Frp World Ana Menü
  • Frp World
    » Anasayfa
    » Forum
    » Anketler
    » Akademi
    » Kitap Tanıtımları
    » Haber Arşivi
    » Haber Gönderin
    » Makale Gönderin

  • Üyelere Özel

  • Kişisel
    » Hesabınız
    » Özel Mesajlar
    » Üye Listesi
    » Üye Arama
    » Siteden Çıkış

  • Site Bilgileri
    » Top10
    » Site Hakkında Yorumlarınız
    » İstatistikler
    » Destekleyen Siteler

  • Kullanıcı Menüsü
    Hoşgeldin, Diyar Gezgini
    Üye Adı
    Şifre
    (Kayıt Ol)
    Üyelik:
    Son Üye: ujecosely
    Bugün: 3
    Dün: 2
    Toplam: 33885

    Şu An Bağlı:
    Ziyaretçi: 171
    Üye: 0
    Toplam: 171

    FrpWorld.Com :: View topic - Kuru Döşek Hanında Cinayet
    Forum FAQ  |  Search  |  Memberlist  |  Usergroups   |  Register   |  Profile  |  Private Messages  |  Log in

     Kuru Döşek Hanında Cinayet View next topic
    View previous topic
    Post new topicReply to topic
    Author Message
    dwaxer
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: May 21, 2007
    Posts: 6687

    PostPosted: Mon May 28, 2007 6:53 pm Reply with quoteBack to top

    Kuru Döşek Hanında Cinayet

    BÇLÇM 1

    Bu gece cümbüş var yine. Bir sürü insan ve cüceler, elfler, gnomlar, savaşçı, kolcu, büyücü, rahip, maceraperest, tüccar, belki de hırsız, katil, düzenbaz. Birkaçı yerli halk, gerisi de yolcu. Bir de kütür kütür yanan şömineye rağmen başlıklarını çıkarmayan esrarengiz tipler.

    Kuru Döşek Hanı, şöhretinin bir kısmını da bu esnek müşteri profiline borçluydu. şimdi şu kapıdan bir goblin bile girse pek yadırganmaz -tamam belki biraz- muhakkak servis yapılırdı. Parasını ödediği ve olay çıkarmadığı sürece müşterinin kim olduğu önemli değildi. Çnemli olan müşteri memnuniyetiydi ve herkes -her zamanki gibi- hayatından memnundu. Güzel sesli buçukluğun söylediği neşeli şarkılar kalabalığın uğultusu ile karışıyor, garsonlar nam salmış bira ve şarapları müşteriye yetiştirmek için koşturuyorlardı. Mutfakta çevrilen geyiğin kokusu, fosur fosur içilen tütünü bastırmıştı. Çstelik hoş hanımefendiler -çimdiklere rağmen- müşterilere karşı çok canayakındı. Mavitaş Ormanı'ndan geçiyorsan, gece vakti ve üstelik yağmur yağıyorsa, bu han cennet değil de neydi?

    Han sahibi Bergun (posbıyık) Pastacı, eserini gururlanarak seyretti. Bu hanı bugünkü durumuna o getirmişti. Tam onbeş odası vardı hanın. Tam onbeş! Hepsi de konforlu, düzgün. Çoğunda dörder yatak vardı. Siz hesap edin artık gerisini. Auntrin şehrinde bile yoktu böylesi.
    Bergun'un dedesinin dedesinin dedesi, zamanında, yoldan geçenlere mısır ekmeği satarak başlamıştı bu işe. Mavipınar köyü, ozamanlar üç beş bitli kulübeden oluşan, bir-iki keresteci, birkaç çiftçi ve mantar toplayıcısının yaşadığı ufacık bir orman köyüymüş. Ne zaman ki ormanın doğusundaki Temperli Dağlar'da zengin maden yatakları olduğu anlaşılmış, işte o andan itibaren artmış, bu yolların trafiği.

    Mavipınar köyü -artık kasaba oldu- ormanı kuzeyden güneye ve doğudan batıya bölen yolların kesiştiği noktadadır. Yani dörtyol ağzında. Mavitaş ormanından kuzeye gidersen Zaphir şehrine varırsın, güneyden ise Auntrin'e, doğu da madenler var, batıya gidersen de sulak ovalara varırsın ki oradan ister kuzeybatıdaki elfler diyarına gidersin, istersen de güneybatıdaki Kızıldağlar'a gidip cüceleri görürsün.

    Pastacı sülalesi nesiller boyu hancılık yapadursun, zamanla han büyüdü, müşteriler arttı, hizmetler çeşitlendi. Bergun'un dedesi zamanında, kral Dementor, Mavitaş Ormanı yollarını ıslah ettirdi. Yollara çakıl bile döküldü. Halen bu yolları kontrol eden krallığa bağlı görevliler vardır.

    Bergun, babası yaşlanıp hanı ona devrettiğinde oldukça radikal atılımlar yaptı. Posbıyık, aynı zamanda kasaba valisi olduğundan, herkes onun gözünün içine bakıyordu. Çnce kasabanın etrafına sağlam bir çit-duvar ve ihtişamlı kapılar yaptırdı. Kasabanın bıçkın delikanlılarını Zaphir'e gönderip dövüş ve silah sanatlarında eğitim aldırdı. Büyüye karşı dayanıklılık ve psikoloji dersi de aldılar. Bu çocuklar hem kasabada hem de handa güvenlik ve asyişi sağlamakla görevliydiler. Bergun han binasını da iyice büyüttü. Oda eklendi, ahırların kapasitesi arttırıldı. Ayrıca parası olmayanlar için ahırların yanına 'çardak' denilen bir kulübe yapıldı. "Fakir yolcular dışarıda mı kalsın ve cimriler?" demişti Bergun. Mavitaş ormanı gündüz güzel görünürdü ama geceleri pek tekin değildi.

    Bergun'un gözü oğluna takıldı. Hardel, Zaphir'deki eğitimini tamamlayıp döneli iki ay olmuştu. Yirmidört yaşında delikanlıydı artık. Bu çocuk bir evlense de başı bağlansa iyi olurdu. Yoksa Bergun onun handan geçen maceraperestlere takılıp gideceğinden korkuyordu. Çocuğun aklı fikri uzak diyarlardaki kahramanlık hikayelerindeydi. Zaten şehirdeki kılıç ustalarından ders alması, kimyacılardan iksir yapmayı öğrenmesi, hep bu gizli fikrin uzantısı olan bir planın parçası değil miydi?

    Bergun'un bir de kızı vardı: Sophia. Onsekiz yaşındaki bu güzel kız maceradan çok maceraperestler ile ilgiliydi. Babası onun beyaz atlı bir şövalye tarafından kaçırılma hayali kurduğuna emindi.

    "Baba mesleğini kim devam ettirecek?" diye düşündü Bergun. "Yakında yalnız kalacağım galiba." Karısı öldükten sonra bir daha evlenmek istememişti.

    "Baba! şu şişko tüccara bakar mısın?" dedi Sophia.

    "Ne oldu birtanem?"

    "Yılışığın teki. Benden şarap isterken, elimi tutmaya kalktı."

    "Ver bakayım, ben götüreyim şarabı," dedi Bergun. şarabı bizzat kendisi götürdü tüccar Gerald'a.

    Gerald, ince kıl bıyıkları, lacivert kadife ceketi, uyumlu şapkası ve taktığı birsürü mücevher ile rüküşlüğün doruğundaydı. Yanındaki karanlık tipli iki koruma, taburelerin ucuna oturmuş gibi tedirgindi. Bergun onların Gerald'ı korumak yerine ilk fırsatta keseceklerini düşündü.

