Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: ujecosely
    Bugün: 3
    Dün: 2
    Toplam: 33885

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 172
    Üye: 0
    Toplam: 172

    FrpWorld.Com :: View topic - Kara-Hitay
    Forum FAQ  |  Search  |  Memberlist  |  Usergroups   |  Register   |  Profile  |  Private Messages  |  Log in

     Kara-Hitay View next topic
    View previous topic
    Post new topicReply to topic
    Author Message
    catboy
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Jan 19, 2007
    Posts: 3268
    Location: Izmir

    PostPosted: Fri Nov 14, 2008 8:10 pm Reply with quoteBack to top

    KARA-HİTAY:
    Giriş:

    Türkler’in, Abbasiler ile Çinliler arasındaki savaşta Abbasilere destek vermesiyle hayatlarında yaptıkları çoğu şeyde bir takım düzeltmelere gitmişlerdi. Çadırlarının başköşelerinde bulunan, taptıkları paslı şeyleri çöpe atmışlar ve yaşlı şamanları da tek tek kafalarını kesmek suretiyle susturmuşlardı. Böylece ışığı arayış sürecine girdikleri bu dönemde kanlı eylemler birbiri ardına takip ederken bir kavim Asya’da büyük bir güç toplamaktaydı!

    Gür-Han, koca ordusuyla ve göçebe halkıyla tüm Asya’da belli bir sınırlar içerisinde yaşamamış ve hem Çin, hem Moğol hem de Türkler için büyük bir dert olmuştur. Yağmaladığı şehirlerde ele geçirdikleri Prenslerin kafalarını kesip yiyeceklerine katkı maddesi olarak ilave ettirmesi bir süre sonra gelenek haline gelmiştir. Ardından düşman ülkelerin prenseslerinden oluşan koleksiyonuyla Asya’da bahsi geçen zalim bir bey diye adı geçmiştir.

    Çldüğü zaman bindiği veya birkaç dakikalığına da olsa elinin değdiği tüm atlar tespit edilmiş ve kılıçtan geçirildikten sonra mezarına konmuştur. O da yetmemiş eşleri, köleleri ve tüm değerli eşyaları da mezarına gömülmüştür. Oğullarına hiçbir şey miras olarak bırakmamıştır.

    Ama herkes onu saygıyla hatırlamıştır, tabi ki oğullarından biri akıllılık edip diğer kardeşlerini zehirleyip yeni Kara-Hitay Beyi olana kadar. O da babasının izinden gitmiş ve bundan sonra tüm Kara-Hitay beylerine Gür-Han diye hitap edileceğiyle ilgili bir kural getirmişti. Bu kural beyliğin yıkılışına kadar sürmüştü.

    Bu kadar acımasızlık ve barbarlık içeren tarihleri boyunca bir kavmin yaptığı hiç mi iyi şey olamazdı? Çinliler artık pek umurlarında olmasa da kayıtlarına göre soyları tükenmiş bir sürü beylik keşfetmişti. Bunlardan bazıları da Moğol ve Çinlilere bağlı beyliklerdendi.
    En sonunda Gür-Han tüm Asyayı (o zaman göre Dünya sadece Asya’dan oluştuğu için) ele geçireceğini belirterek tüm ordusuyla Çin’e yürümüştü. Çnündeki en büyük engel Çinlilerdi. Çünkü Moğollarla akrabalardı ve Türkler yakın zamanda inandıkları yeni dinleri gereği daha bir mütevazı ve hoşgörülü olmuşlardı. Yani Çinliler kadar diğerleri pek bir tehlike teşkil etmiyordu.

    1. Bölüm “Büyük Kedi”

    Güneşin doğuşuyla köy yavaş yavaş canlanıyordu. Yaşlı adam yatağından doğrulurken güneşin getirdiği huzur ve güzellikle içinin bir hoş olduğunu hissetmişti. Tabi bir süre sonra bu hissinin ona tek getirdiği şeyin çarşafındaki ıslaklık olduğunu fark etmişti.

    Aynada saçı ve sakalını beş dakika süren ayırma sürecinden sonra çadırından çıkmayı başarmıştı. Heyecanla bir gencin onun çadırına doğru koştuğunu gördü. Yirmili yaşlarda, açık yeşil gözleriyle oldukça yakışıklı bir gençti. Yaşlı adam gence seslendi:
    “Gene ne oldu sabahın bu kör vaktinde?”

    Genç, yaşlı adamın alt taraflarındaki ıslaklığı fark etmiş olsa da saygısından bir şey söyleyemedi bir süre.

    “Dudağının ve dilinin belli bir işlevi daha vardır yemek yemek dışında. O işlevin sayesinde soruma yanıt verebilirsin sanırım.” Dedi yaşlı adam alay edercesine.

    “Yok efendim. Sadece düşünüyordum.” Diye sonunda genç

    “Bu düşünüyorum tarzı cümleleri kafanıza o filozof beyniyle Lydronk Efendi mi sokuyor yoksa hocan olacak o cücemsi bey mi, Clicks yeğenim?”

    “Cücemsi diye hitap etmeyin bir daha ona Bigcat Dede! Onun adı Bay Büyük Çstat Saygıdeğer Dwaxer ve ben onun en gözde öğrencisiyim.”

    “Bırak şimdi gevezeliği! Sen neden koşturduğunu söyle daha güneşin bize huzur ve kardeşlik duygularını aşıladığı bu sabah vaktinde?”

    “Alenthas kardeşe günaydın ve iyi şanslar demeye gidiyordum. Büyük şefimiz ona bugün çok önemli bir görev verecekmiş!”

