28
Tem

Tarihde Bugün

   Posted by: catboy   in Makale

28 Temmuz 1914: I. Dünya Savaşı

Aslen Avrupa’da başlamış bir savaştır, ama malum devletlerin diğer kıtalardaki sömürge devletlerinin de mecburen savaşa katılmaları yüzünden dünya ilk hadi hep beraber savaşalım kampanyasına başlamıştır. Dört yıl süren bu savaşta neler neler olmadı ki ama kısaca başlıklardan bahsedecek olursak:

İki ana grup söz konusu idi bu dünya savaşlarının ilkinde: İttifak ve İtilaf!

İttifak tarafında Almanya yanında Avustura-Macaristan İmpatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan Krallığı gibi gerçekten de ağır bombalarla kendi kardeşliğini kurmuş idi. Ama maalesef beklenmedik bir mücadele onları bekliyordu.

Diğer grubumuz İtilaf olarak adlandırılmıştı. Britanya İmparatorluğu, Fransa ve Rusya önderliğinde neredeyse dünyanın geri kalanı birleşmişti. Sırbistan, Karadağ ve Belçika devletlerini öncelikle yanına çeken İtilaf grubuna daha sonra İtalya, ABD, Japonya, Yunanistan, Portekiz, Romanya katılarak ağırlığını koymuş idi.

Tüm ülkeleri ortaya koyduğumuzda eski parayla 65 milyonun üzerinde asker savaşa katılmak zorunda bırakılmıştı. Savaşın sonucunda ise 8 milyonun üzerinde kişi hayatını kaybetmiş ki bunlara kayıplar dahil değildir. 7 milyon civarında ise kayıp ve esir söz konusu idi ve bunların kaderi tam olarak bilinmemektedir.

Savaşın bir sürü hem siyasi hem de ekonomik nedeni olsa dahi savaşın fitilini yakan olay 28 Haziran günü (benim doğumuma daha 75 yıl var iken) Avusturya-Macaristan impatorluğunun veliahtının Saraybosna ziyareti esnasında bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi idi, Avusturya’nın bunun üzerine bir ay sonra Belgrad’ı bombalayarak Sırbistan’a savaş ilan etmesiyle de 1. Dünya Savaşı resmen başlamış idi.

En çok darbeyi Almanya görmüştü, eh Osmanlı İmparatorluğu’ndan bahsetmeye bile gerek yok. Özellikle savaşın en büyük etkisi milliyetçilik duygusunun gelişmesi idi ve Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir sürü azınlık devlet vardı. Bu yüzden de iç savaşlar İmparatorluğu mahvedecek ve en sonunda olay Kurtuluş Savaşı’na kadar varacaktı.

Almanya ise ekonomik olarak çökmüştü ve en sonunda da Nazizm’in gelişmesiyle Almanya tüm dünyanın nefretle anacağı bir ülke konumuna yükselecekti. Adolf Hitler’in Almanya’yı demir yumrukla yönetmesi bir yana bizler üstün ırkız anlayışıyla hareket etmesi ülkesinde yaşayan yahudileri zor durumda bırakacaktı. 2. Dünya Savaşı için de bahanemiz böylece hazırdı.

Ama o başka bir güne, bugün tarihin kara günlerinden bir tanesinin yıldönümü. Aslında bu günün hatırlanması ve bir daha dünyanın böyle bir hale gelmemesi için neler yapılacağının konuşulması gerekmektedir, ama barış sadece bir özlemdir, savaş ise her zaman menfaatle birlikte yaşar. Yani bu dünyada her ülke sırf kendi çıkarlarını düşünmeyi bırakırsa ve dünyanın kendi ülkesi için var olmadığı gerçeğini hatırlamayı başarırsa belki ufacık da olsa umut var olabilir, aramızda bir yerlerde saklanıyor, onu bulmak ülkeleri yöneten insanların görevi.

Tags:

8
Tem

KIRILGAN – 10

   Posted by: catboy   in Frpworld

KIRILGAN

Yazar: Gürhan ÖZTÜRK

10. Bölüm

(Beş ay önce)

Oğuz gözlerini açtığında kendisini bir yatağa bağlanmış olarak buldu. Çarşafın büyük bir kısmı yırtılmış ve hatta yatağın kenarındaki demir kısım çiziklerle doluydu. Parmak uçlarındaki kanı gördüğünde demiri tırnaklarıyla çizenin kendisi olduğunu anlamıştı.

Bir adam onun uyanmasını bekliyordu gibiydi. Gülümseyerek: “En sonunda aramıza geri dönebildin, kardeşim.” dedi. Sesi içten geliyordu ama Oğuz ne şekilde konuşması gerektiğine emin olamamıştı. Şüpheci bir tavırla: “Ben neredeyim? Sen kimsin?” diye sorularını sıraladı.

“Benim adım Gürhan Tekir. Kaç sene olduğunu hatırlamıyorsun bile değil mi, Oğuz? Altı yıl boyunca zihninin karanlıklarında hapistin ve deliliğin pençesindeydin. Seni bulmak ve kurtarmak için çok çaba sarf ettim, neyse ki değdi buna.”

Adamın açıklamalarının ardından Oğuz hafızasını zorlamıştı. Tek aklına gelenler vahşi bazı görüntülerdi, kan ve soğuk her tarafındaydı. Açlık hissi, kar, karanlık ama artık hepsi geride kalmıştı. Kendini iyice zorladığındaysa bir kaç kişinin görüntüsü aklına gelmişti ve hemen sordu: “Peki diğerleri de iyi mi? Onlar da kurtuldular mı?”

“Hayır, üzgünüm Oğuz. Onlar için geç kalınmıştı, sadece seni kurtarabildik. Dayanabilecekleri kadar dayanmış olmalılar ama en sonunda karanlığa düştüler.” diye yanıt verdi Gürhan.

