Ölümcül Sır 1
“Bu hikayedeki olay, kişi ve örgütler hayal ürünü olup, gerçek olay, kişi ve eğer varsa örgütlerle benzerliği tamamen tesadüfe dayanmaktadır.”
Bölüm Bir – Yanlış Anlaşılma
Ocak 2009
Korkunç derecede soğuk bir akşamdı. İstanbul sokakları kalabalık ve parlaktı, lokantalar, barlar, kahveler ve hediyelik eşya dükkanları ışıklı tabelaları ile göz alıyordu. Bir sürü yerli ve turist, buralara girip çıkıyor, konuşma sesleri vızıltıdan uğultuya dönüşüyordu.
Bütün bu karmaşanın arasından, kilimcinin köşesindeki sokaktan bir kız, Sultanahmet’in bu civcivli caddesine yürüdü. Hareketleri sarsaktı, yüzünün ifadesi ise boğulur gibiydi. Hava soğuk olmasına rağmen yüzünde sıcak ter damlaları birikmişti. Telefonu çaldığında, sırtını edebiyat vakfının duvarına yasladı ve çalan telefonu bulmak için çantasını karıştırmaya başladı. Sonunda telefonu bulduğunda cevap verebilmişti.
“Efendim anne?” “Efsun, neredesin?” “Şimdi tramvaya bineceğim.” “Nasıl oldun?” “Hala midem bulanıyor.” “Gelemeyecek gibiysen baban gelip seni alsın.” “Yok, ben gelirim.” “”Tamam bir şey olursa ara.” “Tamam.”Telefonu kapatarak yeniden çantasına koydu. Derin bir soluk aldı, ağır adımlarla caddenin karşısına geçti. Belki soğuk bir içecek eve gidene kadar bulantısını bastırırdı. Fast food satan lokantalardan birisinde sıraya girdi, belki de en iyisi çilekli bir şeyler almaktı.
Rahatsızlıkla başını salladı, bunun nasıl olduğunu hatırlamıyordu. Ne zaman kendisini yorgun hissetmeye başlamıştı? İki gün önce? Halbuki çalışırken yorucu hiç bir şey yapmıyordu. Bütün gün bilgisayar başında oturuyor, turistlerin, Çanakkale ya da başka yere gidecek olanların turlarını ayarlıyor, en fazla kahve almak için masasından kalkıyordu. Şimdi ise midesi bulanmaya başlamıştı, bunun yorgunluk olmadığından emindi. Belki de midesini üşütmüştü (mecbur kalmadıkça çorap giymezdi çünkü, çoraplar ayaklar parmaklarını ısırır gibiydi), ya da yediği bir şey dokunmuştu.
İçeceğini aldığında, yeniden caddenin karşısında geçti. Tramvayın gelmesini beklerken içeceğinin yarısını bitirmişti bile, soğuk ve ferahlatıcı çilek tadı biraz kendisini iyi hissettirmişti. Tramvay geldiğinde kalabalığın içinde sıkıştı, kendisine yer açarak durağın karşısında yer alan kapıya yaslandı. Kalabalık içinde görgüsüzlük ettiğini, plastik bardağındaki çileğini içmek için sürekli kolunu kaldırıp insanları rahatsız ettiğini biliyordu, ama bunun sıra dışı bir durum olduğunu kendisine hatırlattı. Çevresindeki insanların kendisine kötü bakışlar atmasına aldırmamaya çalışarak içeceğin bitirdi. Başını soğuk cama yasladı, kalabalıktan gelen koku yeniden midesini bulandırmıştı, inmeden kusmamak için dua ediyordu.
Topkapı durağında, kendi tarafındaki kapı açılacağından az daha geriye çekildi. Bu sırada, boğuk ve derin bir ses duymuştu.
“Ben atabilirim.”
Şaşkınlıkla önüne baktığında, kendisiyle konuşan erkeği gördü. Yüzünü görebilmek için başını kaldırmak zorunda kalmıştı. Adamın yüzü de sesi kadar güzeldi, açık ten, koyu saç, kahve gözler ile güçlü bir kemik yapısı… Çenesine kadar uzanan dağınık saçları bir jöle reklamından çıkmıştı gibiydi, kesinlikle çok havalı gözüküyordu. Kalbinin deli gibi çarptığını hissederek plastik bardağı çocuğa uzattı.
“Teşekkür ederim.”
Kendisine çarpık bir gülümseme atıp, tramvaydan çıkmıştı, otomatik kapılar da hemen arkasından kapanmıştı. Efsun, tramvay uzaklaşırken durağa bakmaya çalışıyordu. O neydi öyle? Böyle yakışıklı bir erkeği ancak filmlerde göreceğini zannederdi. Zaten biraz düşündüğünde, çocuğun izlediği filmlerden birisindeki aktöre benzetmişti, hani şu sevgilisinin ve kendisinin bir cinayete kurban gittiği, ama sonra bir kuşun yardımıyla dünyaya geri dönüp intikamını alan adam olduğu gotik filmdeki…
İçini çekerek arkasına yaslandı, mide bulantısını ciddiye almadı çünkü sonraki durakta kendisi de inecekti. Sonunda kalabalıktan dışarı adımını attığında öyle mutlu olmuştu ki! Başı döndüğünden kalabalıktan az uzağa yürüyerek kaldırımın kenarına oturdu, mide bulantısının geçmesi için başını dizlerinin üzerine yasladı.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, ama kendisini çok daha iyi hissetmeye başlamıştı. Tam o sırada bir ses duydu.
“Bayan?”
Başını kaldırıp baktığında pasaklı bir adam gördü. Üzerine giydiği siyah kaşe mont bir zamanlar güzel olmalıydı, ama şimdi çoğu yeri yırtılmış ve tozla kaplanmıştı. Henüz cevap veremeden adamın hızla vurduğu bir tokatla başı yana savrulmuştu. Daha da kötüsü adam boğazını yakalamıştı ve diğer elinde tuttuğu soğuk bir metali (muhtemelen bir bıçağı) boğazına yaslamıştı. Korkuyla titredi, içine bir fenalık hissi çökmüştü. Yandaki caddede yürüyen insanlara baktı, hiç birisi hemen burunlarının dibindeki olayı görmüyordu. Adam bıçağını biraz daha bastırıp hırladı.
“Sakın sesini çıkartma!”
Ne diyeceğini ne yapacağını bilemiyordu. Adamla göz göze geldiler bir an boynundaki baskının azalır gibi olduğunu hissetti. Şimdi boynundaki elini çekmiş ağzına bastırmıştı.
“Ne dedi sana?”
Anlamadan pasaklı adama baktı, neyi kast ediyordu onu bile bilmiyordu. Konuşması için elini çektiğinde titredi. Boğazı kurumuştu, yine de çığlık atmak için ağzını açtığı anda bıçağın sapı başının yanına hızla çarpmıştı. Önce bütün dünya titremiş sonra da karanlığa gömülmüştü…
5 comments so far
Leave a reply