye yeni bir enstrüman ekleniyordu.

Hale bir köşeye oturdu ve sağ ön patisini yalamaya başladı, sonra sol ön patisine geçti, sonra yarım sırt üstü yatıp sağ arka bacağını havaya kaldırdı ve bacağının arkası ile kasıklarını yaladı, sonra aynısını diğer bacak için de yaptı. Hiç bir sıkıntısı, hiç bir acelesi yoktu. Gece ve insanlar kedinin yanından akıp gidiyordu.

Esneme, gerinme, kısa bir yürüyüş, bacakları açma ve temizlik hareketlerinden sonra sıra Hale’nin karnını doyurmasına gelmişti. Kendinden emin bir şekilde İstiklal caddesi üstündeki büfelerden birine yürüdü. İnsan formunda güzel bir kızdı, büyük ihtimalle büfeciye biraz tatlı dil, biraz da naz yapıp bedava bir şeyler kopartabilirdi ama şaşırtıcı bir şekilde kedi formunda aç kalması neredeyse imkansızdı. Mutlaka bir kız kendisini görüp ne kadar da tatlı olduğunu haykırdıktan sonra ona yediği şeyden bir miktar verecekti. Tek yapması gereken fark edilene kadar aç aç yemek yiyen insanlara gözlerini dikmekti.

Büfenin önü kalabalıktı, hafta sonu olduğu için bu son derece normaldi. İnsanlar bir an önce yemeklerini alıp dışarı çıkıyor, caddede hızlı hızlı yürürken bir yandan da yemeklerini yiyorlardı. Büyük ihtimalle gidecekleri bara gelene kadar yemek bitiyor, paketin yanında verilen kağıt peçete de bar masasındaki küllüklerden birine atılıyordu.
Hale gözlerini dikmiş dürüm yiyen umursamaz bir kıza bakarken beklediği yemek başka bir yerden geldi. Bir parça döner tam ön ayaklarının önüne düşmüştü. Kafasını kaldırıp baktığında büfenin kapısının diğer köşesinde dürüm yiyen uzun saçlı bir erkek gördü. Genç adam kedinin dikkatini çektiğini anladığında ona gülümsedi.

Hale önündeki döner parçasını yedikten sonra hiç zaman kaybetmeden tekrar çocuğa baktı. Yabancı dönerden daha çok hoşuna gitmişti. Ã?ocuk ikinci döner parçasını sıkıca sarılmış dürümün içinden çıkartmaya çalışırken kara kedi çoktan ayaklarının dibine gelmişti bile. Bu sefer döner parçası yere düşmeden Hale et parçasını havada kaptı ve bir kaç kez çiğnedikten sonra midesine indirdi. Teşekkür olarak da çocuğun koyu mavi kot pantalonuna bir kaç gez sürtündü, boş durmayan kuyruk bu sefer de çocuğun bacağına dolanıyordu. Kedi sadece kendisinin bildiği bir kareografi ile iki bacağın arasında bir “8” çizdikten sonra üçüncü bir lokma umudu ile oturdu, kuyruğunu toplayıp ucunu havaya kalkık bir şekilde ön ayaklarının önüne getirdi ve gencin gözlerine bakmaya devam etti.

“Tamam. Sana daha fazla yok...”

Yabancının sesi de hoşuna gitmişti. Her zaman üçüncü bir lokma olurdu, kedi kılını bile kıpırdatmadan adama bakmaya devam etti. Dürümün bitmesine daha çok vardı ve üçüncü lokmanın gelmesi an meselesiydi.

“Peki peki... Al bir tane daha. Bu son ama.”

Kedi bir kez daha döner parçasını yere düşmeden kapmıştı. İnsan ruhuna sahip olduğu ve bazen insan formunda da yaşadığı için yerden yemek istemiyordu. Karada yaşayan bütün hayvanlar yemeklerini toprağın üstünde yerdi, ya da ağaçların üstündeki yuvalarında veya bir dalın tepesinde. Ama insanlar ve onların örmekten bıkmayan zihinleri, diğer her alanda geldikleri yeri inkar ettikleri gibi konu yemek yemek olduğunda da geldikleri yeri, toprağı inkar ediyorlardı. Binlerce kimyasal kullanılarak yapılan, karanlık pis ve tozlu depolarda bekleyip doğayı boğarak öldüren, yine kimyasal ve zehirli bir ambalaj ile kaplandıktan sonra buralara kadar gelen plastik tabaklar gibi, dürümün etrafına dolanmış dokunduğunuzda üzerine baskısının zehirli boyasını bırakan pis kağıt da onlara daha temiz geliyordu. Kendi zehirleri ve pislikleri doğadan daha cazip, daha güvenliydi.

Genç adam koyu mavi pantalonunun üstüne beyaz bir gömlek giymiş, ilk bir kaç düğmesini açık bırakıp eteklerini de pantalonunun dışında bırakmıştı. Sol kulağında iki tane halka gümüş küpe vardı, bundan başka da hiç bir takısı veya aksesuarı yoktu. Kahve rengi uzun saçlarının arasında bir kaç tane örülmüş tutam diğer buklelerin arasından güçlükle fark ediliyordu. Ã?ocuk yeni tıraş olmuştu ama Hale cildinden henüz sakallarının çok da gür çıkmadığını anlayabiliyordu, kesildikten sonra minik siyah noktalar halinde ne kadar güçlü ve gür olduklarını unutturmayan yetişkin sakalından eser yoktu yüzünde. Gülümsediği zaman gözleri kısılıyor, kahverengi gözler de gülümsemeye katılıyorlardı.