(Şimdi)

Artık kontrol Oğuz’daydı. Öldürdüğü yaratığa bakıyordu, sanki tanıdığı biri olup olmadığını anlamaya çalışıyor gibiydi. Kerem iyice öfkeleniyordu, ama Cem: “Dikkat et, doktor. Patlamaya hazır bir bombası olduğunu unutma.” diye uyardı.

Küçük kızın korkan masum yüzüne döndü Kerem ve öfkesini dindirdi. Yine de konuşmadan duramadı: “Patronun liste demişti, sendeymiş. Onu görmek istiyorum.”

“Pekala, kimsenin bizi rahatsız etmeyeceği bir köşeye çekilelim.” dedi Oğuz ve Kerem ile beraber uzaklaştılar.

Liste denilen şey ufak br kağıt parçasıydı. Kerem hemen listeye göz attı:

Damla Lundors

Hacer Gümüş

Emrah Bıyık

Hüseyin Candemir

Haluk Bilgili

- ÖLDÜR –

Kerem kafası karışmış bir halde listeye tekrar baktı ve ardından gözleri Cem’in yanında sessizce bekleyen Damla’ya kaydı. Oğuz’a dönerek: “Ne demek şimdi bu?” diye sordu.

“Kız kardeşine kavuşmak için öldürmen gereken kişi listesi, şanslısın ki hepsi yakınlarda bir yerdeler. Bulman zor olmayacak…”

Tags:

7
Tem

KIRILGAN – 9

   Posted by: catboy   in Hikaye

KIRILGAN

Yazar: Damla ENGİN

Editör: Gürhan ÖZTÜRK

9. Bölüm

Hava alanındaki yolcular, tuhaf tuhaf kenarda oturan adama bakıyordu. Baltık ülkelerinde adet olduğu üzere renkli, derin bakışlı gözleri vardı. Saçları alışılmış sarı tonları yerine simsiyahtı ve şu omuzlarının üzerinde dağılıyordu. Kendisini İstanbul’a götürecek olan mekiği beklerken başını iki elinin arasına almış sürekli oflayıp pufluyordu. En son sinyal Türkiye civarında güçlenmişti, Damla muhtemelen oradaydı, en mantıklısı da Türkiye’nin metropolü olan İstanbul’a gitmekti…

Uçağı beklerken içini en çok saran korku Damla’yı bir daha görememekti. Aklının içinden binlerce anı uçuşuyordu. Ama en baskını ilk tanıştıkları akşamdı…

(İki sene önce)

Balo salonu kalabalıktı, büyük aynalı duvarların arasında insanlar kelebek sürüleri gibi gözüküyordu. Erkekler smokinleri içinde, tülden elbiseli peri kızlarına benzeyen bayanlara eşlik ediyorlardı. Dans edenlerin arasında kahkahalar çınlıyor, konuşma sesleri her yeri sarıyordu.

Alex’in asıl baloya geliş sebebi, üniversitenin Noel gecesini kutlamak değildi. Johanson’u yakalaması gerekiyordu ve kendisine verilen bütün ipuçları, dünyaca ünlü kalpazan adamın üniversite cemiyetine sızdığıydı.  Gözleri ne yakışıklı erkekleri ne de dünya güzeli kadınları görüyordu, sadece Johanson’u arıyordu. Tam o sırada birisi tökezleyip sırtına çarptığında öfkelenmişti, ama arkasını dönünce bir anda öfkesi de Johanson da aklından uçup gitmiş, karşısındaki kıza bakıp kalmıştı. Bir kere çok güzel bir kızdı ama balodaki diğer insanların neşesinin aksine gözleri yaşlıydı. Sessiz bir sesle kendisinden özür dileyip yüzüne bile bakmadan gitmek için arkasını dönmüştü, ama Alex hemen onu kolundan yakalamıştı.

“Neden ağlıyorsunuz?”

“Lütfen benden uzak durun.”

“Hanımefendi, sorun nedir?”

Ama tam o sırada tam da Johanson’un tarifine uyan bir adam gelip kızı öteki kolundan çekmişti.  Bunda tuhaf bir şey sezmişti, kız bir anda kendisine doğru eğilince olayı tam olarak anlamıştı. Kızı arkasına çekerek Johanson’la yüzleşti.

“Kızı rahat bırak.”

“O benim eşim!”

Johanson kendisine vurmaya kalkışınca suratına attığı bir yumrukla onu sersemletmişti, bütün çevredeki insanlar ikisine bakarken cebinden çıkarttığı kelepçeleri bileklerine takmıştı. İnsanların duyacağı yüksek bir sesle bağırmıştı.

“İnterpol tarafından tutuklandınız Bay Johanson. Sessiz kalma hakkına sahipsiniz, konuşacağınız her şey hakkınızda delil olarak kullanılacaktır.”

Bir yandan gelen Iuan, Johanson’u götürürken, kıza dönmüştü. Kısa sürede konuştuktan sonra Johanson’un onu tehdit ederek paravan olarak kullanmak istediği anlaşılmıştı. Alex, adı Damla olan bu kızla kısa süre içinde yakınlaşmıştı ve biraz daha zaman sonra ona aşık olduğunu anlamıştı…

(Şimdi)

Alex yapılan anons ile oturduğu yerden fırlarcasına kalkıp mekiğe bindi. Bu yeni sistem uçaklar sayesinde Vadso’dan İstanbul’a uçmak kırk beş dakika alıyordu. Uçağa bindiğinde koltuğuna iyice gömülerek kaldığı yerden anılarını düşünmeye devam etti. Sonra kısa süre içinde Damla ile birbirlerine âşık olduklarını anlamışlardı ve bir sene önce evlenmişlerdi.

Balayı için Fransa’daki Güller Vadisi’ne gittiklerinde bütün dünyadan uzak bir ay geçirmişlerdi. O zamanlar Damla ile dinledikleri bir şarkı aklına geliyordu sürekli. Bütün yolculuğu balayındaki güzel anılarla geçirdikten sonra Yeşilköy’deki Atatürk Hava Alanına indiğinde araştırmaya başladı.