    “Herkese kardeş diye diye en sonunda bazı kesimler anan baban hakkında bir takım yanılgılara düşecek benden söylemesi! Peki, büyük şef bu güneşin huzur ve kutluluk dolu hislerimizi kuvvetlendirdiği bu sabah vaktinde vereceği çok ama çok önemli görevi neymiş?”

    “İşte eğer beni biraz tutarsa öğrenemeyeceğim?” diye sıkkınlığını dile getirdi Clicks ve başka bir şey de söylemeden uzaklaştı.

    “Bak şuna terbiyesiz yeni neslin bir o kadar terbiyesiz dolu davranışlarını sergiliyor!” diye söylendi Bigcat Dede arkasından.

    O sırada karşı çadırdan güneşin ışınlarını yansıtan koca kalkanıyla biri çıktı. İlk başta gözleri kamaşan Bigcat güneşe küfür ettiğinden çadırdan çıkanın kim olduğunu anlayamadı. Çadırdan çıkan şefin bir dolunay gecesinde çadırın önünde bulduğu sonra onu manevi kızı ilan ettiği Illyra Hanım’dı.

    “Günaydın!” dedi gülümseyerek, ama Bigcat Dede kendi söylediği küfürleri yüzünden kulağına Illyra’nın hoş ve narin sesi ulaşamamıştı.

    Kulakların nadir yapısı gereği kimse hangi soydan geldiğini çözememişti. Bazıları efsanelerde geçen elf prenseslerinden biri olduğunu söylese de Bigcat bu laflara söyleyeceği tek şeyin bir dolu küfürle destekleyebileceğini belirtirdi.

    Illyra çadırının kenarına oturup şefin ona yakın zamanda olan doğum gününde hediye ettiği kılıcına göz gezdiriyordu.

    “Alenthas yine benden izin almadan kılıcımızı almış anlaşılan. Her tarafı çentik çentik olmuş gene!”

    Bir şiir kulaklarından yankılanmaya başlamıştı birden:
    Dost olan bir gün
    Gece gelse de sana dost
    Kara bir fısıltıdır belki de
    Hainin taşıdığı silah
    Anlarsın o zaman o kişi
    Sana bir dost mu,
    Yoksa bir düşman mı?

    Ilyra, Edmond’un yanından geçerken dudaklarından çıkan şiire anlam yüklemeye çalışırken tepeden geleni görememişti ilk başta.

    Edmond mutluluk dolu bir ifadeyle geleni tanımıştı, ama hislerini derinlere gömmüş ve beklemişti usulca.

    Bigcat bile tepeden atıyla yavaşça aşağıya ineni fark ettiğinde belirgin bir şekilde gülümsemişti.

    Firble, uzun ve dağının saçları ve turkuaz rengindeki gözleriyle uzaktan bile fark edilebiliyordu. Atını köyün biraz dışında durdurdu ve yürüyerek köye indi. Hala uyuyanlar vardı, ondan fazla sesçıkartmak istemiyordu.

    “Ooo, Hoş geldin Firble Efendi! Gözlerimiz tepelerde kalmıştı. En sonunda geri gelebildin! Bu sefer neler keşfettin?” diye sordu Bigcat.

    “Çnce bir soluklanmasına izin ver, Bigcat Dede! Belli ki uzun yollardan gelmiş.” Diye hafifçe azarladı Illyra.

    “Hoş bulduk!” dedi önce Firble, sonra Edmond’a döndü: “Sesim kara bir fısıltı mı taşıyor sence? O zaman söyle bana ben bir dost muyum yoksa bir düşman mı”?

    “Dudaklarından dökülen dostluğun fısıltısı! Oradan asla bir hainlik çıkmaz, Firble Efendi!” dedi Edmond gülümseyerek ve ikisi uzun bir süre sarıldılar.

    “Neyse artık nerelerdeydin anlat hadi. şimdi diğerleri de doluşmadan kısa bir özet geçsene!” diye sıkıştırdı Bigcat.

    “Yeni yerler gördüm. Uzaklara kadar gittim. Bu yüzden uzun yıllar geçti buralara dönemedim. Ama sonunda yine evimdeyim, güneşin bize huzur ve kardeşliğin o yüzde duygusunu hissettirdiği bu kutsal sabahta!”

    “Çok uzak dediğin ne kadar uzak? Bu Asya dedikleri yerin bir sonu var mıymış?” diye sordu bu sefer Bigcat.

    “Asya’nın diğer yarısına sürükledi yolculuk beni. Orada insanlar Avrupa diye bahsediyorlar bulundukları yer için. Sonra denizlerde yolculuk ettim ve sonunda kader beni unutamayacağım yerlere kadar götürdü.”

    “Nereye? Bulutlara mı?”

    “Hayır. Tüm ayak basılabilecek yerlerin en sonuna kadar gittim!”
    (Devam Edecek….)
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's website
    catboy
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Jan 19, 2007
    Posts: 3268
    Location: Izmir

    PostPosted: Sun Nov 16, 2008 5:46 pm Reply with quoteBack to top

    2. Bölüm “Firble’den İnciler”
    Starfell yatağından doğrulduğunda dışarıdan gelen seslere bir anlam veremedi ilk başta. Omuzları ağrıyordu. Çünkü gece yarısına kadar kılıç dövmüştü. Haftaya kadar yüz tane kılıcı hazır hale getirmesi gerekiyordu ve daha sadece yirmi tanesini bitirebilmişti.
    Köydeki tek demirci o olduğu için herkes işini yaptırmak için ona geliyordu. Dışarı çıktığında kargaşanın sebebini de anlamış oldu ve o da Firble’yi karşılamak için kalabalığın arasında karıştı.