Son lokmasına geldiğinde göz ucuyla önünde duran kediye baktı. Ağzını açmıştı ve son lokmayı bir seferde yutacaktı ama sonra vaz geçti ve lokmanın içindeki eti eşit bir şekilde Hale ile paylaştı ama bu sefer lokmayı yere atmamış, çömelip avcunun içinde kara kediye uzatmıştı. Hale vakur bir şekilde gencin elinden döneri aldı ve yedi, sonra da henüz doğrulmamış adamın hala kendisine yakın olan eline başı ile bir kaç kez sürtündü. Bundan cesaret alan genç adam kedinin gıdısını bir kaç kez okşadı, sonra da doğruldu ve Taksim’in kalabalığının arasına daldı.
Hale gerçekten de kendisine yemek getiren kadına ne olduğuna bakacaktı ama işte yine karşısına ilginç bir şey çıkmıştı ve fedakar yaşlı kadın bir kez daha aklından uçup gitmişti. Kararan hava ile birlikte adeta daha da siyahlaşan kadife tüylü kedi meraklı adımlarla genç ve yakışıklı adamın peşine takıldı. Hale çocuktan hoşlanmıştı ve nasıl biri olduğunu çok merak ediyordu.

En sonunda beyaz duvarları olan bir caminin yanından döndü ve Taksim’i kesen, herbirinin kendine özgü bir ruhu olan, birbirine komşu sokaklardan birine daldı. Sokağa atılmış çöp yığınlarını ve etten çok yağ birikintisini andıran döner büfelerini geçtikten sonra iki katlı bir binanın kapısından içeri girdi. Terastan müzik sesi geliyordu, Hale hiç tereddüt etmeden yeteneklerini kullandı ve kapıdaki koruma gence başı ile selam verirken aradan süzüldü. Belki koruma görseydi de hiç umursamayacaktı.

Takip ettiği adamın arkasından iki kat tırmandıktan sonra nihayet terasa geldiler. Adam garson kıza selam verip eliyle “1” işareti yaptıktan sonra zincir korkuluklarla çevrilmiş terasta sokağı gören köşedeki bir masaya oturdu, yanındaki sandalyeyi biraz uzaklaştırıp ayağını sandalyenin altındaki desteğe dayadı. Derin bir oh çekip arkasına yaslandığında ayağını dayadığı sandalyenin üstünde Hale’yi tünemiş bir şekilde buldu. Kızın gördüğü ilk gülümseme tekrar çocuksu yüzde belirdi. “Demek buraya kadar geldin...”

Genç adam şaşkın bir şekilde kediye bakıyordu. “Pekala tamam. Gel bakalım.”

Daha sözler bitmeden Hale çocuğun kucağına atladı ve bir kaç kez sırtı ile sıcak bedenin karnına, başı ile de göğüs kemiğinin hemen altına sürtündü. Sonra da oturdu ve gözlerini kısıp rahatına baktı. Ã?ocuktan hoşlanmıştı ve kedi formunda olması bundan faydalanamayacağı anlamına gelmiyordu.

“Sanki ne dediğimi anlıyorsun... Adın ne senin?” Ã?ocuk bir yandan da kedinin tüylerini okşuyordu.

Hale kafasını kaldırdı ve yeni sevgilisinin gözlerine uzun uzun baktı. Ama bu sefer göz bebekleri eliptik değildi ve sarı iris daha çok ayın çevresindeki ışık halkasını andırıyordu...

by Bogus » Wed Aug 01, 2007 7:29 pm

#4 Kan Ã?fkesi

Terli terli koşma, hasta olursun...

Kız en sonunda çocuğun kafasını kucağından yere bıraktı ve ayağa kalktı. Evsiz’in karnı doymuştu ve sırasını bekleyen köpekler geriye kalan yemeklere üşüşmüşlerdi. Siyah bir köpek ağzında etleri yenmiş bir but parçası ile sürüden ayrıldı ve çocuğun yanı başında salyalar akan ağzında kemiği kırmaya başladı. Sol arka ayağında başlamış uyuz sol ön ayağının gövde ile birleştiği noktaya kadar yürümüştü, defalarca kaşınmaktan deri parçalanmış, ama derinin altında ilerleyen hayvan bir türlü ölmemişti. Birkaç saniye sürecek olsa da köpek için şu anda derisinin altında onu kemiren böcekten daha önemli bir şey vardı. Kırılan kemiğin iliği hayvanın ağzına akıyor onu daha da mest ediyordu. Nihayet bütün butu bitirdiğinde etrafı koklamaya devam etti ve burnu ona karşı koyamayacağı bir şekilde yerde yatan çocuğun ayak bileğindeki pıhtılaşmış kana götürdü. Hayvanın kocaman dili yeraltındaki bir sarkıt mağarasını andıran ağızdan çıktı ve kurumuş kanı yalamaya başladı. Vampir hayvanın biraz sonra yarayı kemirmeye başlayacağını çok iyi biliyordu.

“Bugün de Allah hepimizin rızkını verdi değil mi?” Ã?ıkmaz sokağın zifiri karanlığı üstünde bile leke bırakan sözler gırtlaktan fırlayan balgamın ve çürümüş öksürüğün arasında gizlenmiş bir kahkaha ile sonra erdiler. Evsiz ağzında kalan bir kaç sağlam dişle Gülşah’a bakıp gülümsüyordu. Yediği çöpleri öğütmek için evrim geçirmiş midesi leş yiyen bir çakalın karnı gibi iltihaplı bir yaraya benziyor, vücudundan dışarı sarkıyordu. Yediği yemeklerden kaptığı kurtların saldığı gazlar yüzünden bağırsakları şişmişti ve adamın yüzünün sapsarı rengi çöpçü süpürgesi gibi sarkan simsiyah sakalına rağmen zifiri karanlıkta bile fark ediliyordu.

“Karnını çok güzel doyurmuşsun...” Balgam ve öksürük konuşmayı yine yarıda kesmişlerdi. “Ama onu bu şekilde bırakamazsın.” Umursamazca çocuğun sol bileğini dişlemeye başlamış köpeği gösterdi. Ã?öplerin arasında yemek bulmaya çalışan diğer köpekler de yakında menüye eklenen bu yeni seçeneği fark edeceklerdi.

Evsiz belinden sopasını çıkartıp insan etinin tadını anlamaya çalışan köpeğin kaşınmaktan hala kapanmamış yaralarının üstüne indirdi. Hayvan çığlık atıp sokağın başına kaçtı.