Şanslıydı, iki saatlik araştırması sonuç vermişti. Otobüs şirketlerinden birisinden Damla Lundors, adına kesilmiş bileti ve istikameti öğrenmişti.

Kiraladığı arabaya binerek yola koyulduğunda, gökyüzünde de güneş yükselmeye devam ediyordu.

Tags:

3
Tem

KIRILGAN – 8

   Posted by: catboy   in Hikaye

KIRILGAN

Yazarlar: Gürhan ÖZTÜRK & Damla ENGİN

8. Bölüm

(Bir saat önce)

Nina beş aydır bu malikanede çalışıyordu. Koca malikanede sadece kendisinden başka bakması gereken hasta, yaşlı bir kadın vardı. Eski fotoğraflara baktıkça aslında eskiden bu malikanede bir sürü kişinin yaşadığını anlamıştı, ama şimdi bu kadar insan nereye dağılmıştı bilmiyordu. Ona tek söylenen yaşlı kadının her türlü sorunuyla ilgilenmesiydi ki yaşlı kadın sessiz ve sorun çıkartmayan biriydi.

İşvereninin bugün malikaneye geleceğini öğrenmişti, bu yüzden etrafı temizlemeye karar verdi. Ne de olsa yaşlı kadının odası, mutfak ve banyo dışında geri kalan elliden fazla odaya hiç ayak basmıyordu. Bu yüzden çok tozlanmıştı odalar.

Yaşlı kadının ellerini siliyordu. Güleryüzle: “Bay Tekir sizi ziyarete geliyormuş, efendim.” diye haberi verdi. Yaşlı kadın ise her zamanki gibi tepkisizdi. Tekerlekli sandalyesinde oturuyordu.

Bay Tekir, yüzden fazla şirketin sahibi ünlü bir iş adamıydı. Ama yatırımlarını genelde bilimsel araştırmaları için kullanırdı. Genetik hastalıklar, kök hücre tedavisi, kanser araştırmaları gibi konularda kendini geliştirmişti. Biyoloji bölümü mezunuydu, aynı zamanda bankacılık bölümünü de okumuştu. Bunların dışında edebiyat ve tarihle de ilgileniyordu.

Bayan Karina da araştırmaları için kullandığı deneklerinden biriydi. Milyonda bir rastlanılan bir genetik hastalığı vardı kadının ve tedavisi olmayan bir hastalıktı en azından şu ana kadar.

Bu eski malikanede Bayan Karina’yı rahat ettirmeye çalışıyordu. Gözlerden uzaktı aynı zamanda, çünkü yaşlı insanları bilimsel araştırmalarında illegal bir şekilde denek olarak kullandığı ortaya çıksa bir sürü suçlama ile karşılaşırdı. Bu nedenle de Almanya’dan özel olarak Nina’yı getirmişti.

Bay Tekir odaya gelince Nina izin isteyerek odadan ayrıldı. Gözlüğünü ceketinin cebine koyduktan sonra yaşlı kadına ilgisizce baktı ve bir sürü kadını izledi. Kadın odada birinin olup olmadığını bile anlamıyor gibiydi.

“Buradasınız değil mi? Sizleri hissedemiyor olsam da biliyorum.” diye konuştu odada gezinirken Bay Tekir.

Tepki yoktu. Kadının nefes alıp almadığı bile anlaşılmıyordu. Adam sonunda sinirlendi ve arka cebinden tabancasını çıkarttı, yaşlı kadını hedef alarak: “En sonunda bana yanıtı vereceksiniz…” diye bağırdı.

Bir süre sonra ise tabancayı tutan sağ eli titremeye, ardından da burnu kanamaya başladı. Yaşlı kadının tepkisiz gözleri adamın üzerindeydi.

Ne kadar istese de kadını vuramıyordu, en sonunda öfkeyle bağırdı ve tabancayı ateşledi. Yakınındaki sehpanın üzerinde duran ufak heykeli vurdu. Heykel ufak bir deveydi, devenin kırılan kafası adamın ayağına kadar yuvarlandı.

Nina ise korkuyla içeri girdi. Adam tabancasını geri koyduktan sonra bir süre ne yapacağını bilemez bir halde baktı. O sırada aklına aniden bir şey gelmiş gibi telefonuna sarıldı.

“Ambulans tamam mı?”

“Elbette, üç kişiyi halletmek kolaydı. Sorun çıkartmadılar.” dedi karşı taraftaki.

“Liste güvende mi peki?”

“Evet, merak etmeyin zamanı gelince emaneti teslim edeceğim.”

“Unutma, bu iş sandığından daha tehlikeli olabilir, Oğuz.”

“Merak etme, patron. Tehlikeli olmasaydı zaten kabul etmezdim bu işi.”

Ardından hemen birini daha aradı: “Meltem, başlıyoruz.”

“Tamam, Gürhan. Evde bekliyorum. Adamların beni almaya gelebilir.”

(Şimdi)

Oğuz, Cem’i kandırarak buraya kadar başta silahları olmak üzere gerekli malzemelerinin taşınmasını sağlamıştı. Cem çalıştığı hayvanat bahçesine götürmesi gereken yükler olarak bildiklerinin arasında bir bomba olduğunu görünce afallamıştı.

Tabancasını telefon konuşmasını bitiren Kerem’e doğrulttu: “Patronumun bahsettiği liste bende.”

Damla biraz da korkuyla geriye çekilmişti, Doktor’un arkasına saklanmıştı. Endişeli bakışları çevreyi tarıyordu.

Cesetlerin bulunduğu yerden tekrar o tanıdık hışıltılar gelmeye başlamıştı. İsmi Baran olan, Kerem’in kurtardığı yaralı genç korkuyla: “Vampirler geri döndüler.” diye bağırdı.

Oğuz ise Baran’ı kenara iterek cesurca ilerledi ve herkesin gözü önünde cesetlere musallat olan yaratığa ateş açtı. Yaratık üç kurşuna dayanamamıştı ve kanlar içindeki cesedi yere düşmüştü.