    "Buyrun şarabınız sayın Gerald. Keyifler nasıl?"

    "Sağol Bergun'cuğum, herzamanki gibi güzel. Yemek de, şarap ta mükemmeldi. Ellerine sağlık."

    "Afiyet olsun sayın Gerald. Çç gündür Mavipınar'da kalmanızı şaraba mı borçluyuz?"

    Tüccarın yüzündeki gülümseme kaybolur gibi olduysa da hemen kendini topladı. "Evet, bu sefer uzun kaldım değil mi?"

    "Efendim burada kalmanız şeref verir. Keşke hep kalsanız. Ama sizin gibi bir tüccar için zamanı burada harcamak..."

    Gerald bir el hareketiyle Bergun'u susturdu. Korumalara dönerek "siz dolaşın biraz" dedi.
    Korumalar bozulmuş bir ifade ile -belki de her zamanki halleriydi- masadan kalkıp bara geçtiler.

    Gerald "otursana" dedi Bergun'a, sonra da sağa sola kuşkulu bir şekilde bakınarak Bergun'a doğru eğildi. Sesini alçaltmıştı, "başım belada dostum" dedi, sarmısak kokan nefesiyle.

    "Hayırdır inşallah sayın Gerald?"

    "Kızıl dağlar'dan beri takip ediliyorum"

    "Ne? Kim takip ediyor sizi ve neden?"

    "Kim olduklarından emin değilim ama hayırlı bir sebep olmadığına kuşku yok."

    "Kuruntu yapmadığınıza emin misiniz? Mavitaş Ormanı, olmayanı gördürür bazen."

    "Hayır Bergun. Biliyorsun ki ilk defa geçmiyorum buralardan."

    "Haklısınız. Çzür dilerim."

    "Bildiğin gibi loncadan birkaç arkadaş ve korumalarıyla üç gün önce gelmiştik buraya."

    "Evet, diğerleri bir gece kalıp ayrılmıştı."

    "Onlar güneye gitti, Auntrin'e. Benim yolum ise Zaphir'e"

    "Yani..."

    "Bence peşimdekiler gruptan ayrılmamı bekledi Bergun"

    "Kolay lokma olmanız için."

    "Evet, sadece iki koruma ve ben. Tahminimce fazla uzaklaşmadan kesecekler bizi."

    "şimdilik burada kalmanız akıllıca bir hareket. Benim muhafızlarım sağlamdır."

    Gerald Bergun'a biraz daha yaklaşıp adeta fısıldayarak konuştu. "Sana güvenirim Bergun,
    yıllardan beri tanışırız."

    "Sağolun"

    "Kızıldağlar'daki cüceler ile çok iyi alışverişler yaptım. şunu görüyor musun?"

    Parmaklarındaki yüzüklerden birini -güya çaktırmadan- Bergun'a gösterdi. Güneş renginde iri bir taş, sanki tılsımlı gibi ışıldıyordu. "Sadece bu bile bir servet değerinde! Her tarafım değerli taşlarla dolu, iç çamaşırımda bile. Çstelik yukarıdaki sandıkta, elf köylerinden aldığım tılsımlı iksirler var ki, paha biçmek zor. Anlayacağın dostum, beni soyacak adam gidip kendi krallığını kurabilir."

    Gerald şarabını yudumlarken, Bergun da işaretle oğlunu çağırdı. Hardel'in kulağına fısıldayarak. "Bu gece han çevresinde fazladan iki muhafız daha dolaşsın. Gözlerini de dört açsınlar." dedi.

    "Peki baba" diyerek uzaklaştı Hardel.

    "Dostum Bergun, korktuğumu itiraf etmeliyim. şimdi ne yapacağım ben?" dedi Gerald.

    "Sayın Gerald kendinizi üzmeyin. Size güvenilir muhafızlar bulacağız. Sağ salim varacaksınız Zaphir'e"

    "Ben kendi korumalarıma bile güvenmiyorum Bergun."

    Tam bu sırada hanın gıcırtılı kapısı açıldı. Dışarıdaki ıslak karanlık, kendini hatırlattı bir an. Adet olduğu üzre çoğu müşteri, yeni gelenleri görmek için kafasını o yöne çevirdi. Dışardan esen taze havanın ayıltıcı etkisini hissettiler.

    BÇLÇM 2

    İlk olarak içeriye, elinde gümüş kakmalı asasıyla, peri masallarındaki gibi güzel bir kadın girdi. Handaki bütün erkekler istemdışı olarak, hayranlıklarını ifade eden "ooh" şeklinde sesler çıkardı. Çcra bir masadan, sarhoş bir adam, "üff yavrum, yerim senin..." şeklinde bir zevzeklik yapacak olduysa da, daha ayık arkadaşları hemen ağzını kapadılar. Kendine güvenen bakışlarla çevresini süzen bu sarışın güzel, Elana (gönülçalan) Yıldız'dı. Erkeklerin her zamanki arzulu bakışları yine gururunu okşamıştı. Kadınların haset dolu bakışları içinse, boynundaki tılsımlı nazar boncuğuna güveniyordu.

    İkinci gelen birbuçuk metrelik bir cüceydi. Dwax (taşkafa) Dumur. Kafasındaki yarım miğfer usta işiydi ve elindeki balyoz, çoğu kişinin yorgunluktan taşıyamayacağı kadar büyüktü. Göbeğine kadar uzanan kızıl sakalının kenarında çocuksu bir örgü vardı. Dwax gözlerini faltaşı gibi açarak, meşhur çakmak çakmak bakışını yaptı. Handaki hiç kimse, bu deli bakışlı cüceyle göz temasına girmedi.

    Ççüncü gelen, otuzlu yaşlarda, uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. Islak pelerinini geriye doğru atınca, sertleştirilmiş deriden yeleği ve belindeki kılıcı ortaya çıktı. Handaki bütün kadınlar onu görünce heyecanlanmıştı. Hayallerindeki bu yakışıklı serseri, Alek (uzun) Dalgakıran'dı.

    Dördüncü gelen bir elfti. Yeşil ve gösterişsiz giyinmiş, elinde kocaman bir yay ve belinde kısa bir kılıç vardı. Atkuyruğu sarı saçları, yer yer siyaha boyanarak kırçıllı hale getirilmişti. Gözlerinin altına da siyah boya ile şeritler çekilmiş, belki de dövme yapılmıştı. Bu da erkek güzeli yüzüne ürkütücü bir hava vermişti. Bu elfin adı: Zal (gölge) Canmeşe idi.

    Son gelen bir gnomdu: Fitt (hızlı) Zemberek. Ama birkaç keskin gözlü elf ve usta hırsızdan başkası onu farketmedi. Bir metre kadar boyu vardı. Elbisesi siyahtı ama bazen de kurşuni gibiydi yada gri.

    Handaki herkes büyülenmiş gibi yeni gelen enteresan tipleri seyrederken, "bunlar Titan Beşlisi!" diye bir fısıltı koptu arka masalardan. "Evet, evet Titan Beşlisi." Zal'in keskin kulakları bunu duymuş, istemeden hafifçe gülümsemişti.

    Hancı Bergun, Gerald'ın masasından kalkarken, "bugün şanslı gününüz olabilir sayın Gerald" dedi. "şimdi müsaade ederseniz bu gelenleri karşılamam gerek." Bergun aceleyle yeni gelenlere doğru seyirtti. "Aman efendim, aman. Kimleri görüyorum böyle? Hoş geldiniz, sefa geldiniz!" Bergun posbıyıklarıyla Elana'nın zarif eline kibar bir öpücük kondurdu. "Her zamanki gibi büyüleyicisiniz" dedi.