“Bu cesedi bu şekilde bırakırsan polisler senden şüphelenirler. Sıradan bir hırsızlık olayı gibi göstermelisin.” Evsiz cebinden çakısını çıkartıp köpeğin küçük bir parça aldığı sol bileğe derin bir kesik açtı. Mantarın şampanya şişesinden fırladığında çıkarttığı sese benzeyen bir ses duyuldu ve bir an için köpekler başlarını çevirip evsize baktılar. Sonra da yemeklerine geri döndüler. Bıçak çocuğun aşil tendonunu kesmişti.

Gülşah iki ayağının üstünde hiç kıpırdamadan duruyordu. Ela gözleri artık iki sarı safire benziyordu ve etrafta hiç ışık olmadığı halde parlıyorlardı. Evsiz sırtı Gülşah’a dönük bir yandan bit sirkeleri ile dolu sakalını kaşırken diğer yandan çocuğun boynunda vampirin açtığı diş yaralarını inceliyordu. Karanlık onu etkilemiyor gibiydi. Gözleri geceleri şehrin binalardan ve atmosferden yansıyan ışığı ile etrafı görmeye alışmıştı. En sonunda her iki kırmızı noktadan da geçecek şekilde bıçağını boyundan geçirdi. Ã?ocuğun cesedi bozuldukça çöpe atılan et parçalarına daha çok benziyordu. Az önce en saf masumiyeti vampir tarafından çalınmış hayat dolu çocuğu yerde bu şekilde yatarken tanımak artık çok zordu.

“Bakalım ceplerinde ne varmış... Para eder bir şeyler olsa bari.” Ã?ocuğun mavi kaprisinin cepleri sistematik bir şekilde yoklandı. Arka cepten çıkan cüzdanın içi evsizin sabırsız parmakları tarafından adeta tecavüze uğradı ve vampir kızın sadece kısa bir süre için görebildiği 10 YTL’lik bir banknot sakalın, ya da adamın bir zamanlar kırmızı olan, şimdi daha çok bordoya çalan gömleğinin düğmelerinin arasında kayboldu.

“Kanın nereye aktığını merak ederler. Ona da bir kılıf bulmak lazım.” Yağ ve kir dolu uzun sarı tırnaklar çocuğun dağınık sarı saçlarının arasına daldılar ve bir tutam saçın etrafında kenetlendiler. Tutam şimdi bütün vücudun ağırlığını taşıyarak cansız bedeni kaldırımda sürüklüyordu. Ã?ocuğun kesik gırtlağı biraz daha açıldı ve en sonunda kaldırımın dibindeki kanalizasyon mazgalına denk geldiğinde öylece bırakıldı. Ã?ocuk şimdi yüzüstü kanalizasyon mazgalının üstünde yatıyordu. Burnu tam iki demirin arasına denk gelmişti, elleri iki yana açılmış, cansız bir şekilde bedenin iki yanında duruyorlardı. “İşte şimdi oldu! Bu kaybolan kanı açıklar...” Evsiz yüzünde kocaman bir gülümseme ile takdir bekleyerek Gülşah’a döndü. Minnet dolu bir teşekkür bekliyordu...

Umduğunu bulamadı ama buna rağmen korkunç gülümsemesi kopmuş kafasında donup kaldı.

Saf öfke ve nefreti hisseden köpekler yemeklerini bırakıp aynı kaderin kendilerini de bulmaması için kaçıştılar. Zifiri karanlıkta etrafa sıçrayan kanın, ve taş zemine çarpan et parçalarının yapışkan sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Gülşah daha fazla parçaya ayırmak zevk vermeyene kadar adamı parçaladı. Ã?fkesi nihayet dindiğinde sirke dolu sakalından tutup kopmuş kafayı kaldırdı, bu hareketi yüzünden gülümseyen ağız bir kahkahanın ortasında kasılmış kalmış gibi gözüküyordu. Vampir kafasında yankılanan öksürük ve balgam dolu kahkahaları bastırdı ve kafayı karton kutuların arasına fırlattı.

Taksim’in yaşayan, nefes alan, inleyen, buram buram ter kokan gecesinde iki tane can almıştı. Kartonların arasında, sol yanağının üstünde dengesini bulmuş kafa Gülşah’ın vicdanını biraz olsun rahatlatmıştı. Kendince çocuğun ölümünü biraz olsun dengelemişti. Nefreti ve öfkesi dinmiş, safir gözler yeniden ela renklerine dönmüşlerdi.

Vampir arkasını dönüp çıkmaz sokağın girişine kadar yürüdü. Sokağın başında kafasını sola doğru hafifçe bükmüş, siyah bir kedinin kendisini izlemekte olduğunu gördü. Bir ruhunun olduğunu anlaması için Ruhlar Alemi’ne göz atması gerekmiyordu. Kedinin gözleri her şeyi anlatıyordu.

Gülşah’ın iç güdüleri biraz sonra bir kovalamacanın başlayacağını fısıldadı...

by Bogus » Mon Jul 30, 2007 7:08 pm

# 3 Kan Sarhoşu

Bıktım arkanı toplamaktan...

İlk yudum...

Kanı içine çekmesine bile gerek kalmamıştı. Dişlerini batırdığında çocuğun hayat dolu kanı ağzına kendiliğinden dolmuştu. Gülşah bu ilk yudumu hemen yutmadı, insan olduğu günlerden kalma bir alışkanlıkla dilini yavaş yavaş ağzında dolandırdı ve kanın içine gizlenmiş bütün tatları hissetmeye çalıştı.

En baskın tat kesinlikle masumiyetti. Gülşah Taksim’in arka sokaklarında avlandığı için bu tadı artık neredeyse unutmuştu. Belki önündeki bir kaç on yıl boyunca da bu tadı bu kadar yoğun hissedemeyeceğini biliyordu. Masumiyet tadı tıpkı şarap gibi yıllandıkça daha da güzelleşiyordu. Yeni doğmuş bir bebeğin kanında sadece masumiyetin tadı vardı ama bu tat onüç yıl boyunca bozulmadan saklanabilmiş bir masumiyetle karşılaştırıldığında çiğ meyve tadına benziyordu. Gülşah kandaki masumiyet tadını en ufak ayrıntısına kadar ruhuna işledi.