    Köyün en yaşlısı Bigcat Dede ve şefin kızı Illyra Hanım’ı uzaktan fark etmişti.

    “şu budala olmasa şaşardım zaten. Yüz yaşına geldi hala nefes alıyor domuz herif!” diye düşündü. Sonra Illya’dan yayılan dağ çileği kokusuyla kendine geldi.

    Firble herkese tek tek sarıldı. Sonra yolculuklarını anlatmaya geçmeden önce getirdiği hediyeleri vermek istedi. Torbasından uzun bir kılıç çıkardı:
    “Hindistan’daki yolculuğum esnasında Prens’le bir iki sohbet etme fırsatı bulmuştum. Kara kuru bir şeydi, ama muhabbeti bayağı zevkliydi kendisinin. Neyse bana kendi kılıç koleksiyonundan kendi elleriyle bizzat verdiği bu şahane kılıcı…” diye anlatıyordu ki Bigcat Dede kılıcı kaptı.

    “Ooo, kaliteli malmış. Bunu Starfell’e kakalayabilirim.” Diye sesli düşündü.

    Firble bu sefer kara inciden yapılma bir kolye çıkardı ve kolyeyi Illyra’ya vermek için ileri giderken Bigcat Dede’nin hışmına uğradı: “Vay! Ne biçim bir kemer bu ya! Yoksa intihara özendirmek için artık ipleri böyle süslüyorlar mı?”

    Illyra, inci kolyede gözü kalsa da yağlı elleriyle onu inceleyen Bigcat Dede’den onu geri istemenin saygısızca olacağını düşündüğünden vazgeçti.

    Firble bir şey demeden torbasından şarap çıkardı: “Bu Avrupa dedikleri yerden bir şarap. Kara Çzümden yapılıyor ve yolculuğum sırasında rastlaştığım bir esnaf kardeşim bana bunu verdi karşılığında ise bir şey istemeden.”

    Bigcat Dede, şarabı önce kokladı sonra: “Ah, en sevdiğim şaraptan hem de! Ben bunu her gece sıcak su dolu leğene birkaç damla damlatıp ayaklarıma masaj yapıyorum. şu ayağımdaki mantar ve nasırlara nasıl iyi geliyor bir bilseniz?” diye açıkladı.

    Illyra midesini tutarken Bigcat Dede anlatmaya devam etti: “Merak etmeyin, şarabı ziyan etmiyorum. Leğendeki sıcak suyla işim bitince tamamını içiyorum bir güzel. Hafif acımsı bir tadı var, ama bir akşam beklerim hepizini şaraptan tattırmak için. Tabi önce ayaklarımla işi bittikten sonra…”

    Firble daha fazla Bigcat Dede’nin konuşmasına müsaade etmeden sözü aldı: “Hadi Edmond kardeş, bir şiir söyle de keyfimiz yerine gelsin!”

    Edmond kulaklarından çıkardığı pamukları cebine soktuktan sonra Firble’ye: “Elbette gelsin! Kim nereye geliyor?” diye sordu.

    Bigcat Dede somurtarak çadırına doğru yürümeye başladı kılıcı ve şarap şişesini de yanında götürerek. Çadırına girmeden önce: “Akşam olunca gelirsiniz çadırıma! Bigcat Dede, uykumuz kaçtı bize masal anlat diye.” Diye söylendi.

    Edmond sonra başladı hoş bir şiir söylemeye:

    Bir güneş doğuyor, gecenin ardından
    Çyle bir güneş ki, doğumu andıran
    Hayat dedikleri şey, herhâlde buymuş
    Meğerse nefret, akan bir damla suymuş

    Edmond şiirini bitirirken Clicks ve Alenthas da gelmişti ve Firble’ye hoş geldin dediler sırayla.

    “Sağolun dostlar!” diye karşılık verdi Firble mutlulukla.

    O sırada köyün biraz uzağında birkaç eşkıya toplanmıştı. Uzun boylu ve alnından şimşeği andıran bir yara izi olan liderleriydi ve kılıcını parlatmaktaydı.

    “Artık eminiz ki bilgi doğruymuş. Bu işten dönüş yok artık, çocuklar! Bize sırtını dönmek neymiş o Starfell olacak haine gösterelim?”

    Kılıcınını parlatması bitince kalın deri eldivenlerini giydi. Sol eldivenindeki Mark yazısı güneş ışığıyla parlamaktaydı.

    Mark kara atına doğru ilerlerken: “Starfell’i canlı istiyorum. Tüm köyü de yakın! Eğer hoşunuza giden bir at, silah veya kadın olursa yanınıza alın. Sonra ben adil bir şekilde hepinize pay ederim.” Dedi ve haince gülümsedi.
    (Devam Edecek….)
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's website
    catboy
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Jan 19, 2007
    Posts: 3268
    Location: Izmir

    PostPosted: Mon Nov 17, 2008 1:29 pm Reply with quoteBack to top

    3. Bölüm “Alenthas’ın Yolculuğu”
    Efla, sur inşaatıyla ilgili sorunlardan bahseden yardımcısı Bogus’u susturdu. Yeşil gözlerinden öfkelendiği belliydi.

    “Dün Gür-Han Bey bir elçi yollamış bana. Kara-Hitay’a bağlı birkaç köyün isyana kalkıştığını haber verdi. Gür-Han Bey ibret olsun diye köylerden birinde katliam yapılmasını emretmiş, böylece isyanı bastırabileceğini düşünmüş.” Diye durumu açıkladı.

    “Emire karşı çıkmak bana düşmez beyim, ama bu köylerin geneli tarımla geçimini sağlamaktadır. Çoğu kılıç tutmasını bile bilmez. İsyan ettiklerine dair duyumun doğru olduğuna eminler mi cidden?” diye sordu Bogus.