Kerem: “Onların neyin nesi olduğunu biliyor gibisin.” dedi hemen, çünkü Oğuz neyle karşı karşıya olduğunu biliyor gibi hareket ediyordu.

“Elbette, onlar hastalanmışlar. Bir zamanlar ben de onlar gibiydim, ama şimdi sağlığıma tekrardan kavuştum. Şu anda da beni kurtaran kişiye hizmet ediyorum.”

Tags:

29
Haz

KIRILGAN – 7

   Posted by: catboy   in Frpworld


KIRILGAN

Yazarlar: Damla ENGİN & Gürhan ÖZTÜRK

8. Bölüm

(15 dakika önce)

İki iri yarı adam kadını zorla içeri götürüyorlardı. Kadın artık direnmiyordu, durumu kabullenmiş gibiydi. Patronları ise odasında onları bekliyordu. Kadının cebinden telefonunu çıkartıp patronuna verdi iri yarı adamlardan biri.

“Gören oldu mu?” diye sordu patronu.

“Hayır, efendim.”

“Pekala, şimdi sessiz durun çünkü bir arama yapmam gerekiyor.” dedi patron, özellikle kadına sus işareti yaparak.

Kadın çaresizce bekliyordu. Kadının telefonundan ise iri yarı adamların patronu bir arama yapıyordu.

“Kerem Çoban ile mi görüşüyorum?”

“Siz kimsiniz, neler oluyor?”

“Kız kardeşiniz elimde, Bay Çoban. Eğer dediklerimi yapmazsanız onu öldürürüm. Sizi on beş dakika sonra talimatlar için arayacağız, eğer telefonu açmazsanız…”

Konuşma beklediğinden daha kısa sürmüştü. Kadını getiren adamlarını odadan çıkarttıktan sonra kadına yaklaştı. Kadının sarı saçına nazikçe dokunarak: “Seni incitmediler değil mi?” diye sordu.

“Hayır. Yine de bu gerekli miydi?”

“Gerekliydi, seni kaçırdıklarını sanmalarını bilerek istedim. Kimse gerçekte senin benim sevgilim olduğunu bilmemeli, en azından ağabeyin istediklerimizi yapana kadar Meltem.”

“Sen nasıl istersen, aşkım.” dedi Meltem ve adamın dudağına bir öpücük kondurdu.

“Şimdi umalım da ağabeyin talimatlara uymayı kabul etsin…”

“Merak etme, ağabeyimi tanırım Gürhan. Gereği neyse yapacaktır.”

(Şimdi)

“Arıyorlar.” dedi Kerem.

Damla hafifçe gülümsemeye çalıştı, Kerem’i rahatlatmak için.

“Açsan iyi olur, evlat.” diye belirtti Cem de.

Kerem telefonu açtı ve karşı taraf konuşmaya başlamadan: “Kız kardeşime zarar verirseniz sizi öldürürüm.” diye bağırdı.

“Lütfen şiddetten yana bir tavra hiç gerek yok, Bay Çoban.”

“Sadece ne istediğinizi belirtin.”

Kaza yerine geri dönüyorlardı o sırada. Cem, kamyonetinin arka kapağını açmaya çalışan bir adamı görünce Kerem’in telefon görüşmesini unutmuş bir halde öfkeyle kamyonetinin yanına gitti.

“Kamyonetimden uzaklaş, seni serseri.” diye bağırdı Cem adama.

Adamın gömleğinde bir hastanenin adı yazılıydı, belli ki ambulans şoförüydü. Nazik bir sesle: “Hayvanat bahçesine gecenin bir vaktinde bir yük götürmeniz istendi, değil mi Bay Erken?” diye sordu.

“Evet de bundan sana ne ve bunu nereden biliyorsun?” diye sordu Cem kafası karışmış bir halde.

“Sizinle telefonda konuşan bendim, taşıdığınız yük de bana aitti. Ona ulaşmam için sizi kandırmam gerekiyordu.”

Cem adamın üzerine yürüyerek: “Yani kazayı bilerek mi yaptın?” diye sordu.

“Sizden nazikçe istedim bunu Bay Erken eğer taşıdığınız şeyin bir bomba olduğunu bilseydiniz buraya kadar getirmezdiniz.”

O sırada kız kardeşini kaçıran adam Kerem’e yeni talimatları söylüyordu: “Aranızda bana çalışan bir adam var, Bay Çoban. Çok ciddiyim, eğer dediklerimi yapmazsanız patlatacağı bir bombayı da yanında taşıyor.”

“Ne yapmamı istiyorsunuz?”

“Listeyi okuyun, anlayacaksınız.” dedi adam ve telefonu kapattı.


Alex, telefonu kapattıktan sonra avcunda öyle bir sıkmıştı ki, plastik kabı çıtırdamaya başlamıştı. O sırada ofiste yanında oturan sarışın arkadaşı Iuan, merakla ona baktı.

“Sorun nedir Alex, yine kaçaklar mı?”

Alex dişlerini sıkarak cevap verdi.

“Hayır, eşim…”

“Ne olmuş ona?”

“Bindiği otobüs kaza yapmış. Bir yerlerde mahsur kalmışlar…”

Alex aniden masasından ok gibi fırlayarak, büyük bilgisayarların bulunduğu odaya koştu. Bilgisayarlardan birisine Damla’nın cep telefonu numarasını yazdı. Uydu harekete geçerken sabırsızlıkla masayı yumrukluyordu. Arkasından gelen Iuan biraz da korkuyla Alex’e bakıyordu. Alex söylendi.

“Nerede olduğunu bir öğrensem… Gerisi çok kolay…”

Ama tam sinyaller güneye inerken kaybolmuştu. Bunu anlamayan Alex bir daha denedi, ama sinyal yoktu. Titreyen parmaklarla Damla’nın cebini çevirdi ama kapalıydı.

Masayı öyle bir yumrukladı ki, arkasındaki Iuan, havaya fırladı.