Diğer baskın tatlar coşku, sevgi, merhamet ve biraz da yalnızlıktı. Ama yalnızlığın nahoş tadı diğer türlü fazlası ile tatlı olacak kana kesinlikle ihtiyacı olan aromayı veriyordu ve bu hali ile çok daha karakterli, çok daha eşsiz bir kan ortaya çıkıyordu.

İkinci yudum...

Gülşah ağzında soğumasına ve tadını kaybetmesine izin vermeden ilk yudumu yuttu. Bir kez ilk yudum alındıktan sonra diğer yudumlar hep daha hızlı giderdi. Bir vampirin iştahı beslendikçe daha da çok kabarırdı. Tıpkı bir insanın ruhu gibi.

Üçüncü yudum...

Ã?ocuğun kanında korkunun acı tadının olmaması Gülşah’ın garibine gitmişti. Bu tat pilin iki ucunu dilinize değdirdiğinizde aldığınız tada benzerdi ve fazlası içtiğiniz kanı bir ızdıraba dönüştürürdü. Bu yüzden de vampirler yemeklerinden zevk almak istiyorlarsa avlarını usulca ve zekice kandırmak zorundaydılar. Zorla alınan kan diğer kanlar kadar besleyiciydi ama tadını bilse çöpleri yemekten bıkmamış evsiz bile bundan iğrenirdi.

Dördüncü yudum...

Kan tertemizdi. Hastalıktan, alkolden, uyuşturucudan ve nikotinden eser yoktu. Gençlik ve coşku doluydu. Daha yıllarca emilip söküldükleri damarlarda akmak için hazırdı ve bu yüzden dinçti ama şimdi bir vampirin ruhunda çözülüyordu. Ã?ocuğun hayat enerjisi Gülşah’ın ruhu tarafından emilip tükeniyordu.

Beşinci yudum...

Gülşah henüz genç bir vampirdi, bu yüzden içtiği kanın potansiyelinin tamamından faydalanamayacaktı. Vampirler avlarının kanını içtiklerinde, kanları ruhlarının içinde çözüldüğünde, avlarının özelliklerini kendilerine geçirebiliyorlardı. Eğer dilerlerse avının yeteneklerini, fiziksel, zihinsel güçlerini ve güzelliklerini, ya da yaşam güçlerini alabiliyorlardı. Ruhları binlerce ton kanı benliğinde çözümlemiş çok güçlü ve kadim vampirler artık her türlü taddaki kanı bilir ve hafızalarına kazımış olurlardı. Bu yüzden onlar tek bir yudumda kanın bütün potansiyelini ruhlarında çözümleyebilirlerdi. Gülşah’ın da bunu yapabilmesi için onlar gibi sürekli ve hep daha çok kan içmesi gerekiyordu.

Altıncı, yedinci ve sekizinci yudum...

Gülşah’ın fiziksel güce ve güzel bir görünüşe pek ihtiyacı yoktu. Diğer yönlerden de çocuk ona pek bir şey sunacak gibi değildi. Bu yüzden çocuğun kanındaki en güçlü özelliği, onun yaşam gücünü özümsedi.

Kan çocuğun damarlarından çıkıp Gülşah’ın ruhu ile buluştukça küçük kızın gittikçe güçlenen ruhunun izleri bedeninde gözükmeye başladı. Artık dudakları kıpkırmızıydı. Teninin rengi geri gelmişti ve esmer tenli olduğu halde yanakları bile kızarmış, vücudunun ısısı artmıştı. Eğer daha büyük olsaydı göğüsleri büyüyecek, dudakları kalınlaşacak, saçlarının rengi daha parlak olacaktı ama bu tür yan etkiler Gülşah’ın sıska vücudunda ve kirli saçlarında anlaşılmıyordu. Kan keşke hiç bitmeseydi...

9., 10., 11., 12. ve 13. yudum...

Kanın sıcaklığı ve getirdiği güç Gülşah’ı yavaş yavaş etkisi altına alıyordu. Kan o kadar lezzetli ve güçlüydü ki Gülşah böyle devam ederse Kan Sarhoşu olacağını biliyordu. Ã?ocuğu ilk gördüğünde, özellikle de bütün iyi niyeti ile ders parasını kendisine verdiğinde aklında onu öldürmek kesinlikle yoktu ama şimdi dişleri bileğine geçmiş bir şekilde kanını emerken bu düşüncesini aklında tutması çok zordu. Eğer şimdi ağzını açıp kan emmeyi bırakırsa çocuk hiç bir sorun olmadan yaşardı ve bu kan Gülşah’a en az iki gün yeterdi.

14., 15., 16., 17., 18., 19., 20. yudum...

Gülşah Kan sarhoşu olmuştu. Olanca gücüyle çocuğun artık daha cılız akan kanını içine çekiyordu. Damarlardaki basınç düşmüştü ve pompalayacak kan bulamayan kalp giderek yavaşlıyordu. Gülşah sağ eli ile çocuğun baldırını sıkıca kavramıştı. Bazen kurbanlar canlarını verip ölmeden önce son bir kez kurtulmak için çabalarlardı ve Gülşah bu yüzden dişlerine bir zarar gelsin istemiyordu. Gülşah’ın bütün hisleri uyarılmıştı ve kız çocuğun teninin giderek soğuduğunu, az önce içinden hayat fışkıran bedenin giderek bir ölünün bedenine dönüştüğünü hissedebiliyordu.

21., 22., 23., 24., 25. yudum...