    “Biz sadece emirlere uyarız. En yakın köye senin bölüğü yolla, birkaç kişiyi Gür-Han Beyi’nin emriyle idam edersiniz!” dedi sert bir sesle Efla.

    “En yakın köy Ocakbaşı Köyü. Bigcat Dede ve Illyra Hanım orada yaşıyorlar. İkisi de sizin yakın dostunuzdur. Böyle bir şey yapmadan önce bir daha düşünmenizi sizden rica ediyorum beyim.”

    “Başka çare yok, Bogus! Köyde en az sevilen kişiyi idam edersiniz siz de.” Diye geçiştirdi Efla.
    0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-
    Alenthas atı Pala’yı koşturabildiği kadar zorluyordu. Eşkıyaların köye yaptığı baskının haberini Efla Bey’e iletmesi gerekiyordu. Gökyüzüne baktığında kara Bulutların toplandığını gördü. Az sonra fırtınaya maruz kalacaktı, ama durmaması gerekiyordu.

    O sırada eşkıyaların başı Mark, kestiği üç başı ipe dizmekle meşguldü. Adamları herkesi sıraya dizmişti. Kimse bir şey yapamıyordu. Birden kalabalığın ortasında Clicks belirdi. Elinde tuttuğu kılıcı Mark’a doğru tehditkâr edayla tutarak: “Yakında ipe dizdiğin başların arasında senin başın da yer alacak seni pislik!” diye haykırdı.

    Bigcat, Clicks’in kılıcına bakıp: “Seni velet! O kılıcı ben Starfell’e üç katı fiyatına kakalayacaktım! Ne ara yürüttün o kılıcı, şalgam beyinli!” diye bağırdı, ama sözlerinin devamını getiremeden Illyra onu susturdu.

    Mark Clicks’e bakıp alay etmeye başladı: “Tarla faresi! Patlıcan mı sandın beni de o bit kadar kılıcınla karşıma çıktın?”

    Clicks, Mark’a doğru naralar atarak koşturdu. Mark kendi kılıcıyla saldırıyı engelledi: “Domuz dışkısı kadar bile beynin yok! Yoksa bana saldırmazdın.”

    Clicks kılıcıyla tekrar saldırdı. Mark sol tarafa eğilerek saldırıdan son anda kurtuldu: “Kafatasını açmak lazım, bakalım orada beyin yerine ne var diye merak ettim açıkçası!”

    Clicks alnından akan terlere aldırış etmeden saldırmaya devam etti. Mark artık oyun oynuyor gibiydi:
    “Uykumu getirdin, velet! Artık sıkıldım bu oyundan!”

    Illyra ve Bigcat’i bağlı durduğu yerde nöbette duran eşkıyalardan biri yayını çekti ve Clicks’e doğrulttu. Ama onu kullanamadan bir bıçak bileğine saplandı ve eşkıya yere acı içinde yıkıldı. Bigcat, yere düşen eşkıyaya tükürmeye çalışırken bıçağı atan kişi kalabalığın arasından kendini gösterdi:
    “Kılıcı düşmanın gözüne arının iğnesi gibi batırmaya çalışmayacaksın. Arada bir düşmanının sana saldırmasına müsaade edeceksin ki onun zayıf noktasını bulmak için zaman yaratabilesin!”

    “Dwaxer Hoca!” diye inledi Clicks. Mark, uzun saçı rüzgârda sallanan, koca kılıcı ve karizmatik bakışlarıyla düşmanına doğru yavaşça adımlar atan Dwaxer’e döndü:
    “Sen şu köyleri gezip duran ve gençlere hocalık yapan ünlü Dwaxer Bey olmalısın! Senin başına oldukça yüklü miktar altın ödeyecek bir sürü şapşal tanıyorum.” Dedi. Sonra adamlarına: “Çldürün ve kafasını bana getirin.” Diye bağırdı.

    “Durun!” diye inledi bu sefer kalabalığın arkasından.

    “Hayda! Ne kalabalıkmış ya! Teker teker gelmeyin işte! Toptan gelin de keyfimi kaçırmayın sırayla.” Diye homurdandı Mark, sonra kalabalığa dönerek: “Bu sefer kim kılıcıyla bana tehditkâr bakışlar sergilemek istiyor?” diye sordu.

    “Bu köye saldırma sebebin ben değil miydim? Bırak diğerlerini, derdin benimle.” Diye bağırdı Starfell. Omzuna taktığı koca baltayı uzaktan fark eden Mark: “Ben de tüydün sanmıştım. Demek akşama eşkıya pekmezi yiyeceğiz, aman ne hoş! Peki, kimin kafasını ezerek başlayacaksın pekmezi yapmaya?” diye alay ederek sordu.

    “Malzemem bol ne de olsa!” dedi sinsi bir gülümsemeyle Starfell. Sonra Illyra ve Bigcat’e yakın duran üç eşkıyanın kafasına sırayla baltayı indirdi. Baltanın etkisiyle eşkıyalar Starfell’e saldıramıyorlardı.

    Mark, bu sefer önünde duran Clicks’i yakaladı ve kılıcını onun boynuna doladı: “Yeteri kadar bana ihanet etmedin mi, Starfell? Adamlarımı öldürerek beni korkutamazsın! O balta birkaç adım daha bana yaklaşırsan ilk başta bu yeniyetme veledi ardından da şu bunağı öldürürüm!”

    Starfell, Bigcat’i gösterip: “Onu mu? Onu öldürür müsün gerçekten de?” dedi heyecanla.
    Mark öfkelenerek: “Seçtiğim kurbanlarla dalga geçme!” diye haykırdı ve kılıcını havaya kaldırdı. O sırada köyün üzerine doğru yol alan kara bulutlar fırtınayı köye getiriyordu. Kılıcı havaya kaldırmasıyla üzerine yıldırım düşürmesi bir oldu eşkıya liderinin.

    Clicks bunu fırsat bilerek Mark’a sıkı bir tekme attı ve tükürdü: “Seni artık Kara-Hitay Sultanı Gür-Han Bey gelse elimden alamaz!”

    Sözlerini bitirmesiyle üzerine düşen bir yıldırımla o da Mark’ın yanına uzandı.

    “Gök başımıza yıkılmadan şu geri kalan eşkıyaları halledin de çadırlarımıza girelim.” Diye öneride bulundu Illyra. Edmond da destekledi: “Sırayla haşlanmamıza gerek yok!”

    Mark ve adamlarını ahıra kapattıktan sonra nöbetçi olarak başlarına Starfell ve Edmond’u diktiler. Edmond: “şef, eşkıyalarla olan bilinmeyen geçmişin hakkında seni
    sorgulayacaktır!” dedi Starfell’e ciddi bir bakış atarak.

    “Bu köye karanlık geçmişimi geride bırakmak için gelmiştim, ama demek ki geçmişim beni daha bırakmak istemiyor.” Diye yanıt verdi Starfell düşünceli bir ses tonuyla.

    Firble ise Dwaxer’in çadırında kalacaktı: “Senin bu kadar ünlü biri olduğunu bilmiyordum. Demek başına ödül bile konmuş!”

    “Aslına bakarsan ben de bilmiyordum.” Dedi Dwaxer. Sonra ikisi güldüler uzun bir müddet.

    “Bu kadar güldük, ama pek komik bir espri değildi.” Diye ekledi bir süre sonra Dwaxer.

    Bigcat Dede ise Firble’nin getirdiği hediyeler için çadırına uygun bir yer aramaktaydı: “Hey, ipe dizilmiş incilerimi kim yürüttü? Gece gelirsiniz ama Bigcat Dede bize ninni söyle, uyuyamıyorum, yok kocam horluyor, yok başım ağrıyor diye dertlerinizi anlatırsınız.”

    Illyra Hanım, aynada kolyesini inceliyordu. Clicks çadırına girdi. Utanarak: “Yakışmış!” dedi.

    “Teşekkür ederim, Clicks. Kılıcı yürütürken kolyeyi de yürütmeyi akıl ettiğin için de teşekkür ederim.” Dedi Illyra gülümseyerek.

    “Çnemli değil. Alenthas ise boş yere haber vermek için gitti. Neyse artık Efla Bey, başını kesecek değil ya yanlış bilgi verdi diye?” dedi Clicks gülümseyerek.
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's website
    catboy
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Jan 19, 2007
    Posts: 3268
    Location: Izmir

    PostPosted: Tue Nov 18, 2008 8:45 pm Reply with quoteBack to top

    4. Bölüm “Mavi Sakal Kara Gnom’a Karşı!”
    Alenthas atı Pala’yı durdurdu. Ağacın kenarında oturan kısa boylu bir adamın haykırışlarını fark edince ne yapacağını bilemedi ilk önce. Görevi daha mı önemliydi yoksa yardım isteyen birine sırt mı çevirecekti?

    Atı Pala onun gözlerine işleyen bir bakış attı. Alenthas attan inerek: “Haklısın, Pala! Yardım isteyene sırt çeviremem. Hem bu Dwaxer Hoca’nın öğretilerine de ters olur.” Diye sesli düşündü.

    Ağacın kenarında yağmur tüm şiddetiyle yağmasını sürdürürken elindeki çekici sinirle sallayan kısa boylu adama doğru yürüdü: “Yardıma ihtiyacın var mı?”

    “Evet. Bu çekici kafana geçirebilir miyim?” diye bağırdı kısa boylu adam.

    “Ben sadece sesinizi duydum. Eğer bir yardımım dokunabilecekse lütfen çekinmeden bana söyleyebilirsiniz.” Dedi Alenthas sakinliğini koruyarak.

    “Basıncın etkisiyle bulutlar arasında gerilimi yükselterek yağmurun şiidetini artırdıktan sonra demir çubuk sayesinde havaya yaydığım elektriksel alandan kaynaklanan yıldırımın boyutu istediğim şekilde değil, hem doğal bir yıldırımın vermesi gereken hasarı bile veremiyor.” Diye anlattı kısa boylu adam.

    Alenthas ağaca yaslanılmış vaziyette bırakılmış beş adet şarap fıçısını fark etti:
    “şaraptan saat başı tüketmemizi öneriyorum. Bir takım hasarlara sebep olabilir hem de en doğal halinden olması gerekenden daha yüksek boyutlarda.”

    “Ben sarhoş değilim. Hesaplamalarım doğruydu. Fırtına tam istediğim boyutta ve bulutlar da tam ayarladığım şekilde ilerlemesini sürdürüyordu. Ama demek ki elektriksel alanın yoğunluğunda bir takım yanılgılara düşmüş olmam lazım ki oluşan enerji normal bir yıldırımın şiddetinde bile oluşamıyor.” Diye yanıt verdi kısa boylu adam.

    “Neyse efendim. Eğer sorularınıza yanıt verecek birini arıyorsanız size bizim köyde yaşayan ve bu tür konularda bayağı bir bilgiye da sahip olan birinden bahsedebilirim. Biz ona Mavi Sakal deriz köyde, çünkü küçükten içine düştüğü şalgam şurubu yüzünden sakalları doğal rengini kaybetmiş ve mavi bir renge bürünmüş. Ama gerçek adı Lydronk’tur. Kendisi bizim köyün deli… Yani filozofudur.”