“LANET OLSUUN!” diye kükredi. Ardından montunu alarak ofisten dışarıya fırladı. En erken kalkan uçağa binecekti…

Alex’in çıldırdığını düşünen iş arkadaşlarına neler olup bittiğini anlatan Iuan, hemen peşinden Alex’i takip etmek için yola koyuldu…

Tags:

29
Haz

Gökkuşağını Kovalamak

   Posted by: Efla   in Şiir

Gökkuşağı gibi mutluluk aynı,
Görmek istediğin bütün renkler,
Bir araya gelmiş gibi.
Bütün güzellikler bir arada sunulmuş sana.
Bir parça kırmızı heyecan,
Biraz mavi özgürlük,
Biraz yeşil huzur…

Gökkuşağını kovalamak,
Mutluluğu kovalamak gibi aynı.
Senin her adımında,
Bir adım daha uzaklaşır senden.
Ne kadar hızlı koşarsan ona doğru,
O kadar hızlı kaçar senden.
Üstelik de
Altında yatan bir kazan altın,
Umrunda bile değilken…

Asıl garip olan,
Heryerdedir aslında gökkuşağının renkleri.
Ama hepsini bir arada istersin sen.
Oysa ki sadece görebilirsin gökkuşağını,
Dokunamazsın…

30.06.2010
Sinan Onur ALTINUÇ

Tags: , ,

27
Haz

KIRILGAN – 6

   Posted by: catboy   in Hikaye


KIRILGAN

Yazarlar: Damla ENGİN & Gürhan ÖZTÜRK

6. Bölüm

(Bir saat önce)

Ambulans çöplüğü andıran bir yere park edilmişti, ait olduğu hastaneden en az on blok uzaktaydı ve ambulans görevlileri de ambulansın yakınında üstlerinde eski bir battaniye ölmüş bir şekilde yatırılmışlardı. Her birinin alnında kurşun izi vardı.

Katil ise ambulans şoförünün üniformasını giyinmiş, yeni talimatları beklerken ambulansa yaslanarak sigarasını içiyordu. O sırada da gözlüğünü temizlemekle meşguldü, kan sıçramıştı gözlüğüne ve oldukça titiz biri olduğundan on dakikadır gözlüğünü silmekteydi.

Telefon çalınca ürperdi birden, çünkü etraf sessizdi, huzur veren bir sessizlikti bu ve gecenin karanlığında telefonun ışığı ile çıkarttığı ses hem kulağı hem de gözü rahatsız ediyor hatta huzur bozucu geliyordu.

“Ambulans tamam mı?” diye sordu patronu.

“Elbette, üç kişiyi halletmek kolaydı. Sorun çıkartmadılar.” dedi katil gayet sakin bir şekilde.

“Liste güvende mi peki?”

“Evet, merak etmeyin zamanı gelince emaneti teslim edeceğim.”

“Unutma, bu iş sandığından daha tehlikeli olabilir, Oğuz.”

“Merak etme, patron. Tehlikeli olmasaydı zaten kabul etmezdim bu işi.”

Telefonu kapattıktan sonra ambulansa bindi ve karlı dağa çıkan yola doğru ambulansı sürdü.

(Şimdi)

Parmakları titreyerek Alex’in numarasını çevirdi, telefon sesi bir kaç kere çaldıktan sonra kocasının güvenilir sesini duydu.

“Sevgilim.”

“Alex…”

Damla ağlıyordu, bunu fark eden Alex telaşla sordu.

“Ne oldu?”

“Otobüs kaza yaptı…”

“Nerdesin?”

“Bilmiyorum…”

“Telefonunu açık tut, yerini bulacağım. Merak etme aşkım seni kurtacağım. Sen kendine dikkat et…”

Damla telefonu kapattığında hıçkırdı. Aldatmak için yola çıktığı Alex, kendisini kurtarmak için nasıl da hemen çabalıyordu.

Biraz sakinleşmeyi bekledi, ondan sonra Cem ve Kerem’in yanına geri döndü. Doktor Kerem’in suratında öyle bir ifade vardı ki hemen doktorun kollarına yapıştı, onu sarsıyordu.

“Ne oldu Kerem Bey?”

Kerem, bir solukta kıza ne olduğunu anlatmıştı. Damla hemen beklemeden Kerem’in telefonunu eline aldı, ve hattını çıkartarak kendi telefonuna taktı.

“Böylece seni aradıklarında telefonun açık olacak… Ama izin ver bir mesaj çekeyim. Eşim beni açık telefonumdan bulacaktı sanırım sinyallerden filan. Senin numaran da aynı işi görebilir.”

Hızla mesajı yazdı:

“Alex, ben Damla. Acil bir şey oldu, benim hattım kapalı. Bana bu numaradan ulaş.”

Ardından telefonunu Doktor Kerem’e verdi.

“Merak etmeyin her şey iyi olacak…”

Kerem diyecek bir laf bulamadı karşılık olarak. Cem ise sessizce olayları takip ediyordu. Damla eşine ulaşmış ve anladığı kadarıyla eşinin elinde telefonun yerini saplayacak bir teknoloji vardı, Cem belki de adam bir ajandır diye tahminde bulundu istemeden. Kerem ise kız kardeşiyle konuşmayı denemiş ama yabancı bir adam çıkmıştı karşısına ve on beş dakika sonra tekrar arayacağını, telefonunu açmazsa kız kardeşine zarar vereceğini belirtmişti.

“Anlaşılan bir süre espri yapmasam iyi olacak.” dedi farkında olmadan beklediğinden daha yüksek çıkan bir sesle Cem.

“Burada beklememizin bir anlamı yok, insanlar bizden haber bekliyorlar. Dönsek iyi olacak.” dedi sonunda Kerem.

Ambulans şoförü ayıldığında bu kadar büyük bir kazayı hesaplamadığını düşünmüştü. Kamyonun ona çarpmasını sağlamıştı bilerek ve zincirleme bir kazaya neden olmuştu. Ambulansın kapısını açtığında aracın devrilmiş olduğunu fark etti. Ölüler yerdeydi, midesini tutarak başını başka bir tarafa çevirdi.