    Elana hoş bir kahkaha ile cevap verdi. "Büyülemek benim işim, sizinki de tatlı dil."

    "İş değil zevktir size hizmet, görmek sizi ilhamdır."

    Dwax araya girdi. "Zevzekliği kısa kesin! Açım ben, susadım. Biralar nerde kaldı?"

    "Ah efendi cüce, biralar en kalitelisi. şu masaya buyrun." İki garson yamağı hızlıca Bergun'un işaret ettiği masanın tozunu aldı. Bergun elfe döndü, mesafeliydi. "Hoş geldiniz Zal."

    "Hoş bulduk."

    Alek'e ise elini uzattı, tokalaştılar. "Çzlemiştik sizi" dedi Bergun.

    "Bizde özledik, bu haydut yuvasını" dedi Alek. "Haydut yuvası," derken özellikle sesini yükseltmiş, çevresine hızlıca göz gezdirip, tepki veren var mı diye kontrol etmişti. Yarası olan gocunurdu. Alek belanın kokusunu çabuk alırdı. Belli ki handakilerin yarısı güvenilmez tiplerdi ama şu köşe masadaki dört cübbeli adamdan özellikle şüphelenmişti. Adamların başlıkları yüzlerini gölgeliyordu.

    Grup masaya oturduğunda, Bergun dört kişi saydı. Arkasına döndüğünde, yerden bitme gnom tam dibindeydi. "Ah sizi görmedim efendi Fitt" dedi kızararak.

    "Dikkat et de üzerime basma şişko."

    "Hahaha, çok şakacısınız." Fitt de masaya otururken, Bergun belli etmeden para kesesini kontrol etti, kese yerindeydi. Gerçi paralar gitse bile bu müşterinin üstünü arayacak değildi ya. Titan Beşlisi idi onlar.

    "Bak hala duruyor. Sinirlenecem şimdi haa" dedi Dwax.

    "Hemen yemek hazırlatıyorum, donatıyorum masayı. Bu arada içkilerinizi göndereyim. Her zamankinden mi?"

    Bütün grup onayladı Bergun'u.

    Bergün aceleyle bara geçti. Genç garsonu omuzundan tuttu. "Ufaklık, iki şarap, iki bira, bir de su götüreceksin. şarapları bayanla elfe, biraları kısa boylulara, suyu da uzun olana ver."

    "Tamam usta! Bunlar Titan Beşlisi'ymiş, doğru mu?"

    "Evet."

    "Usta, onlara neden Titan Beşlisi diyorlar?"

    "İlk tanıştıkları zaman yani ilk maceralarında yaşadıkları yüzünden. Birgün anlatırım sana o macerayı lakin şimdi gevezeliğin sırası değil. Hemen götür ki içkileri, efendi cüce kırmasın masaları."

    Çocuk içkileri götürürken, Bergun'da Gerald'ın yanına gitti. "Gördünüz mü sayın Gerald? Titan Beşlisi bunlar!"

    "Yeşil ejderha kesmişler, öyle mi?"

    "Ohoo, hem de nasıl. Ben çok maceralarını biliyorum onların. Sizin şansınıza bu grup sözünün eridir. Pahalıya patlar ama tutarsanız onları, canları pahasına korurlar sizi."

    "İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş Bergun. Parası önemli değil, can tatlı. Bağla şu işi de götürsünler beni Zaphir'e."

    "Siz merak etmeyin. Ancak şimdi yemek yiyecekler, aç karnına iş konuşulmaz."

    "Masama davet ediyorum onları. Yemekler benden olsun."

    "Aklınızla bin yaşayın! Hemen ileteyim davetinizi." diyerek aceleyle beşlinin yanına gitti Bergun. "Efendim size göre bir iş var, tatminkar."

    "Ne çabuk?" dedi Alek.

    "şuradaki tüccar, Zaphir'e kadar götürmenizi ister. İyi para ödeyecek." Bergun masaya eğilerek fısıldadı. "Zor durumda," dedi göz kırparak. Doğrularak normal ses tonuyla devam etti. "Ayrıca sizi masasına, yemeğe davet etti, lütfederseniz."

    "Sevdim bu adamı," dedi Dwax. "Daha ne duruyoruz?"

    Grup ötedeki Gerald'a bakınca, tüccar kadehini kaldırarak selamladı onları.
    Alek bir an Elana ile göz göze geldi ve "tamam" dedi Bergun'a, "geliyoruz birazdan."

    Bergun gülümseyerek Gerald'ın masasına döndü. "Tamam sayın Gerald, birazdan gelecekler." Tüccara doğru eğilerek, fısıltıyla konuştu. "Yalnız sizi uyarmalıyım, o bayan zihin okur. Sakın ola ki yalan söylemeyin!"

    "Hadi yaa, hakkatten mi?"

    "Gerçek konuşuyorum. Siz bunları sıradan paralı asker mi sandınız? Bir de, o minik adama fazla yaklaşmayın, donunuzu alır da haberiniz olmaz." Bergun aklına birşey gelmiş gibi sırıttı, "hem de taşlarla beraber, heh he."

    Bu esnada Titan Beşlisi de masalarından kalkıyordu. Bunu gören Bergun, o tarafa koştu hemen. Garsonlara işaret etti, eşyalara yardım etsinler diye. Ufaklık, Dwax'ın balyozunu taşımak için ısrar edince, ortaya komik görüntüler çıktı. Diğerleri Ufaklık'ın, ağır çekici oflaya puflaya taşımasına, kahkahalarla güldüler ve sonunda da alkışladılar onu. Grup masa değiştirirken, Alek'in karşısına Sophia çıktı.

    "Hoşgeldiniz Alek, nasılsınız?"

    Bergun, kızının elbisesinin değişmiş olduğunu farketti. Saçları taranmış, dudaklarına parlatıcı bir madde sürülmüştü.

    "Sağol, hoşbulduk..." Alek kızın adını hatırlamaya çalışıyordu.

    "Sophia!" diye seslendi Bergun, "misafirlerin içkilerini tazeler misin?"

    "Hemen babacığım," diye cevap verdi kız.

    Alek kibarca Sophia'nın omuzuna dokundu. "Evet Sophia, sen nasılsın? Kocaman kız oldun sen yahu."

    Bu sırada Bergun'un oğlu Hardel de, hızlı Fitt ile konuşuyordu. "Benim gibi hem kılıç kullanan hem de iksir karıştıran biri, işinize yaramaz mı?"

    "Senin kafan basmıyor galiba evladım. Bak bir daha izah edeyim: Biz Titan Beşlisiyiz değil mi?"

    "Evet."

    "Bir kişi daha alırsak aramıza, ne olur? Altı eder değil mi? O zaman, biz nasıl Titan Beşlisi oluruz? Olabilir miyiz? Olamayız. Anladın mı şimdi?"

    Bergün, grubu tüccar ile tanıştırdı, oturdular. Masa donatıldı, yemekler ve içkiler geldi. Tüccar Gerald akşam yemeği yemiş olmasına rağmen, atıştırmaktan geri durmadı. Dwax hariç herkes doyduktan sonra, Ufaklık içkileri tazeledi. Sağlığa kadeh kaldırırlarken; Elena, Alek'in kadehi kaldıran elini tutarak engel oldu.

    "İçme onu!"