En sonunda vampirin iç güdüleri dönüşü olmayan noktayı geçtiğini anladı. Bu tıpkı denizde yüzerken açılmaya benziyordu. Eğer kıyıya geri dönmek istiyorsanız her zaman geri dönebileceğiniz kadar gücünüzü saklamak zorundasınızdır. Ã?oğu zaman dönüşünüzü garanti altına almak için fazla açılmaz, dönebileceğinizden emin olduğunuz bir mesafede daha fazla açılmayı bırakıp kıyıya yüzersiniz. Eğer amacınız cesaretinizi sınamak ise, ancak o zaman bu noktayı geçer ve açılmaya devam edersiniz. Ancak eninde sonunda bir nokta vardır ki, o noktada artık geri dönemeyeceğinizi bilirsiniz. Tek yapabileceğiniz ya olduğunuz yerde beklemek, ya da daha da fazla açılıp, gücünüzü tüketip boğulana kadar yüzmeye devam etmektir.

Gülşah çocuğun hayatını kurtarabileceğini bildiği noktayı çoktan geçmişti. Kan sarhoşluğu yüzünden çocuğun yaşamak için bir şansının olabileceği noktayı da istemeden çok geride bırakmıştı. Nihayet Gülşah çenesini gevşetip dişlerini çıkardığında çocuğun bedeninde kalan kanla yaşaması için hiç bir şansı kalmamıştı. Ancak henüz ölmemişti de. Az önce içine dişlerin geçmiş olduğu bilekteki iki delikten yere ince bir iplik gibi çocuğun bütün gücünü ve çoşkusunu kaybetmiş kanı süzüldü. Bir süre sonra da durdu ve daha fazlası akmadı. Cılız kan pıhtılaşmıştı bile.

Gülşah ne yaptığının farkına varmıştı. Taksim’in kapkaranlık çıkmaz sokaklarından birinde, köpeklerin salyaları ve dışkıları arasında, evsizlerin domuzlar gibi kendi pisliklerinin içinde yemek yiyip yaşadığı, çöp ve küf kokan bir köşede, dünyadaki en masum varlıklardan birinin kanını emip bitirmişti. Sadece kendi sarhoşluğunun keyfini sürebilmek için, çocuğun masumiyetini, coşkusunu ve sevgisini bencilce ruhuna çekmiş, onu, üstünden defalarca lağım akmış bir kaldırımın dibinde son nefeslerinde can çekişmesi için bırakmıştı. şimdi ayağının dibindeki çocuğun kansız vücudu yaz gecesine tezat buz kesmişti ve sonu ölüm olan titreme nöbetine girmişti.

Eğer mümkün olsaydı Gülşah ona şu anda çaldığı hayatı, özümsediği kanı geri verir, çocuğu yaşamın sıcak kollarına geri çekerdi. Gülşah’ın yanaklarından aşağıya bir damla göz yaşı süzüldü. Bunun nedeni üzüntüsünden miydi yoksa çocuktan aldığı güçlü yaşam enerjisinin sonucunda bedenin gösterdiği bir tepki mi bunu asla bilemeyecekti. Kız ani bir hareketle titremeleri yavaş yavaş azalan, ölümün huzurlu kollarına giden çocuğun bedenini arabanın altından çekip çıkarttı ve onu sırt üstü çevirdi. Ã?ocuğun gözlerine baktığında yüzünde sadece tek bir ifade görebildi. İtaat. Ama bu itaat Gülşah’ın kullandığı güçten kaynaklanmıyordu artık. Bu itaat bir kaplanın dişlerinin arasında ölmeyi bekleyen bir antilopun itaatiydi. Bu kaderini kabul etmiş ve ona karşı koymayan, elinde karşı koyacak hiç bir şey kalmayan avın itaatiydi.

Ã?ocuğun titreyerek can vermesini, son saniyelerinde acı çekmesini istemiyordu. Gülşah dişlerini çocuğun boynuna geçirdi ve bütün gücü ile kalan kanı içine çekti.

Bir kaç saniye sonra vücud artık daha fazla titremiyordu. Ela gözler hala açıktı ama artık daha farklı bir karanlığa alışmaya çalışıyorlardı.

Gülşah çocuğun ölü bedenini bir kaç saniye kollarının arasında tuttu. Pişmandı ama ruhunun kazandığı güç, ona sürekli yeni avların peşine düşmesini söyleyen iç güdüsü bu pişmanlığın ve üzüntünün büyümesini engellemeye çalışıyordu. Sonra hiç beklemediği bir şey oldu ve çocuğun vücudunda çok kısa ve çok hafif iki titreşim hissetti. Titreşim çocuğun mavi kaprisinin cebinden geliyordu.

Kaprinin sol cebinden bir cep telefonu çıkmıştı. Mesaj daha yeni geldiği için telefonun ışığı henüz sönmemiş, tek kelimelik bir mesaj olduğu için hem kimin gönderdiği, hem de ne yazdığı telefonun ekranında okunabiliyordu.

Kimden: Annem

Akşam geçe kalma...

Oğlu Taksim’de pis bir arabanın altında ölmüştü, hava kararmıştı ve artık hiç bir şeyin geri dönüşü yoktu. Onun yaşıtı bütün çocuklar akşam yemeklerini yemiş yatmaya hazırlanırken çocuğun annesi henüz endişelenmemişti bile.

Gülşah kandaki yalnızlık tadının nedenini artık biliyordu...

by Bogus » Fri Jul 27, 2007 2:33 pm

# 2 Yeşil Sakız Kutusu...

Akşam geçe kalma...

İlk hareket eden çocuk oldu. Az önce arkasından kapanmış sokak kapısına sırtı dönük, Gülşah’ın olduğu yere, sokağın karşısına geçti. Cebinden iki tane 50 YTL’lik banknot çıkardı ve tek dizinin üstünde eğilip parayı Gülşah’ın önündeki boş ciklet kutusunun içine koydu, sonra da gözlerini parayı koyduğu kutudan kaldırdı ve Gülşah’a bakarak gülümsedi. “ Gitar öğretmenim bugün dersi iptal etti. Bu paraya ihtiyacım yok. Senin olabilir.”