Eli pantolonunun cebine gitti ve kağıt parçasını çıkarttı. Liste emniyetteydi en azından bir süreliğine.

Küçük bir kızla ilgilenen kumral bayanın yanına gitti. Ağrıyan çenesini tutarak: “Özür dilerim, birini arıyorum da.”

“Herkes birilerini arıyor, yine de sorun belki yardımcı olabilirim.”

“Kerem Çoban’a ulaşmam gerekiyor da ona bir şey vermeliyim, hayatını kurtaracak bir şey.”

Tags:

25
Haz

KIRILGAN – 5

   Posted by: catboy   in Hikaye

KIRILGAN

Yazarlar: Damla ENGİN & Gürhan ÖZTÜRK

5. Bölüm

(Bir ay önce)

Sakallarını kaşımayı bırakıp terapistin sesini kesmeyi umut ederek ayağa kalktı. Diğer alkoliklere döndü, beş kişilik bir gruptular. Obez otuzlu yaşlarında bir kadın, siyah bir tişört giymiş ve sol omzunda tırpanlı bir Azrail dövmesi olan uzun saçlı bir delikanlı, her an ağlayacakmış gibi duran titrek bakışlı genç bir kadın ile uzun tırnaklarıyla bir vampiri andıran ellili yaşlarında başka bir kadın. Sakallı adamın bu grupla üçüncü toplantısıydı, alkoliklerle arası hiç bir zaman iyi olmamıştı ve kendisi de bir alkolik olduğu için kendisinden de nefret ederdi.

“Gerçekten de Çinlilere telif hakkı ödemelisiniz çünkü yaptığınızın Çin işkencesinden bir farkı yok.” diye söylendi ve: “Bu akşam Bursa Fabricii isimli bir gece klubünde eski bir arkadaşımın doğum günü partisi var, hepiniz davetlimsiniz ve şunu eklememe izin verin içkiler bedava. Hatta yanında deve etinden yapılmış harika bir burger de veriyorlar.” diye ekledi. Ama deve eti lafı özellikle kadınları çok rahatsız etmiş olacaktı ki: “Deve eti şakaydı, ama ben köpek eti olduğundan şüpheleniyorum, sadece bilin istedim.” diye düzeltmek zorunda kaldı.

Genç terapist yaşlı adamın ayrılmasına müsaade edemezdi: “Kusura bakmayın, Cem Bey. On beş dakika dolmadan ayrılmanıza izin veremem, benim de bir patronum var ve daha burada bir haftadır bulunuyorum, azar işitmeye niyetim yok.”

“Bak Burak dost, sana bir sır vereyim. Başkasından duymuş olma ama biz alkolikler bir yerden sıkılmışsak o iş bitmiştir ve şunu da bil ki senden izin almadım ve öyle bir niyetim de yok, şimdi yolumdan çekil. Bu arada sen davetli değilsin, sakın akşama partiye gelmeye kalkma.”

Cem gidince diğer alkolikler de Burak’ı kenara itip toplantıdan ayrılmıştı ve söylentilere göre ertesi günü Burak yarım saatlik bir azarın ardından işten çıkartılmıştı.

(Şimdi)

Kerem, Damla sakinleşsin diye bir şişe su bulmuştu, Damla memnuniyetle suyu içerken Kerem onu yalnız bırakmıştı. Kavga bitmiş gibiydi, sakallı adam ile kumral bayan başka taraflara gitmişlerdi.

Elindeki şu şisesine bakan Damla memnuniyetle içini çekti. Artık kendisini daha iyi hissediyordu. Sadece birbrilerine bağrışan insanlardan rahatsız olmuştu. Biraz da hayranlıkla uzaklaşan Kerem’in arkasından baktı. Doktor kendisini kurtarmıştı, ya da en azından böyle düşünüyordu. Sonra aklına gelmiş gibi bakışlarını çevrede gezdirip, doktorun yanında gördüğü küçük kızı aramaya başladı…

Yere devrilmiş ambulansın arkasında Damla’nın da yolcularından biri olduğu otobüs, otobüsün arkasında Kerem’in siyah otomobili vardı. Otomobilinin arkasında ise Kerem arka kapağı açılmış bir kamyonet görmüştü. Hayvanat bahçesine giden bir nakliyat arabasıydı. Sakallı adamın ceketine bakınca hayvanat bahçesinin amblemini gördü, iki başlı bir deve iyi bir seçim değil diye düşünmeden edemedi Kerem.

“Acaba hayvanat bahçesine hangi hayvanı götürdüğünüzü sorabilir miyim?” diye sordu Kerem. Aklında sisin içinde kaybolmuş deve vardı ve arka kapak açılmışsa deve oradan kaçmış olabilirdi.

Cem, doktora dikkatle baktı. Kazanın ardından beri yaralılarla ilgilenmiş, hatta küçük bir kızı bulmak için hiç düşünmeden karın içine girmiş cesur bir adamla konuşurken daha dikkatli olmaya karar verdi. Elini uzatarak medeni olmaya çalıştı: “Adım Cem.”

“Kusuruma bakmayın, doğru isminizi sormayı unuttum. Benim adım da Kerem.”

Sürdüğü kamyonete baktıktan sonra Cem: “Kamyonetin arkası boştu, sadece bir kaç malzemeyi acil olarak götürmemi istediler. Aslında garipti, birden gece vakti neye ihtiyaçları olabilirdi ki diye düşünmeden edememiştim. Ama hiç bir hayvan yoktu yük olarak arabamda.” diye açıkladı.

“Anladım, teşekkür ederim.” dedikten sonra Cem’in yanından ayrıldı doktor.