    BÇLÇM 3

    Alek'in içtiği sadece suydu. Mavipınar'ın şifalı suyu meşhurdu ama içki içmemesinin sebebi, yıllar önce yaşadığı kötü bir tecrübeye bağlıydı. "Ne oldu?" diye sordu Alek.
    Elana su kadehini burnuna yaklaştırarak hafifçe kokladı. Her hareketinden zerafet akıyordu sanki. Gnomla gözgöze gelerek anlamlı bir şekilde başını salladı.

    "Ver bakayım!" dedi Fitt aceleyle. O da kadehi kokladı ve pis pis sırıttı. "Eveet, birinin sana garezi var uzun."

    "Zehir mi koymuşlar?" dedi Dwax, gözlerini patlatarak.

    "Hayır," dedi Elana, "gönülbağı tılsımı."

    "Nasıl yani?" dedi Alek.

    "Aşk iksiri. Anlıyacağın, biri seni kendine aşık etmek istiyor."

    "Neee?"

    Alek hariç masadaki herkes güldü bu duruma.

    "Peki ama kim? Kimdir bu alçakça teşebbüste bulunan? Zorla güzellik olur mu?"

    "Kolayı var," dedi Dwax, "içiver şurubu, öğrenelim kimmiş. Ha ha ha"

    O sırada Ufaklık geldi masaya. "Bir arzunuz var mı efendim?" dedi Alek'in yüzüne bakarak. Bir an masada bir sessizlik oldu, birbirlerine bakarak patlattılar kahkahayı. Alek bile, biraz önce bir suikastten ucuz kurtulmuş olmasına rağmen, gülümsemeden duramadı. Ufaklık, grubun neye güldüğünü anlamadıysa da sırıttı.

    Fitt çocuğun kolundan yakaladı. "Bana bak, yoksa sen mi ilaçladın suyu?"

    "İlaç mı, ne ilacı?"

    "Bırak çocuğu," dedi Elana, "onun birşeyden haberi yok."

    "Seni kertenkeleye çevirelim de, gör gününü" dedi Fitt.

    Çocuk gnomun yüzündeki ciddiyeti görünce iyice korktu. "Aman beyim, yeminle ilgim yok benim, yalvarırım acıyın bana!"

    Gnom çocuğun kolunu bırakınca yıldırım gibi kaçtı. Diğerleri de, ardından kahkahayı bastılar.

    "Kendinden utanmalısın," dedi Elana gülmemeye çalışarak.

    Tüccar yanındaki elfe dönerek, "çok neşeli bir gurubunuz var, hayatınız eğlence ile geçiyor olmalı" dedi.

    Ancak Zal gülmüyordu ve bin yıllık ömrüne rağmen böyle boş konuşmalara ayıracak vakti yoktu. Soğuk bakışlarıyla, yeni tanıştıkları bu tüccarı süzdü biraz. Çyle ki bu bakışlar, Gerald'ın neşesini kaçırdı ve pişman etti konuştuğuna. Sonra elf, kalktı masadan, diğerlerinin duyabileceği bir sesle "dışarıda dolaşacağım" dedi ve çıktı.

    Dwax elfin boşalttığı tabureye geçti. "Sen ona aldırma tüccar. O yabani, insan sevmez pek." dedi.

    Fitt lafa girdi: "Sen çok seversin ya! Canayakınlıkta birincisin maşallah."
    Birlikte gülüştüler.

    "Sen onlara bakma tüccar. Ben seni sevdim... Tabi şimdilik, ha ha ha"

    Bergun telaşla geldi masaya. "Efendim, kötü birşey mi oldu burada? İlaç, milaç diye bir şeyler sayıklıyor garson çocuk?"

    "Daha ne olsun?" dedi Alek, "suyuma ilaç katmışlar!"

    "Aşk iksiri," diye düzeltti Fitt.

    Elana, Bergun'un gözlerinin taa içine baktı. "Bergun, Alek'e abayı yakmış birini biliyor musunuz?"

    Bergun kıpkırmızı oldu. "Eee... şey... Sayın Alek çekici bir insan, bütün hanımların gözü üstünde."

    "Eeeh yeter be" dedi Dwax. "Amma büyüttünüz." Alek'e dönerek, "gurur duyman lazımken, hanımevladı gibi çan, çan, çan..."

    "Sanırım biri kıskandı," dedi Fitt, gülerek.

    "Haa? Ne kıskanacam, buradaki kadınlar, benim tipim değil bi kere."

    Elana uyardı Bergun'u: "Yediğimiz, içtiğimize dikkat edilsin lütfen!"

    "Tabi, elbette! Nasıl gözümden kaçtı anlamıyorum. Bizzat ben kontrol edeceğim herşeyi." dedi Bergun ayrılırken. "Koynumuzda yılan mı beslemişiz?" diye de homurdandı.

    Dwax tekrar tüccara döndü. "Senin de, ne çok mücevherin var böyle. şu yüzüğe bakabilir miyim?" Gerald'ın güneş pırıltılı yüzüğünü işaret etmişti.

    Gerald isteksizce uzattı elini.

    "Çıkartsana be yüzüğü, yakından bakalım."

    Gerald şaşırmıştı. Tereddüt etti bir an.

    Dwax gözlerini patlatarak "yoksa bana güvenmiyor musun?" dedi.

    Tüccar alev almış gibi hızlı haraketlerle yüzüğü parmağından çıkarmaya çalıştı. "Ne... ne demek, güven... Hayır, sıkışmış olduğundan..." Acele ettikçe yüzük çıkmamakta direndi. Neden sonra yüzüğü çıkarabilip, cüceye verdi.

    Dwax yüzüğü alırken, tüccara çatık kaşlı, kuşkulu şekilde bakmayı ihmal etmedi. Ancak taşı incelediğinde yüzündeki ifade hayranlığa dönüştü. Gnom da hemen dibinde, taştan gözünü alamıyordu.

    "Frükyum taşı bu" dedi Dwax.

    "Frükyum mu?" dedi Fitt. Bunu ilk defa görüyordu.

    "Evet" dedi Dwax, "Bu taş nadir bulunur. Gökten düşerler, yeraltında pek rastlanmaz."

    "Versene" dedi Fitt, " yakından bakayım."

    "Çek o uğursuz ellerini hızlı çocuk!" dedi Dwax, "Baksana içi gidiyor tüccarın, bir de sana mı teslim edeyim bu mücevheri?"

    Fitt tıpkı Dwax'ı taklit edip gözlerini patlatarak "yoksa bana güvenmiyor musun?" dedi.
    Tüccar bile güldü buna.

    Dwax yüzüğü hemen Gerald'a verdi. "Al bakalım. Bu bir servet değerinde olmalı."

    "Pekala," dedi Alek, "iş konuşalım artık. Zaphir'e gidene kadar korummak mı isteğiniz?"

    "Evet," dedi Gerald, "ben ve iki korumam. Çstelik peşimde haydutlar olduğundan şüpheleniyorum."

    "Hiç şaşırmadım," dedi Dwax, "kız gibi takıp takıştırmışsın."

    "Sen kaç tane içtin?" diye azarladı Elana ve Dwax, sustu.

    "At arabanız var değil mi?" diye sordu Alek.

    "Evet," dedi tüccar.

    "O halde, güneş doğarken yola çıkarsak, akşama varmadan ormandan çıkar ve geceyarısından önce de Zaphir'e varırız. Size beşyüz altına patlar. Peşin."

    "Beşyüz mü?" dedi Gerald yutkunarak.

    "Ne oldu, fazla mı geldi?" dedi Fitt.