    “Mavi Sakal Lydronk mu? O HALA YAşIYOR MU?” diye kükredi birden kendisinden beklenilmeyecek derecede yüksek bir sesle kısa boylu adam.

    “Siz mavi sakalı nereden tanıyorsunuz ki? Yoksa ebesinin oğlu musun? Adın ne senin, bastıbacak kardeş!” diye sordu Alenthas neşeyle. Ama yanıt olarak kafasına birkaç boş fıçı yedi.

    “Ben senden bir kere en az elli yaş büyüğüm, seni sersem! Saygısız! Ben tüm Asya’da tanınan araştırmacı, hekim, doğa ve gökbilimci DarkGnome’yim!” diye haykırdı sonra da.
    “Kara Gnom mu yani? Mavi Sakal’ın yanlışlıkla içine girdiği şalgam şurubunu köye tanıtırken üzerine yuvarlanan kayanın altından kaldığı her gece köyümüzde çocuklara uyumanda önce anlatılan o olayda geçen Kara Gnom mu?” dedi şaşkınlıkla Alenthas.

    “O şalgam suyu değildi, şebelek! Kara Ahududu reçelinin sulandırılmış haliydi. Bel ağrılarına iyi geldiğini kanıtlamama ramak kalmışken son malzememin de içine edildiği yetmezmiş üzerime yuvarlanan kayanın altında kalarak beş yıl boyunca sırt ağrılarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştım.” Dedi Darkgnome homurdanarak.
    0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0-0
    Bogus ve bölüğünde askerler akşama doğru Ocakbaşı Köyü’ne varmışlardı. Mark ve ahıra kapatılan diğer eşkıyalar ise sıraya dizilerek Bogus’un karşısına çıkartılmıştı:
    “şu tesadüfe bakın! Kimleri görüyorum! O beline takmakta bir sakınca görmediğin benden çaldığın kılıcı geri alabilir miyim, seni yüzsüz!” diye bağırdı Bogus ve Mark’ın belinden kılıcını aldı.

    “Her tarafını çentiklerle donatmışsın. Neyse buna da şükür! Adımız Kılıçsız Bogus diyenlere artık bir çift cevap verebilirim.” Dedi sonra.

    “Bana bildirseydiniz ben size hemen bir kılıç yapıverirdim, beyim.” Dedi Starfell içtenlikle.

    “Senin bir kılıcın ne kadardan başladığından haberin var mı? Bu kılıç benim on yaşında dilencinin birinden on küflü ekmek dilimine satın aldığım kılıcımdı. Yıllardır ayrılmamıştık. Ama bir uykulu anımıza denk gelince eşkıyalarda bu değeri altınlarla bile ölçülemeyecek olan kılıcı kapıveriyor?”

    “Pek uykulu anınız değildi diye hatırlıyorum. Sanki fazla nar suyu içmekten kaynaklanan bir bağırsak sorunuyla cebelleşiyor gibiydiniz de.” Diye söze karıştı Mark.

    “Neyse benim buraya geliş amacım başkaydı zaten.” Diye lafı geçiştirdi Bogus.
    “Ne yani! Siz buraya eşkıyaları haber alınca gelmediniz mi? O zaman Alenthas Efla Bey’in yanında değil!” diye atıldı Clicks.

    Bogus, Clicks’e dönmeden Firble’ye doğru yürümeye başladı: “Keşke senin o güzelin yolculuklarını anlatan şiirlerini dinlemeye gelmiş olsaydım!” dedi hüzünle.

    “Peki, buraya ne diye geldiniz?” diye sordu Firble ciddiyetle.

    “Gur-Han Bey’in emriyle Kara-Hitay beyliğine bağlı birkaç köyde çıkan huzursuzluklara karşı önlem almak için ibret olması açısından birkaç kişiyi idam etmek zorundayım. Efla Bey en yakın köy burası olduğu beni buraya gönderdi. Diğer köyler bundan ders çıkartıp sorun çıkartmayı keserle diye düşünüyor sanırsam.” Diye açıklama yaptı Bogus.

    “Bu ne biçim bir şey? Bizim bir şey yapmadık ki!” diye bağırdı Illyra Hanım.

    “Efla Bey bu durumda köyde en az hoşlanan kişiyi idam etmemizi emretti.” Diye karşılık verdi kısaca Bogus.

    Herkes birden birkaç adım atmaya başlayınca ortada kalan Bigcat Dede ağlamaklı bir vaziyette konuşmaya başladı: “Ayaklarımdaki nasırlar azmaya başladı gene! Ondan aslında benim iki adım attığımı kabul edersek oylamanın sonucunda çıkan kişi şu mavi sakalıyla Lydronk Efendi’dir!”

    Lydronk Efendi mavi sakalını yavaşça kaşımaya başladı: “Senin ayaklarındaki her bir nasırın senin atacağın bir adım olarak saysak bile ben senden daha geride durmuş olurdum!”

    “İyi bir şey demedi sanırsam.” Dedi Bigcat Dede!

    Bogus, Bigcat Dede’yi yakalamaları için adamlarına emir verdi: “Kara-Hitay’ın Yüce Sultanı Gur-Han Bey’in emirleri doğrultusunda halkın huzurunu kaçırmaktan ve her türlü sorunları gereği şekilde halledilebileceği halde homurdanma, kükreme, haykırma yollarını seçerek bulunduğun toprakları hiçe saymış olmaktan dolayı sana Bigcat Dede ölüm cezası veriyorum.”

    “Ya meclis kurun! Halkoyu alın! Bir şeyler yapın! Ben toprağa bile tükürmedim hayatımda. Bir şalgam kökü bile koparmadım. Bari doğru dürüst bahaneler üretseydiniz!” diye kendini savunmaya başladı Bigcat Dede.

    “Aklıma geleni söyleyiverdim. Sen ona ne bakıyorsun?” dedi Bogus sadece.
    Starfell idam tahtasını ve baltayı çoktan hazır ederek Kara-Hitay Beyliğine olan sadakatini göstermişti.

    “Nankör demirci!” diye homurdandı Bigcat Dede.

    Dwaxer, Edmond ve Firble karara itiraz etmişlerdi. Edmond: “Yaşlı bir adama böyle gereksiz yere yapılmış suçlamalarda cezalandırmak son derece mantıksız! Lütfen Efla Bey tekrar bir kararını gözden geçirsin!”

    “Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz!” diye yanıt verdi Bogus.

    “şu anda bulunduğun topraklara büyük bir hizmette bulunduğunu sanıyorsun, Bogus Bey! Ama inanın ki bu yaptığınızın vicdani ağırlığını taşıyamayacaksınız.” Dedi Firble sakince.
    “Lütfen mantıklı düşünün! Zaten adam bunamış. En fazla daha ne kadar yaşayabilir ki! Bari kalan azıcık ömrünü elinden almayın.” Dedi Dwaxer, ciddi bakışlar atarak.

    Illyra ise çadırına doğru gitmişti. Clicks ise peşinden gidiyordu: “Bir şeyler yapamaz mısın? Bigcat Dede uyuz bunağın tekidir, ama onun masalları olmadan köyün tadı tuzu kalmaz!”
    “Bu sadece köyümüzü ilgilendiren bir mesele olmaktan çıktı. Olay sadece yaşlı bir adamın, Bey’in keyfi emriyle öldürülmesinden ibaret değil. Ayak bastığımız bu topraklardan yukarıdan bize göze kırpan güneşe kadar gidilebilecek tüm yollar seni sadece tek bir yola sürüklüyor. O da savaş ve acı!” dedi düşünceli bir sesle Illyra Hanım ve kalkanını sırtına geçirdi. Kılıcını kuşandı ve Clicks’e döndü: “Bu anı iyice belle! Çünkü bu an sayesinde tekrar umutlar yeşerecek ve kuşlar barış türküleri söylemeye başlayacak. Çünkü herkes özgürlüğün aydınlığına doğru uçmaya çalışırken umutsuzluğun pençesi tarafından yakalanan kuzgunun o tutku dolu öyküsünü senden dinleyecek.”

    İdam sehpasına doğru ilerlemeye başladı Illyra Hanım tüm kararlılığıyla. Clicks ise umut dolu gözlerle bu ana şahitlik ediyordu.

    Bigcat Dede, Bogus ve Starfell’in arasından idam sehpasından yerini almış ve baltasıyla gövde gösterisi yapan Starfell’e yalvaran gözlerle bakıyordu.

    “O baltayı alır…” diye başlamıştı ki sözlerini tamamlama konusunda tereddüt edip sustu sonra.

    Illyra Hanım, Bogus’un karşısına dikildi: “Bugün burada kan dökülmeyecek bir daha. Burada huzursuzluk yoktu siz ortaya çıkana kadar. Eğer huzur bozan birini arıyorsan etrafındaki adamlarına bakmanı öneririm, ardından da bir aynaya.”

    Bogus sakince ilerledi Illyra’ya doğru: “Beni yanlış anlamanızı istemem. Ben emirleri gerçekleştiriyorum sadece. Emri veren beye karşı çıkarsam giden baş benimki olacaktır.”
    “O zaman emri veren beyin başını alırız biz de.” Diye bağırdı Illyra Hanım.

    O sırada köyün ilersinden gelen bir atlı sürüsünü fark ettiler. Atlıların başında Efla Bey vardı. Yalnızca yanına iki adamını alıp köye doğru atını sürdü. Diğer adamlar köyün dışında beklediler. Çnce Bogus’a sonra Bigcat Dede’ye baktı. Ardından Illyra Hanım’a döndü: “Ya emri vere kişi de birinden emir alıyorsa? Bu sefer giden baş kime ait olacak?”

    “Beni bağışlayın. Size herhangi bir söz söyleme haddime düşmez. Sadece bir haksızlığa karşı sessiz durmuyorum diğerleri gibi.” Diye yanıt verdi Illyra Hanım.

    Efla Bey birden gülümsemeye başladı: “Bu sabah verdiğim kararın sorumluluğu altında daha fazla duramayacağımı hissettiğim bir anda çadırıma iki kişi girdi. Sizin köyün gençlerinden Alenthas ile kısa boylu bir adam. Kısa boylu dememe bakma biraz çabuk öfkelenebiliyor. Neyse onlardan aldığım bilgiyle buralara kadar geldim ve şunu söylemek istiyorum sadece.”

    “İdam cezasını kaldırdığını bildirmek olabilir mi?” diye bir tahminde bulundu Bigcat Dede umutla.

    “O da iyi fikirmiş aslında. Ama hayır, demek istediğim şey bu köyde daha değişik bir uygulama getireceğimi bildirmekti.” Diye açıkladı Efla Bey.

    “Nasıl bir uygulama? Zaten göçebe yaşayan bir toplumuz! Yarın kış gelecek, gene yollara düşeceğiz.” Diye karşı çıktı Edmond.

    “Sizin yaşam tarzınızı etkileyecek bir uygulama değil zaten.” Diye yanıt verdi Efla Bey.
    “Ne ile ilgili peki?” diye sordu Dwaxer merak içinde.

    “Bir meclis kuracağız bu köyde. Böylece her türlü sorununuzu önce bir arada tartışarak halletmeye çalışacaksınız! Eğer hala bir çözüme ulaşamazsınız bu sefer bana sorunuzu ileteceksiniz. Böylece işler daha düzgün bir şekilde işleyecektir?” diye anlattı Efla Bey.

    "Ben meclis kurun derken dalga geçiyordunuz ama!" diye homurdandı Bigcat Dede.

    “Bu mecliste kimler olacak?” diye sordu Illyra.

    “Çç kişi olsa yeterli olur kanaatindeyim. Sanırım bana uygun gelen kişiler Dwaxer Bey, Firble Bey ve Illyra Hanım. Ama son karar sizindir.” Diye yanıt verdi.

    Meclis ile ilgili tartışmalar birbiri ardına sürerken köyden kaçmayı başarmış olan Mark ise özgürlüğünün tadını çıkarıyordu. Çadırının birinden yürüttüğü şişeden yudumlamaya başladığı şarabı tükürdü anında.

    “Bu ne ya? Ayak mantarı gibi tadı var. Biraz acı ve ekşimsi bir tadı var aslında, bir daha tadayım bir.”

    Birkaç adım daha atmıştı ki üzerinde toplanan kara bulutları fark etti: “Yine mi?” dedikten bir saniye sonra üzerine bir yıldırım düştü.

    Arkadaki ağaçtan çıkan Darkgnome keyifle Alenthas’a sarıldı: “Koçum Benim! Atın Pala’dan aldığımız dışkıdan elde ettiğim minerallerin kaba koyduğum suya yaptığı basınç sayesinde havaya beklenenden daha fazla enerji aktarımı yapabildik. Sonunda istediğim enerjiyi sağlayabileceğimiz doğal olmayan bir yıldırım yaratma aletimiz var!”

    “Bu ne işe yarayacak ki üzerine düştüğünde insanları haşlamasından başka?” diye sordu Alenthas.

    “Bilmem ki onu da kullanan düşünür artık.” Diye yanıt verdi Darkgnome.

    Hamdolsun Sonumuz geldi! Mübarek olsun ki artık güneşi aldık arkamıza bitirdik bu maceramızı da!
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's website
    catboy
    Site Yazarı
    Site Yazarı





    Joined: Jan 19, 2007
    Posts: 3268
    Location: Izmir

    PostPosted: Wed Nov 19, 2008 3:06 pm Reply with quoteBack to top

    Kayıp Parçalar: (Silinmiş Sahneler!)

    No 1-) Efla’nın Vicdan Meselesi!

    Efla, Bogus’u Ocakbaşı Köyü’ne göndereli bir saat olmuştu ki içine oturan sıkıntıyı nasıl boşaltacağını bilemedi, o da çiçeklerini sulamaya başladı. Çadırında kaktüs, devetabanı, kadıntarağı ve hanımevladı gibi binbir çeşit yabani bitki vardı ve bitkileri onun her şeyiydi.
    Çadırına gelen misafirleri onun çiçeklerine sevgi kelebeklerini dağıtmasını beklemek zorundaydı. Nitekim Alenthas ve Darkgnome da Efla Bey’in Kadıntarağı bitkisinin tek tek tarağa benzer yaprakları arasında girmiş tozları üflemesini izlemek zorunda kalmışlardı.
    Efla Bey gülümser bir haldeyken misafirlerini görünce yüzü öfkeli bir hale dönüştü: “Mantıklı bir cümle ağzınızdan çıkmazsa başını gidecek, haberiniz olsun!”

    “Mantık mantık diye nicesine sarılanı gördüm de bitkilere sarıldıktan sonra yüzündeki mutluluk dolu ifadeyi anında öfkeli bakışlara çeviren birinden çıkacak herhangi bir mantığa dair bir şey göremedim!” diye konuştu Darkgnome.

    Alenthas geri geri kaçmaya başlamıştı ki çoktan Efla Bey: “Çok mantıklı!” dedi kısaca.
    “Seni yeni danışmanım yapmaya karar verdim. Çok mantıklı ve aklın her türlü alanına hükmeden cümleler kurabiliyorsun. Ne olursa olsun herhangi bir boka bile hükmetme yeteneği olan biri işime yarar!” diye açıkladı sonra.

    Alenthas uzun ve derin bir nefes aldıktan sonra: “Eşkıyalar Ocakbaşı Köyü’ne saldırdılar, beyim! Yardımınıza ihtiyacımız var!” diye haykırdı.

    “Eşkıyalar gelip geçici sorunlardır, evladım! Siz hiç doğaya saygı gösteriyor musunuz? Doğanın size gazabı çok büyük olacak yakında! Söylemedi demeyin. Ama geçici sorunlara da kalıcı çözümler gerekir değil mi? Merak etmeyin, Bogus Bey sizin köye yollamıştım. O halleder!”

    “Sizin gibi ileri görüşlü bir beyle tanıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum, beyim!” diye mutlulukla konuştu Alenthas.

    “Aslında uzağı göremez oldum, ama neyse! Her türlü görüşe saygılı olmak gerekir.” Dedi Efla Bey ve çiçeklerine döndü sonra.
    Back to top View user's profileSend private messageVisit poster's website
    Display posts from previous:      
    Post new topicReply to topic


     Jump to:   



    View next topic
    View previous topic
    You cannot post new topics in this forum
    You cannot reply to topics in this forum
    You cannot edit your posts in this forum
    You cannot delete your posts in this forum
    You cannot vote in polls in this forum


    Powered by phpBB © 2001 phpBB Group

    :: HalloweenV2 phpBB Theme Exclusive ::
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.39 Saniye