Topluluğa dönerek Kerem bir öneride bulundu: “Biliyorum, kötü bir kaza geçirdik. Çoğunuz yaralısınız ve yorgunsunuz, hatta sevdiklerinizi kaybettiniz. Ama burada beklersek donarak ölmemiz yakındır. Bu nedenle benim önerim bir grup ile beraber şu hemen yakınımızdaki tepeye gitmek ve telefonlarımız sinyal alabilecek mi bir kontrol etmek, birilerine durumumuzu haber verebilirsek kurtarılma şansımız artacaktır. İki kişi bile yeterli olur.”

“Ben gelirim, doktor.” diye seslendi Cem hemen.

“Ben de gelmek isterim.” dedi elindeki boş su şişesini yere fırlattıktan sonra Damla.

“Emin misin?” diye sordu Kerem.

“Eminim.” diye yanıt verdi Damla.

Damla, kaçamak bakışlarla Cem’i süzüyordu. Belli ki çocukken izlediği çizgi filmlerden çok etkilenmişti, yoksa kimse kendisine Kaptan Mağara Adamı’nın imajını yapamazdı. Cem’den çekindiği için fark etmeden Kerem’e doğru yaklaştı yürürken. En azından doktor güvenilirdi.

Tepeye vardıklarında Kerem umutla gülümsedi: “Sinyal alıyorum.”

O anda telefonu çalmaya başladı, arayan kız kardeşiydi. Kerem hemen telefonu açtı: “Alo, Meltem. Şükürler olsun, neler oldu tahmin bile edemezsin.”

“Kerem Çoban ile mi görüşüyorum?” diye sordu karşı taraftan bir erkek.

“Siz kimsiniz, neler oluyor?”

“Kız kardeşiniz elimde, Bay Çoban. Eğer dediklerimi yapmazsanız onu öldürürüm. Sizi on beş dakika sonra talimatlar için arayacağız, eğer telefonu açmazsanız…”

Telefonun şarjı bitmişti. Kerem korkuyla Cem ve Damla’ya baktı. Ne diyeceğini bilemiyordu, tek düşüncesi kız kardeşiydi. Ona yardım etmek zorundaydı, ama burada mahsur kalmışken ne yapabilirdi ki?

Tags:

23
Haz

KIRILGAN – 4

   Posted by: catboy   in Hikaye

KIRILGAN

Yazarlar: Damla ENGİN & Gürhan ÖZTÜRK

4. Bölüm

(Bir ay önce)

Aynaya bakıyordu. Dört aydır güneş görmeyen yüzü iyice soluklaşmıştı. Norveç’in en kuzeyindeki Vadsø’da altı ay gece, altı ay gündüz yaşandığı için dört aydır gün ışığını görmüyordu. Ama bundan hiç şikayetçi değildi, zaten güneşle hiç bir zaman arası olmamıştı. Şimdi gümüş çarçeveli aynanın içinde kendi soluk aksi gözlerine çok hoş görünüyordu, tıpkı gotik resimlerdeki kızlara benzemişti.

Sevgilisi Alexander da aynı şeyi düşünmüş olacak ki, aynada kendisini izleyen kıza sarılıp omzuna bir öpücük kondurdu.

“Sevgine sahip olduğum için çok şanslıyım.”

Damla gülümsedi, ama Alexander yüzündeki pişmanlık ifadesini fark edememişti.

Beş senedir buradaydı, çalışmak için gelip burada kalmıştı. Sonunda Alexander ile tanışıp evlenmişti. Ama yine de mutsuzdu, Alexander kendisini ne kadar sevse de… Bir şeyler eksik gibiydi…

(Şimdi)

Gözlerinin önünde süzülen bir hayal vardı, gümüş çerçevenin içinde soluk tenli bir kız. Arkasında ona sevgiyle bakan nefes kesici yakışıklıkta bir erkek duruyordu. Yavaş yavaş anımsadı. Bu kendisiyle, Alex’ti…

En son, tam anlamıyla ona ihanet edecekti, buna karar vermişti. Gerçi bunu neden yaptığını da bilmiyordu. Konstansinos ile anlaşmışlardı, bir yerde buluşacaklardı. Sonra Alex’e yeni bir seminer olduğunu ve yola çıkacağını söylemişti.

Otobüs buzda giderken bir şeyler olmuştu. Şimdi bilinci iyice yerine otururken, gözlerinin önündeki görüntü siliniyordu, sonunda ışık kirpiklerinin arasından girdiğinde istemsizce ürperdi. Gün ışığı olması çok tuhaftı…

Gözlerini açtığında çevredeki parçalanmış arabalarla perişan insanları gördü. Ayağa kalkmak istedi, ama sanki vücudundaki her hücre ağrıyordu. Bir kaç kere gözlerini kırpıştırdı, aklı gidip geliyordu, boğazı da kupkuru olmuştu

Sonunda dudaklarından hafif bir inilti çıktı…

Kerem küçük kızı kaza yerine geri götürüyordu. Küçük kız uyumuştu. Kaza yerinde ise hareketlilik vardı. İnsanlar yaralarıyla ilgilenmeyi bırakmış, ölüleriyle ilgileniyordu artık. Ölenleri bir araya getirmeyi önerenler vardı, bazıları ise buna karşı çıkıyordu. Arada hırsızlıklar da oluyordu ve bazıları ceplerini bayağı değerli bir takım eşyalarla doldurmayı başarmıştı bile şimdiden.

“Ölüler dibimizde olduğu sürece gece olduğunda o ucubeler yine bize sataşacaktır. Onları gördün, vampir olmayabilirler belki insansı garip bir hayvandırlar. Yine de bu tehlikeli oldukları gerçeğini değiştirmiyor.” diye bağırdı yaşlı bir adam. Sakallı, bira göbeği giyindiği kalın paltonun ardından bile kendini belli eden bir görünüşü vardı ve ağzı biraz kokuyordu.

“Saygısızlık etme, burada sevdiklerini kaybeden insanlar var ve eminim üzerimizden yakında bir kurtarma helikopteri geçecektir.” diye belirtti kumral saçlı bir kadın.

“Bu kadar Polyannacı olamıyorum, kusura bakmayın hanım efendi.” diye karşılık verdi sakallı adam.