Gülşah’ın sürekli yanında taşıdığı ve şu anda önünde duran ciklet kutusu sadece bir aksesuardı ve bu kutuyu taşıma alışkanlığını henüz bir vampir olmadan önce edinmişti. Sattığı şey ister kağıt mendil, isterse ciklet olsun bu kutu daima onunla birlikteydi. Bebek’de bir arabanın altında ezildiği günden beri bir vampirdi ama yaşaması için artık daha fazla sakız satmasına gerek kalmadığı halde bu sakız kutusunu yine de bırakmamıştı. Öldüğü geceden beri Gülşah’ın bedeni hiç büyümemiş, hiç yaşlanmamıştı. Gülşah’a bir zamanlar olduğu insanı ve o geceden beri geçen zamanı anlatan tek şey yanından ayırmadığı bu sakız kutusuydu. Kutu aradan geçen zamanda ıslanmış, parlak yeşil rengini kaybetmiş, bir kaç yerinden yırtılmış ve bazı yerleri bant ile güçlendilmişti ama yine de hala bir kutuya benziyordu. Gülşah’ın sahip olduğu tek şey de bu kutuydu zaten ve kız ona gözü gibi bakıyor olsa da bir gün tamir edilemeyecek kadar yıpranıp dağılacaktı. Belki o gün, Bebek’de arabanın altında kalıp ezilen kızdan da geriye bir şey kalmayacaktı.

Ã?ocuğun kalbinin Gülşah’ı sağır eden ritmi kızın vücudunda bir davul gibi gümbürdüyordu ve avının söyledikleri bu gürültünün ardında cılız bir iniltiydi ama yine de kız ilgisini bu iniltiye odaklamaya, çocuğun ne söylediğini anlamaya çalıştı. şimdi önündeki kutunun içinde iki tane 50’lik banknot duruyordu.

Gülşah sanki onların ne olduklarını hiç bilmiyormuş gibi kutuda duran banknotlara bir süre baktı. Eskiden bu kağıt parçaları onun için hayat ile eş anlamlıydı. Satıldığı çetenin elemanlarından yiyeceği dayağı bir hafta boyunca erteleyip hatta belki de geceleri biraz daha fazla yemek yemesine göz yumulmasını sağlayacak kadar önemli bir miktardı ama artık tıpkı içinde durdukları kutunun bir işlevi kalmadığı gibi bu paraların da küçük kız için hiç bir işlevi yoktu. Sadece ona bir an için bile olsa eski günleri hatırlatmışlardı. Artık Gülşah’ın ihtiyacı olan şey kandı, bu yüzden de gözlerini banknotlardan ayırdı ve şimdi kendi göz hizzasında diz çökmüş çocuğun yüzüne baktı. Biraz sonra dudaklarına değecek kanın tadını merak ediyordu.

“Teşekkür ederim abicim. Çok cömertsin. Allah ne muradın varsa versin.” Av başlamıştı. Gülşah’ın ölü bedenine sığınmış insan ruhu kendisini güçlendirecek, maddesel dünyadaki bedeni ayakta tutmasını sağlayacak olan kana ulaşmak için kavruluyordu ama kız bu karşı konulmaz arzuyu dizginlemek zorundaydı. Her şey gibi avın da belirli kuralları vardı. Gülşah bunu bir vampir olmadan önce de biliyordu. Yaşadığı varoşlarda kedilerin güvercinleri nasıl avladığını çok görmüştü. İnsanlar gibi bir zihin ile yönetilmedikleri halde avlanırken sabırlı olmayı bilmek zorundaydılar. Bunu avlarını defalarca ellerinden kaçırarak öğrenmişlerdi. Gülşah’da aynı şekilde öğrenmişti. Başarısız ola ola. Bu yüzden avına kenetlenmiş ruhunun iç güdüleri avını ürkütecek hareketler yapmasına engel oluyordu. Gülşah son ana kadar dişlerini uzatmayacak ve kan açlığına girmeyecekti.

“Önemli değil...” Ã?ocuk dizinin üstünde tekrar doğrulmaya başladığı anda Gülşah çocuğun uzun deri bir ipi defalarca doladığı sol bileğine yapıştı ve doğrulmasını engelledi. Deri ipler, altında çocuğun yaşam gücüyle düzenli bir şekilde kıpırdayan atar damarını, Gülşah’ın sağ el parmaklarının istem dışı şekilde sonuna kadar uyanmış sinirlerinden saklamaya yetmedi. Artık Gülşah kandan başka bir şey düşünemiyordu ve kontrolünü kaybedip sokağın ortasında çocuğun ince boynuna yapışması için sadece küçük bir kışkırtma yeterdi.
“Bana yardım etmek zorundasın.” Bir şeyler söylemesi gerekiyordu. Uzun bir sessizlik zaten bu hareketle ürkmüş avını kaçırabilirdi. “Beni takip et!” Gülşah özel yeteneklerinden birini kullanmak zorunda kalmıştı. Gözlerini çocuğun ela gözlerine kilitleyip onu etkilemişti. Normalde bu şekilde avlanmazdı ama bu av karşısına hiç beklemediği bir anda çıkmış ve her şey çok ani olmuştu. Güneş battıktan sonra böyle bir av bulamazdınız ve eğer şansınız sizden yanaysa, karşınıza böyle bir şey çıkmışsa, o zaman da kaçırmak böyle bir şey için güç kullanmaktan daha büyük bir aptallık olurdu.

Gülşah yerden içinde para olan yeşil sakız kutusunu kaptı ve bir anda ayağa fırladı. Ã?ocuk etkisinde olmasa belki de bu hareketi onu ürkütebilirdi ama kızın şansına etraflarında şu anda hiç kimse yoktu. Bir elinde çocuğun bileği, diğer elinde sakız kutusu Gülşah avını sokağın daha karanlık, ana caddeden daha uzak, rahatsız edilmeyecekleri köşelerine doğru sürükledi. En sonunda daha önce de bu iş için kullandığı, çöp bidonları, sadece metal karoserisi ve arka koltuğu kalmış bir araba, ezilmiş karton kutuların arasında evsizler ve kimsesizler de dahil olmak üzere gecenin bütün pislikleri tarafından besin kaynağı olarak kullanılan sokağa dökülmüş - çoğu esnaf lokantası- lokanta artıklarından başka hiç bir şeyin olmadığı bir çıkmaz sokağa geldiler. Sokak zifiri karanlıktı. Zaten kimse burada bir şey görmek istemiyordu. Arada sırada fazlası ile duyarlı bir sokak sakini binlerce dilekçeden sonra buraya gözleri kör eden iki tane lamba taktırdığı zamanlarda bile Gülşah’ın endişelenmesini gerektiren bir şey yoktu. Satıp parası ile sıcak bir çorba almayı uman evsizler bu lambalar için adeta birbirlerini eziyorlardı.

İki çocuk çıkmaz sokağa girdiklerinde bir evsiz kartonların arasında sokak köpeklerini bile iğrendirecek şekilde, yeni geldiği kokusundan anlaşılan lokanta çöplerini eşeliyordu. İnsan olduğunu anlamanın tek yolu belinde asılı duran sopayı kullanabiliyor olmasıydı. Zaten köpeklerden önce çöplüğü eşelemesini sağlayan da bu sopa ve köpeklerin daha önceki denemelerinde yine aynı sopa ile aldığı dersti. Evsiz, yan komşusu Gülşah’ın geldiğini fark etti ama oralı olmadı. Gülşah’ın ne olduğunu az çok anlamıştı ama bu konuda hiç bir tepki göstermemişti. Evsiz artık bir zamanlar olduğu insandan o kadar uzakta bir yaratıktı ki, sırasını bekleyen köpekler Gülşah’ı ve avını ne kadar umursuyorsa, o da o kadar umursuyordu. Ona bir zarar vermedikleri sürece hiç bir sorun yoktu.

Karanlıkta görme yetisini kaybetmiş çocuk tamamen savunmasızdı. Gülşah’ın çevik elleri çocuğun sırtından gitar kılıfını çıkardı ve yere koydu. Arnavut kaldırımı zemine çarpan gitarın tınısı sıralarını bekleyen sokak köpeklerinin bir an için o tarafa bakmalarına neden oldu, ama çöplerden gelen koku dikkatlerini çok uzun süre başka bir yere odaklamalarına izin vermiyordu. Bir süre sonra aralarından bir tanesi evsizin kendilerine de bir şeyler bırakması için viyaklamaya başlayacaktı.

Gülşah çocuğun itaatkar bir şekilde karanlığa alışmaya çalışan gözlerine baktı. Ã?ocukları etki altına almak daha kolaydı, tabi daha önce sizdeki tehlikeyi sezip sizden kaçmadılarsa. Yetişkin insanların zihinlerindeki örümcek her yana ağlarını örüp onları mükemmel bir şekilde kontrol ederken çocukların kafasına örülmüş ağlar henüz o kadar güçlü olmuyordu. Bu yüzden Gülşah’ın ölü bedenini kullanan insan ruhu kuvvetsiz zihinlere kolayca ne yapmaları gerektiğini fısıldayabiliyordu.

“Arabanın altına gir.” Tekerleri Gülşah’ın bile bilmeyeceği kadar uzun bir zaman önce çalınmış olan araba betondan kaldırım taşlarından yapılan, her tekerleğin altına bir tane konmuş desteklerin üzerinde yükseliyordu. Araba bu güne kadar desteklerinin üstünden hiç düşmemişti, bugünde düşecek hali yoktu.
Ã?ocuk karşı koymadan yüz üstü yere uzandı ve arabanın altına doğru süründü. En sonunda başı arabanın yanaştığı kaldırıma kadar gelince durdu, sadece ayakları dışarda kalmıştı. Gülşah avını tam istediği yere getirmişti. Artık bastırdığı açlığını daha fazla kontrol altında tutmasına gerek yoktu. Avının sol ayakkabısını çıkardı ve dişlerini aşil tendonu ile bileğinin yuvarlak kemiğinin arasına geçirdi.

Ã?ocuğun canı yanmış olmalıydı ama hiç sesi çıkmadı...

Ruhlular Savaşı (Hikaye Dizisi)

by Bogus » Wed Jul 25, 2007 11:57 pm

Ruhlular Savaşı

# 1 İştah Açıcı

Karnını onunla doyurma...

Ã?iğnenip yere atılmış bir sakızın üstüne basmıştı. Güneş çoktan batmıştı ama kavurucu gündüzün sıcağı asfaltın içine hapsolmuştu. Yeşil sakız bu sırada neredeyse akıp gidecek kadar yumuşamış, Gülşah üstüne bastığında sadece ayaktabanı ile yetinmemiş, ayak parmaklarının arasına kadar sokulmuştu. Tek ayağının üstünde, tabanı asfalt kadar siyah olan diğer ayağına bakan kız uzaktan kesinlikle en fazla 10 yaşında gösteriyordu ve insanlar çoğu zaman Gülşah’ı ancak bu mesafeden görebilirlerdi.. Oysa yıllardır şehrin pisliklerinin üstüne basa basa ezilerek köseleye dönmüş, bir taşa veya sokağa atılmış bir şişenin cam kırıklarına bastıktan sonra açılan, daha kapanmadan kabukları kopan ve en sonunda nasır bağlayarak nihai şifaya ulaşan yaraları ile bu yaşlı ayak bir bakıma üstünde gezdiği yollara benziyordu. Delik deşik ve yamalıydı.

Gülşah istese bu yaraları kapatabilirdi, öldürdüğü bir pisliğin evinde yaşayıp onun banyosunu kullanabilir, dilediği kadar şampuanla doğal bir rasta halini almış kumral saçlarını temizledikten sonra bir şekilde bir yerlerden bedenine uyan, bir kıza yakışacak bir elbise bulup geceye bu şekilde çıkabilirdi. Bu belki Vampir’le Görüşme’de işe yarayabilirdi ama İstanbul gecelerinde bu kıyafetinizle en azılı çocuk katilleri ve sapıklar bile size gülerdi. Üstündeki rengi betimsiz paçavralar ve pislik tabakası en azından sokaklarda onu görünmez kılıyordu.

Son matineden veya yeni kapanmış bir bardan çıkan, mutemelen Ã?niversite’de okuyan, hızlı adımlarla kafasını kaldırmadan yürüyen, minibüse binmeden önce büyük ihtimalle bir büfenin önünde durup şehrin hiç sönmeyen meydan ışıklarının altında karnını doyuracak olan bir av, üzerinde paçavralarla bir köşeye sığınmış yalın ayak, salya sümük, kimsenin bilemeyeceği pek çok lekeden suratı tanınmayan, daha da iyisi boş bir ciklet kartonunun arkasında iyice görünmez olmuş bir sokak kızını asla kendisine yönelik bir tehdit olarak fark edemezdi. Bu yüzden Gülşah’ın da temiz kıyafetlere, taranmış kıvırcık saçlara ve pudra kokan beyaz bir tene ihtiyacı yoktu. Yemeğini bulabilmesi için ihtiyacı olan şey zaten üzerinde ve belki de bir gün dibini asla göremeyeceğiniz İstanbul’un sokaklarında vardı zaten.

Yeşil sakız nihayet küçük serçe parmağıyla bile vedalaştıktan sonra bir başkasının ayakkabasına yapışmak üzere geldiği yere geri düştü ve kız isteminden daha çevik bir hareketle tekrar iki ayağının üzerinde dengesini buldu. Bazen gerçek kimliğini ortaya çıkartacak olan böyle garip hareketler yapıyordu ama burası onun avlanma bölgesiydi ve burada neredeyse görünmezdi. Kana susamışlığını dindiremediği, sivri dişlerinin ağzında belirmesine izin verdiği zamanlarda bile Ruhsuzlar onu fark etmiyordu. Garip dişlerini görenler korkudan paniğe kapılıp kaçmıyorlardı. Onlara göre Gülşah’ın az önce yenik düşüp tekrar asfalta düşen sakızdan hiç bir farkı yoktu. O pisti, bir kirdi, bir çöptü, kendisine saygı duyan bir bireyin gözlerini çevireceği bir görüntüydü. Sipsivri, neon tabelaların pastel ışığını bile yakalayıp parlayabilen uzun beyaz dişleri de dahil olmak üzere bütün iğrenç ve gerçek dışı görüntüler onun gibi birisinden beklenirdi.

Ayağındaki sakızla oynamak Gülşah’ı hem usandırmış, hem de acıktırmıştı. Normalde gecenin bu kadar erken saatlerinde karşısına çıkan ilk yemek potansiyeline balıklama atlamaz, damağına daha uygun tatların ortaya çıkması için beklemeyi seçerdi ama belki de daha seçici olacağı asıl ana yemeğini bulana kadar küçük bir iştah açıcı ile yetinmesi bugünlük daha iyi olacaktı.

Beklediğinden de daha iyi bir av bir anda tam karşısındaki apartmanın sokak kapısının önünde belirdi. Avı büyük ihtimalle ailesinin hem bir süre onlardan uzak tutması, hem de komşularına ve aile dostlarına hava atmalarını sağlaması için gönderdiği özel gitar dersinden çıkan sarı saçlı bir çocuktu. şimdi kaçacak tek yer olan, apartmanın bir ayağı ölümün çukuruna batmış yaşlı bir kadının, sigara dumanı ve kahve telvesi ile sararmış, titrek eli ile sürmeyi beceremediği kırmızı rujun izlerini taşıyan dişlerine benzeyen girişindeki kapanmış kırmızı kapıda kapana kısılmıştı.

Gülşah’ın ve çocuğun ela gözleri birbirlerine kenetlendiler. Normalde onun yaşındaki iyi aile çocukları Gülşah’ı gördüklerinde gözlerini çevirir ve yanlarındaki ebeveynlerine daha da sıkı sarılırlardı. Ã?ocukların tıpkı Ruhlular’ınkine benzeyen açıklanamaz içgüdüleri onlara sadece gözlerine güvenen yetişkinlere göre büyük bir avantaj sağlıyordu.

Ã?ocuğun pahalı bir berberde kesildiği anlaşılan, genelde ondan daha büyük gençlerin hoşuna giden “yataktan yeni çıkmış dağınık saç imajı” ile kat kat ve asimetrik kesilmiş sarı saçları vardı. Üstündeki kırmızı t-shirt, önünde durduğu kırmızı kapının rengi ile birleşince neredeyse görünmez oluyordu ve çocuğun açık mavi kaprisinin üstüne salınmıştı. Ayaklarında daha kirletmeye fırsat bulamadığı kırmızı konçlu Converse’ler vardı. Ayakkabıları ile kaprinin paçaları arasında açıkta kalan teni bembeyazdı ve Gülşah ilk ısırığı buradan almaya karar vermişti. Ã?ocuk sırtında asılı duran ve daha ergenleşmemiş bedeni için fazla büyük olan siyah bir gitar kılıfı taşıyordu.

Gülşah bir avcıydı. Avını gördüğü zaman tadını düşünürdü ancak bu çocukla göz göze geldiğinde çok kısa bir süre için de olsa kontrolü eskiden olduğu çocuğa bıraktı ve meraklı gözlerle çocuğu süzdü. Onda bir iyi aile çocuğundan daha fazlası vardı. Ã?ocuk hiç sıkılmadan ve yüzüne herhangi bir duygu ifadesi yerleştirmeden Gülşah’a bakmaya devam ediyordu.

Gülşah gözlerini çocuğun hala kendisine bakmakta olan ela gözlerine kilitledi ve çocuğa ruhlar aleminde hızlıca göz gezdirdi. Bir ruhu yoktu. Bu da en azından gönül rahatlığı ile onun tadına bakabileceği anlamına geliyordu. Yere koyduğu küçük karton ciklet kutusunun arkasında Gülşah bir şeyden emindi. İstediği iştah açıcıyı bulmuştu...

Top