    "Yoo, gayet uygun benim için. Peşin mi istiyorsunuz, hemen mi?"

    "Peşin," dedi Alek.

    "O halde ben, odamdan alıp geleyim altınları," dedi tüccar ve kalktı masadan.
    Dwax içkiler tazelensin diye işaret etti garsonlara. Alek düşünceli bir şekilde, elinde tuttuğu iksirli su kadehine bakıyordu.

    "Onu içeceksen iç artık" dedi Fitt, "içmeyeceksen de başkasına içirelim. Bakalım ne olacak?"

    "Böyle şeylerin şakası yoktur, biliyorsun ki" dedi Elana.

    "Ama cidden merak ediyorum, nasıl bir etkisi olduğunu. Elana, sen hiç kullandın mı bu iksirlerden?"

    "Hah, benim ihtiyacım mı var böyle şeylere? Çok merak ediyorsan neden sen içmiyorsun?"

    Alek kadehi yere attı ve iksir döşemeyi ıslattı.

    "Hah," dedi Dwax, "en güzelini yaptın."

    Birden gümm diye açıldı hanın kapısı ve herkesin yüreği ağzına geldi. Aşırı heyecanlı bir muhafız, grubun yanına koştu. "Arkadaşınızın başı dertte" dedi nefes nefese.

    "Yolu göster!" diye gürledi Dwax, elinde balyozu ile.

    BÇLÇM 4

    Diğerleri de fırladılar hemen. Tabureler, masalar devrildi. Diğer müşteriler kenara çekilip yolu açtılar. Muhafız, grubu kasabanın ana kapısına götürdü. Bu kapı handan fazla uzak değildi. İki arabanın geçeceği kadar büyüktü ve tek kanadı, başka bir muhafız tarafından açılmıştı. Bu muhafızın elinde meşale vardı ve yeni gelenlere yol göstermeye başladı. Kasabanın dışına çıkarak yolun karşısına geçtiler.

    "Sesler şu taraftan geliyordu," dedi muhafız, ormanın karanlığını göstererek.

    "Onu görmedin mi?" diye sordu Alek.

    "Biraz, ancak herşey okadar çabuk oldu ki..."

    Korkunç bir kükreme duyuldu ve elfçe birkaç söz. Grup o tarafa doğru harekete geçerken Elana asasını kaldırıp büyülü sözler mırıldandı. Asanın ucunda, on meşale gücünde bir ışık parladı. Ormanın ürkütücü karanlığı aydınlandı ve önlerini görebildiler. İki muhafız, tedirgince geriden takip ettiler grubu. Birkaç saniye sonra, kocaman bir ayı ile burun buruna geldiler.

    "Oohaa!" dedi Dwax, yedi cüce boyundaki ayıyı görünce.

    Ayı büyük bir ağacı sallıyordu ve ağacın üstündeki Zal, düşmemek için dallara sıkıca tutunmuştu. Yayı, biraz ötede, yerdeydi.

    Zal, arkadaşlarını görünce "ayı büyülenmiş!" diye bağırdı.

    Gerçekten de ayıda bir tuhaflık vardı. Kudurmuş gibiydi ve gözleri kıpkırmızı parlıyordu. Bu kızıl gözleri, daha önce de, uğursuz topraklardaki kara kurtlarda görmüşlerdi.
    "Elana! Büyüyü bozabilir misin?" diye sordu Alek.

    Elana büyülü sözleri mırıldanmaya başlamıştı bile. Çte yandan iki ayağı üzerinde, bir troll kadar iri gözüken ayı, kudurmuş, kızıl bakışlarını yeni gelenlere çevirdi.

    "Fitt! Oyala onu, dikkatini çek!" diye bağırdı Alek.

    Fitt ayının önüne atılırken, cevap yetiştirmekten de geri kalmadı. "Oldu canım, istersen bir de öpücük vereyim."

    Dwax balyozunu kaldırmıştı. "Kafasına vursam, kendine gelir belki" dedi.

    "Bekle biraz" dedi Alek, gözucuyla Elena'yı izliyordu.

    Güzel büyücü durmaksızın mırıldanıyor, gözlerinde renkli ışıklar parlıyordu. Aşırı konsantrasyondan dolayı zarif alnı kırışmıştı.

    Ayı, ufak tefek gnoma saldırıyor, koca pençelerini savuruyordu. Fitt ise bir yılan çevikliğinde kaçıyor, ağaçların arasında ayıyla dans ediyordu. "Çabuk!" diye bağırdı "çabuk olun."

    Sonunda Elena, sol elinde oluşturduğu bir ışık topunu, ayıya fırlattı. Işık, bir an ayıyı sardı ve afallayan hayvan olduğu yerde kaldı. Işık kaybolduğunda ayının kuduruk hali geçmiş, artık gözleri kırmızı parlamıyordu. Yine de ayı onlara hırladı. şaşkın ve korkmuştu. Ağaçtan inen Zal, ayının yanına geldi ve diğerlerinin anlamadığı bir dilde konuşarak, hayvanın başını okşadı. Ayı iyice sakinleşerek tatlı mırıltılar çıkardı ve yavaşça ormanın karanlığına yürüyerek gözden kayboldu.

    "Ben savaşmadan kavga bitti." dedi Dwax, bozulmuştu.

    "İyi misin?" diye sordu Alek, Zal'a.

    "İyiyim," dedi elf "ama öfkeliyim, ona bunu yapanlara."

    "Ben de iyiyim, sağolun" dedi Fitt. "Sadece, kıçımda bir pençe izi var. Neyse ki derin değil. Pantolona desen oldu işte, fena mı? Hem de havadar oldu."

    "Çf amma konuştun, çan, çan" dedi Dwax. "Hadi gidip bira içelim."

    Ormandan dönen gurubu, kasaba kapısında Hardel ve yanındaki üç muhafız karşıladı. "Çldü mü canavar? Ah yazık ki yetişemedim peşinizden."

    "Neredeydin, tuvalete mi gitmiştin?" dedi Fitt.

    "Devriyedeydim," dedi Hardel, üzüntülüydü. "Hemen koştum ama bilemedim, ne yöne gittiğinizi."

    Han kapısından girdiklerinde, Bergun telaşlı geldi yanlarına ve gurubun tamam olduğunu görünce, sevinçle aydınlandı yüzü. "Aman herkesin sıhhati yerinde, değil mi?"

    "Bira getirin!" dedi Dwax, masalarına yürürken.

    Alek, Bergun'u kolundan yakaladı ve kulağına eğilerek konuştu. "Çaktırmadan bak, bardaki cübbeliyle konuşanlar, Gerald'ın korumaları değil mi?"

    "Evet," dedi Bergun fısıltıyla.

    "Gerald nerede peki?"

    "Yatmaya çıktı, diye biliyorum."

    "Nerden biliyorsun?"

    "Yukarı çıkarken, kızıma, 'birazdan yatacağım, odama su gönderir misiniz?' demişti."
    "Bergun adamı kontrol et! Burada garip şeyler dönüyor."

    "Derhal," dedi Bergun ve üst kata çıktı.

    Alek masaya döndüğünde, diğerleri içkilerini yudumluyordu.

    "Problem mi var?" diye sordu Elana.

    "Birazdan anlayacağız" dedi Alek, "ancak hislerim bana bu geceki sorunlarımızın henüz bitmediğini söylüyor. Dövüşmeye hazırlıklı olun."

    Dwax'ın keyfi yerine gelmişti. "Zaten birini pataklamazsam gözüme uyku girmez," dedi.

    Bergun'un hızlı adımlarla yaklaştığını gördüler. Suratı şeytan görmüş gibi allak bullaktı. Ancak masadakilerin duyabileceği bir ses tonu ile konuştu. "Efendim, Gerald'ı öldürmüşler. Kalbine bir hançer saplanmış ve yerde yatıyor. Kan revan içinde!"

    BÇLÇM 5

    Titan Beşli'sinden pek tepki gelmedi. Sessizce birbirlerine bakıp, düşünceli gözüktüler. Zaten sinirleri bozulan Bergun, onların bu sakinliği karşısında iyice şaşırdı. Hatta bir an -sadece bir an- onların katil olabileceğinden şüphelendi. Daha önce de bu handa adam öldürülmüştü ama Bergun böyle şeylere alışacak tipte biri değildi.

    "Tamam öyleyse," dedi Alek. "Elana, Fitt ve ben, Bergun ile tüccarın odasına çıkıp araştırma yapalım. Zal ve Dwax, siz burada kalıp, şu dört cübbeliyi ve Gerald'ın korumalarını gözleyin. Handan ayrılmasınlar, çünkü baş şüphelimiz onlar."

    Herkes onayladı.

    "Ama önce..." dedi Dwax, "rahmetlinin ruhuna kadeh kaldıralım! Tüccar... Cömert adamdı."

    "Cimri sayılmazdı," diye düzeltti Fitt.

    Hepsi de içkilerini fondip yaptılar. Alek, Elana ve Fitt, Bergun'un peşinden yukarı, Gerald'ın odasına çıktılar. Bu oda hanın en büyük odalarından biriydi. Gerald'ın şişman bedeni yerde sırtüstü uzanmış, faltaşı gibi açılmış gözleri, şaşkınlıkla tavana bakıyordu. Kalbinin üstüne kaliteli bir hançer saplanmıştı. Hançerin kabzasındaki taş ve süsler, onun tarzını yansıtıyordu.

    "Kapı zorlanmamış," dedi Fitt, "ya usta bir çilingir yada büyü işi."

    "Yada kendisi açmıştır." diye ekledi Alek.

    "Yatak bozulmamış," dedi Elana. Dolabı açıp tüccarın giysilerine dokundu.
    Fitt, yastıkların, döşeğin altını inceledi. Alek ise Gerald'ın üstünü aradı.

    "Bir sürü mücevher var bunda," dedi Alek. "Hırsız işi değil bu."

    "Frükyum taşlı yüzük yok!" dedi Fitt.

    Tüccarın bir parmağında yüzüğün alındığına dair berelenme izi vardı.
    Alek, Bergun'un duymayacağı şekilde "sen mi aldın?" diye sordu Fitt'e.

    "Hayır." Birkaç saniye bakıştılar. "Harbi diyorum, ben almadım." dedi Fitt.
    Elana dolap ile yatağın arasında duruyordu. "Burada sihir algılıyorum ama nerden geldiğini çözemedim," dedi.

    Bergun, birden aklına gelmiş gibi, "döşemede gizli bir bölme var. Sayın Gerald'ın haberi vardı. Değerli eşyalarını orada saklardı," dedi.

    "Bakalım burada ne varmış?" diyerek hemen atıldı Fitt. Bergün'ün yardımını beklemeden, yatağın altına denk gelen bir düğme buldu. Buna bastırınca tık diye bir ses ile tahta döşemede bir kapak gevşedi. Kapağı kaldırdıklarında bir sandık gördüler. Bu sağlam odundan yapılmış, demir köşebentleri olan gösterişli bir sandıktı. Sandığı çıkardıklarında, Elana elini üstüne koyup "işte bu!" dedi. Yüzünde diğerlerinin anlayamayacağı bir huşu ifadesi vardı.

    "Kilitli mi?" diye sordu Alek.

    Fitt çoktan zulasından çıkardığı maymuncuk setiyle kilidi kurcalamaya başlamıştı. Yine bir tık sesi ve kilit açıldı. Kapağı kaldırırken, herhangi bir tuzağa karşı tedbirliydi.
    Sandık açıldığında, bir bölmesinde bol miktarda altın para ve biraz da değerli taş, daha geniş olan diğer kısımda ise, küçük iksir şişeleri vardı. Sandığın bu bölümü özel olarak, şişe koymak için tasarlanmıştı. şişeler otuz adet olan yuvalara yerleştirilmişti. Böylece herhangi bir sarsıntıda çarpma, kırılma riski ortadan kalkıyordu. Ne var ki otuz adet yuvada yirmidokuz adet şişe vardı. Yani bir yuva boş, bir şişe eksikti. Elana ve Fitt, iksirlerin rengine ve şişelerin dizilişine bakarak, eksik olanın bir aşk iksiri olduğunu hemen anladılar. Sandığın başında göz göze bakıştıklarında, sessizce, şimdilik konuşmamaya karar verdiler.

    Hepsi de sandığa odaklandıklarından içeri giren Sophia'yı farketmemişlerdi.

    "Baba, neler oluyor?" diye seslendi Sophia ve yerdeki cesedi görünce de güzel gözleri irice açıldı. "Çlmüş mü?"

    "Hayır, döşemenin tozunu alıyor," diye mırıldandı Fitt.

    Yanındaki Elana duymuştu bunu ve dürtükledi gnomu, kabalığından ötürü.

    "Burada olmamalısın yavrum," dedi Bergun ve kızın omuzlarından tutup odadan çıkarmak istedi.

    "Bir dakika!" dedi Alek, "madem ki burada, bir-iki soru sormak isterim Sophia'ya."
    Alek, Sophia ve Bergun'un yanına giderken, baba-kızın tedirgin bir hali vardı. Fitt ve Elana öteden onları izliyordu.

    Elana, gözlerini kızdan ayırmadan, fısıltıyla konuştu. "Korkuyor," dedi "ve birşeyler saklıyor."

    "Çenesinde ve kolundaki çürükleri farkettin mi?" dedi gnom mırıldanarak. "Bunların yeni olduğuna eminim."

    "Sophia, babanın dediğine göre, Gerald su istemiş senden," dedi Alek.

    "Evet, ben getirdim suyunu." Sophia masanın üzerindeki sürahiyi işaret etti.

    "Neden sen getirdin de, bir garsonla yollamadın?"

    "Bilmiyorum... Herkes meşguldü, o sırada."

    "Yalan söylüyor," diye fısıldadı Elana.

    "Anlamıştım zaten, alnını kaşımasından," diye cevap verdi Fitt.

    "Peki Sophia, suyu getirdiğinde, dikkatini çeken birşey oldu mu? Anormal bir durum?"

    "Hayır, suyu bırakıp çıktım zaten."

    "Yalan!" diye fısıldadı Elana, tekrar.

    Alek'in gözleri, kızın sol kolundaki morluklara takıldı. Bileğinin üstünde, yanyana dört çürük vardı. Sanki biri kızın bileğini tutup, mengene gibi sıkmıştı. "Koluna ne oldu, Sophia? Akşam yoktu bu izler"

    "Kapıya çarptım."

    "Ben de elf kraliçesiyim," dedi Fitt, mırıldanarak.

    Alek, Sophia'ya derinlemesine baktı. Kızcağızın gözleri yaşarmış, çenesi hafifçe titriyordu.

    "Soracaklarınız bitmedi mi? Kızım zaten üzüldü," dedi Bergun.

    "Bitti," dedi Alek. "Gidebilirsin Sophia, ancak şimdilik kimseye bahsetme bu olaydan."

    Sophia, birşey söylemeden, kaçar gibi çıktı odadan.

    Bergun, Alek'in yüzüne bakıyor ama birşey sormaya cesaret edemiyordu. Yaşlanmış, çökmüş bir hali vardı. Çtedeki Elana'ya ise bakmaya hiç niyeti yoktu. Tanrılara dua ederek masadaki sudan içti biraz.

    Elana ve Fitt, Gerald'ın cesedi başındaydılar. Fitt cesedin sağını solunu yokluyordu. "Hançer fazla derine girmemiş, kaburgaların arasından ancak geçip, kalbi hafifçe delmiş olmalı."

    "Çlmesi uzun sürmüştür," dedi Elana.

    "Bıçak kemiğe denk gelseydi kurtulurdu. Bugün şanslı gününde değilmiş," dedi Fitt. "Hımm... Ağzına bulaşmış maddeyi gördün mü? Bir tür merhem gibi. Parlak ve kaygan."

    "Dudak parlatıcısı," dedi Elana.

    "Ben aşağıyı bir kontrol edeyim," dedi Bergun ve çıkmaya yeltendi.

    "Dur bakalım!" diyerek engelledi Alek. "Han sahibi ve kasaba valisi olarak, burada bulunman gerekir. Çstelik, buradaki küçük hazine ile bizi yalnız bırakma ki zan altında kalmayalım."

    "Yaa... Tabi, elbette," dedi Bergun ve isteksizce odada kaldı.

    Fitt devam etti, Gerald'ı incelemeye. "Akşam bizimleyken parlatıcı sürmemişti. Rahmetli süslenmeyi severdi ama bu dudağına sürülmemiş, sanki ağzına, burnuna bulaşmış." Gözlerini, tepesinde dikilenlere çevirip anlamlı bir şekilde, "bilmem anlatabildim mi?" dedi.
    Diğerleri anlamış gibi baktılar.

    Fitt, Gerald'ın kafasını çevirdiğinde, boynunun sol tarafında, lüle saçlarının kapadığı taze yara izlerine rastladı. "Tırnaklanmış," dedi Fitt. "Kız işine benziyor."

    Bergun, sürahideki suyu bitirdi. Harareti bir türlü kesilmiyor, üstelik çişi de gelmişti.

    Fitt, Gerald'ın ölü ellerini kokladı. Koca burnu kokuları iyi ayırd ederdi. "Bu parfüm... Tanıdık geldi," dedi. "Kesinlikle kadın kokusu." Bir de saç kılı buldu Gerald'ın parmakları arasında. Diğerlerine gösterdi, uzun, bakımlı bir kadın saçıydı, siyahtı. Fitt sonunda ayağa kalktı. İncelemeyi bitirmiş gibiydi. Bu arada Gerald'ın ceplerinden kaç adet taş yürüttüğünü kimse farketmedi.

    Bergun, ötede kapının yanında duruyordu. Diğerleri birkaç saniye birbirlerine baktılar. Bu kahramanlar, onbeş seneyi aşkın birlikteydiler ve maceradan maceraya koşarken, birbirlerini, ne düşündüğünü bilecek kadar tanımışlardı.

    "Ben olayı çözdüm," dedi Fitt. "Alek'e göz koyan bayan, Gerald'dan aşk iksiri satın almıştı. Daha sonra, sıra ödemeye gelince, ya parası yetmedi -çünkü bu iksirler pahalıdır- yada bence, Gerald kızı ihbar etmekle tehtid etti ve şantaj yaptı. Kimliğinin ortaya çıkmasından korkan kız, Gerald ile konuşmaya geldi. Belki de sırrını saklaması için Gerald'a yalvardı. Ama Gerald'ın aklında başka birşey vardı. Kıza göz koymuştu. Kızı kendisiyle birlikte olmaya zorladı. Kız kabul etmeyince de taciz etti, tecavüze kalkıştı. Memleketinde itibarlı, aile sahibi bir tüccar olan Gerald, aslında bir ırz düşmanıydı. Belki de buraya geliş gidişleri sırasında gördüğü bu kızı saplantı haline getirmişti. Kıza saldırınca mücadele ettiler. Belki de Gerald hançeri gösterip kızı korkutmaya çalıştı. Ancak, boğuşma esnasında hançer, kazayla Gerald'a saplandı. Panikleyen kız odadan kaçtı ve Gerald, debelenerek can verdi." Fitt, kendini beğenmiş, ukala tavırlarıyla diğerlerine bakarken, kendisiyle gurur duyuyor gibiydi. "Nasıl buldunuz?"

    Alek ve Elana, bu öyküye itiraz etmediler. Ancak pek sevinmişe benzemiyorlardı.
    "şimdi," dedi Fitt "yapılacak tek şey, handaki bütün kadınları sorguya çekmek. Saç örneği elimizde, eminim parfümünü tanıyabilirim ve tırnaklarında, Gerald'ın kalıntıları duruyordur hala. Zaten, Elana sorguladığı zaman, anında itiraf edecektir suçunu."

    Ççü beraber, Bergun'a baktılar. Bergun sırıtmaya çalıştıysa da beceremedi.

    BÇLÇM 6

    Bu esnada alt katta, meyhane bölümünde, Dwax ve Zal, masalarında oturmuş, köşedeki kara cübbeli adamları izliyordu. Cübbeli tipler, masalarından kalkıp kapıya doğru ilerledi. Anlaşılan handan ayrılıyorlardı. Zal, hiç kıpırdamadı, keskin gözleri her ayrıntıyı takip ediyordu. Ancak Dwax, cübbelilerin karşısına dikildi. Kısa boyuna rağmen, geniş gövdesi, barikat gibi kapatmıştı yolu. "Nereye böyle, beyler? Yola çıkılır mı geceyarısı?" dedi.

    En öndeki cübbelinin konuşurken, sararmış, hatta kararmış dişlerinin arasından, asit kokulu nefesi duyuldu. Yılan gibi tıslayarak konuşuyordu. "Sen bücür! Buranın muhtarı mısın, yoksa keyfimin kahyası mı?"

    Arkadaki iki cübbelinin, başlıkları gözlerini gölgelemişti ama ağızlarının kıpırtılarından, aceleyle birşeyler mırıldandıkları belliydi.

    Cüce tanıdık bir baş ağrısı hissetti. Belli ki ona büyü yapılıyordu. Saldırırken, "sizin büyünüzü yerim lan, şerefsizler!" diye bağırdı.

    Karanlık dörtlü, cübbelerini atarak gerçek yüzlerini ortaya çıkardılar. Çndeki ikisi, atletik yapılıydı ve ikişer tane keskin hançer taşıyorlardı. Sol el önde, sağ biraz geride, yay gibi gerilmiş, atılmaya hazır, ancak aynı zamanda soğukkanlı. Tam profesyonel idiler. Ellerindeki hançerler, büyük ihtimal zehirliydi. Arkadakiler ise biraz daha hımbıldı. Belli ki büyücüydüler ve ellerinde kara odundan yapılma büyük asalar vardı. Kafaları kazınmıştı ve alınlarının biraz üstünde uğursuz bir tarikatın sembolü, dövme yapılmıştı.

    Birden kulakları tırmalayan bir ıslık sesi duyuldu. Bu ıslık, Zal'ın özel oklarından birinin marifetiydi. Bu okun odununda özel bir delik ve kanal açılmıştı. Çyle ki ok atıldığında, bu delikten geçen hava -bir düdük gibi- kuvvetli ıslık sesi çıkarıyordu. Zal bu oku, diğerlerini uyarması gerektiğinde kullanırdı. Nitekim üst kattakiler, bu ıslığı duyunca hemen yardıma koştular.

    Elfin attığı ok, katil tiplerden birinin boynuna saplandı. Diğer katilin ise bir an dikkati dağıldı ve üzerine gelen balyozu farketmekte gecikti. Balyoz, okadar şiddetli çarptı ki katile, havaya fırlayıp arkadaki kara büyücülerden birinin üstüne düştü. Zaten öküz derisinden başka zırhı olmayan kara katilin iç organları patlamıştı.

    Ayaktaki büyücü asasını kaldırıp, çok kızmış gibi bağırarak büyülü sözler söyledi ve bedeninden her yöne doğru ateş fışkırdı. Ateş, genişleyen halkalar halinde, dışa doğru, dalgalar gibi hareket etti. Handaki herkes kendini masaların altına attı, şarap testileri patladı. Birkaç gececi, yüksek alkollü müşteri, alev alarak ciyak ciyak çığlık attılar.

    Dwax da kendini devrilmiş bir masanın arkasına atmıştı. Sakalından duman tütüyordu. Kafasını kaldırdığında kara büyücü ile gözgöze geldi. Büyücü hala kızgındı. Ancak arkasından giren bir kılıç, önden, göğsünden çıktı ve kızgınlığın yerini şaşkınlık aldı. Büyücü göğsünden çıkan kılıca bir an inanamayarak baktı ve kafasını çevirip ötedeki kardeşiyle gözgöze geldi.

    Alek, büyücüye soktuğu kılıcı çekip çevik bir hareketle kafasını uçururken, ötedeki diğer büyücünün acı çığlığı duyuldu. Ayağa kalkmaya çalışırken, kardeşinin katledilişini görmek zorunda kalmıştı. Hiddetten gözü dönen büyücü, en ölümcül büyüsünü yapmaya hazırlandı.
    Bu arada Zal, Gerald'ın iki korumasıyla savaşıyordu. İlk oku atar atmaz, bu hainler üstüne saldırmışlardı. Zal bu ikisinin uzun kılıçlarına karşı, kısa kılıcıyla kendini zar zor savunuyordu. Fitt ona yardıma geldi ve adamlardan birine arkadan yaklaşıp sırtından bıçakladı. Zal da hızlı bir manevrayla kılıcını diğerinin kalbine sapladı.

    Elana ise durmaksızın, arkadaşlarına koruyucu ve motive edici büyüler yapıyordu.

    Bütün grup çevrelerine bakındı ve düşmandan geriye sadece bir büyücünün kaldığını gördüler. Büyücü kollarını açmış, manyak gibi büyü mırıldanıyordu.

    "Teslim ol!" diye bağırdı Alek.

    Ancak büyücü onu duymuyordu bile. Deprem başladı. Heryer, herşey zangır zangır titriyor ve sarsıntının şiddeti gittikçe artıyordu. Hanın çökmesi, artık an meselesiydi.

    Zal'ın attığı ok, büyücünün tam alnına, tarikat sembolünün ortasına isabet etti. Büyücü anında öldü ve deprem durdu.

    Hanın içi doğal olarak savaş alanı gibiydi. Korkarak merdivenlerden inen Bergun, dağınıklığı görünce ağlamak istedi.

    Aniden hanın kapısı açılınca herkes irkildi. Birkaç muhafız ve başlarında Hardel'in geldiğini gördüler. "Ne oldu burada, geç mi kaldım?" dedi Hardel ve Titan Beşlisi'ni kahkahalarla güldürdü.

    Dwax, Fitt ve Alek cesetlerin üzerini arayıp işe yarar objeleri aldılar. Fitt kafası kesik büyücünün üstünü ararken diğerlerini çağırdı. "Hey bakın ne buldum!"

    Herkes toplandığında onlara elindeki yüzüğü gösterdi. Yüzüğün taşı güneş gibi parlıyordu.

    "Frükyum yüzüğü bu!" dedi Dwax.

    "Bu büyücünün üstünden çıktı," dedi Fitt.

    "Demek ki tüccar Gerald'ı bunlar öldürdü," dedi Alek. "Bu özel taşı, kimbilir hangi uğursuz ayinde kullanacaklardı."

    Herkes homurdanarak kara haydutları lanetledi. Fitt yüzüğü cebine atarken Elana ile gözgöze geldi. Güzel büyücü gnoma sevgiyle gülümsedi.

    Neden sonra Titan Beşlisi yatmaya gitti ve neredeyse ertesi gün öğlene kadar uyudular. Kalktıklarında hanın biraz toparlanıp temizlendiğini gördüler. Bergun hiç uyumamış olmalıydı. Karınlarını doyurdular ve Bergun'un isteği üzerine, Gerald'ın sandığını Zaphir'deki mirasçılarına götürmek üzere yola çıktılar. Sophia ortalıkta gözükmemişti.

    "Siz en sevdiğim müşterilerimsiniz," demişti Bergun vedalaşırken. "Lütfen tekrar gelin!"

    SON


    Last edited by dwaxer on Sun Dec 02, 2007 7:07 pm; edited 1 time in total
    Back to top View user's profileSend private message
    dwaxer
    Kullanıcı
    Kullanıcı





    Joined: May 21, 2007
    Posts: 6687

    PostPosted: Mon May 28, 2007 7:00 pm Reply with quoteBack to top

    SELAMLAR.
    Arkadaşlar benim FRP dünyası ile ilgili tecrübelerim, Yüzüklerin efendisi, Heroes Might & Magic oyunları ve sitelerde okuduklarım. Oyüzden yukarıdaki öyküde, FRP dünyasının kurallarına, raconuna ters yada tutarsız noktalar varsa özür dilerim.
    Bu konudaki eleştirilerinizi de lütfen eksik etmeyin. Çrneğin: "Cure, dispel ve benzeri büyüler, bir ışık topu gibi atılmaz!" veya "Orta dünya'nın ortasına gecekondu kurar gibi, kafandan orman, şehir konduramazsın!" gibi.
    Back to top View user's profileSend private message
    Display posts from previous:      
    Post new topicReply to topic


     Jump to:   



    View next topic
    View previous topic
    You cannot post new topics in this forum
    You cannot reply to topics in this forum
    You cannot edit your posts in this forum
    You cannot delete your posts in this forum
    You cannot vote in polls in this forum


    Powered by phpBB © 2001 phpBB Group

    :: HalloweenV2 phpBB Theme Exclusive ::
     
    FRPWorld.Com ülkemizdeki fantezi edebiyatı ve frp sevenleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir web sitesidir. 2003 yılında kurulmuş olan sitemiz kullanıcı ve yöneticilerimizin katkıları ile büyüyüp Türkiyenin en büyük frp sitelerinden birisi olmuştur. Galerisi, indirilecekler kısmı, akademisi, yazarları ile sitemiz tam bir frp hazinesidir. FRPWorld sizin de desteklerinizle böyle olmaya devam edecektir. FRP'nin doyumsuzca yaşandığı bu diyara hoş geldiniz.

    FRPWorld, yeni bir frp dünyası


    Sitede bulunan yazı, doküman ve diğer içerikler siteye ait olup başkaları tarafından kopyalanması, dağıtılması ya da ticari amaçla kullanılması yasaktır.
    Siteye yapmış olduğunuz katkılar frpworld.com'un olup bunları yayınlama ya da yayınlamama hakkı site yöneticilerine aittir.


    Sayfa Üretimi: 0.40 Saniye