Kerem, küçük kızı yere bırakınca küçük kız hemen ölmüş annesinin yanına koştu. Kerem ise kavga eden kişilere baktı umutsuzca. Daha şimdiden anlaşmazlıklar çıkıyor, kim bilir ne kadar süre burada mahsur kalacağız diye düşündü.

Sonra otobüsün yakınlarında acıyla inleyen bir kadının sesini duydu ve ona yardım etmek için koştu. Elini uzattı: “Kalkmanız için yardım edeyim, ben doktorum.”

Kadının öyle ağır bir yarası yok gibiydi. Kerem içgüdüsel olarak içinden gerçekten de güzel bir kadın diye düşünmeden edemedi.

“Benim adım Kerem, acaba isminizi öğrenebilir miyim?”

Kadın hala şokta gibiydi, Kerem’e bakarak fısıltı dolu bir sesle: “Adım… Adım Damla.” dedi.

Tags:

16
Haz

KIRILGAN – 3

   Posted by: catboy   in Hikaye

KIRILGAN

Yazarlar: Damla ENGİN & Gürhan ÖZTÜRK

3. Bölüm

(Bir ay önce)

Kerem tanınmış bir kardiyologdu ve zengin bir iş adamının ricası üzerine Amerika’ya acil olarak gitmişti yakın zamanda, zengin iş adamının eşinin kalbinde bir sorun vardı ve diğer doktorlara göre artık ameliyat için geç kalınmıştı ama Kerem bu konuda uzman bir doktordu ve sonunda ameliyat başarılı geçmiş, kadını kurtarmıştı. Ama sorun bu değildi, Amerika seyahati öncesinde kız kardeşi rica etmişti gitme diye, çünkü babaları ağır bir hastalık geçiriyordu ve yakında öleceği de açıktı. Yine de hem kazanacağı paranın hem de bir doktor olarak elde edeceği şöhretin hırsıyla babasını ölüm döşeğinde yalnız bırakmıştı ve babası da oğlunun veda etmeden gitmiş olmasına çok üzülmüş, kimseyi yanına istememişti bir daha. Sonunda da yalnız başına hasta yatağında ölmüştü.

Cenaze töreni de yapıldıktan sonra anca Kerem geri dönebilmişti yani öz babasının cenaze işleriyle bile ilgilenememişti çünkü zengin bir iş adamının eşinin hayatını kurtarmasının ardından Amerika’da bir kaç ödül törenine katılmış ve ona teklif edilen hiç bir röportajı da geri çevirememişti.

Babasının mezarının başında pişmanlık dolu sözler nafileydi, artık babasından özür dileyemezdi. Sessizce dua ediyordu, sarışın, otuzlu yaşlarında, yeşil gözlü bir kadın da onun yanına gidiyordu. Gelen kız kardeşiydi.

“Kimseye haber vermeyince buraya geleceğini tahmin ettim.” dedi kız kardeşi.

“Buraya geleceğimi anlayacağını biliyordum zaten, Meltem.”

“Biliyorsun, sen onun en sevgili oğluydun ve ne yaparsan yap sana kızgın olamazdı. O daha çok suçu kendinde aramıştı.”

“Keşke son bir kere olsun konuşabilseydim onunla”

“Seni bir yerlerden izlediğini biliyorsun, seni duyuyor olmalı ağabey.”

Kerem başını yukarı çevirdi ve ağlayarak: “Beni affet baba, istediğin gibi bir evlat olamadım ve seni hayal kırıklığına uğrattım.”

(Şimdi)

Kerem karların arasında soğuktan üşümüş elleriyle titrerken bulmuştu küçük kızı. Ağlıyordu sessizce. Küçük kızı kucağına aldı hemen ve montunu çıkartıp kızı ısıtmaya çalıştı. Güneş bulutların arasına arada bir çekiliyordu ama yine de etraf fazla soğuk değildi. Belli olmazdı ama, öğlene kar yine başlayabilirdi.

“Biliyorum, annem bir daha gözlerini açmayacak değil mi?” diye sordu ağlayarak kız.

“Çok zor bir durum senin için bu yaşta hele, ama dayanmak zorundasın ve sana bir sır söyleyeyim mi, çoğu kişinin bilmediği?”

“Neymiş o sır?”

“Annen şu anda daha iyi bir yerde ve oradan seni izliyor, koruyor ve sen gülümsedikçe gülümsüyor, sen ağladıkça o da üzülüyor seninle beraber.”

Küçük kız gökyüzüne baktı ve: “Benim yüzümden oldu, oyuncak bebeğimi elinden düşürdü diye ona kızmıştım ve o da yere eğildi. O sırada arabalar birbirine girmeye başladı, çok korkunçtu. Annem ne olduğunu anlayamamıştı ve başını kaldırdığında çok geç kalmıştı. Arabanın ön camından fırlamıştı. Korkudan bir süre yanına bile gidememiştim.” diye anlatmaya başladı.

“Hişt, yorma kendini. Geçti Artık. Senin suçun değildi, bunu biliyorsun ve en önemlisi annen de biliyor.”

Küçük kız doktora iyice sarıldı. Kerem küçük kızı kucağında taşıyordu ve kaza yerine geri dönüyorlardı. Küçük kız uykulu gözlerle: “Ah, bir deve var şurada.” dedi.

Kerem gülümseyerek: “Develer çöllerde yaşar bunu bilmen lazım.” dedi.

Ama küçük kız ileriyi göstererek: “O zaman bu deve yolunu kaybetmiş olmalı.” dedi. Kerem arkasını döndüğünde gerçekten de bir devenin karlı zeminde ağır aksak bir biçimde yürüdüğünü gördü, ardından sisin içinde kaybolmuştu.

O sırada uzakta bir yerde yaşlı kadın örgüsünü örmeye devam ediyordu ve öksürüğü de artmıştı. Öksürmeden duramıyor ve zor nefes alıyordu. Yine de örmeye devam ediyordu inat edermiş gibi.

Tags: